Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Osmanlı Kıyafetleri
..:: İznik ve Çinicilik ::..
II. Selim'in Sahsiyeti
Osmanlı’da Yönetici Sorumluluğu
Tokatlı Molla Lûtfi
hilafetin sayesinde kuruldu
Kaynakça / Bibliyografya
XV. Yüzyıl Âlim Ve Şairleri
Müsellemler
Kubilay'ın katilleri esrarkeş

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

İmparatorlukta Tanzimat Hareketine Düşmanlık

Gülhane hatt-ı hümâyununun metnindeki açıklık ve sadelik, prensiplerindeki doğruluk, çekici idi. Herkes hayatına, malına ve parasına, evindeki çoluk çocuğuna tamamen sahip olacak, kanun gibi kuvvetli bir koruyucusu olacaktı. Mahkemelerde küçük ve büyük, zengin veya fakir eşit tutulacak, rüşvet, hakkın açıklanmasında tesir etmiyecekti. Böyle bir durum Müslüman ve Hıristiyan, bütün tebaa için huzur ve güvenlik sağlıyordu. Bu sebepledir ki Gülhane hattının okunması, ilk anlarda memleketin içinde ve dışında sevinç ve ümitle kutlulandı. Fakat, Gülhane hattının prensipleri kâğıt üzerinden iş haline konulmaya başlayınca türlü istikametlerden sesler yükseldi.

Başlıca itiraz cahillerin sınıfından geldi. Tanzimattan önceki yenilik hareketlerine karşı tutturulan nakarat yine başladı: "Şeriat elden gidiyor; Hıristiyan tebaa ile Müslüman tebaa arasında eşitlik nasıl olur? Zaten devletin gerilemesi hep Hıristiyanlara yüz vermekten ve onların âdetlerini kabul etmekten ileri gelmiyor mu?" Bu suallerle başlayan hoşnutsuzluk gittikçe artmaya başladı.

Tanzimatın halk arasında ne şekilde anlaşıldığını göstermek için Abdurrahman Şeref şu fıkrayı anlatır:
"Galata'da Voyvoda karakolunda kudemadan bir tabur ağası var imiş. Hıristiyan ahali arasıra bir Müslümanı yakalayıp karakola götürür ve bana gâvur dedi diye cezalandırılmasını istermiş. Tabur ağası "Ay oğul anlatamadık mı ? Şimdi gâvura gâvur denmeyecek. Söyliye söyliye dilimizde tüy bitti" diye kabahatliyi tekdir ve tevbih eylermiş."

Hükümetin Mısır meselesini çözmek için yabancı devletlerle anlaşması bile Tanzimat düşmanları tarafından tenkit edildi. Padişahın Frenkleştiğinden, Mehmet Ali Paşa'nın ise Müslüman kaldığından bahsedildi. Arnavutluk'ta, Aydın'da ve daha başka eyaletlerde padişahın itikatsız olduğu, vükelânın ve en çok Mustafa Reşit Paşa'nın kâfirler tarafından satın alınmış bir kimse olduğu ileri sürülüyordu.

Eski rejimin kurallarına ve istibdada alışmış devlet kodamanları da cahil halka uyarak kudretleri nisbetinde Tanzimat düşmanlığı yapmaya başladılar. Mustafa Reşit Paşa'dan önce sadrazamlıkta bulunmuş olan Koca Hüsrev Paşa, Rauf Paşa, Darendeli İzzet Mehmet Paşa Tanzimat prensiplerini hiçe saymak istediler. Valilerin çoğu bu paşaların psikolojisinde idi. Aralarında en bilgini hareketlerinin kanunla sınırlandırılmış olmasına kızarak odasında kılıcını çekip "ah Tanzimat, ah Tanzimat" diye mindere vurmakla hırsını ve hiddetini gidermeye çalıştı. Damat Sait Paşa rüştiye okullarında coğrafya derslerinde öğrencilere gösterilen haritaların, kâfir âdeti olduğunu, şeriatın buna cevaz vermediğini padişahın önünde şikâyet etmekten çekinmedi.

Tanzimata karşı gelenler arasında eski rejimden faydalananlar da vardı. Mültezimler kolayca zengin olmalarını sağlıyan usullerin kaldırılmasından çok şikâyetçi oldular. Tanzimatı kötülemek için onlar da Hıristiyan tebaaya verilen hakların şeriata aykırı olduğunu, devlet idaresinde yürütülmeğe başlanan yeni usullerin kâfir âdetleri olduğu düşüncesini yaymağa başladılar. İşin tuhafı, Tanzimat ilk anlarda hıristiyan tebaadan bazıları tarafından da tenkit edildi.

Gülhane hattının okunmasında hazır bulunan Rum Patriği, Gülhane hattı okunup da kırmızı atlastan yapılmış keseye konunca, "İnşaallah bir daha bu keseden dışarı çıkmaz" sözüyle hoşnutsuzluğunu göstermişti. Hıristiyan tebaadan Rumların Tanzimatı beğenmemelerine sebep şu idi: Rumlar Hıristiyan tebaa arasında imtiyazlı bir duruma maliktiler. Onlar bir dereceye kadar Osmanlı idaresine iştirak ettirilmişlerdi. Divan-ı hümâyun tercümanlıkları, elçilik heyetleri tercümanlıkları Rumlara verilmekte idi. Eflâk ve Boğdan beyleri İstanbul'un Fenerli Rumları arasından seçilirdi. İstanbul'daki Fener Rum Patriği, Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün Hıristiyan tebaasının din yönünden yönetimini sağlamakla ödevlendirilmişti. Rumlar, Ermeni, Yahudi ve daha başka Hıristiyan tebaanın malik olmadığı bu imtiyazlarının, Gülhane hattındaki prensiplerin yürütülmesiyle suya düşeceğinden kuşku duymakta idiler. Rumların dışında kalan Hıristiyan tebaa da Tanzimatın gelişmesi sıralarında, Gülhane hattının tebaa eşitliğini belirten prensibinin gereği gibi yürütülmediğini ileri sürerek kendileri için yeni haklar istemeye kalktılar. Hıristiyan tebaanın da Müslüman tebaa gibi her alanda kolaylıkla memnunluğunu sağlamak mümkün değildi. Yeni düzenin meyvelerini vermesi için alınan tedbirlerin gelişmesini beklemek gerekli idi. Hıristiyan tebaa, refah bakımından Müslüman tebaa kadar ve bazı yerlerde ondan daha refahlı bir durumda olmasına rağmen siyasî haklara kavuşmak için yabancı devletlere başvurmaktan çekinmedi.

Ortodokslar Rusya'nın, Katolikler Fransa'nın, Protestanlar da İngiltere'nin araya girerek Gülhane hattının kendilerine vermiş olduğu hakların yürütülmesinin teminini istediler. Halbuki bu istekleri tebaanın kanun önünde eşitliğini kabul eden Gülhane prensibine aykırı idi. Çünkü şikâyetlerini Bab-ı âlî'ye yapmaları lâzım geliyordu.

Yabancı devletler dinî duygulardan çok, politika düşünceleriyle Osmanlı devletinin Hıristiyan tebaasının müracaatlarını kabul ettiler; Rusya, İngiltere, Fransa ve Avusturya kendi devlet yapıları ve Osmanlı İmparatorluğundaki çıkarlarına göre Tanzimat hakkında birer durum takındılar.

Rusya ile Avusturya, liberal devlet düşüncelerine düşman oldukları için İngiltere ile Fransa'dan sonra Osmanlı İmparatorluğunun meşrutiyet hükümetine benzer bir rejim kabul etmesini istemiyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu teşkilât bakımından değilse bile, içine aldığı türlü milletlerle, bir de bunlarla devlet arasında mevcut münasebetler bakımından Rusya ile Avusturya'ya benziyordu. Osmanlı devletinin meşrutiyet idaresini kabul etmesi Avusturya ve Rusya'nın idaresinde bulunan milletler için bir örnek olabilirdi. Kaldı ki Tanzimat rejiminin devleti içine düşmüş olduğu uçurumdan kurtarması ve kuvvetlendirmesi de kabildi. Bu ise Rusya ile Avusturya'nın Osmanlı İmparatorluğu aleyhindeki genişleme emellerine engel olacaktı. Tanzimat hakkında aynı düşüncede olmalarına rağmen Rusya ve Avusturya Tanzimatın yürürlüğünü önlemek veyahut faydasız kılmak için ayrı metodlara başvurdular:

Rusya, Tanzimatı Osmanlı İmparatorluğunun iç işlerine karışmak için bir vesile olarak kabul etti. Ortodoks tebaanın Gülhane hattı prensiplerinin tatbik edilmediği yolundaki şikâyetlerini doğru bularak Osmanlı hükümetine akıl öğretmeye kalktı. Nitekim işlerine gelmediği için Sırp knezi Miloş'un yerine Mihail'i tayin ettirdi (1839).

Fakat birkaç yıl sonra Mihail'in zalimliğini ileri sürdü ve yerine Kara Yorgi sülâlesinden Aleksandr'ın knezliğini temin etti (1842).

Ruslar, Bulgarların baskı altında bulunduğunu ileri sürerek Tanzimatın Bulgaristan'da süratle ve lâyıkıyla yürütülmesini istediler.

Avusturya'ya gelince, Tanzimata açıktan açığa muhalifliğini ilân etti. Fakat bu muhaliflik sözde Türkiye'nin kuvvetli olmasını istediğinden idi. Avusturya Başvekili Prens Meternih Avrupa usullerinin Türkiye'yi zayıf düşüreceğini ileri sürerek Türklerin eski rejime bağlı kalmaları gerektiğine inanıyordu. Bu inanını belirten düşüncelerini Avusturya'nın İstanbul'daki elçisi Aponi'ye gönderdiği şu mektupta okuyoruz:

"Herhangi bir durum türlü şartlardan doğar. Bunlar arasında eski halleri ön plâna almak lâzımdır.

Devletin yapısını kemiren bir hastalığın açık belirtisi olarak sayılan Mısır isyanından Bâb-ı âlî'nin daha yeni kurtulduğu bu sırada yukardaki genel gerçek en çok Osmanlı devleti için doğrudur. Osmanlı devleti, alçalma ve çökme durumundadır. Şurasını gizlemeğe çalışmamalıdır ki, çökme sebepleri arasında ilk temelleri III. Selim tarafından atılıp son padişahın ancak derin bir cahillik ve yetersiz bir hayale dayanan Avrupa tarzındaki yeni düzen hakkındaki düşünce ve tasarılarını söylemek lâzımdır.

"Bâb-ı âlî'ye şu suretle hareket etmesini tavsiye ederiz:

"Hükümetinizi, varlığınızın temeli olan ve padişah ile Müslüman tebaa arasında başlıca bir bağıntı teşkil eden dinî kanunlara saygı esası üzerine kurunuz. Zamanın ihtiyaçlarına göre hareket ediniz ve zamanın doğurduğu ihtiyaçları göz önünde tutunuz. Yönetim işlerinizi düzene koyunuz ve düzeltiniz. Lâkin âdetlerinize ve yaşayış tarzlarınıza uymayan bir idare usulü kurmak için eski idareyi yıkmayınız.

Aksi takdirde padişahın yıktığı ve harap ettiği şeylerin değerini yerine koydukları kadar bilmediğine inanmak gerekir.

Avrupa medeniyetinden, sizin kanun ve nizamınıza uymayan kanunları almayınız. Çünkü Batının kanunları hükümetinizin temeli olan kanunların dayandığı usul ve kurallara kat'iyen benzemiyen kaideler üzerine kurulmuştur. Batı memleketlerinde temel olan şey Hıristiyan kanunlarıdır. Siz Türk kalınız. Lâkin madem ki Türk kalacaksınız, şeriata uyunuz. Diğer dinlere karşı müsaadekâr olmak için şeriatın size gösterdiği kolaylıktan faydalanınız. Hıristiyan tebaanızı tamamıyla himayenize alınız. Onların paşalar tarafından ezilmesine engel olunuz. Bu tebaanın din işlerine karışmayınız. İmtiyazlarına saygı gösteriniz. Gülhane hattındaki vaatlerinizi tutunuz.

Bir kanunun yürürlük şartlarını sağlamadan önce ilân etmeyiniz. Doğrulukta ve hak yolunda ilerleyiniz. Fakat bunu yaparken Batının efkâr-ı umumiyesine önem vermeyiniz. Siz bu efkâr-ı umumiyeyi, Avrupa'nın genel sesini anlamıyorsunuz. Eğer ilerleme yolunda bilgi ve anlayış ile hareket ederseniz Avrupa efkâr-ı umumiyesinin değerli kısmı lehinizde olacaktır.

"... Sözün kısası, biz Osmanlı hükümetini, kendi idare tarzını düzene koymak için yaptığı işlerden vazgeçirmek istemiyoruz. Lâkin hal ve şartları Türk İmparatorluğunun hal ve şartlarına uymayan Batılı hükümetleri kopyaya değer bir örnek sayarak ona göre düzen yapılmasını, esaslı kanunlarının Doğunun âdetlerine uymayan hükümetleri taklit ve bugünkü şartlarda her türlü yaranma kuvvetinden mahrum olup İslâm memleketlerinde zarardan başka bir netice doğurmayacağı belli olan ıslahatı kabul ve tatbik etmemesini tavsiye ederiz.

"Acaba beni hayalât-ı siyasiyeye ittiba' etmekle mi ittiham edeceklerdir. Varsın öyle olsun."

İngiltere ile Fransa'nın Tanzimat karşısında aldıkları durum Rusya ile Avusturya'nınkinden farklı idi. İngiltere, Rusya'nın Büyük Britanya İmparatorluğunu tehlikeye düşürecek şekilde genişlemesini isteyemezdi. Hindistan'a giden ticaret yollarından ikisi Osmanlı topraklarından ve denizlerinden geçmekte idi. Bu yolların Türkler elinde bulunması İngiltere için bir garanti idi. Çünkü Türklerin yeni fetihler yapmak devri geçmişti. Fakat bu garantinin sağlam ve devamlı olması için Türklerin İmparatorluklarının toprak bütünlüğünü muhafaza edecek kadar kuvvetli olmaları lâzımdı. Tanzimat, Türkiye'ye muhtaç olduğu bu kuvveti sağlamak amacıyla yapıldığı için İngiltere Tanzimata sempati gösteriyordu.

Fransa'ya gelince, Akdeniz memleketi idi. Fransa'nın refahı Akdeniz'de ve Osmanlı İmparatorluğunda yüzyıllardan beri muhafaza ettiği imtiyazlı durumla sıkı sıkıya ilgili idi. Rusya' nın Büyük Petro'dan beri başlıca siyaset amacının Doğu Akdeniz'e çıkmak olduğunu Fransızlar çok iyi biliyorlardı. Böyle bir hareket Fransız çıkarlarına büyük bir engel yaratacaktı. Bu sebepledir ki, Fransızlar da, İngilizler gibi ihtirasları gittikçe artan kuvvetli bir Rusya'nın karşısında kuvvetli bir devlet görmek istiyorlardı. Tanzimat hareketini sempati ile karşılamalarının açık sebebi bu idi.

İngiltere ve Fransa, Tanzimatın başarı ile geliştirilmesine taraftar olmakla beraber siyasî ve iktisadî çıkarları için ondan faydalanmak yolunda, Rusların ve Avusturyalıların tuttukları yolu tuttular:

Fransızlar Katolik tebaa, İngilizler de Protestan tebaa için müdahalelerde bulundular. Hattâ Tanzimat düzeninin yeter derecede gelişmediğini ileri sürerek Osmanlı hükümetine devamlı bir şekilde akıl hocalığı bile etmeye kalkıştılar. Bu suretle, başlangıçta Osmanlı hükümetinin kendi isteğiyle başlamış olduğu bu düzen, yabancı devletlerin artan müdahaleleri yüzünden onların istek ve ısrarıyla yapılan ve yürütülen bir hareket olarak gözükmeye başladı.

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz