Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Acemi ocağının elbise ve maaşları
Hece Vezni
Bilecik Orhan Gazi Camii
Yeniçerilerin talimleri
Savaşlar
Rüstem Paşa
İmparatorlukta Tanzimat Hareketine Düşmanlık
Çini İşleri
yavuz sultan selim
Âşık Celalî

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Ali Ekrem Bolayırlı

Sayfadaki Başlıklar


Hayatı
Şiirleri

Hayatı

1867 de, İstanbul'da doğdu. Nâmık Kemal'in oğludur. İlköğrenimine, dört yaşında iken, Hûbyâr mahalle mektebinde başlamış ve, bir yıl kadar da, Fâtih Askerî Rüşdiyesi'ne devam etmişse de okuldan alınmış ve îdâdî öğrenimini özel derslerle tamamlamıştır. Bir yandan da Farsça, Arapça ve Fransızca öğrenmiş ve henüz dokuz-on yaşlarında iken şiirle uğraşmağa başlamıştır. Kemâl, oğlunu subay yapmak istiyordu. Bu maksadla Almanya'ya gönderilmesi için II. Abdülhamîd'e bir dilekçe de vermişti. Fakat, büyükbabası Müneccimbaşı Mustafa Âsim Bey buna muhalefet ederek, pâdişâhtan, Şûrâ-yı Devlet'e yâhud Hâriciye Nezâreti'ne tâyîn edilmesi ricasında bulundu. Ancak pâdişâh, her ikisinin de isteğini yapmayarak, onu "rütbe-yi saniye" ile kendi yanına, Mabeyne aldı (1888). Ekrem'in en uzun süren resmî görevi budur. Mâbeyn'de on sekiz yıl çalıştıktan sonra, 1906 da Kudüs mutasarrıflığına gönderildi. İkinci Meşrûtiyet'in îlânından biraz sonra terfîan Beyrut valiliğine gönderildi ise de, üç gün sonra istîfâ ederek İstanbul'a döndü ve, 1908 eylülünde, Cezâir-i Bahri Sefîd (Akdeniz Adaları) valiliğine gönderildi. Fakat, Balkan Harbi sırasında, Yunanlılara esir düştü. Bir hafta kadar Atina'da kaldıktan sonra İstanbul'a dönerek, 1913 eylülünde, Dârülfünûn'da (İstanbul Üniversitesi'nde) Nazariyyât-ı Edebiyye Müderrisi (profesörü) oldu. Ali Kemâl'in Maârif Nazırlığı sırasında, 1919 martında dersi lâğv olunarak, Galatarasay Sultanîsi edebiyat muallimliğine tâyîn edildi. 1923’te, Şerh-i Mütûn Müderrisliği ile, tekrar Darülfünuna getirildi ve 1933 e kadar bu görevde kaldı. Bir yandan da, Maltepe Askerî Lisesi'nde edebiyat okutuyordu. 1933’te, Dârülfünûn'un Üniversiteye tahvîli sırasında, yeniden açıkta kaldı. Hayâtının son yıllarında büyük bir geçim sıkıntısına düştü ve 27 Ağustos 1937 de öldü. Mezarı, Zincirlikuyu'daki Asrî Mezarlık'tadır.

Küçük yaştan başlayarak hem Doğu'ya, hem de Batı'ya âid bir edebî kültürle yetişen ve edebiyatla uğraşmak hevesini gösteren Ali Ekrem'in basılmış olan ilk yazısı, 1890 da Resimli Gazete'de çıkan bir mensûredir. Şiirlerini ise, Mirsâd dergisinde neşr etmeğe başladı (1891). Bu İlk yazılarında İlham imzasını kullanan şâir, sonraları, Ayın, Nâdir ismini tercih etti. Mirsâd'tan sonra, Maârif ve Ma'lûmât dergilerinde de yazıları çıktı. Fakat asıl edebî faaliyeti, bu neslin ekseri şâirleri gibi, Servet-i Fünûn'da başlar (1896). Bu dergide, 1900 yılına kadar, pek çok şiiri basıldı. Bunlar arasında, devrin edebiyatında birçok akisler bırakmış olan Yunan Harbi sıralarında yazmış olduğu, Vasiyet isimli şiiri bilhassa dikkati çekti. 1900 yılında, Tevfik Fikret'le aralan açıldı. Fikret'le, Servet-i Fünûn'a yazmağa başlamadan önce tanışıyorlardı. Fakat, II. Abdülhamîd'in sarayında çalışmaları bakımından, yalnız Fikret tarafından değil, Servet-i Fünûn'un etrafında toplanan bütün hürriyetçi genç nesil tarafından da Ali Ekrem'le Ahmed Reşîd Rey’e karşı bir antipati besleniyordu. Nihayet, bu hoşnudsuzluk patlak verdi: Ali Ekrem, bir aralık, Servet-i Fünûn şahsiyetlerine karşı yapılan hücumların tamâmıyle haksız olmadığını, kendilerinin de bu itirazlara yol açacak hareketlerde bulunduklarını ve kendi kendilerini tenkîd ve hatâlarını düzeltmek suretiyle, başkalarının hücumlarına mahal kalmayacağını ileriye sürdü ve bir otokritik yazısı kaleme aldı. Bu yazıyı Fikret bâzı yerlerini çıkararak basınca, Ali Ekrem, Servet-i Fünûn'dan ayrıldı ve yazısını, derginin rakîbi olan, Baba Tâhir'in Musavver Malûmat dergisine verdi. Ali Ekrem'i tâkîb ederek Ahmed Reşîd Rey, Menemenli-zade Tâhir ve Sâmi Paşa-zade Sezâî de Servet-i Fünûn'dan ayrılıp Ma'lûmât'a geçtiler, iki dergi arasında ve bu mesele üzerine cereyan eden şiddetli münâkaşa, nihayet, Sarayın müdâhalesi ile kapandı ve Ali Ekrem yazı neşrinden men' edildi.

İlk faaliyet dönemi böylece sona eren şâir, ancak 1908 den sonra, yeni bir faaliyet dönemine girer. Birinci dönem, daha çok, bir "ferdî tahassüsler" dönemidir. İkinci dönemde ise, bunun aksine olarak, şiirlerinde "sosyâl duygulanmalar”a daha fazla yer verir. 1908 e kadar yazdığı şiirlerini Zılâl-i İlham (1909) ismi altında topladı. İkinci döneme âid eserleri arasında, babasının Vatan Kasîdesi'ne nazîre olarak yazdığı Kasîde-i Askeriyye (1908) ile, II. Abdülhamîd devrinin hafiyelerine hitâbeden Kırmızı Fesler (1908) isimli bir manzumesi vardır. Her iki manzume de, ayrı birer risalecik hâlinde, basılmıştır. 1909 da çıkan Rûh-ı Kemâl'de de, şâirin üç manzumesi vardır. Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru, Başkumandanlığın isteği üzerine, ordunun dînî ve millî duygularını beslemek gayesiyle yazılmış manzum ve mensur parçalardan ibaret bulunan, Ordunun Defteri (1918)’ni yayımladı. Millî Mücâdele sıralarında bu eserinden aldığı bâzı parçalara yenilerini de ilâve etmek suretiyle ve yine orduya dağıtılmak üzere, Ana Vatan (1921) adındaki eserini meydana getirdi. 1925’te, yine Ordunun Defteri'nden alınmış bâzı parçalara sonradan yazılmış şiirlerini de ekleyerek, Vicdan Alevleri'ni bastırdığı gibi; çocuklar için yazılmış şiirlerini de, Ana Vatan'dan alınmış şiirlerle karıştırarak, Şiir Demeti'nde bir araya topladı.

Ali Ekrem'de, başkalarının ıztırâblarına karşı duyulan ilginin izlerine 1908’den önceki şiirlerinde de rastlanır. Esasen, Servet-i Fünûn şâirleri içinde ve Fikret'ten sonra bu sahada en çok aktif gördüğümüz şahsiyet odur. Gerek kendi duygularını ve gerekse başkalarının ıztırâblarını anlatan şiirlerinde yer yer güzel ve câzib pasajlar bulunmakla beraber, umumiyetle, bir yaratma ve kompozisyon zaafı göze çarpar. Parça hâlindeki bu güzellikleri daha bol olarak yaratmakta ve onları bir manzume içinde bir bütün hâlinde devam ettirebilmekte başarı gösteremez. Ferdî tahassüslerini anlatan şiirlerinde, renkli bir muhayyilenin akisleri de yoktur. Bu lirizm azlığı, şâirin dilde ve nazmın tekniğinde gösterdiği titizlikten doğma bir nevi zorlama ile de birleşince, samîmî olmaktan çok sun'î bir atmosfer içine girilmiş olur. Ali Ekrem de, Osmanlıcanın koyu bir müdafii olarak kaldı. Nazımda vezne büyük bir değer vermesi, onu, aruzun kalıbları arasında yeni birtakım terkîbler yapmağa, yeni aruz vezinleri îcâdına kadar sürükledi. Fakat Aruz üzerindeki bu teferruatlı uğraşmaları, onu, hece ile de ilgilenmekten alakoymuş değildir. Servet-i Fünûn şâirleri içinde, heceyi ilk kullanan şâir Ali Ekrem'dir. Bu ilgisini 1908 den sonra büsbütün arttırmış, Ordunun Defteri'ndeki parçaların çoğu, Şiir Demeti'nde ve Ana Vatan’da ki -bir manzume hâriç- bütün şiirler hece ile yazılmıştır. Çocuk şiirlerinin dil ve üslûbunda, Şermîn'in te'sîri çok bellidir.

Ali Ekrem, şiirden başka, nesir, piyes ve edebî inceleme alanlarında da eserler verdi. Nesri, kusursuz olmakla beraber, bir özellik taşımaz. Tiyatroda da bir başarı kazanabilmiş değildir. Bâria (1908), Sultan Selîm (tefrika, 1910) ve Sukut (tefrika, 1919) adlı üç dramı ve Mama Dadım Darılır (tefrika, 1919) isimli bir komedisi vardır. Edebî incelemeleri, şiirlerinden sonra, en çok muvaffak olmuş eserleri olarak kabul edilebilir. Lisân-ı Osmânî (1914) isimli küçük ve manzum eserinde, şiirimizin tanınmış bâzı şahsiyetlerinden küçük örnekler alınarak, Osmanlıcanın güzelliği îzâh ve müdâfaa edilir. Şâirin yine dil hakkındaki düşüncelerini anlatan bir eseri de, bâzı makalelerinden ibaret bulunan, Lisânımız (1930)’dır. Dârülfünûn'da bulunduğu sıralarda okuttuğu derslerin taşbasması olarak basılmış notlarını toplayan Lisân-ı Edebiyyât (1914) ve Edebî Meslekler (1928) isimli eserlerinden başka, Recâî-zade Mahmud Ekrem (1924) ve Nâmık Kemâl (1930) adında İki incelemesi daha vardır.


Kaynak: Akyüz, Kenan, Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1985.

Şiirleri

Güzelsin

Güzelsin cenentin en rûh-perver nev-nihâlinden,
Güzelsin mâhın en sevdâlı, en parlak cemâlinden,
Güzelsin, ben bütün hûbâna küsmüşken seni şevdim...
Geçirdin gönlümü dünyâya karşı infialinden!
Mübarek iffetin oldukça lâmi' pâk çehrende,
Güzelsin en musaffa gökte şemsin iştialinden;
Güzelsin, sevdiğinden ayrılan bir hûri-yî mahzun
Seni görmüş de vermiş hüsnüne revnak melalinden,
Tebessüm eyledikçe nûr-ı sevda çeşm-i safında,
Güzelsin zührenin parlak yüzünden, mest hâlinden'
Güzelsin ruha te'sîr eyliyor aşkın müebbedtir
Sakın endîşe etme ben ölürsem de zevalinden.
Hicâb oldukça arız rûyuna ey gonce-yî ismet
Güzelsin maşrik-î gül-çehrenin hursîd-i âlinden.
Güzelsin gönlümün sevdası güldükçe cemâlinde,
Münevver bir gül-î firdeysin ilâhî mealinden!
Zeminden iğrenip hiddetle baktıkça semâvâta
Güzelsin şâirin fikrindeki ulvî hayâlinden.
Güzelsin, nîm-mestûr eyleyince çetıre-yî safın
Şafakta lâmi' olmuş mâh-ı tabanın hilâlinden;
Güzelsin her güzelden hâsılı ey yâr amma sen
Bilinmez hâl ü sânın gönlümün mahzun mekalinden!


Leyl-i Mükevkeb

Ey leyl-i mükevkeb seni ettikçe temâşâ
Ruhum uçuyor şevk ile yıldızlara gûyâ...
Zulmetlerin eyler bana takrîr-i hafâyâ,
Gezmekte senin gölgelerinde nice sevda,
Çıkmakta senin lem'alarından nice ma'nâ,
Mahşer gibi bin türlü hakikatle iyânsın!

Ettikçe bu şeb ben şu büyük âleme dikkat,
Meşhûd oluyor fikrime bin levha-yı hikmet:
Yâ Rab, ne büyük makberedir şimdi tabîat,
Her gûşede bir sâye-nümâ kabr-i sükûnet,
Her makbere bir yıldız olur şem'a-yı türbet,
Ey leyl-i mükevkeb, ne kadar hoş-lemeânsın!

Bak bak ne kadar vech-i semâ nâ-mütenâhî
Encüm, o mevâlîd-i ziya nâ-mütenâhî,
Seyr eyle nasıl hâk-i fena nâ-mütenâhî,
Dağlarda, denizlerde hafâ nâ-mütenâhî,
Her gûşede esrâr-ı Hüdâ nâ-mütenâhî,
Ey leyl-i mükevkeb, ne mehâbetli cihansın!

Karşımda müselsel, mütevâlî nice küh-sâr,
Her parçası bir nûr-ı siyah eyliyor izhâr,
Pîrâmen-i küh-sârı öper bir yem-i seyyar

Her dalgası bir ahtere âyîne-i dîdâr...
Ulviyyet ü ziynetle sen ey leyl-i ziyâ-dâr,
Bir subh-ı betiiştîye bile gıbta-resânsın!

Ey leyl-i mükevkeb o siy eh zülfe mümasil
Ettin beni bir vuslat-ı can-bahşına nâif;
Eyvah senin vasi ma da var nice hâil;
Yıldızların artık oluyor mağribe mail,
Hüsnün olacak şimdi ümîdim gibi zail,
Ömrüm gibi hayfâ ki serî'ü'l cereyansın!


Şehîd Oğlum

Şehîd oğlum kefenine büründü,
Mezarının başucuna süründü..
Ninesine rüyasında göründü,
Baygın baygın geldi düştü yanıma...

Vücûdunu delmiş Moskof canavar,
Göğsünde bir kızıl, derin yara var.
Yüreğinden kopup yaradan sızar,
Damla damla akar kanı canıma!

"Anne", dedi, "yaralıyım, ölmedim;
"İşte, kucağına atıldım kendim;
"Sen sar ellerinle yaramı benim,
"Ben yaşarım, düşman girmez kanıma."

Sardım ellerimle yaracığını,
Saçlarımla ördüm sargı bağını..
Allah'ımın güzel yarattığını
Gelin, görün, bakın kahramanıma.

Kanı durdu vücûduna pan geldi,
Çehresine pembe pembe kan geldi.
Gökten bana rahmet-i Rahman geldi.
Kavuştum âhû gözlü arslanıma.

Çektim aidim onu bağrıma bastım,
Ben senden ayrılmam artık evlâdım;
Melek olsun sana ana kanadım,
Seni uçurayım ben Yezdan'ıma!

"Anne", dedi, "bırak harbe gideyim,
"Vatan düşmanını ber-bâd edeyim;
"Ası! anam vatan, seni nideyim?
"Vatanımı çiğnetmem düşmanıma!"

Şehîd oğlum kollarımdan sıyrıldı,
Yaralı yaralı döndü kavgaya,
Sandım ruhum bedenimden ayrıldı,
Onunla beraber uçtu Mevlâ'ya.

Açtım gözlerimi, sabah açılmış,
Vatan toprağına nurlar akıyor;
Tan yerine al kefenler saçılmış,
Şehîd oğlum güneş gibi bakıyor!

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz