Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
İstanbul'un Fethi
Salih Zeki Aktay
Osmanlı Fetih Politikası ve Alınan Yerler
Hadım Mesih Mehmet Paşa
Osmanlılarda İlim ve Ulema
OSMANLI’DA İLİM, KÜLTÜR VE SANAT HAYÂTI
İkinci Bayezid
Tuyuğ (Tuyuk)
XVIII. Yüzyılda Osmanlı-İran İlişkileri
İstanbul Atik Ali Paşa Camii

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Abdülmecit'in Şahsiyeti

Abdülmecit devri Gülhane hatt-ı hümayunu ile başlamıştı (1839). Padişah, o sırada henüz 18 yaşında idi. Islâhat fermanı ile, Osmanlı devleti için yeni bir devrin kapısı açıldığı zaman da da 33 yaşına basmış bulunuyordu. On dört yıllık hükümdarlığı esnasında karakteri teşekkül etmiş, insanları, imparatorluğu, dünyayı tanımış ve devlet idaresinde tecrübe kazanmıştı.

Karakteri itibariyle babasına benzemiyordu. Halim ve merhametli idi. Bu vasıflarını simasının solgunluğu ve hüzün vericiliği de ifade ediyordu. Kandan nefret etmekte idi. Sadrazamları, tanzimat devrinde, büyük devlet adamları hakkında herhangi bir idam hükmü tasdik ettirememişlerdi. Hatta ölümüne yakın, meydana çıkarılan bir suikast teşebbüsünün (Kuleli vak'ası) faillerinden bir kısmının idama mahkumiyeti hakkında verilmiş olan kararların tasdiki kendisinden istendikte «meydanda fiil-i katil yok. Tasavvurda kalmış. Ben adam öldürmek istemem, cezaları kalebentliğe tahvil edilsin» diye suçluları affetmişti.

Bu karakteri ile imparatorluk halkının olduğu kadar Avrupa'nın da sevgisini kazanmış bulunuyordu. Kırım muharebesinin zaferle sona ermesi üzerine Gazi unvanını aldığı zaman Fatih Camii'ne giderken halk, sevinçli ve heyecanlı gösterilerle kendini karşılamıştı. Devrinde Osmanlı devletinin muzaffer ve refahlı bir duruma geleceği yolunda, tahta çıkışında doğan ümit henüz kaybolmamıştı.

Abdülmecit, geleneklere göre değil, zamanın icaplarına göre terbiye görmüştü. Osmanlı şehzadelerini bunaltan kafes hayatını tanımamıştı. Değerli öğretmenlerden işe yarar bilgiler öğrenmişti. Devrinde dünyada diploması dili olarak kullanılan Fransızcayı da öğrenmeye muvaffak olmuştu. Bu dilde yazılmış Avrupa yayımlarını kolaylıkla takip edebiliyordu. Debas gazetesini ve Illustration mecmuasını devamlı olarak okumakta idi. Temas ettiği yabancılarla türlü konular üzerinde fikir teatisinde ve hatta tartışmalarda da bulunmaktan zevk duyardı. 1839'dan 1850'ye kadar hizmetinde bulunmuş olan hususi doktoru Spitzer'in hatıratında, bu hususta kayıtlara rastlanmaktadır:
Abdülmecit, dinlere, din akidelerinin esasına ve batıl itikatlara dair bir gün şu sözleri söylemiştir:
"Biliyoruz ki, cenab-ı Hak her yerde hazır ve nazırdır. En basit ilm-i heyet kavaidi de bize gösteriyor ki dünya güneş etrafında dönüyor. Şu halde yeryüzünde yaşıyanlar için yukarı ile aşağı yoktur. Bununla beraber halk Allah'ı yine semada arıyor. Biz de bunu tasvip ediyoruz."

"Muhtelif kavimlerin din telakkilerinde hissolunacak derecede terakki göremiyorum. Vahşiler anasıra, ateşe ve güneşe tapıyorlar. Medeni Mısırlılar ibadet için kendilerine faydalı hayvanlar, zeki Yunanlılar da ibadet ve hürmet için zarif ve kavi insan heykelleri yapıyorlar. Hazret-i Musa İsraili bir hâlike ibadet ettiriyor. Fakat Musa'nın zeki dimağı zamanına pek ziyade takaddüm etmiş görünüyor; Kavmi, tekrar Mısırlıların hayvana ibadetlerine rücu ediyor. Altın buzağıya tapıyor. Hazret-i İsa cenab-ı Hakk'a ibadeti, uluhiyeti kendi şahsî şeklinde teşhis ederek teslis ile temin ediyor. Nihayet peygamberimiz Hazret-i Muhammed meydana çıkıyor, kavmini yalnız bir hâlike ibadete teşvik ediyor"

"Cenab-ı Hak herkesi cismen ve fikren aynı evsafta yaratmamıştır. Ve hiç bir kanun-ı beşer de hayat-ı içtimaiyemizin şerait-i esasiyesinden birini teşkil eden bu farkı ortadan kaldıramaz."

Padişah, Avrupa cemiyetinde kadına verilen ehemmiyeti de biliyor ve takdir ediyordu:
"Avrupalı kadınların kıyafetlerini pek cazibeli buluyorum. Bizim kadmlarınkine pek ziyade tercih ediyorum. Eğer bu kadınlarla muaşeret de zahirî görünüşleri gibi ise, siz Frenklerin kadın cinsi ile serbest muaşerette bulunmanızı adeta kıskanıyorum. Vakıa sizin içtimai muamelâtınız bizde olduğu gibi kadınların dinen ve ırken kapatılmasına külliyen mugayir ise de, şunu da anlıyorum ki terbiyeli kadınlarla görüşmek erkeği haddi meşruuna irca edeceği gibi onun kaba tıynetine de bir necabet ve nezahat bahşeyliyecek.»
«Ben hayatımda yalnız bir kadın sevdim. Musahabesinin cazibesiyle beni teshir etti. Fakat maatteessüf irtihal etti."

Abdülmecit'in, hayatında bir kadın sevmiş olması mümkündür. Fakat, birçok Osmanlı padişahları gibi o da kadınlara fazla düşkündü. Bazı paşaların ona Avrupa'dan kuvvet macununa muadil ilâçlar ve şaraplar getirttiklerini Cevdet Paşa, Maruzatında anlatır ve "... O da nev'i beşerden değil mi ? Bir rüzgâr anı da çarptı." "Nisvan ile kesreti musahabetinden naşi vücud-ı hümayunlarına günden güne zaaf geldi" der. Padişahın, kadınlarının tesiri altında kalmış olduğuna, ölümünden bir müddet evvel Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa'ya :
"Beni karılarım ile kızlarım bitirdi" demiş olması da delildir. Avrupa'da muhtelif memleketlerde şimendifer seyahatine verilen önemi de takdir etmişti. Osmanlı memleketinde de trenler yapılmasını istiyordu. Ancak bu hususta devlet hazinesinden para vermenin müşkül olduğuna, bu işler için şirketler kurulmasının lüzumlu ve faydalı olduğuna inanıyordu.

Avrupa'nın hükümet şeklini de tetkik etmiş olan padişah, Avusturya'nın mutlakiyet idaresini, Fransa'nın meşruti krallık sistemine tercih etmekte olduğunu ifade etmiştir.

Abdülmecit, babasının devrinde, Osmanlı imparatorluğunun mukadderatını tehlikeye düşürmüş olan büyük siyasi olayları ve bilhassa Mısır meselesini de etraflıca tetkik etmişti. Mısır valisi Mehmet Ali Paşanın, koca Osmanlı imparatorluğuna karşı kazanmış olduğu zaferlerin sebebi olarak, Mısır'da yapmış olduğu ıslâhat hareketini görmekte idi. Bu bakımdan ona karşı hayranlık duyuyordu. 1848 de Mehmet Ali İstanbul'a gelince, onu defalarca huzuruna kabul etti ve kendisiyle devlet idaresi hakkında görüşmeler yaptı. Paşa bir gün padişahın Osmanlı imparatorluğunun idaresinde gözönünde tutulması gerekli noktaları şu suretle ifade etti:
"Birincisi, vükelâ lüzum gösterseler bile yabancılardan borçlanma yoluna gidilince, borç artar eksilmez. Hazinenin zenginliği, memleketin imarı, ahalinin ticaret ve serveti ile hasıl olur. Ziyade borç edinmek muzırdır. İkincisi, İmparatorlukta, kendi haline bırakılmış yerler ve boşu boşuna akan nehirler çoktur. Devlete ait topraklar halka verilir, akar sulardan fennen istifade edilirse ziraat gelişir. Ve göçebe halinde serserice dolaşanlar o yerlerde iskân edilirse aşiretler arasında dövüş ve savaşlar, kazanç yüzünden azalır ve devletin varidatı da artar. Üçüncü arzım şudur Avrupalılar fende ve eğitimde ve sanayide_çok yol almışlardır. Onlara birden bire yetişilemezse de, köylerden başlamak suretiyle kasabalara kadar gerekli okulların kurulması tarafınızdan tebaaya bildirilmelidir. Her yıl bu üç maddede neler yapıldığı vükelânızdan sorulmalı ve bu suretle iş takip edilmelidir ki, istenen terakki meydana gelebilsin."

Abdülmecit, Mehmet Ali Paşa gibi ve onun kadar devletin umumi idaresini hür olarak düşünmekte serbest değildi. Paşanın Mısır'da kurmuş olduğu hükümet, kendi irade ve zekâsının mahsulü idi. Halbuki padişah, Osmanlı tahtına çıkarken, devlet müessesesi hakkında yüz yıllardan beri devam edegelen bir çok gelenek ve telakkilerin de varisi bulunuyordu.

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz