Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
XV. Yüzyıl Ortalarından XVI. Yüzyıl Ortalarına Kadar Osmanlı-Floransa İlişkileri
Azaplar
fatih sultan mehmedin hayatı
Fenarîzâde Muhyiddin Efendi
XVIII. Asırdaki Osmanlı Hattatları
Kethüda yeri
Muhammes
Üç İstiften Bir Hayat Dersi
Ali Mümtaz Arolat
Askerlik Alanında Tanzimat

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Askerlik Alanında Tanzimat

Gülhane hatt-ı hümâyunundan önce Osmanlı İmparatorluğu'nda yapıldığı görülen bütün düzenleme çalışmalarının ağırlık noktası askerlik maddesidir. Bu çalışmaların genel amacı, Osmanlı ordusunu Avrupa ordularıyla savaşacak seviyeye getirmektir. I. Mahmut devrinden III. Selim'e kadar Batılı orduların silâhlarından bazıları ile bu orduların yetiştirilmesinde başvurulan eğitim usullerinin Osmanlı ordusuna alınması için çalışılmıştı. Yeniçerilerin Batılı silâhlarla eğitim usullerine karşı gösterdikleri mukavemet, III. Selim'i yeniçeri ocağının yanında Nizam-ı Cedit ordusunu kurmaya zorlamıştı. "Nizam-ı Cedit" ordusu Batılı asker ve eğitimi kabul etmekle yeni bir ordu karakteri kazanmıştı. Fakat yapısı ve kadroları bakımından bir ocak şeklinde kurulduğu için bu cephesiyle Doğulu bir karakter de muhafaza etti. II. Mahmut devrinde, yeniçeri ordusu kaldırıldıktan sonra, kurulan Asakir-i Mansûre, tıpkı Nizam-ı Cedit ordusu gibi, yapı ve kadro bakımından Doğulu, silâh ve eğitim yönünden Batılı bir ordu oldu. Geliştikten sonra Nizamiye ismi verilen bu yeni orduya asker alma usulü çok sert ve kaba idi. Evli olsun, bekâr olsun milletin gençleri vilâyetlerde yakalanıp elleri kelepçeleniyor ve en yakın kasabaya sürükleniyorlardı; orada başkalarının da kendilerine katılmalarını beklerken pislik içinde hapis hayatı geçiriyorlardı. Sonra deniz kıyılarındaki kasabalara götürülerek gemilere bindiriliyorlar ve deniz hastası olarak ve vatan hasreti çekerek perişan bir durumda İstanbul'a çıkarılarak hayatları müddetince hizmet etmek üzere ordu alaylarına ve harp gemilerine gönderiliyorlardı. Bu şekilde askerlik hizmeti, bir dereceye kadar kürek mahkûmiyetini andırmakta idi. Sözün kısası Tanzimata kadar yapılan askerlik düzeninde ocak şeklinin dışına çıkılamadı. Bu sebeple de askerlik bir vatan ödevi olamadı ; Ortaçağlardaki gibi bir karyer olmakta devam etti. Gülhane hatt-ı hümâyunu, ilk defa olarak tebaa için haklar ve ödevler kabul etti. Tebaanın ödevleri arasında askerlik hizmeti önemli bir yer tutuyordu. Askerlik hizmetinin düzenlenmesinin gereği, hatta, şu satırlarla açıklanmıştır:

"Askerlik maddesi önemli maddelerdendir. Vatanın korunması için ahalinin asker vermesi kutsal bir borçtur. Ancak şimdiye kadar olduğu gibi memleketin türlü bölgelerinin mevcut nüfusuna bakılmayarak kimisinden kaldırabileceğinden fazla, kimisinden ise az asker istenmiştir ki, bu ise hem düzensizliğe sebep olmakta, hem de ziraat ve ticaret gibi işleri aksatmaktadır. Kaldı ki askerliğe gelenlerin hayatlarının sonuna kadar askerlik yapmak zorunda olmaları kendilerinde ruhî yorgunluk doğurmakta ve ailesiz bırakmaktadır.
Bu zararları önlemek için İmparatorluğun her bölgesinden gerektiği vakit istenecek asker için bazı iyi usuller kabul edilmesi ve askerlik müddetinin dört beş sene olarak bağlanması gereklidir."

Bu sözlerle belirtilen tedbirlerin alınması için 6 eylül 1843'de bir kanun çıkarıldı. Kanunun maksadı şu hükümlerle açıklandı:

"Osmanlı devletinin içinde bulunduğu sükûnetli ve asayişli durum askerlerinin silâh altına çağrılma ve çalıştırılma yollarının akıl ve adalete uygun bir şekilde tamamlanmasına imkân vermiş ve aşağıdaki maddeler padişah tarafından onanmıştır:

Nizamî askerliğin süresi beş yıl olarak bağlanmıştır. Beş yıl ödevden sonra bırakılan nizamî askerler yedi yıl redif sınıfında hizmet görecekler ve her yıl bir ay nöbetle bağlı oldukları kazalar merkezlerine çağrılacaklardır. Her yıl martının birinci günü nizamî askerler her ordunun beşte biri nisbetinde yenilenecektir. Bırakılmaya hak kazanan askerlerin isimlerini taşıyan cetveller bu zamanda tertiplenerek yerlerini alacak yeni askerlerin gelişi nisbetinde eski askerler bırakılacaklardır.

Bundan böyle subaylar üzerlerine sivil memurluklar alamayacaklardır. Osmanlı toprakları genişlik ve coğrafya durumu gözönünde tutularak beş büyük orduya ayrılacaktır: hassa askerlerinden kurulan birinci ordu, Dersaâdet ordusu denilen ikinci ordu ve sırasiyle Rumeli, Anadolu, Arabistan orduları."

Bu maddeler, Osmanlı devletinin askerlik sistemini baştan başa değiştiriyordu. Ocak usulünde karyerli askerlik kaldırılıyor, yerine kura usulü konuyordu. Avrupa ordularının silâh ve eğitim usulünden başka kuruluş kadroları da alınıyordu. Piyade, süvari ve istihkâm birlikleri için Fransız talimatnameleri alındı. Topçu birlikleri ise Prusya subayları tarafından Prusya eğitimine göre yetiştirilmeye başlandı. 1844'den sonra yirmi yaşına varmış delikanlılar kuraa usulü ile ve isteyenler gönüllü olarak orduya alınmaya başladılar. Memleket askerlik bakımından bölgelere ayrıldı. Her bölgeden alınacak askerin sayısı o bölgenin genişliği ve nüfusu ile uygun bir sayıya bağlandı. Her aileden ancak bir kişinin askere alınması usûl kabul edildi. Tek çocuklu ailelerden asker alınmadı.

Bu güzel usûl evvelâ imparatorluğun Müslüman tebaası için kabul edildi. Halbuki Gülhane hattı Müslüman tebaa ile Hıristiyan tebaa arasında kanun yönünden eşitlik prensibini kabul etmişti. Tanzimata gelinceye kadar İmparatorluğun Hıristiyan tebaası askerlik yapmazdı. Bu ödevden muafiyetine karşılık olarak cizye verirdi. Askerlik ve haraç, Osmanlı tebaasının iki bölüme ayrılmasına ve kaynaşmamasına sebep olurdu. Tanzimatçılar bu duruma son vermek istediler. 1847'de Yunanlılar deniz kuvvetlerinde hizmete çağrıldılar. Aynı yıl Hıristiyan tebaanın deniz ve kara ordularında askerlik yapmasını kabul eden bir kanun tasarısı hazırlandı. Hıristiyanlar askerlik hizmetine mukabil cizye vermekten muaf tutulacaklardı.

Askerlik alanında yeni düzeni sağlamak için alınan bütün bu tedbirler, âdil ve haklı olmakla beraber, Müslüman ve Hıristiyan tebaa tarafından tenkide uğradı ve kargaşalık doğurdu.

Müslüman tebaadan henüz göçebe halinde yaşayan, fakat dağlık bölgelerde yarı bağımsız bir hayat sürenler askerlik ödevini kabul etmek istemediler. Bu yüzden Anadolu ile Rumeli'nin dağlık taraflarında ve Lübnan'da ayaklanmalar oldu. Bu ayaklanmalar er geç bastırıldı ise de adı geçen yerlerde askerlik görevi hiçbir sempati kazanmamakta devam etti.

Hıristiyan tebaaya gelince; din sebepleri yüzünden nefret ettiği Müslümanlarla yanyana askerlik yapmaya hiç de hevesli görünmediler. Kaldı ki yüzyıllardan beri askerlik yapmadıkları için, bunlarda silâh sanatına karşı bir isteksizlik ve kabiliyetsizlik de vardı. Bu ciheti gözönünde bulunduran Bab-ı âlî, Hıristiyanların askerlik görevi yapmaları ile ilgili kanunu bir müddet için sonraya bırakmayı uygun buldu.

Askerlik bakımından tebaanın farklı muameleye tâbi tutulması Gülhane hattının yapmak istediği eşitlik prensibinin kısmen kâğıt üzerinde kalmasını neticelendirdi.

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz