Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Kütahya İshak Fakih Camii
Osmanlı-Napoli Krallığı İlişkileri
XIV. Asrın Son Yarısıyla XV. Asır Ortalarına Kadar Osmanlılardaki Hastahaneler
Hocazâde Mehmed Efendi
Osmanlı - Bosna Krallığı İlişkileri
Osmanlı Para ve Finansman sisteminin esasları nedir?
Abaza Mehmet Paşa'nın İsyanı
Ahmet Hamdi Tanpınar
XV. Yüzyıl Ortalarından XVI. Yüzyıl Ortalarına Kadar Osmanlı-Venedik İlişkileri
Tanzimat Fermanı(günümüz türkçesiyle)

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Üç İstiften Bir Hayat Dersi

Günümüz insanı; yalnızlığı, huzursuzluğu derinden yaşıyor. Hep maddi çıkar peşinde koşan, adeta insanlığı, insani değerlerini unutan insan, kendi ektiğini acı bir şekilde biçiyor.

“Hep ben, hep bana” düşüncesini kendisine rehber edinen, böylece bireyselliği tapınacak bir değere çıkaran tavır, toplum halinde yaşamayı, birbirini anlamayı, yardımlaşmayı itiyor ve arkasından yalnız, yapayalnız bir dünyayı getiriyor.

İşte bu dünyadır günümüz insanını acı bir hastalık gibi kuşatan.

Günümüz toplumundan fotoğraflarını çektiğimiz bu tablo, ne derece gerçeği yansıtıyor? Bir başka ifade ile toplumumuzun her ferdinde aynı olumsuzluk yaşanıyor mu? Elbette hayır!

Kendisini, kişiliğini bulan ve bilen, Yaratıcının insanı ebedi saadete ulaştıran yolunda yürüyen, insani değerleri yaşayan en azından yaşamaya çalışan insan, bu olumsuzluğa bulaşmadan; huzur ve mutluluğu, maddi ve manevi şartları oranında yaşıyor. Diğer insanların dertleriyle hem dert olsa da, onların çile ve sıkıntılarının olumsuz ortamında yaşasa da insan olmanın onurunu yaşıyor.

Toplumumuzun, özellikle kendi kültür ve medeniyetine yabani unsurlarla iç içe, onlardan etkilenerek yaşamaya başlamadan önce bu anlamda “toplumda huzur”u da belli oranda yaşıyordu. Onu böyle yaşatan değerler vardı. Mutluluğun anahtarı; sözler, nasihatler, dilek ve dualar vardı. “Selam”, insanları birbirine yaklaştıran, ısındıran manevi bir köprüydü. Sevinçler paylaşılarak çoğaltılır, dert ve sıkıntılar paylaşılarak azaltılır.

Evler, camiler, dergâhlar, tekkeler, çarşılar, kışlalar, kahveler... Her yerde insanın huzur ve mutluluğuna, onun ebedi saatine göre ayarlanmış. Nasihatler, insanları küçük yaşlardan itibaren “iyiye, güzele, doğruya” ulaştırma adına söylene gelmiş, dilden dile aktarılmış. İnsanlara ders veren sözler ezberlenmiş, “hat”lar halinde yazılmış, gözlere, oradan da gönüllere taşınmış. Yürekler bu güzel sözlerle incelmiş, eğitilmiş. Bir “Gönül Medeniyeti”nin ışıklarıyla, toplum, aydınlığa ulaştırılmaya çalışılmış.

EDEB YA HU!..

“İnsanı, hayvanlardan ayıran en önemli özellik edeptir.” diyen Mevlana, insanı edebe çağırmış. Yazdıkları “edep ya hu!” istifleriyle hem gözlerimize estetik bir zevki taşımış hem de insanı insan kılan bir mesajı hatırlatmış. Edep duygusunun insanı yücelten, onu eşref-i mahluk kılan dünyasına hepimizi taşımak istemişler.

BU DA GEÇER YA HU!..

Hem dünyaya tapınırcasına bağlanan böylece yüreği taşlaşan, hem de bin bir sıkıntı içinde kıvranan, dertlenen insana ne güzel bir ders verir. “Bu da geçer ya hu!.”

Evet, “bu da geçer.” Dert de geçer, sıkıntılar da geçer. Sabretmek, her teşebbüste bulunarak nihayetinde kadere teslim olmak, “bu da geçer” demek. Zenginlik de biter, Karun gibi yaşamak, Firavunca zulmetmek de geçer. Ne güzel bir ders, derin bir öğüt, eskimeyen, her an yeni bir “ikaz” ve “uyarı” levhası: “Bu da geçer ya hu!..”

Hattatlarımızın sanatkâr elleriyle, estetik bir boyut da kazanan kelâm-ı kibarlar, güzel sözler, nasihatler, uyarılar, şiirler... Bir kutlu medeniyetin; gözlere, ruhlara yansıyan pırıltıları, ışıkları...

Yıllar öncesi, bir Erzurum evinde duvara asılan bir hat istifini okumaya çalışıyorum:

“Ey misafir kıl namazı,

Kıble bu caniptedir.

İşte ibrik, işte leğen,

İşte peşkir iptedir.”

Evinde kalan misafirine, estetik bir istifle, kıblenin hangi taraf olduğunu, alacağı abdest için gerekli; ibrik, leğen ve peşkirin (havlu) nerede bulunduğunu, bu derece zarif bir biçimde ifade eden bu hat, milletimizin ince duyarlığını ne güzel yansıtıyor!

Misafirperverliğimiz, şairliğimiz, edebimiz, zarafetimiz, duyarlılığımız.

Mısralaşan, hat istifleri halinde estetik bir boyuta taşınan, dünyamız, medeniyetimiz.

Derin, zengin “gül medeniyeti”miz...

Rıfkı Kaymaz

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz