Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Osmanlı Su Tesisleri Özellikleri
Sultan III. Murâd
Osmanli Tarihi 1400-1500 Yillari Arasi Onemli Olaylar
Ahmet Hamdi Tanpınar
2. Gürcü Mehmet Paşa
CÜLUS BAHŞİŞİ
Erzurumlu Emrah
III. Mustafa Zamanında Bazı Askerî Islahat
Yavuz Dönemine Ait Tapu-Tahrir Defterindeki Vakıf Kaydı
''Fatih'in Topları''

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

ÇADIR SÜSLEMELERİNİN OSMANLI SÜSLEME SANATINDAKİ YERİ

Toplumların sanat duyarlılığını en kesin ve açık bir biçimde o toplumun süsleme sanatlarında görmek mümkündür. Süsleme açısından çok zengin olan Osmanlı çadır süslemelerinin bu bakışla yakından ele alınması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Çünkü Osmanlı çadır süslemeleri, Osmanlı işleme repertuarının araştırılmamış bir bölümünü oluşturmaktadır. Doğal olarak çadır süslemelerini Osmanlı süsleme sanatından ayrı düşünmek mümkün değildir.

Türk süsleme sanatının gerek İslamiyet öncesi ve gerekse İslamiyet sonrası Türklerin hakimiyet kurduğu pek çok coğrafi bölgelerdeki süsleme geleneklerinden etkilenmiş olması doğaldır. Ancak bu etkilenme çok kısa bir zaman diliminde kalmış, gerek renk, motif ve kompozisyon yönlerinden gerekse Türklere özgü sadelik yönünden, Türk duyuş ve düşüncesinin en önemli ifade aracı haline gelmiştir.

Türk süsleme geleneğini ve kültürünü, bu sanatın yakın ilişkide bulunduğu diğer kültürlerden kolayca ayırmak mümkündür. Çünkü Türk süslemesi sade, ruha ve aynı zamanda mantığa hitabeden, eşyanın kendisini değil, ona hakim olan tabiat kanunlarını kullanmaktadır. Türk süslemesi uygulandığı alanın bütünlüğünü bozmadan o esere ayrı bir ahenk ve güzellik katar. En basit gibi görünen bir motifin ardında binlerce yıllık bir kültür oluşumunun gelenekleri, efsaneleri ve inançları bulanmasına rağmen, bu basit motif Türk kültürünün potasında erimiş ve yeni bir anlatım ve ifade zenginliği kazanmıştır. Klasik Osmanlı döneminin en gözde motiflerinden sayılan ve çadır süslemelerinde de kullanılan çinbulutu, üç yuvarlak benek (çintemani) motiflerininin yabancı kültürlerle ilgileri yalnızca adlandırmalarında kalmıştır.

".... Osmanlıların meydana getirdiği sanat, bütün daha önceki Türk sanatlarının, dünyanın en zengin kültürlerinin kaynaştığı topraklar üzerinde yeniden ve dünya çapında bir değerlendirmesidir." diye Türk sanatını tanımlayan O. Aslanapa, Osmanlı dönemindeki süslemenin de önemini vurgulamaktadır.

Anadolu Selçuklu İmparatorluğu zamanından beri, hükümdar saraylarında bulunan, saray nakışhanesinde hattat ve nakkaşların, kitapları süsledikleri ayrıca süsleme desenleri hazırladıkları bilinmektedir. Bu gelenek Osmanlı İmparatorluğu döneminde de devam etmiştir. İlk nakış mektebi, Bursa'dan Edirne'ye nakledilmiş, 1453'ten sonra, İstanbul'da, sarayda faaliyetini yürütmüş, hattatlar, nakkaşlar ve öğrenciler sayısız eserler vermişlerdir. Topkapı Sarayı'nın ilk nakışhanesinin baş hocası ve müdürlüğünü Baba Nakkaş yapmıştır.

Fatih Sultan Mehmet, hekimler, bilim adamları, şairler ile toplantılar yaptığı gibi, hattatlar, nakkaşlar, tezhip sanatçıları ve ciltçilerle de çok yakından ilgilenip, onların çalışmalarına destek olmuştur.

Fatih döneminde kurulan Nakış Mektebi'nin uzantısı olduğu düşünülen Ehl-i Hiref cemiyeti 1481-1512 yılları arasında gelişmiştir.

Büyük çoğunluğunu "Nakkaşlar"ın oluşturduğu bu cemiyet, hem güzel, hem süsleme sanatları, hem de zanaatçılardan, (ressamlar, zerduzler, ciltçiler, sarraflar, kuyumcular, ahşap sanatçıları, terziler, şapkacılar, çizmeciler, dokumacılar, işlemeciler, vb.) oluşmakta, her sanat grubu kendi içinde bir okul gibi çalışmakta idi. Her sanatkâr grubunda başkan, başkan yardımcısı ve sanatkârlar bulunmaktadır. Devlet tarafından senede dört defa ödeme yapılan sanatçıların çok başarılı olanlarına, teşfik için ayrıca prim de ödenirdi. Baş sanatçılar dini bayramlarda, eserlerinden sultana verdikleri hediye karşılığında ödüllendirilirlerdi.

Ehl-i Hiref cemiyeti içindeki "Nakkaşan" (desinatör) grubunun çizdikleri süsleme desenleri, eğitim kurumlarına dağıtılmakta idi. Yüz yirmi dört-yüz yirmi dokuz sanatçıdan meydana gelen "nakkaşan" grubu, eşit olarak, ustalar ve yardımcıları olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. En başta, "Sernakkaş", "kethüda" ve "serbölük" bulunmaktadır. Bu grupların birkaçı hariç yerli sanatçılardan oluştuğu ve yabancı olanların Arnavutluk, Bosna-Avrupa'dan geldiği görülmektedir.

Birinci sernakkaş olarak Hasan Çelebi 1510-1540 tarihine, Karamemi 1545-1566, Mehmet Sinan'ın 1566 yıllarında çalıştıkları anlaşılmaktadır.

İki gruba ayrılan nakkaşların "Rumiyan" adını alan birinci grubu, Anadolu ve imparatorluğun Batı eyaletlerinden gelmiş "Aceman" denen ikinci grup ise; İranlılardan oluşmuştur.

Bazı nakkaşlar, eserlerinin tümünü kendileri yaparken (desen çizimi, uygulama, renklendirme, rötüşlama), bazıları da uzmanlık alanlarına göre eserlere katkıda bulunuyorlardı. Grup halinde çalışma ve Türk sanatkârının tevazuundan dolayı pek çok eser imzasızdır.

Nakkaşhanede çok zengin, değişik ve çeşitli dekoratif üsluplar kullanılmaktadır. Birinci grup olan "saz stili"ne ilâve olarak sanatçılar, geleneksel çiçek demeti rumiler ile ikinci grupta çin bulutları, çintemani, spiraller naturalist çiçek dallarını kullanmışlardır.

XVI. yüzyıl klâsik dönem Osmanlı çini sanatı; saray ve saraya bağlı çevrelerin desteğiyle gelişen, İznik ve Kütahya çini atölyeleri, öncelikle sarayın siparişlerini üretmekle görevli olup, Hassa Nakkaşları da sarayın beğeni düzeyine ve zevkine uygun desen üretmekle yükümlüydüler.

Rüstem Paşa Camisi'ndeki çini desen ve kompozisyonlarında gene saray nakkaşlarının uslüp özellikleri görülmektedir.

Osmanlı dönemi süsleme sanatlarında işleme sanatı çok önemli bir yer tutmaktadır.

Ekonomik faydanın yanısıra, iş gücünün ve boş zamanların değerlendirilmesinde yardımcı olan, insanın duygularını heyecanlarını, tüm iç dünyasını, yaşadığı hayatın izlerini kolaylıkla aktardığı işlemeler, her dönemde özellikle Osmanlı döneminde çok ilgi görmüştür. İğne, iplik, gergef, kasnak gibi çok kolay bulunabilen araç-gereçlerle yapılabilmesi ve iletişim aracı olarak da kullanılması, işlemelerin, geleneksel kültürümüzün önemli belgeleri arasına girmesini ve bu sanat dalının günümüze kadar yaygınlaşarak gelmesini sağlamıştır.

Gelecek bölümlerdeki örneklerin incelenmesinden anlaşılacağı gibi, Osmanlı dönemi çadırları işleme ağırlıklı olarak süslenmiştir. Bu nedenle Osmanlı dönemi işleme sanatı ile ilgili genel bilgi verilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir.

Osmanlı döneminde işlemeler saray ve saray dışındaki çevrede üretiliyordu. İmparatorluğun farklı bölgelerinden gelen birçok sanatçının, Türklerle birlikte çalıştığı, saray işleme atölyelerinin ününün Batılı komşu ülkelere de ulaştığı kaynaklarda belirtilmektedir.

Değişik çevrelerden gelen veya getirtilen yerli ve yabancı sanatçıların çalıştığı saray, kültürler arasındaki geçişi sağlayan bir köprü ve eğitim merkezi niteliğini taşımaktaydı "Sublime Kapısı" olarak adlandırılan (Babıali) saray atölyelerinin ürünlerinden bazı örnekleri yurt dışındaki kolleksiyonlarda (Macar Esterharzy) bulmak mümkündür.

Diğer süsleme sanatlarında olduğu gibi, işleme sanatçıları, ustalar saraya bağlı olarak (ehl-i Hiref-ı Hassa) iyi örgütlenmiş bir sistem içinde çalışıyorlardı. "Esnaf-ı Nakkaşan-ı Zerdüzan" altın işleme esnafı, çarşıda saraya ve saraylılara ait altın işlemeli eşyayı hazırlıyordu. Bunların görevi vezirlere ve diğer ileri gelenlere, altın işlemeli yastıklar, sedir örtüleri, perdeler eğerler, cibinlikler işlemek idi. Sırmanın parıltısı büyük hayranlık uyandırıyordu. Evliya Çelebi anılarında, kaftan ağası, çamaşır ağası, makramacı başı, peşkirağası, seccadeci başı gibi saray görevlilerinin olduğunu belirterek 17. yüzyılda ayrıntılı biçinde çeşitli grupların varlığını göstermektedir. Gene Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde "Yağlıkcıyan" esnafından söz etmekte "Bezler üzerinde siyah kalemle işlerler" demektedir. Bundan yağlık, peşkir gibi işlenecek parçaları çeşitli bezemelerle işleyen sanatçıların olduğu anlaşılmaktadır.

Saray işlemelerini nakkaşların çizdiği ve saraydaki terzihane işlemecileri veya cariyeler tarafından işlendiği bilinmektedir. Bu nedenle saray içinde ve çevresinde yapılan işlemeler arasında, işlenen parçaların büyüklüğü, çeşitliliği yönünden değişiklik, motifler, teknikler ve renk yönünden birlik ve benzerlik görülmektedir. Saray işlemeleri, genellikle, yabancılara hediye edildiğinden, bunlar resmi işlemeler olarak da kabul edilebilir.

Evlerde yapılan işlemeler, geleneksel yollarla kuşaktan kuşağa geçerek usta ve amatörler tarafından devam ettirilmekte idi. "Aşina Kadınlar" adındaki işleme ustaları, evden eve dolaşarak, hem işleme tekniklerinin yaygınlaşmasına, hem de; bu alandaki eğitime katkıda bulunuyorlardı. Her genç kızın çeyizinde işlemelerin bulunması geleneği de işleme sanatının gelişip yaygınlaşmasında çok önemli etken olmuştur. Osmanlı toprakları dışındaki "aşina kadın" görevini yapan "bulyalar", ülkelerine yeni bilgi ve becerilerle dönmekte idiler. Bu durum işleme sanatı boyutlarının ülkeler ötesine kadar uzanmasına ve giderek zenginleşmesine neden olmuştur.

Osmanlı döneminde Türk kültürüne yakın ilgi gösteren özellikle, Macar soyluları, işleme sanatının Macaristan'da yayılmasına ve üstün eserler çıkmasına ön ayak olmuşlardır. Macaristan'da yaşayan Türk beylerinin işlemeli kıyafetleri, eyerleri, süslemeli eşyaları, Türk modasını yaratmış, işleme ustaları, Macaristan'a getirtilmiştir. Bulyaların,şatodan şatoya girip işleme yaptıkları ve Macar asillerinin eşlerine usta işlemeci bulyaları armağan ettikleri bilinmektedir.

Türk işleme ve işlemecilerine duyduğu hayranlığı, "dışarda gördüklerini lirik bir surette duyarak çizerler, ona renk, kelime ve üslup katarlardı" diye belirten Alman Yazar Cari Hopf, bu işlemelerin, müzelerinin en ince ve zarif eserleri arasında yer alacağını belirtmektedir.

İşlemelerin saray dışında evlerde de yaptırıldığı, padişahın emriyle verilen siparişlerin erkek işlemeciler tarafından, işlenmek üzere alındığı, incelemelerden anlaşılmaktadır.

Diğer taraftan, sarayda eğitim görmüş haremdeki kızlar, üst derecedeki memurlarla evlenerek bilgilerini, saray geleneklerini, saray dışına taşıyorlardı. Üretimlerini devletin denetimi altında yapan çarşıda, başnakkaşın çalıştığı bir iş yeri bulunmaktadır. Bu işyerlerinin bulunduğu aslanhane semtindeki binaların üst katları, kat kat taştan yapılmış hücrelerdi ve bütün nakkaşlar bu hücrelerde yaşıyorlardı. Başka yerlerde yüz adet dükkânı olan ve evlerde yaşayan saraya mensup nakkaşların sayısı bini bulmaktadır. İşleme malzemeleri toplumun tören ve günlük ihtiyaçlarını karşılayacak biçime getirilerek ustalar tarafından dikilip işleniyordu. Ürünler arasında beğeni kazananlar, açık bir yerde yapılan dernek bayram (panayır-fuar)larında sergileniyordu. Çırak ve ustalardan oluşan loncaların çalışma sistemi, erkek sanatçılar arasında işbirliği ve iletişim sağlıyordu. Çırakların önlük giyip usta olabilmesi için, halk önünde kendi ustasının başkanlığında ustalardan oluşan bir jüri önünde uygulamalı sınavdan geçmesi gerekiyordu.

İpek, yün, keten, pamuk, metal, vb. iplikler kullanılarak, dokuma, keçe, deri ve vb. üzerine yapılan işleme teknikleri, 1. Beyaz nakışlar, 2. Renkli nakışlar olmak üzere iki gruba ayrılabilir. 1. Beyaz nakışlar, antika nakışlar antep işi nakışlar, ajurlu veya delikli nakışlar, sarma nakışlar, 2. Renkli nakışlar, sayılı nakışlar, sayısız nakışlardır.

Türk işlemeciliğinde en çok kullanılan teknikler, alfabetik sırayla şöyle sıralanabilir. Ajur (delik işi), aplike, anavata, atma işi, balık sırtı, ciğerdeldi, civankaşı, çengel iğnesi, çin iğnesi, çöp işi, etamin iğnesi, hesap işi, iğne ardı, ilme, kesme ajur, kordon tutturma, kum iğnesi, Maraş işi, (dival) muşabak, mürver, pesent, rokoko, sarhoş bacağı, sap işi, sarma, susma, tel kırma, pul işi (pulat) zincir işidir.

Osmanlı döneminde işlemeler pek çok alana uygulanmıştır.

1. İşlemeli erkek dış elbiseleri; Başlıklar, üstlük maşlahlar, cübbeler, kürkler, hilatlar, sakolar binişler, feraceler, kaftanlar, kaplar, göğüslükler, cepkenler, saltalar, çaprazlar, camadanlar, fermaneler, yelekler, mintanlar, şalvarlar, entariler, gömlekler, dizlikler, yemeniler, pabuçlar, çizmelerdir.

2. Kadın kıyfetleri; Başlıklar, kürk, feraceler, çarşaflar, entariler, libade, yelek ve cepken, hırka, gömlek, şalvar, terlik başörtüleri, çevreler, alın çatkısı, kaşbastı, peçeler, yelpazeler, bilezikler, kemerler, kuşaklar, mendiller, eldivenler, karyola eteği, bindallıdır.

3. İçlikler ve tamamlayıcı parçalar; takke, gecelik entarisi, don, uçkur, ev eşyalarının hemen hemen hepsi işlemelerle süslenerek kullanılmıştır.

4. Değişik amaçlarla kullanılan eşyalardan, gelinlik, sünnet takkesi, bando takımları, askeri eşyalar, Paşa çadırı, otağ-ı hümayun gibi pek çok alanlarında işlenerek kullanıdığı görülmektedir.

Dönemin teknolojik koşullarının, eğitim ve kültürünün, sosyal yapısının ustaya ve sanatkâra büyük avantajlar sağlayarak, kişinin saraya kadar yükselebilmesine imkan veren işleme sanatı, Osmanlı çadır süslemelerinde de görüldüğü gibi, tekniğinin ve estetiğinin zirvesine yükselmiştir. Çeşitli süsleme üslûplarına dönüştürülerek Osmanlı dönemi süsleme sanatı alanlarında kullanılan bitkisel, geometrik, sembolik nesneli vb. bezemelerden oluşan motifler, dönemin, teknik, konu, sanat anlayış ve etkinliğine göre ordu ve saray çadırlarını da süslemiştir.

Günlük hayatta hükümdarın, vezirlerin, şehzadelerin ve halkın her türlü ihtiyaçlarını karşılayan, sarayları, evleri, konakları, nasıl bir süs, ihtişam, güzellik ve kültür düzeyi içinde ise, aylarca süren seferlerde kullanılan çadırların da aynı ihtiyaçlara cevap verecek durumda ve güzellikte olması kaçınılmaz görülmektedir. Nitekim günümüze kadar gelen örneklerden, ordu ve saray çadırlarının saray, köşk gibi mekanlara benzediği gözlenmektedir.

----------------

Kaynak: Osmanlı Çadır Sanatı / Kültür Bakanlığı

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz