Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Kırkdilim Savaşı
Hacı İvaz Paşa
I. Mahmut'un Cülusu
Osmanlı Memleketlerinde Tarikatlerini Yayan Halvetiye Büyükleri
Osmanlı - Bulgar İlişkileri
Alâaddin Paşa
hilafetin sayesinde kuruldu
Lepanto - İnebahtı Deniz Savaşı
Sultan I. Mahmut
Osmanlı Gölge Oyunu Tekniği

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

ABDÜLHAMİT HANIN DEMİRYOLU SIRRI

Sayfadaki Başlıklar


Sultan Abdülhamid Han`ın demiryolu sırrı!
SULTAN ABDÜLHAMİD’İN ÖNGÖRÜSÜ!
NİYE DENİZ DEĞİL DE DEMİRYOLU?
YURDU DEMİR AĞLARLA ÖRME PROJESİ

Vakit
Hasan Karakaya
hasankarakaya@vakit.com.tr



Sultan Abdülhamid Han`ın demiryolu sırrı!

Son günlerde; “moda” mıdır, yoksa “salgın” mıdır nedir; milletin “dinî inanç”larına ve “değer” verdiği kişi ve kurumlara karşı bir “saldırı kampanyası” başlatıldı... Bunda, AK Parti’nin aldığı yüzde 47 oya karşı bir “misilleme” amacı var mıdır bilmiyorum... Ancak, şunu biliyorum: Birileri, fena halde “nefret krizi”ne yakalanmış durumda... Meselâ, son günlerde “Osmanlı padişahları”na karşı bir “çamur atma” kampanyası başlatıldı... Hemen her gün, bir “padişah”ın bilinmeyen(!) bir yönü keşfediliyor!.. Daha düne kadar, “padişah mı, at çöpe” deyip Osmanlı sultanlarını ağızlarına bile almayanlar, şimdi dillerinden düşürmüyor!.. “Huu duydun mu?” diye başlayan meraklı sohbetler, “Vay beee!”li şaşkınlık ifadeleriyle devam ediyor!..

Niye?.. Çünkü padişahlardan birinin “içki içtiği”(!) keşfedilmiş!.. Bir diğerinin “Hıristiyan olma ihtimali”(!) varmış!.. Ya öteki?.. O da, “nü” resimler, yani “çıplak kadın” resimleri çizermiş!..

Okuyup okuyup gülüyorum... “Ulan” diyorum; “Ulan bu adamlar bu kadar çağdaştı, bu kadar aydındı, bu kadar ilerici idi de, niye devrildiler, niye ilân edildi cumhuriyet?.. Maksat, madem ki gericiliği devirmekti, bu kadar ilerici padişahlar niye alaşağı edildi ve niye halifelik kaldırıldı ki?!?”

SULTAN ABDÜLHAMİD’İN ÖNGÖRÜSÜ!

Her neyse... Dedim ya, “padişahlar” üzerine tartışmalar gırla!.. Hemen her gün, “bir padişahın farklı bir yönü” keşfediliyor!..

Bunlardan biri de, Zülfü Livaneli’ydi...

“Sinemacı, şarkıcı, yazar, eleştirmen” derken, on parmağında yirmi marifet bulunan Zülfü Livaneli, 2 Aralık 2007 tarihli yazısında, “Sultan 2. Abdülhamid Han’ın ileri görüşlülüğü”nü şöyle anlatmaya çalışıyordu:

“1917 yılında Rusya’da devrim olduğu zaman, 2. Abdülhamid, Beylerbeyi Sarayı’ndaki ‘sürgün’ hayatını sürdürmektedir.

Özel doktoruna şöyle der:

‘Ben bu ihtilale inanmıyorum. Çünkü Ruslar Çar’dan vazgeçemez, başlarında bir çoban olmadan yaşayamaz onlar!’

Bunca yıl sonra Abdülhamid’in öngörüsünün doğru çıktığını görmek şaşırtıcı değil mi?

Çünkü Rusya, bugün yine Çarlık benzeri bir sistemle yönetiliyor.

Putin’in konumu ve yetkileri Çar’dan daha az değil.

Bazen Rus arkadaşlara takılır ve derim ki: ‘Büyük bir devrim yaptınız, fırtınalı yıllar yaşadınız, bütün bunlar Rasputin’den Putin’e varmak için miydi?’

Başında çoban isteyen, sadece Rus halkı değil.

Krallıklar, padişahlıklar çökse bile insanlar, başlarında bir hanedan görmeyi seviyor.

Dünyada birçok örneği var bunun.

Mesela Amerika... Hanedan geleneğinden çok uzak olması gereken bu ülkede bakın hanedanlık nasıl hükmünü yürütüyor.

Beyaz Saray yıllardır iki ailenin elinde: Bush ve Clinton ailesinin...”

“KEŞKE OKUSAYDIN BE YAVRUM”

Zülfü Livaneli bunları yazıyordu, ama onun gibi düşünmeyenler de vardı... Meselâ Engin Ardıç... 3 Aralık 2007 tarihli “Keşke okusaydın be yavrum” başlıklı yazısında, Livaneli’yi şöyle eleştiriyordu:
“Livaneli, Abdülhamid’in haklı çıktığını, Rusya’nın bugün Çarlık benzeri bir sistemle yönetildiğini söylüyor, ‘gele gele Rasputin’den Putin’e geldiler’ demiş.

Fakat arada gelip geçen bütün SSCB Komünist Parti Birinci Sekreterleri’ni atlamış!..

Belki yakın arkadaşı Gorbaçov’a ‘bir tür aydınlanmış despot’ demek zorunda kalmamış içindir... Hani Prusya Kralı Büyük Friedrich gibilerden... Lenin’e, Stalin’e dil uzatsa bu sefer kaset müşterisi kaçacak. Hruşçov’a, Brejnev’e, Andropov’a, Çernenko’ya falan çatmanın da artık hiçbir anlamı kalmadı.

Gene de, aman bu ‘çoban’ muhabbetini genellemesin, hele Türkiye’ye hiç getirmesin, lâf çok biçimsiz yerlere gider!..

Başı da derde girer.”

Engin Ardıç, Livaneli’nin “ideolojik kimliği”ne göndermeler yapıp, gırgırını geçse de, Zülfü Livaneli’nin “İkinci Abdülhamid Han”la ilgili anekdotu pek yabana atılmaz!..

Çünkü Sultan 2. Abdülhamid Han’ın sadece “öngörü”leri değil, “uygulamaları” da bugüne ışık tutacak cinsten!..

Zülfü Livaneli, Abdülhamid Han’ın “Rusya” ile ilgili öngörüsünü gündeme getirirken, “tarih araştırmaları” ile adından söz ettiren Mustafa Armağan, Abdülhamid Han’ın “denizciliğe” değil de, “demiryolu”na ağırlık vermesindeki “sırrı” araştırıyordu.

NİYE DENİZ DEĞİL DE DEMİRYOLU?

Armağan, bir “hüküm”le başlıyordu yazısına... “Yurdu demir ağlarla örme projesi Abdülhamid’indir” dedikten sonra, “hükmünü ispat”a geçiyordu:

Hep diyordum da inanmıyorlardı: “Abdülhamid bilmecesi” adım adım çözülüyor. François Georgeon’un “Abdülhamid’i anlamak bugünkü Türkiye’yi anlamak olacaktır” sözündeki isabeti, demiryollarımızın tarihinden de rahatlıkla görmek mümkün.

Bunun için tarihe soru sorma tarzımızı değiştirmemiz yeterli olacak.

Mesela ‘II. Abdülhamid neden denizciliğe değil de demiryolculuğa önem vermişti?’ diye sormuyoruz da, ‘Abdülhamid denizciliğe neden düşmandı?’ sorusunun üzerine sinekler gibi üşüşüyoruz.

Gözlerimizdeki büyü öylesine kalın bir perde oluşturmuş ki, bunun stratejik bir öncelik sorunu olduğunu, Abdülhamid’in, amcası Abdülaziz gibi 15-20 yıl sonra tonla para akıtmayınca ıskartaya çıkacak dev gemiler yaptırmak yerine, ülkenin bekası sorununu “demiryolları”nda gördüğünü, yani meseleyi daha uzun vadeli değerlendirdiğini nedense göremiyoruz.

1912 yılında yayımlanan Erkân-ı Harbiye kaymakamlarından, yani Genelkurmay’daki yarbaylardan M. Süreyya Bey bunu, doğru soruyu sormuş oysa.

“Donanma mı? Şimendifer mi?” adlı kitabında, “savunma için elimizdeki mali kaynak sınırlı” diyor. Bu sınırlı kaynağı her yere birden yetiştiremeyeceğimiz için en öncelikli olarak nereye aktaracağımızı iyi düşünüp taşınmamız gerekir.

Yarbay M. Süreyya Bey’in kitabının, Enver Paşa’nın iktidara el koyduğu 1912 yılında yayınlandığını da unutmayın.

Yani İttihatçıların “Abdülhamid aleyhine beyin yıkama kampanyalarının dorukta olduğu bir zaman”da Genelkurmay’dan bir subay çıkıp Abdülhamid’in demiryolu üzerine kurulu savunma projesinin haklılığı üzerine rahatça kalem oynatabiliyor.

Tezi şu: “Biz, Abdülhamid’in denizciliği ihmal ettiğine inandığımız için saf saf yeni bir donanma oluşturmaya giriştik. İyi de, onca gayrete rağmen 800 bin lira yardım toplanabildi. Oysa bu parayla yarım dretnot bile almak kabil değildir. Hadi bir iki dretnot aldık diyelim, şimdiki Bahriye bütçesiyle onları yılda bir defa bile boyatamayız! Manevra ve talim masraflarını ise aklınızdan dahi geçirmeyin. Oysa aynı parayla hiç değilse birkaç yüz kilometrelik bir hat inşa edebilirdik ve bu hat ufak tefek masraflarla ilanihaye elimizde kalırdı.”

“Öyleyse” diyor Süreyya Bey, “Bize en gerekli olan ulaşım aracı tren mi, gemi mi?” Kendisi ülkenin geleceğini demiryollarında görüyor ve Abdülhamid’in adını anmadan -anabilmesi de pek mümkün değildi zaten- onun tercihinde haklı olduğunu savunuyor.

Nitekim Süreyya Bey, yine adını vermeden Abdülhamid’in denizciliğe değil de, demiryoluna ağırlık vermesindeki sırrı da açıklıyor:

“Anadolu’da Suriye, Irak ve Kürdistan’da inşa edilecek şimendifer hatlarının evvela X darb (çarpı) işareti teşkil etmeleri taraftarıyım. Bu darb işaretinin bir ucuna İstanbul, mukabil ucuna Bağdat, diğer ucuna Erzincan, mukabiline de Şam diye vaziyet-i coğrafîlerine (coğrafi konumlarına) göre yazınız. Şu vecihle bir ana hattı inşa edilse Kürdistan, Irak, Suriye, Anadolu hep birbirine bağlanmış olmaz mı? Birisine olacak sevkıyatta diğer kıtadan asker sevki pek kolaylaşmayacak mıdır?

Medine’den San’a’ya (Yemen), Suriye’den Mısır’a acaba şimendifer hatları inşa edilemez mi? Hicaz şimendifer hattına vaktiyle herkes gülüyordu. Şimdi varidat (gelir) bile temin etmeye başladı. Hicaz’ı Suriye’ye bağladı... Acaba (elde edilen) hasılatla hat San’a’ya kadar temdid olunamaz (uzatılamaz) mı?”

Bir İttihatçı subayın bu çarpıcı tespit ve teklifleri, Osmanlı’nın da, Türkiye’nin de ortak sorununu isabetle ortaya koyuyor.

YURDU DEMİR AĞLARLA ÖRME PROJESİ

Velhasıl, Abdülhamid’in Osmanlı yurdunu demir ağlarla örme projesi Atatürk döneminde ‘ana yurdu’, Anadolu’yu “dört yandan” demir çember içine alma teşebbüsüyle sahiplenilmiştir.

Yani Osmanlı ve Cumhuriyet yönetimleri arasında demiryolculuk bakımından herhangi bir kesinti mevcut değildir.

Hicaz Demiryolu gibi muhteşem bir proje, yalnız raylarının uzunlukları ve viyadükleriyle değil, organizasyonundaki başarıyla da ele alınmalı değil midir? Sadece Müslüman parasıyla, Müslüman emeğiyle ve Müslüman beyniyle gerçekleştirilen bu proje, açıklandığı 1 Mayıs 1900 günü, Hartmann’ın ifadesiyle emperyalist dünyayı, “şaşkınlığa düşürmüştü”. Bu ‘kutsal hat’, modern dünyada Müslümanların ölmediklerini, dimdik ayakta olduklarını haykıracaktı dosta düşmana.

Kaldı ki, imtiyazı Almanlara verilen Bağdat Demiryolu’yla birlikte düşünüldüğünde Abdülhamid’in projesinin kapsamı berraklaşır. Bağdat Demiryolu projesinin ilk halinde hattın Ankara-Kayseri-Diyarbakır-Musul güzergâhını izlemesi öngörülmüştü.

Hatta Erzurum’a kadar uzatılacak bir ara hattın Arpaçay-Sarıkamış arasında daha önce yapılmış hatta bağlanması ve böylece Kafkaslara da açılması, öte yandan İran’a bağlanacak olan bir başka hatla bu sefer de Hazar Denizi’nin ötesine, yani Afganistan’a ve Hindistan’a erişilmesi planlanmıştı.

Ancak hattın Erzurum ve Diyarbakır’a uzatılmasına Ruslar, İran ve Afganistan’a ulaşmasına ise İngilizler tehditle karşı koydular. Böylece Bağdat Demiryolu Konya-Adana-Halep-Musul güzergâhını izlemek zorunda kaldı.

Prof. Jastrow’un dediği gibi, “Bağdat Demiryolu 20. yüzyılın hayaleti” olmuştu.

İlahi profesör;

Abdülhamid’in kendisi hâlâ Ortadoğu’nun üzerinde gezinen bir hayalet değil mi?”

“KRİZ”LER “GERÇEK”LERE GEBE!

Sultan 2. Abdülhamid Han’ın “demiryoluna öncelik vermesi”ndeki sır, herhalde anlaşıldı... “Anayurdu demir ağlarla örme” projesinin kime ait olduğu da!..

Bütün bunlardan sonra, şunu demek istiyorum:

Bu milletin “ruh kökleri”ne, “inanç”larına ve “değer”lerine yönelik saldırılar olsa da, işte böyle “gerçek”ler de çıkıyor ortaya!..

Onlar “nefret krizi”ne yakalanıp “kin”lerini kusacaklar, biz de “gerçek”leri aktarma imkânı bulacağız!.. Çünkü “kriz”ler, “gerçek”lere gebedirler!..

Onun için, bırakın saldırsınlar!..

Bizim “söyleyecek sözümüz” çok!..

-------------

Bir nefret de çağdaş(!) Batı’dan!

“Siz dışarıdan, biz içeriden” demiş ya Osmanlı paşası... Aynen o günleri yaşıyoruz... Bir yandan “benden değil, domuzdan yana” olanlar, bir yandan “domuz” yiyenler, habire “başörtüsü”ne saldırıyor!..

Türkiye’de, bir “komünist kız”ın başına “örtü” taktırıp sokağa salanlar, Avusturya’nın başkenti Viyana’da da, “tamamen çıplak, sadece başı örtülü bir kadın heykeli” dikmişler meydana!..

“Gerici(!) Türkiye”de türbanın bir “nefret sembolü”ne dönüştüğünü iddia edenler, geçsinler internetin başına da, “çağdaş, ilerici, laik Batı”da “türbana nefret”in hangi boyutlara ulaştığını bir görsünler!..

“Çağdaş Batı” bir “intikam alma duygusu” içinde!.. İslâm’dan, Osmanlı’dan intikam almak için, bir kadını “çırılçıplak” soyuyor, başına “türban” takıyor!..

Hadi, “domuz eti yiyenler”in bunu yapması normal, peki “domuzdan yana olanlar”a ne demeli?..

Demek ki, tarih “tekerrür” ediyor!..

Onlar “dıştan”, kartel “içten” vuruyor!..

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz