Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Menemen´i farklı kılan nedir?
terciibent
Osmanlı’da Kadın Askerler (2)
Milli Tarihimizde Ağustos Ayı Olayları
KANUNNAME-İ ALİ OSMAN
Uzun Harp Senelerindeki Malî Durum
Süvariliğe kimler alınırdı
TARİHİMİZDE BİLİNMEYEN KÜÇÜK OLAYLAR
Halk Edebiyatı için Kaynakça
(Bıyıklı) Derviş Mehmet Paşa

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Abdülhak Hamid Tarhan

Sayfadaki Başlıklar


Hayatı
Şiirleri

Hayatı

Tanzimat şiirindeki Batılılaşma hareketinin aslık büyük ihtilâlcisi Abdülhak Hâmid Tarhan’dır. Kaidelerle pek ilgisi bulunmayan, onlardan hiç hoşlanmayan, Batı şiirinde görüp beğendiği ve Türk şiirinde olmayan her özelliği tereddütsüz olarak ve büyük bir pervasızlıkla gerçekleştirmeğe derhal koyulmuştur. Divan edebiyatı taraftarlarının daima büyük gürültülerle karşıladıkları bu aşırı kararlar ve ânî uygulamalar bir yandan yeni şiirin ağır temposunu zaman zaman hızlandırmak gibi başarılı sonuçlar sağlarken, bir yandan da –bu ihtilâl atmosferi içinde- şairi düzensizliğe ve plansızlığa da sürüklemiştir. Bu karakteri ile Hâmid, Türk şiirini Batılılaştırma bahsinde “düşünen”den çok, “yapan” adamdır. Bu bakımdan Ekrem ile birlikte, bir bütün oluştururlar.

1852’de İstanbul'da doğan Hâmid, devrin tarihçilerinden ve devlet adamlarından Hayrullah Efendi'nin oğludur. Öğrenimine İstanbul'da başladı. Ayrıca, özel dersler de alıyordu. 1861'de ağabeyi Nasuhi Bey'le Paris'e giderek, bir yıl kadar, bir koleje de devam etti. Dönüşte, İstanbul'daki Amerikan Koleji'ne verildi. Bir süre sonra, memurluk hayatına başladı ve babası Tahran Elçiliğine tayin edilince o da oraya gitti. Orada, aldığı özel derslerle, Farsçasını ilerletti. Babasının ânî ölümü (1866) üzerine, İstanbul'a döndü. 1876'da Paris Elçiliğine kâtib olarak gönderilinceye kadar geçen süre içinde
Namık Kemal, Recai-zâde Mahmud Ekrem ve Sami Paşa-zâde Sezai ile dost olmuş ve yazı hayatına da başlayarak, yazdığı dört piyesle ilk edebî ününü sağlamıştır. Paris'te iki buçuk yıl süren görevi sırasında Fransız edebiyatını daha yakından tanıdığı gibi, edebî çalışmalarına da devam etti. Uzun süren memurluk hayatı süresince Londra Elçiliği Müsteşarlığında, Brüksel Elçiliğinde ve Meclis-i Âyân üyeliğinde bulundu. Cumhuriyet'ten sonra milletvekilliğine seçildi ve bu görevde iken, 13 Nisan 1937'de öldü.

Şiir kitapları: Sahra (1879), Makber (1885), Ölü (1885), Hacle (1886) Bunlar Odur (1886), Dîvâneliklerim yahut Belde (1886), Sefîlenin Hasbıhâli (1886), Bâlâdan Bir Ses (1912), Vâlidem (1913), İlhâm-ı Vatan (1916), Garâm (1923).

Tamamıyle klasik bir edebiyat kültürü ile yetişen Hâmid, ancak Tahran'dan döndükten sonra Şinasi, Namık Kemal ve Recai-zâde Mahmud Ekrem'i okumağa başlamış ve ilk denemelerini -zamanın en çok rağbet gören edebî türü olan- tiyatroda yapmıştır. Sahra'nın yayımlanmasına kadar basılı şiirleri, bazı piyeslerindeki birkaç manzumeden ibarettir. Bazı değişikliklerle sonradan Sahra'ya da alınan Duhter-i Hindu (1875) piyesindeki Tenağğum manzumesi, bunların içinde, şekil bakımından yeni olduğu gibi, söyleyiş bakımından da Yadigâr-ı Şebâb'ın tesirindedir. Gözleme dayanmayan bir kır ve köy hayatının övgüsü olan Sahra, gerek konusunun ve gerekse nazım şekillerinin yeniliği ile, o dönemde bir hamle değeri taşır. Batılı Türk şiirinde tabiat tasvirlerinin ilk örnekleri bu eserle başlar. Fransız şiirinin serbest nazım şekli de, sanıldığı gibi çok sonraları değil, bu eserle beraber gelir. Ancak, Ekrem zamanla Yadigâr-ı Şebâb'daki söyleyişten nasıl ayrılmışsa, Hâmid de Sahra'daki söyleyişten aynı şekilde ayrılarak, Arapça ve Farsçanın yeniden hâkimiyet kurdukları bir söyleyişe saptı. Sahra ile aynı tarihlerde yazıldığı halde ondan yedi yıl sonra yayımlanan Belde, Paris'teki sanat ve eğlence hayatının akislerini taşır. Her iki eserdeki parçalar da, lirizm bakımından, çok zayıftırlar. İlerleme idealine, geçmişin ihtişamına ve metafizik düşüncelere kadar uzanan zengin bir muhteva ile dolu olup 1880-1885 yılları arasında yazıldıkları halde hiçbir şiir kitabında yer almayan Mazi Yolcusuna Âti Yolu, Bir Vaize Bir Mev'ize, Melekûttan Sâfilîne Bir Nazar, Kürsî-i İstiğrak gibi mühim manzumelerinde dil ve üslûbun yukarıda dokunulan değişikliğini açıkça görmek mümkündür.


Şairin 1885'de ilk eşi Fatma Hanım'ı kaybetmesi hayatının bellibaşlı olaylanndan biri olduğu gibi, sanatının daha dengeli bir yöne yönelmesinde de âmil olur. Arka arkaya yayımladığı Makber (1885), Ölü (1885) ve Hacle (1885), hep ölüm teması etrafında toplanan bir dizi kurarlar. İlk ikisinde, biri hissî ve diğeri de fikrî olmak üzere, iki kadro vardır. Ölüm karşısında duyulan ıztırabla, ölüm ve diğer metafizik problemler hakkındaki düşünceler, bu eserlerde, birbirini kovalayan dalgalar halindedir. Hakikatte, şairdeki metafizik düşüncenin hareket noktası ferdî ıztirabdır. Bunun içindir ki bu düşünceler, ıztırabın hafifleyip artmasına göre, değişik ve hatta birbirine zıd şekiller gösterirler ve şaire çağdaşlarınca "tezadlar şairi" sıfatını da verdirirler. Duygularda bağlı olan bu düşünüş sistemi, nihayet, fâsid bir dairenin içine girer ve sonunda şair, ancak dinî imana bağlan¬mak suretiyle buradan kendisini kurtarabilir. Böylece, Ziya Paşa'da ve Recai-zâde Mahmud Ekrem 'de görülen "dinin kontrolü altındaki metafizik düşünüş" Hâmid'te de kendini gösterir. Dinin kontrolündeki her düşünüş ise, nihayet, Ziya Paşa'da olduğu gibi, bir agnostisizm (aklın yetersizliği)e varır. Hâmid de, önce büyük ümitlerle sarıldığı "akıl"ın kâinatın sırlarını çözmek hususundaki yetersizliğini kabul ederek, sonunda, "Tanrı" fikrine bağlanır. Tanrı'yı ise, bazen dinin ve bazen de tasavvufun anlattıkları şekillerde düşünür.

Bununla beraber Hâmid, Tanzimat şiirinde, serbest düşünüşe yine en çok yaklaşandır. Bu yakınlaşmayı, bilhassa Garâm'da görmek mümkündür. 1912'de Servet-i Fünûn'da tefrika edilip 1923'te kitap halinde basılmış olan bu uzun manzum eserin yazılması ise 1877'de başlar. Hazin bir aşk macerasının süslediği ve mistisizm ile natüralizmin ve materyalizmin karşılaştırıldığı Garâm, dine aykırı görülerek, itirazlarla karşılandı. Şairin metafizik düşüncelerinde, genellikle, Victor Hugo'nun tesirleri görülür. Makber-Ölü-Hacle dizisi, ölümün geride bıraktığı ağır ızdırabdan yavaş yavaş şairin tekrar hayata yönelişinin de çok açık bir grafiğini çizer: Makber'de, sadece ölen sevgiliye ait ferdî ıztırabla ondan doğma metafizik düşünce hemen hemen dengede oldukları halde; Ölü'de, bu denge metafizik düşüncenin lehine olarak bozulur ve ferdî ıztırab sadece bir hareket noktası haline gelmeğe başlar. Hacle'de ise, ölen sevgili ve onun ıztırabı, zaman zaman anılan, uzak bir hatıra haline gelirler ve içgüdüler üstün gelmeğe başlayarak, şair metafizik düşüncenin baskısından da sıyrılır ve yeniden hayata yönelir. Bunlar O'dur, yine Fatma Hanım'la ilgili olmakla beraber, sadece onun ölümünden önce yazılmış şiirleri ihtiva eder.

Fakat şairin asıl kullandığı temalar, Ekrem'de olduğu gibi, "aşk" ve "tabiat"tır. Yukarıdaki dört eserinden başka daha birçok şiirlerinde de, aşk başlıca temayı teşkil eder. Zaman zaman çok şiddetli bir ihtiras halinde beliren bu aşkın, genellikle, duygulardan çok duyulara bağlı bulunduğunu söylemek gerekir. Divân şiirinde sadece bir motif ve Tanzimat'ın ilk neslinde nihayet bir tasvir malzemesi olan tabiat ise, Hâmid'te "duyulan, üzerinde düşünülen ve psikolojik unsurlarla karışan" mühim bir tema olmuştur. Bir tema ağırlığında olmamakla beraber, Hâmid'in şiirlerinde sosyal unsurlara da rastlanır. Bunlar, bazen, -Garâm'da ve Bir Sefîlenin Hasbıhâli'nde olduğu gibi- bazı sosyal aksaklıklara ve bazen de –İlhâm-ı Vatan'da olduğu gibi- yurtseverlik duygularına aittir. Ancak, şairin metafizik düşüncelerinde gördüğümüz sistemsizliği sosyal meseleler hakkındaki düşüncelerinde de aynen bulabiliriz.

Tanzimat şiirindeki batılılaşmayı bir ihtilâl havası içinde gerçekleştirmeğe çalışan ve mizaç bakımından sürekli bir "değişme" ihtiyacı içinde bulunan Hâmid'in, bu sebeplerle, bir düzen ve denge düşüncesinden uzak olduğunu belirtmiştik. Gerçekten, şiirlerinde hem şekil, hem muhteva ve hem de dil bakımından göze çarpan karışıklık çok açıktır. Nazım şekilleri arasında hem Doğu'ya ve hem de Fransız şiirine ait olanlar bulunduğu gibi, hiçbir tarafa bağlı bulunmayanlar, tamamıyle kendi icadı olanlar da vardır. Bazı şiirlerinin çok Türkçe bir dil ve ushlûbla yazılmalarına karşılık, bazı şiirlerinde Arapça ve Farsçanın tamamıyle hâkim bulunduğu bir dil ve çok yüklü bir üslûb görülür. Aynı şekilde, çok ince dııyuş ve düşüncelerin yanı başında basit duygu ve düşüncelere rastlamak da daima mümkündür. Bu düzensizlik, "karışıklık" şeklindeki bu "değişiklik", onun mizacının ve şiirlerinin en belli özelliğidir. Bununla beraber, bütün bunların onun şiirlerini monotonluktan kurtardığını, her an değişik ve daima canlı bir atmosfere sahip kıldığını da kabul etmek gerekir. Gerçekten Hâmid, Tanzimat şiirinin en renkli şairidir. Hayal gücünün zenginliği, duygularının çeşitliliği ve sıcaklığı, onu, Tanzimat'tan sonraki Türk edebiyatının en büyük lirikleri arasına sokmuştur.


Kaynak: Akyüz, Kenan,Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri 1860-1923, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1995.

Şiirleri

Tenağğum

Ne hoş eyler muhabbeti ta'rîf
Şu garib bülbül âşiyânında
Ben de gûyâ idim zamanında
Âşiyânımdı bir nihâf-i zarîf

Gezdiğim demde gül-sitanlarda
Beni yâdındır eyleyen taltîf
Duyarım nefhanı hafîf hafîf
Rûzigâr estiği zamanlarda

Aksinin mihridir tenevvür eder
Âb-ı çeşmimde, ka'r-ı canımda
Dağlara aks eden figanımda
-Seni sevdim- sözü tekerrür eder

Berf-pûşîde kûh-sâr üzre
Nur saçıp âf-tâb-ı subh-ı besîm
Sırma kâküllerin eder tersîm
Zîb-i düş ettiğin karâr üzre

Şu sehâb-î sefîd-i penbe-nümûn
Görünür ferş-i izdivaca nazîr
Âteşin câmesiyle bedr-i münîr
Şeklini arz eder senin Tomsun

Gözümün uçtu gitti tâb ü feri
Hâb-ı rahat gibi figan figan
Vechi dîdemden olmasın mı nihân
Ki değil merdüm-âşinâ o peri?

Kıldı hicran ikaamete me'nûs
Beni vahşî gibi yabanlarda
Gördüğüm rahatı çobanlarda
Belde halkında görmedim efsûs!

Oldu şeb-gîr zulmet-î hicran
Seyr edin kerHkeşân-ı eşk-i teri
Cisminin ayrı ayrı zerreleri
Yâd edip gün yüzün olur sûzân

Âşıkın muhrikaane güfteleri
Cismini eyler ol gülün lerzân
Gülnihâle nesîm olunca vezân
Nice tehzîz ederse berk ü beri

Ne füsun eyledi aceb devrân
İhtiyar etti meh-veşim seferi
Uçtu mânend-i-kevkeb-î seheri
Gün gibi her sabah olurken iyân

Âsumân ey fezâ-yı âyine-sâ
Mutlaka aks-i rûyudır - şu kamer
Sath-ı tâbânı ki verir zîver
Nerdedir nerde sevdiğim acebâ

Mesken oldu bana şu sahralar
Gezerim sû-be-sû tek ü tenhâ
Yerde, gökte beğendiğim eşya
Arz eder vechin eyledikçe nazar

Bana her zevkten gelir şîrîn
Elem-i hasret ü gam-î firkat
Ya visalinde bulduğum lezzet
Olunur mu lisân ile tebyîn?

Geceden berf-pûş olan eşcâr
Neşr-i envâr edince mihr-i cihan
Nitekim câmeden kalıp üryan
Eder evrakını bütün İzhâr

Açılır tal'atin görünce hemân
Kalb-i zârımdaki gam-î muzmer
N'ola kılsa vücûdumu en-der
Açılıp bağtaten şu hâk-istân?

Bir kıyâs olsa bu dil-î şeydâ
Şu akan nehrden musaffadır
Gam-ı hicran içinde peydadır
Bir neheng-î gürisnedir gûyâ


Fevt edip takatimle kuvvetimi
Nûş eder hûnumu revân benim
N'ola hâlim âmân âmân benim
Kime arz ey leyim şikâyetimi?

Aldığım nâme-yî siyâh-lika
Za'f ile çektiğim şu bâr-ı keder
Mutlak eyler beni adîm ü heder
Verse de nâmıma cihanda beka


Bir Vaize Bir Mev'ize

Ey beşer çehreli hayvan, heyhat,
İlm ü irfan iledir zevk-l hayât.
Onu hiç kullanamazsan nâdân,
Neye vermiş sana nutku Yezdan?
Yoksa zâtınca hayâtın hükmü,
Ne olur bizce O Zât'ın hükmü?
Neye geldin bu cihâna, söyle?
Düşünüp durmak için mi böyle?
Kimseye fâiden olmaz şunda.
Ya niçin mâiden olsun bunda?
Maksadın görmedeyim azm-i cinân,
Ya niçin eylemedin terk-i cihan?
Âhirette arıyorsun her ân,
Burada yok mu sanırsın Rahman?
Nef'-i ukbâyı edersin tafdîl,
Buna mâni' mi teâvün, tahsil?
Kisb-i dünyâya bulursun tezyîf,
Sana emr eyledi mi şer'-i şerîf?
Vatan ü milleti bilmem dersin,
Ya niçin kendine âdem dersin?
Halk için hubb-i vatan îmândan,
Sence şer'î mi değil hubb-i vatan?
Neye dersin, o diğer ma'nâdır,
Yâni mazmûn-i vatan ukbâdır?
Çünkü hep cennete gönlün meyyâl,
Ne İçin gaile-î ehl ü iyâl?
Vatani zahiri sevmezsin sen,
Ne demek hubb-ı mahall ü mesken?
Görürüm hâl ile kaalin medhûl,
Sence ahkâm-ı şerîat mechûl.
Sun'unu eylemiyorsun teslîm,
Bu mudur sence Huda'ya tâ'zîm?
İyi halk ettiği şey ukbâda,
Böyle va'z etmedesin efrada.
Bize hep kahrını ettin izhâr,
Bu mudur rahmet-i Hakk'ı ikrar?
İyiden hâlî ise rûy-i zemîn,
Nasıl ettin iyi şey'i tahmin?
Görmesen fark edemezdin kendin,
Onu dünyâda görüp öğrendin.
Öteden gelmediğin pek derkâr.
Ki bunu eyleyemezsin inkâr.
İnanır sözlerine mağbûnlar;
Hakk'a bühtan mı değildir bunlar?
Bir nefes tevbe kılıp abd-i hazîn,
Bunca isyanı ede afva karîn.
İyi fark etmez isek nîk ü bedi.
Bize eyler mi azâb-î ebedî?
Sözlerin hep o azaba dâir,
Anladık kahr eder, Allah kadir.
Sözü yok onda olan gufranın.
Yok mudur mağfireti Rahman'ın?
Azıcık ma'deletinden bahs et,
Lûtf ile merhametinden bahs et.
Olamaz, sen ne kadar haykırsan,
İntikam alması Hakk'ın kuldan.
Aldırır, gelmek için hak yerine,
Birinin sârim dîğer birine.
Bil ki Hallâk-ı Cihan rahmandır,
Her ne halk etmiş ise ihsandır.
Cümle âsârı güzeldir, hoştur;
Âleme boş dediğin pek boştur.
Yalınız âbid olaydı inşân.
Görülür müydü cihanda ümran?
Dediğin yolda gideydi her bâr,
Bulunur muydu bugünkü âsâr?
Âdem etmezse bina vü i'mâr.
Sen ne kâşane bulursun, ne mezar.
Bunda har şey'i desem şayandır.
Yaradan Hakk'sa, yapan İnsandır.
Medeniyyet ne, diyorsun, bilmem;
Medeniyyet yaşamaktır, sersem!
Hazret-î Âdem'i fikr et bârî,
Serde var mıydı anın destan?
Acebâ var mı imiş herkese sor,
Hazret-î Nûh zamanında vapor?
O zaman posteki, yaprak giyerek,
Meyve yoksa mazı, buğday yiyerek;
Galibâ olmadığından çok taş,
Ederek dâim ağaçlarla savaş;
Toprak altında bütün meskenler,
Kılarak tekne ve sallarla sefer;
Cezbe-yî cerbezenin müncezibi.
Senden örnekler alan zümre gibi,
Ba'zı âdetleri ya'nî görenek
Nev'-i hayvandan alıp öğrenerek,
Bunda imrâr-ı dem eylerler idi;
Sonunu onlara kim söyler idi?
Bir terakkî ile gitmiş her şey;
Ya'ni her âdet ü her söz, her re'y.
Sonra bulmuş bu kemâli âlem,
Eser-î kudret-i nev'-î âdem.
Kim çıkarmış yer içinden ma'den?
Neler olmuş, bak, o ma'denlerden!
Olamazdı dese bir ehl-i vukuf,
Volkan olmazsa maâdin mekşûf.
Meselâ saikalar Rahmân'ın,
Çâre-yî defi fakat inşânın.
Siper-î saika, seyyâle-i berk,
Hem de keştî-yi havaî bî-fark.
Mahv ü îcâd, eser-î Azze ve Celi.
Şübhe yoktur, gelir emriyle ecel.
Ya, demir yollara var mı diyecek?
Götürür şark ile garba yiyecek.
Gerçi Kudret'ten eder istimdâd,
Kılmış insan dahi çok şey îcâd.
Bunlar etseydi de mâzîde zuhur,
Kayb olup sonra olaydı mezkûr,
işitince ya inanmazdık biz,
Ya onun hepnlnn dardık mu'riz!
Bunların cümlesi el’ân meşhûd,
Cümlesi tecrübelerden mevcûd.
Eser-î gayret-i âdemdir hep
Servet ü rahat ü ikbâle sebeb.
Sen de İslâm’a dilersen hizmet,
Sa'y ile gayret ü ikdam öğret.
Halka bildirme bu dünyâyı kerih,
İlm ile ma'rifet eyle tenbîh.
Sence matlûb değilse rahat,
Bize çektirme azâb ü zahmet.
Düşünüp ömrümüzün gayetini
Nefsinin istememek râhatini,
Vatan ü milleti kılmak nisyân,
Kendi beytinde bulunmak mihmân,
Hep ibâdetle geçip rûz ü şebi,
Yine de gayrıdan olmak talebi;
Sence meşru' ise bunlar, pek şâz,
Edemez kimse bu emri infaz!


Makber'den:

Gördüm yüzünü türâb içinde,
Geldim, aradım kitâb içinde.
Bir hâb gelir o, dîdeden dûr,
Gitti diyemem mezara ol nûr.
Bu sıfr nedir hisâb içinde?
Erkam ona inkılâb içinde.
Bir hîçî-yi zî-vücûd, yâhud,
Bir kabrdır ıztırâb içinde.
*
Yârimdi o, yoktu bir rakîbi,
Olmuş idi ruhumun tabîbi.
Şimdiyse elimde yok ilâcım,
Lâkin onadır hep ihtiyâcım.
Urmak neden böyle bir garîbi?.
Gurbetlerinin bu mu akîbi.
Ben bari türâb olaydım evvel,
Mâdâm türâb imiş nasîbi...
*
Yâ Rab, öleyim mi neyleyim ben?.
Ayrı yaşayım mı sevdiğimden?..
Verdin bana böyle bir musibet,
Ettin beni düşmen-î muhabbet.
Yâ bir kulu sevmiyor musun sen?.
Yâ böyle ölüm değil mi erken?...
Hiç bulmamak üzre gaaib ettim,
Mecnun gibi ben onu severken.
*
Allaah işini gör ey birader,
Etmez mi bu iş beni mükedder...
Lâkin ne mükedder, âh sorma!..
Kimdir, kim o bî-günâh? Sorma!..
Olmuştu yetimlik mukadder,
Bilmezdi nedir pederle mâder.
Bil sinnini : yirmi altı var, yok;
Tut, sonra anı mezara gönder...
*
Mir'âtı mıyım celâlinin ben?...
Yâ aksi miyim cemâlinin ben?...
Benden bu cihan ne anlar, eyvah...
Me'yûs ederim ukulü billâh...
Bir lâfzı isem mealinin ben,
En çirkiniyim zılâlinin ben.
Cilven olamaz mı tâm bensiz?...
Noksanı mıyım kemâlinin ben?...
*
İnşân olamaz zevale kail;
Zîrâ yaşamaz o hâle kail.
Gökte başı, zîri çâh-ı esfel,
Hep kendini aldatır o muğfel.
Gafletle olup muhale kail,
Olmam bakın irtihâle kail.
Kaldım, yaşarım cihanda tenhâ :
Â'mâ gibi bir hayâle kail.
*
Bildir nereye uçar gülüşler?
Feryâdlara olur mu bir yer?...
Zahir neye böyle ye'stir hep?
Bâtın neden böyle hande-ber-leb?
Ben zâir ü sen defin-i makber,
Gel bir soralım bunu berâber
Çıktın mı huzûr-i Kibriya'ya?..
Bildin mi nedir o Tıfl-ı Ekber?..
*
Ma'sûm ki râzdır bükâsı,
Ma'sûm ki handedir likası,
Gehvâresi şâdmân-ı matem,
Bâzîçesi inkılâb-ı âlem;
Ma'sûm ki yoktur intihası,
San, kendisi kendinin Hüdâsı;
Etmişti seni o Halik i nâz
Fikrimde vücûdunun ziyası..
*
Akl olma ile kasîr ü mahdûd
Hâriçte kalan olur mu merdûd?.
Ger yoksa anı kabule esbâb,
Redd etmeğe de görülmez îcâb.
Ben ruha nasıl derim ki mefkuud,
Hissettiğim iztırâbı mevcûd.
En doğru delîldir bu hicran.
Bir bâb durur ukule mesdûd.
*
Bu makberedir o baba makdem,
Bilmem ne duyar girince, âdem?...
Sûzişlerimin budur esâsı,
Hep şübhelerin bu en fenası.
Benlik acebâ kalır mı ol dem?
Sönmüş erimekte nûr-ı dîdem.
Ben gözler idim bu hâli ey yâr
Senden daha çok zamân akdem...
*
Kılmazsa bugün sebat bir şey,
Olmaz mı bu hâdisât bir şey?
Kâzibse seher, hayâl ise şeb,
Encüm sayılırsa sıfr der-çeb,
Nisbet ölüme hayât bir şey;
Nisbet ebede memat bir şey.
Bir şey yoğise buna müsebbib,
Elbette bu kâinat bir şey.
*
Mâdâm ki anda dâhiliz biz,
Dönmez ki hayâl-i zailiz biz.
Görmekte büyük, küçük müsâvât,
Bu silsileden çıkar mı emvât?...
Zahirde fenaya mailiz biz,
Ma'nâ-yi fenayı câhiliz biz.
Âlem ne olursa biz beraber,
Âkilsek o hâle kailiz biz.
*
Farz et ki zevaldir hakîkat,
İnsan niçin olmasın muvakkat?
Olmazsa bu hâbtan o bîdâr,
Dâ'vâda olur mu hakkı der-kâr?...
Yoktan bizi vâr eden bu fıtret.
Vardan da yok etse haktır elbet.
Biz anlamadık ki ibtidâyı,
Mahkûm ola indimizde gayet.
*
Zî-rûh fena bulur, iyândır.
Ru'yâ denemez, cihan cihandır;
Vermez, görürüz zevahir ümmîd,
Baksan yine bizce zahir ümmîd.
İşte bu ümîd kim nihândır,
Bakîliğe belki bir nişandır.
Yok, yok, şunu anladık biz ancak :
İşte bu cihan, bu asumandır!..
*
Etmeklik için Hûda'yı iz'ân
İnsan ne demek, bilir mi İnşân?..
Mümkün mü o Kibriyâ-yi Mutlak,
Mahkûm-i hayâl-i âdem olmak?..
Ne akl bilir onu, ne vicdan,
Tahdîd çıkar ne dense noksan.
Biz hükm edelim ne zumdur bu!..
Hiç mehkemeye gelir mi Yezdan?.
*
Yok., bunda azâbtır âzâbım;
Ru’yâ olamaz hayâl ü hâbım.
Hilkatte abes ne var ki olsun
Bir emri tehî bu kalb-i meşhûn?..
Her şeyde hatâ ise hisabım,
Muhtî olmaz ya ıztırâbım
Raks etmeğe hiç degâ müşabih
Bir hayye gibi bu pîç-ü-tâbım.
*
Lâkin o zaman dönüp derim ben :
Dünyâyı ben istedim mi senden?..
Bildim mi ki hep sitem var onda?..
En sonra da bir adem var onda?...
Feryâdlarım demekse şîven,
Feryadı veren değil misin sen?...
Bir yâreli eylemez mi feryâd?..
Karşımda nedir benim bu medfen?.
*
Âlem, diyoruz, hayâldir hep,
Gördüklerimiz zılâldir hep;
Ta'bîr-i diğerle.hepsi hiçlik,
Hiçlik ise hepsidir kezâlik.
Bir hîç ki Hakka dâidir hep,
Pür kudret-i Zü'l-celâl'dir hep.
Her hâlde mevttir hakîkat,
Ahvâl-i beşer o hâldir hep.
*
Nerden geliyor gumüm?...
Bilmem!. Nerden kılıyor hücum?..
Bilmem!.. Âsâr-ı gazab görüp semâda,
Titrer durur ellerim duada.
Ru'yâ göremem, nücûm bilmem,
Dünyâya nedir lüzum?.. Bilmem!.
Dinler yeri, kalkarım havaya,
Her suda alel'umûm : Bilmem!...
*
Tâbut!.. inkılab-ı hamuş,
O Ser-hadd-i revân u akl-i medhuş.
Tâbut!... O harabe-zar-ı ümmid,
Tâbut!... O iğbirar-ı cavid.
Tâbut!... O zıll-ı haşr-ber-duş,
Tâbut!... O mevti cuş-ber-cuş.
Sarmıştı o ruha çar-balin,
Ben açmış idim memata aguş.
*
harâbe-zâr-ı ömmîd,
iğbirâr-ı câvîd. zıll-ı hâşr-ber-dûş,
mevt-i cûş-der-cûş.
ruha çâr-bâlin,
idim memâta âguş.
*
Artık çekemez gönül bahân,
Sevmez bu nesîm-i hîle-kârı.
Allaah için ey sabah, gülme!..
Ey çehre-yi inşirah, gülme.
Ejder sanırım bu cûy-bârı,
Bir taze kız anlarım çenârı.
Geh âlemi bir mezar, geh de
Cennet görüyor gözüm mezarı.
*
Yerden bite gayri meh-likalar,
Taşlıkları okşasın sabâlar.
Yâ Rab, bana ıztırâb lâzım,
Her şeyde bir inkılâb lâzım.
Gökten yere düşmeli dualar,
Baştan başa yağmalı belâlar,
İhlâl-i sükût için savâik,
Heykeller, ilaheler, hüdâlar
*
SafiI semevâtı cây edinsin,
Teşhîr olunup ecel tepinsin.
Bin velvele, bin kıyamet olsun;
Bin zelzele bir inayet olsun;
Mahşer tozarak mezara binsin,
Çarpıp küreler kırılsın, insin;
Yağsın nesi varsa kâinatın...
Lâkin bu derin sükût dinsin!...
*
Yâ Rab, bu gece yılan mı yuttum?.
Şeytan mı yedim, perî mi tuttum?..
Zihnimdeki fikri belledim yâr;
Karşımdaki zilli anladım vâr!..
Yazdıkça mürekkebi kuruttum;
Her bir sözü kendime okuttum.
Allah'a benim gözümde burhan...
Bir şey diyecektim âh unuttum!..
*
Hep hâk değil mezâr-ı dil-ber,
Nisyân olacak ikinci makber.
Nisyân!... O esfel-î mekabir,
Nisyân!.. O maktel-î eklbir.
Bir diğeri de bu kalbi muğber;
Zîrâ o da hâk ile beraber,
Uçmakta mezârdan mezâra,
Cânân, o firişte-yi sefer-ber.
*
Andıkça seni büyür hayâlim;
Bir fecr-i azîm olur leyâlim.
Nâmın ne kadar enîs-i candır?..
Feryadım ile sana revândır.
Allah.. derim, gelir mecalim;
Allah.. derim, biter zevalim.
Tahriki ile uçar bu savtın,
Gamdan ne kadar kırılsa bâlim.
*
Allah'a yakınsın ey Muhammed!..
Ey akl-i muazzam ü müebbedi..
Allah'ı bize sen ettin i'lân;
İllâ bize yoktu râh-ı îmân.
Çok reh-revi etse de mukayyed,
Yollar görünürdü pek muakkad.
Sen Asr-ı Saâdet'inle geldin;
Hakkıyle o gün bilindi! maksad.

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz