Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Eğri Seferi Ve Haçova Meydan Savaşı
Osmanlı Devleti'nin Merkez Yönetimi
Damat Ali Paşa
Sofu Mehmet Paşa
Kütahya Pekmez Pazarı Mescidi
OSMANLI’DA İLİM, KÜLTÜR VE SANAT HAYÂTI
Fransa
Osmanlı - Macar İlişkileri
Edebî Akımlar
Sultan İbrahim'in Hükümdarlığı

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Ahmed Hâşim

Sayfadaki Başlıklar


Hayatı
Şiirleri

Hayatı

Fecr-i Âtî'nin ön planda gelen şairi Ahmed Hâşim, 1884'de, Bağdat'ta doğdu. Babası, mülkiye kaymakamlarından Hikmet Bey'dir. On iki yaşına kadar Bağdat'ta kaldıktan sonra, öğrenimi için İstanbul'a getirildi ve 1907'de Galatasaray Sultanisi'ni bitirdi. Memurluk hayatı, daha çok, öğretmenliklerde geçti. Bunlar arasında en mühimleri, Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki estetik ve Mülkiye Mektebi'ndeki Fransızca öğretmenlikleridir. 1933'de, İstanbul'da öldü.

Eserleri: Göl Saatleri (Şiirler, 1921), Piyâle (Şiirler, 1926), Gurebâ-hâne-i Lâklâkan (Nesirler, 1928), Bize Göre (Nesirler, 1928), Frankfurt Seyahatnâmesi (Gezi Notları, 1933).

İlk şiirini 1901'de Mecmûa-i Edebiyye'de yayımlayan Ahmet Hâşim'in, bu tarihten 1908'e kadar devam eden safhada en çok beğendiği şairler Abdülhak Hâmid Tahran, Muallim Naci, Tevfik Fikret ve Cenab Şehâbeddin'dir. Bu süre içinde bir yandan da çağdaş Fransız şiiri ile temasa geçen şair, yerli tesirlerden hızla sıyrılarak, 1908'den sonra yeni bir şahsiyetle ortaya çıkar. 1905-1908 tarihleri arasında yazdığı Şi'r-i Kamer serisi (Piyâle), hayal zenginliği, iç ahenkteki kuvvet ve büyük telkin kabiliyeti ile dikkati çekmekte ve beğenilmekte gecikmedi. 1909'da, Fecr-i Âtî'ye ilk girenler arasındadır. Yeni bir edebî nesil olarak tutunmak için harcanan ortak çabalar sırasında, o da hücumlarını Edebiyyat-ı Cedîde'nin en şöhretli şairi Tevfik Fikret'e yöneltmişti. 1911'de yayımlanan Göl Saatleri adlı şiirler dizisi ile, ününü daha da genişletti.

Fecr-i Âtî Encümeni dağıldığı zaman bir değer olarak ortada kalanlardan biri olan Ahmed Haşim, başka bir edebî topluluğa katılmış değildir. Başkalarından ayrılan değişik yapıdaki şiirinin ana özelliklerini, önce Şiirde Mânâ (Dergâh, 1921, sayı: 8) adı ile yayımladığı ve sonra da Piyâle'ye önsöz yaptığı bir makalesinde açıklar. Bu açıklamaya göre: (Şiirin asıl özelliği, "duyulmak" tır. Şiirin dili, "musiki ile söz arasında ve sözden ziyade musikiye yakın"dır. Yani bu dil, "bir açıklama vasıtası olmaktan ziyade, bir telkin vasıtası"dır ve şiirde musiki "anlamdan önce" gelir. Bu bakımdan kelimeler, şiire, anlam değerlerinden çok, musiki değerleri ile girerler. Şiirin anlam bakımından açık olması zaruri değildir. Şiir, bir terennümdür. Şiirin doğduğu yer, şuuraltıdır. Konu ise, sadece terennüm için bir vesiledir.)

Şiirde musikiyi ön plana alan, anlam açıklığını ikinci plana atan, mısralarda geniş ve akıcı bir telkin kabiliyeti arayan ve şiirin kaynağını şuuraltında bulan bu anlayış ile sembolizmin şiir anlayışı arasında "yakınlıklar" vardır. Ancak, sembolist şiirin esas unsuru olan sembol Hâşim'in şiirlerinde yoktur. Onun, anlamı anlaşılmayan veya değişik yorumlara elverişli bulunan şiirleri pek azdır. Bu bakımdan, Haşim'i sembolist bir şair olarak kabul etmek çok güçtür.

Beri yandan, "Şiir, ne kadar imponderable'e ("ölçülemez"e, "belli ölçülere giremeyen"e) yaklaşırsa o kadar şiir oluyor" diyen Haşim, bu sözü ile, "Poésie Pure" (saf, öz şiir)e yönelmiş görünüyor. Ancak, bu hususta örnek olarak gösterebildiği bir tek şiiri (Bir Günün Sonunda Arzu, Piyâle) bulunduğuna göre, bu şiir anlayışına da fazla bağlanmış olduğu söylenemez. Hâşim'in şiirine en uygun anlayış tarzının, empresyonizm (izlenimcilik) olduğu kabul edilebilir. Gerçekten, şiirlerinde, dış âleme ait gözlemlerinin iç âlemde yarattıkları izlenimleri aksettirmesi, bu anlayış tarzının çok açık delilidir. Göl Saatleri'nin küçücük ve manzum "Mukaddime" si de, empresyonizmin özlü bir ifadesinden başka bir şey değildir.

Haşim'in şiirlerimle hakim olan temalar, "çocukluk anıları, aşk ve tabiattir. Çocukluğunu Dicle kıyılarının romantik atmosferi içinde, bir babanın sertliği ile hasta bir annenin şefkati arasında geçiren şair, daha küçük yaşlarda, hasta bir hassasiyete sahipti. Annesini kaybettikten sonra İstanbul'a getirilince, yatılı bir okulun yabancılarla dolu çevresinden büsbütün ürkerek, şiddetli bir "içe kapanış" a kapıldı. Şairi bütün ömrünce bırakmayan bu içe çekiliş, şiirlerinde de, "realiteden kaçış" şeklinde kuvvetle görülür. Yaşanılan hayattan uzak ve tamamıyle hayalî bir âleme sığınma isteği, birçok manzumelerinde yer alır. Onun daha çok ilk şiirlerinde sığındığı başka bir âlem de, annesinin şefkati ile dolu olan çocukluğudur. Realiteden kaçarak hayalinin yarattığı ve incitici her türlü unsurdan uzak bir âlemde yaşayan şairin sevebileceği kadınlar da, bu âlemin atmosferine uygun vasıfta, hayalî yaratıklardır.

Peyzajları da, tamamıyle, yine muhayyilede şekillenen tabiat manzaralarıdır. Dış âleme ait her izlenim, onun hayalinin en güzel renkleri ile boyanarak karşımıza çıkar. Böyle bir peyzajcı olarak Haşim, fevkalâde başarılıdır. Şiirlerine aldığı tabiat manzaraları ise, sembolistlerin de genellikle tercih ettikleri, "akşam, gurub, şafak, gece, mehtab, yıldızlar, göller, ormanlar,..." gibi duygulanmaya, hayal kurmaya en elverişli olanlarıdır.

Haşim'in şiirleri, dil bakımından, iki safhada incelenebilir. 1901-1915 arasındaki birinci safhada dil, Edebiyyat-ı Cedide şiirinin dilinden tamamıvle farksızdır. Şiir yazmaktan yana I. Dunya Savaşı sırasında bir durgunluk dönemi geçiren şair, 1921'den sonra tekrar yazmağa başlayınca şiirlerinin dilinde açık bir değişiklik olduğu görüldü. Konuşulan Türkçeye doğru çok büyük bir yöneliş gösteren bu değişiklik, arada geçen süre içinde, Millî Edebiyat hareketinin tesirinde edebiyat dilinin uğradığı genel değişiklikle ilgilidir. Göl Saatleri ile Piyâle'deki şiirlerin dili arasında yapılacak bir karşılaştırma, aradaki farkı kolaylıkla gösterebilir. Haşim'in üslûbunun en mühim özelliği ise, taşıdığı büyük telkin gücüdür.

Şiirlerinde çeşitli nazım şekillerini denemiş olan Haşim'in en çok, tercih ettiği nazım şekli, ilk olarak Servet-i Fünun şiirinde kullanılmış olan "serbest müstezad'dır. Haşim bu şekli daha da serbest hale getirerek Fransız sembolistlerinin kullandıkları serbest nazma tamamen benzetmiş oldu. Vezin olarak, sadece aruzu kullandı. "Köylü vezni" diye vasıflandırdığı heceyi, musiki bakımından, çok yetersiz buluyordu.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra Haşim; türlü dergi ve gazetelerde çıkan müsâhabe, makale, gezi notlan ve fıkra şeklindeki çeşitli nesirleri ile de dikkati çekmekte ve beğenilmekte gecikmedi. Kıvrak zekâsı, zarif nükteleri, orijinal buluş ve görüşleri ile olayları çok değişik açılardan değerlendirmesini bilen Haşim'in nesri, üslûb bakımından da çok cazibtir.


Kaynak: Akyüz, Kenan, Modern Türk Şiirinin Ana Çizgileri, İnkılâp Kitabevi, İstanbul,1995.

Şiirleri

Zulmet

Ey sen
Ki şimdi şübheli bir şekl-i pür hayâl oldun
Bu semâ-yî mesânın altında!
Gecenin mevti ufku bağlamadan,
Susmadan her teneffüs-î zinde,
Ey sen
Ki sönmemiş zer-i zülfünde son ziyâ-yı nehâr,
Bu genç elinle bu yorgun cebîn-i lâlimi sar.
Ve sonra git. Bana bî-va'd olan bu yollar hep
Adımlarınçün açılmış pür-incilâ vü zeheb...

Bırak leyâle bu cism-i garîb ü merdûdu.
Dizim eğildi; soğuk bir deniz gibi zulmet
Ağır ağır boğuyor bende ömr-i bî-sûdu.

Diken ve taşları üstünde bir çetin râhın
Dağıldı nesc-i harîr-î ümîd-i mahrumum
Ve mutlaka gelecek gölgelerle şimdi ölüm...

Lâkin sen
Ki gözlerinde güler nuru bir gümüş mânın
Eğilme, git
Ve eyle gölgede pâ-yî şebâbını tesbît...

Beni bir tûde eyleyen zulmet
Sana hüsn-î hayâli nakş edecek:
Oldu çeşmin nücûm ile mâlî,
Onların iştiâl-i seyyâli
Seni gûyâ karanlık üstünde
Etti bir heykel-î ziya gibi hâkk.
Sen git Ve eyle da'vet-i iklîm-i ruhuna rağbet.

Bu yol, bu yol, bu derin yol ki dâima mümted;
Bu yol uzun ve benim dizlerim eğildi, gözüm
Kapandı. Da'vet-i yeldâla titriyor ruhum,
Bırak ve git, beni mevt-i leyâle tevdî' et.

Büyük, derin ve soğuk bir deniz gibi zulmet
Etti eşkâl-i arzı bî-hareket.
Ve döktü ruhuma ru'yâya benzeyen bir mevt,
Büyük, derin ve soğuk bir deniz gibi zulmet.

Lâkin sen
Dudakların yine pür hande, gözlerin pür zer,
Saçın nücûm ile meşbû' ve müşteil, yine ter,
Bırakma ruhunu düşsün bu öldüren hisse,
Ve git
Ve eyle gölgede pâ-yî ümîdini tesbît...

O belde-î zer ü hülyada bekleyen gözler
"Nerde?" derlerse,
"Ne oldu, nerde o?" derlerse âh o gözler eğer,
Miyâh-ı sayede mevt-î fecî'imi anlat.


O Belde

Denizlerden
Esen bu ince hava saçlarınla eğlensin.
Bilsen,
Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-ı şama bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!
Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ,
Ne de âlâm-ı fikre bir mersâ
Olan bu mâi deniz,
Melali anlamayan nesle âşinâ değiliz.
Sana yalnız bir ince taze kadın,
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer,
Bu sefil iştihâ, bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende bir ma'nâ,
Ne bu akşamda bir gam-î nermîn,
Ne de durgun denizde bir muğber
Lerze-i îstitâr ü istiğna.

Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşam ki lerzesiz, sessiz,
Topluyor bû-yı ruhunu gûyâ,
Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüda kalarak,
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûmuz...

O belde
Durur menâtık-ı dûşîze-î tahayyülde;
Mâi bir akşam
Eder üstünde dâima ârâm;
Eteklerinde deniz
Döker ervaha bir sükûn-ı menâm...
Kadınlar orda güzel, ince, sâf, leylîdir;
Hepsinin gözlerinde hüznün var,
Hepsi hemşiredir veyahut yâr;
Dilde tenvîm-i ıztırâbı bilir
Dudaklarındaki giryende buseler, yahut,
O gözlerindeki nîlî sükût-ı istifham.
Onların ruhu şâm-ı muğberden
Mütekâsif menekşelerdir ki
Mütemâdi sökün u samtı arar;
Şu'le-yî bî-ziyâ-yı hüzn-i kamer
Mülteci sanki sâde ellerine.
O kadar nâ-tüvân ki, âh, onlar,
Onların hüzn-i lâl ü müştereki,
Sonra dalgın mesâ, o hasta deniz,
Hepsi benzer o yerde birbirine...

O belde
Hangi bir kıt'a-yî muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dür ile mahdûd?
Bir yalan yer midir, veya mevcûd,
Fakat bulunmayacak bir melâz-ı hülya mı?
Bilmem... yalnız
Bildiğim sen ve ben ve mâi deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehzîz
Bende evtâr-ı hüzn ü ilhamı,
Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüda kalarak,
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkûmuz.


Merdiven

Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...

Sular sarardı... yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta...

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller,
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta...

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz