Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Molla Abdülkerim
Edirne Eski Cami
Osmanlılarda Din, Dinî Kurumlar ve Dini Faaliyetler
BİZANS İSMİ
İsyanlar ve Olaylar
Sinan Paşa
Yavuz Sultan Selim'in Son Günleri ve Ölümü
Fahreddin Acemî
Usulî
Ohrili Hüseyin Paşa

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Cenâb Şehâbeddîn

Sayfadaki Başlıklar


Hayatı
Şiirleri

Hayatı

1870’te, Manastır'da doğdu. Babası, Binbaşı Şehâbeddîn Bey'dir. Altı yaşlarında iken, babasının Pilevne'de şehîd düşmesi üzerine, ailece İstanbul'a geldiler. İlköğrenimine Tophane'deki Mekteb-i Feyziyye'de başladı ve, bir yıl sonra, Eyüp'teki Askerî Rüşdiye'ye verildi. Okulun yıkılması üzerine, Gülhâne Askerî Rüşdiyesi'ne gönderildi ve 1880 de bu okulu bitirdi. Askerî okullardaki usûle göre, kura ile, Kuleli'deki Tıbbiyye îdâdîsi'ne gönderilip iki yıl da burada okuduktan sonra, Askerî Tıbbiye'nin beşinci sınıfına alındı. Tıbbiye'de iken, edebiyata merak sarmıştı. Eski edebiyatın temsilcilerinden Şeyh Vasfî ile ayni semtte oturuyor ve tanışıyorlardı; onun vâsıtası ile Muallim Nâci'yi de tanıdı. Onların rehberliğinde, eski nazmı örnek tutan şiirler yazmağa başladı ve, on beş yaşlarında iken, Muallim Naci'nin edebî kısmını idare ettiği Saadet gazetesinde, ilk olarak, bir gazeli çıktı. Bu arada, Leskovikli Hayreddîn Nedîm ile birlikte Sebat isimli bir dergi çıkardığı gibi; 1887 de de, on yedi manzumeden ibaret ve ilk şiir kitabı olan, Tâmât'ı bastırdı. 1889 da, Tıbbiye'den doktor yüzbaşısı olarak me'zûn oldu ve dokuz ay sonra da, cild hastalıkları ihtisası yapması için, Paris'e gönderildi. Paris'te dört sene kaldı. Bu müddet zarfında, Batı dünyâsı ve edebiyatı ile çok yakından temas etmek imkânlarını da bulmuştu. Dönüşünde, Karantina doktorluğuna girerek Mersin ve Rodos'ta çalıştı ve, bir yandan da, Hazîne-yi Fünûn, Maârif, Ma'lûmât ve Mekteb gibi dergilerde, yeniden şiirleri çıkmağa başladı. Böylelikle, yavaş yavaş, kendisine bir şöhret de yapıyordu. Şiirleri, artık, eskiden yazdıkla¬rına benzemiyor; yenilik ve şahsiyet peşinde koşuyor ve bu yüzden çevre¬sinde itirazlar ve tenkîdler de uyandırıyordu. Fakat, Servet-i Fünûn onu takdîr etti. Tevfik Fikret, bir musahabesinde (1896), Cenâb'ın şiirlerini beğendiğini belirtti ve biraz sonra Cenâb da Servet-i Fünûn'a katıldı. Bu sırada, Sıhhiye Müfettişi olarak, Cidde'ye gönderildi. Bu uzun seyahatin notları mektublar hâlinde Servet-i Fünûn'da tefrika edildi (1896) ve, böylece, Hac Yolunda (1909, 1925) isimli eseri meydana geldi.

Servet-i Fünûn'da yeniliğin kuvvetli bîr cephesi kurulmuş olmasına rağmen, karşı tarafın hücumları devam ediyordu. Bu sıralarda, en ağır darbe Ahmed Midhat'tan geldi. 1897 de, Sabah gazetesinde çıkan meşhur Dekadanlar makalesinde, yeni edebiyatın dil ve üslûbundaki garabete saldırıyor ve bilhassa Cenâb'ı hedef tutuyordu. Dekadan sözü, uzun müddet, yenilerin komik bir adı olarak, dillerde dolaştı. Fakat, aradan bir yıl geçince, gençlerin değerini teslimde tereddüd göstermeyen Ahmed Midhat, Tarîk gazetesinde yayımladığı "Teslîm-i Hakîkat" adlı makalesi ile, Cenâb'ı beğendiğini söylüyor, insaflı olmanın yoluna sapıyordu. Ayni yıl Cenâb, Cidde'den merkez müfettişliğine nakl edilerek, İstanbul'a geldi. Bir aralık Suriye Vilâyeti Sıhhiye Reisliği'nde bulunduktan sonra, 1908 de Meclis-i Kebîr-i Sıhhî âzâlığı ve Dâire-yi Umûr-ı Sıhhiyye Müfettişliği ile tekrar İstanbul'a döndü.

1908 den sonra, o da politika hayâtına atıldı. Bir yandan Tanîn'de yazılar yayımlarken, bir yandan da Hürriyet gazetesinin başyazarlığını yapmağa başladı. Artık, daha çok, nesirle uğraşıyordu. 1912 yılında, Hak gazetesi ile Servet-i Fünûn ve İçtihâd dergilerinde birçok yazdan çıktı. Bunlar arasında millî dil hareketine ve Türk kadınlarına âid olan iki makale, büyük dedikodulara ve münâkaşalara yol açtı. Bir yandan da, Kalem dergisinde Dahhâk-i Mazlum imzası ile, mizahî yazıları çıkıyordu. Dil hareketi hakkındaki yazılarına Köprülü Zade Fuâd, Kâzım Nâmî ve Ali Cânib cevâb verdiler. 1914'te, Birinci Dünyâ Savaşı başladığı sıralarda, kendi isteği üzerine emekliye ayrıldı. Ayni yıl, İstanbul Edebiyat Fakültesi Fransızca Tercüme öğretmenliğine ve iki ay sonra da Batı Edebiyatı Profesör vekilliğine tâyîn edildi. 1915 yılında, o zamana kadar gazete ve dergilerde çıkmış olan, bâzı makalelerini Evrak-ı Eyyam adı altında topladı. 1917 yılı sonlarında, kendisi ile Süleyman Nazîf'e, Şam'dan ipek getirmek için vagon sağlayan Suriye Umûmî Valisi Cemâl Paşa'yi öven yazılarını Suriye Mektubları ismi İle Sabah gazetesinde yayımladı. Bu yazılarla, ayni yıl, Süleyman Nazif'in çıkarmağa başladığı Hâdisât gazetesinde çıkan makaleleri de birçok hücumlara yol açtı.

İktidar partisinden istediği şekilde faydalanabilmek ümîdini, artık, kaybetmişti. Bunun üzerine, muhalefet yapmağa başladı. Bir aralık, yine gazete ve dergilerde çıkan bir kısım makaleleri ile vecizelerini Nesr-i Harb, Nesr-i Sulh ve Tiryaki Sözleri (1918) adı altında bastırdı. 1916 ve 1919 da, İki defa, Tasvir-i Efkâr gazetesi hesabına, Avrupa'da dolaştı, Bu seyahatin intibaları, mektublar hâlinde gazetede tefrika edildikten sonra, Avrupa Mektubları (1919) ismiyle kitab olarak da çıktı. Aynı yılın mayıs ayı son¬arında, İstanbul Edebiyat Fakültesi Osmanlı Edebiyatı Târihi profesörlüğüne tâyîn edildi ve Tedkîkaat-ı Lisâniyye Encümeni'ne üye oldu. Zâten muhalefette olan Cenâb, 1920 yılında, siyâsî ve askerî hâdiselerin aleyhimize gelişmesi karşısında, Ali Kemâl'le birleşerek, Peyâm-ı Sabah gazetesinde, Millî Mücâdele'ye saldırmağa başladı. Dilde ve edebiyatta olduğu kadar, siyâsette de, millî hareketlerin aleyhinde idi. Fakat, 1921 de Millî Mücâdele'nin başarıları başlayınca, o da konuşmasını değiştirip lehte yazmağa kalkıştı ise de, bu dönüş, halk üzerinde -umduğu gibi- iyi değil, daha kötü bir te'sîr bıraktı ve, kısa bir müddet sonra, tekrar eski tavrını takınmak zorunda kaldı. 1922 yılında, İstanbul Üniversitesi'ndeki derslerinden birinde, Millî Mücâdele'yi yapanların aleyhinde söylediği bâzı sözler öğrencilerin hakti tepkisi ile karşılaştı ve Cenâb profesörlükten çekilmeğe mecbur edildi. İzmir'in geri almışından sonra, yine Peyâm-ı Sabâh'ta çıkan bir yazısında, "hayâlinin kıtlığı yüzünden netîceyi kestiremediğini" yazıyor ve Millî Mücâdele'nin zaferini alkışlıyordu. Fakat, olan olmuştu ve Cenâb artık ne yapsa boştu. Yazdıkları, okuyanları kendisinden büsbütün soğutuyordu. Bu arada, en şiddetli hücumlar Celâl Nuri ile Falih Rıfkı'dan geldi. Bunun üzerine Cenâb, siyâsetten el çekerek, Serveti Fünûn'da edebî yazılar yazmağa başladı. 1925 te Şekspir hakkında yazdığı seri hâlindeki makaleleri, sonradan, kitab hâlinde de bastırdı (Vilyam Şekspir, 1931). Bu arada, bâzı tenkîdler de yazıyordu. Cenâb, Türk inkılâbının hızla gelişen hamleleri karşısında hayran ve yaptıklarına pişmandı. 1932 yılındaki Birinci Türk Dili Kurultayını vesîle edinerek, inkılâbın ve Atatürk'ün lehinde yazdığı yazılar da şüphe ile karşılandı ve yine ağır hücumlara uğradı. Bunun üzerine sustu. Yarı münzevî bir hâlde, bir Türkçe sözlük hazırlamakla uğraştığı sıralarda, 13 şubat 1934’te beyin kanamasından öldü. Bakırköy mezarlığında gömülüdür.

Cenâb, şiirlerini Evrak-ı Leyâl ismiyle toplamayı tasarlamıştı. Fakat, buna imkân bulamamış; şiirlerinin bir kısmı, ölümünden sonra, Sadettin Nüzhet Ergun tarafından toplanıp, başına konulan bir etüdle birlikte (Cenâb Şehâbettin, Hayatı ve Seçme Şiirleri, 1935) basılmıştır.

Dîvân nazmının artık tamâmıyle yıkılmağa yüz tuttuğu ve yeni nazmın da kurulmasına çalışıldığı bir sırada yazı hayâtına atıldıkları için. Servet-i Fünûn şâirlerinin hemen hepsi her iki nazma âid özelliklerle beslenmişler; başlangıçta eski nazmın ve kısa bir zaman sonra da yeni nazmın te'sîri altında kalmışlardır. Fikret'in edebî bakımdan yetişmesindeki şartlarla safhalar, ölçüleri değişik olarak, Cenâb'ta da vardır. O da, Fikret gibi, önceleri eski nazmın rehberliği İle şiir yazmağa başlamış, eski nazım şekillerini kollanmış, Muallim Naci İle Şeyh Vasfî gibi eskilik temsilcilerinin yazdıklarını örnek tutmuştur. Fakat, Ekrem'le Hâmid'în ayni devre rasttı yan yazıları da dikkatinden kaçmamış; Muallim Nâci ile olan münâkaşasından sonra ise, Recai-zade Mahmud Ekrem'i daha iyi tanımak imkânını bulmuştur. Ekrem'in şiir hakkındaki yeni görüşleri ve Hâmid'in yeni tarzdaki şiirleri, nihayet, yeni şâirin şiir ve sanat anlayışı üzerinde büyük ve müspet bir te'sîr yaparak onu başka bir âlemin kapısından İçeriye soktu. 1886 yılı, onun Doğu edebiyâtından sıyrılarak, Batıyı örnek tutan yeni Türk nazmına doğru kaymağı başladığı târihtir. Bu kayış çok hızlı oldu ve Cenâb, Ekrem'le Hâmid’i taklîde başladı. Tâmât'taki şiirlerle daha sonra yazdıklarında bu te'sîr açıkçı görülür. Fransa'ya gitmeseydi, bu teessür safhası daha uzun sürebilirdi Fakat, 1890 da Paris'e gidişi ve orada dört yıl kalışı, bu safhanın devamın önledi. Avrupa dönüşü Cenâb, tamâmıyle değişmiş gibidir. Yazdığı şiirler de, artık, zamanının Türk nazmındaki otoritelerine âid hiçbir te'sîr göze çarpmaz. Hattâ, Batı'dan aldığı yeni hızla Cenâb, bu otoritelerin yaptıklarını da aşmak düşüncesini gerçekleştirmek için büyük bir gayret sarf etmektedir. Bu sırada yazdıkları arasında bâzen eski nazmın şekillerine di rastlanıyorsa da, muhteva, kompozisyon ve söyleyişçe Cenâb yeni bir yola girmek üzeredir.

Cenâb'ın Fransa'da bulunduğu zamanlar, sembolist şiirin rağbet gördüğü zamanlardır. Fakat, zâten yeni olan bu hareketin, Cenâb gibi, Fransız edebiyatının târihî gelişmesi üzerinde henüz esaslı bilgisi bulunmayan genç bir yabancı için, anlaşılması hele benimsenip tatbîk edilmesi güç bir şeydi. Bunun içindir ki Cenâb'a, nazmımızdaki ilk sembolist olarak bakanların aldandıkları muhakkaktır. Onun sembolistler içinde en çok sevdiği Verlaine (Verlen)’dır ve Verlaine'in sembolistliği her zaman için münâkaşa edilebilir. Cenâb'ta bir sembolist şiir anlayışı yoktur. Bu cereyan ona, esasları bakımından değil, ancak bâzı özellikleri bakımından te'sîr etmiştir : İstiare, dil ve ahenk anlayışı.

İstiare, Cenâb'ın şiirlerinde en bol rastlanan unsurdur. Fakat, şunu hemen işaret etmek gerekir ki, bunun "sembol" ile hiçbir ilgisi yoktur. Cenâb, istiareyi, sembolistlerin kullandıkları tarzda değil, öteden beri bütün dünyâ edebiyatlarında görülen şekli ile kullandı. Bu istiareler, ayni zamanda, bolluklarından başka, o zamana kadar Doğu edebiyatında görülmemiş şekiller de göstermekte idiler. 1895 yılı sonlarında yazdığı Benim Kalbim isimli şiiri bir "Istiâre-yi temsîliyye" örneği idi ve Cenâb, bu şiiriyle. Türk nazmında ilk defa olarak, şahsiyet sâhibi bulunmayan şeylere "bir şahsiyyet-i müstakille iâre ederek onu tam bir levha halinde tasavvur ettiğine" inanıyordu. "Sâât-ı semen-fâm, ûd-ı mükevkeb, tûf-ı tesiiyet, nây-ı zümürrüd" gibi hayâllerin ve terkîblerin yeniliği; yadırganmalarına, garabetle itham edilmelerine ve uzun münâkaşalara yol açtı. Bunların çağdaş Fransız edebiyatının te'sîriyle teşekkül ettiğini sezen Ahmed Midhat, zamanla bütün Servet-i Fünûn edebiyatına yayılmaya başlamaları karşısında, Fransa'da sembolistlere muhâliflerince takılan "Dekadan" adını onlara da vermekte tereddüd etmedi. Cenâb'ın muhayyilesi, kâinatta cansız hiçbir şey bırakmamanın, cansız bilinen her şeyi canlandırmağa çalışmanın, her şeyde bir hayâtın varlığını kabul etmenin peşinde idi. Bunda, darlığa ve monotonluğa düşmeden başarı kazanabilmek ise, muhayyilenin geniş ve zengin imkânları ile mümkün olabilir. Gerçekten, onun, dokunduğu her şeye yeni renkler veren, onu tâ derinliklerinden ve istediği tonda ışıklandıran ve bizim alıştığımızdan bambaşka bir şekilde gösterebilen, aydınlık ve gür bir muhayyilesi vardır. Geceler, mevsimler, duygular ve eşya; onun parmaklarında, ayrı bir âlemin renkleri ile görünürler. Avrupa dönüşü Cenâb, şiirine böyle bir yön vermek için, büyük bir gayret sarf ediyor; bir yandan da, bu muhtevaya uygun ve başkalarınınkine benzemeyen, şahsî bir söyleyişe sâhib olabilmek için çırpınıyordu. Bu büyük çabalamanın yemişini toplamakta gecikmedi. Bir yıl gibi kısa bir zaman sonra, şiiri hem muhteva, hem söyleyişçe tamâmıyle şahsîleşmiş bir durumda idi. 1896 ve 1897 yılları, büyük bir ilham bolluğu içinde, en güzel şiirlerini verdiği yıllardır. Ancak dilinin, Fikrette olduğu gibi, kuvvetli bir hamle ile konuşma dilinin tabiî söyleyişine erişemediğini, daha çok "kitâbî" kaldığını görüyoruz. Fikret'e kadar gelen bütün şâirlerde, konuşma dilinin tabiliğine kendini bir türlü bırakamayışın sıkıntısı hissedilir; bütün zorlamalara rağmen, konuşur gibi yazmanın sırrına eremezler. Ayni zorlama ve sıkıntı, Cenâb'ta da açıkça görülebilir. Bu bakımdan Cenâb, Ekrem'le Hâmid'in dikkate değer bir devamıdır. Bu netîce, onun dil anlayışı ile de sıkı sıkıya ilgilidir. Dili, sâdece, muhtevanın alelade bir ifâde vâsıtası gibi gören, onun şiirde en az muhteva kadar mühim olduğunu kavrayamayan şâir için bu kaçınılmaz bir sonuçtur. Bundan başka Cenâb, önce Ekrem'le Hâmid'ten ve sonra da sembolistlerin görüşünden geçen bir te'sîrle, edebî dilin, herkesin konuştuğu dilden ayrı bir vokabüleri bulunması gerektiğine de inanmakta idi. Arabça ve bilhassa Farsça sözlüklerden çıkarılıp şiir diline sokulan, Türkçede o güne kadar pek az duyulmuş veya hiç duyulmamış kelimelerin Cenâb'ta ki – Servet-i Fünûn'un öteki şâirlerine nisbetle- aşırılığı da, ayni te'sîrlerle beslenen bir netîce idi. Bu inanış, onu, sonuna kadar, edebî dilin sadeleşmesi hareketine karşı durmağa ve halkın olan şeyler önünde devamlı bir kayıdsızlığa ve hattâ düşmanlığa sürükledi. Cenâb, bütün ömrünce, Osmanlıcanın koyu ve inadçı bir müdafii olarak kalmıştır. Fakat, bu husustaki bütün direnişine rağmen şiirlerimde, zamanla, dilin sadeleşmesine doğru bir gidiş vardır. Senin İçin şiiri, bu sadeleşmenin nereye kadar vardığını ve eskisine nisbetle ifâdeye ve şiire ne kadar çok canlılık verdiğini göstermesi bakımından da dikkate değer.

Millî Edebiyat hareketini yapanlarca Osmanlıca ile birlikte nazımdan atılmak istenen aruz da, en büyük müdâfiini yine onun şahsında buldu. Onca: hecelerin uzunluk ve kısalıklarına dayanan, yâni kelimelerin söyleniş bölümlerini müzik bakımından ayrı ayrı değerlendiren ve böylelikle ahengi monotonluktan kurtaran aruz, hecelerin yalnız sayıları ile ilgilenip ses diğerlerini mühimsemeyen hece veznine elbetteki tercîh edilmelidir. Çünkü, "nazım=nesir+müzik" tir. Heceleri müzik değerleri bakımından ali olamayan bir vezin, şiirde bir ahenk unsuru olmaktan da uzak kalır. Bu takdîrde ise nazım, sâdece, kafiyeli bîr nesirden ileriye geçemez. Bunun İçindir ki, hece vezni ile yazılan şiirlere "vezinli" denemez. Ahengi sağlayanı hecelerdeki ses değişikliği ve bu değişikliğin kulağa hoş gelen bir dizin içinde sıralanabilmesidir. Türkçe kelimelerdeki hecelerin hepsindeki ünlü'ler kısadır; Türkçede uzun ünlü yoktur ve hece vezni ancak bu ses kuruluşundaki kelimelerin ölçüsü olabilir. Fakat, eğer şiirde âhenge değer veriyorsak, bunu uzunlu kısalı ünlülerden kurulmuş kelimelerle ve bunlara uygun bir vezinle, yâni Osmanlıca ile ve arûz'la sağlayabiliriz.

Şiirde genel olarak müziğe bu kadar değer veren Cenâb'ın, kendi şiir¬lerinde de, bu bakımdan, büyük bir çaba göze çarpar. Sağlamağa çalıştığı ahenk ise, daha çok, sembolistlerin anlayışına uygun olan, iç âhenktir.

Cenâb'ın şiirlerinde tema "tabîat-kadın - aşk" üçgeni üzerine oturtulmuştur. Hemen her şiirinde - ağırlık noktası değişmek üzere - bu üçgeni bulmağa imkân vardır. Şâir, bunları birbirinden ayırmayı sevmez. Cenâb'ta tabîat, genellikle, bütün Servet-i Fünûn şiirinde olduğu gibi, hülya ve hisle örülmüş, tamâmıyle sübjektif bir tabîattir; bütün cazibesini muhayyilenin zengin renklerinden alır. Bu peyzajlarda; dış âlemle şâirin kendi dünyasının iç içe oturtulmuş, güzel bir kompozisyonu görülür. Onu en çok ilgilendiren tabîat manzaraları ise, geceler, mevsimler ve bunların içinde de bilhassa sonbahar dır.

Tanzimat Edebiyatı'nda, yavaş yavaş, erkeğin ve cemiyetin hayâtındaki gerçek yeri ve rolü belirtilmeğe başlanan "kadın", Servet-i Fünûn'da ideal değerini almış gibidir Bütün Servet-i Fünun nazmında, kadın ve ona dayanan hisler büyük bir yer tutar. Cenâb'ın şiirinde ise kadın, en çok yaşama imkânlarını bulmuş görünüyor. Ancak, şâirin, onu her zaman aynı gözle gördüğü söylenemez. Onu bâzen idealize etmesine karşılık, bâzen da küçümsediği, küçük arzuların alelade bir vâsıtası olarak kabul ettiği de olur. Ona karşı duyduğu hisler de, bu görüşüne paralel olarak, değişir.

Aşk, Son Arzu da olduğu gibi, bâzan tamâmıyle santimantal ve hattâ romantik; bâzan, Hakîkat-i Sevda'da olduğu gibi, hayâtın ıztırablarını ve yavanlığını örten, fakat bomboş bir his; bâzan da, Don Juan da olduğu gibi, şehvet kokan bir arzudur. Şâir, bu değişik yönlü duygu karşısında, çok realist bir durum almış gibidir. Fazla santimantâl davrandığı zamanlar bile onun sürekliliğine asla inanmamış; bu atmosferdeki şiirlerin pek alışık bulundukları bağlılık yeminlerine girişmekten kaçınmıştır. Zâten, onun olayları görüşünde hâkim olan düşünüş tarzı, septisizmdir. Açık gerçeklerin karşısında bile dâima bir "belki" ile duran şâir, fânî toprak üzerinde, her şey gibi, aşkın da geçici olduğuna ve hiçbir şeyin gerçek durumunu tesbîte imkân bulunmadığına, bu sebeble insanın kendisini hiçbir şey uğruna feda etmemesi lüzumuna inanmış bulunmaktadır. Onca, yeryüzünde en büyük değerle söz konusu olabilecek şey insanın saadetidir. Her imkân, bunu sağlayabildiği ölçüde değerlidir ve buna göre hazırlanmalıdır. Ancak, şâirin, kendi saadeti kadar başkalarının saadetini de düşünmek, kendi saadeti uğrunda başkalarının saadeti ile oynamamak alışkanlığını kazanmış ve egosantrisizmin kıskacından kendisini kurtarmış olduğu da İddia edilemez. Bunun içindir ki Cenâb'ta, başkalarının hayâtları ve acıları ile ilgilenen şiirler hemen hemen hiç yoktur. Hattâ, onun, - Servet-i Fünûn nazmında pek çok rastladığımız ve en dar hacimde bir sosyal topluluk olan - âile hayâtından bile söz eden mısralarını bulabilmek güçtür. O, sâdece kendisiyle ilgilenmeyi tercih etti. Onun bağlandığı sanat formülü, yenilik edebiyatımızda Recai-zâde Ekrem ve Abdülhak Hâmid İle tekrar canlanmağa başlayan ve Edebiyyât-ı Cedîde'de "sanat, sanat içindir" şeklinde ifâde edilen, "güzellik İçin sanat" formülüdür. Şâir, kendi kullandığı deyimle, sâdece "hüsn-i mücerred" (soyut güzellik) in peşindedir.

Cenâb'ın şiirle yakın ilgisi, 1908 e kadar sürer. Bu târihten sonra, daha çok, nesirle uğraşmıştır. Gerçi, daha önce de nesirler yazıyordu; fakat bunlar, manzumelerine nisbetle azdı. Cenâb'ın mensur yazılarını, şekilce, "makale, musahabe, mektub, fıkra ve vecîze" olarak ayırmak kabil ise de, konu bakımından bir tasnif yapmağa imkân yoktur. Bunlarda; edebiyattan politikaya, cemiyet meselelerinden türlü fikir hareketlerine kadar, geniş bir konu değişikliği göze çarpar. Edebî nevilere göre İse, bu yazıları "seyâhat, tankîd ve Inceleme" olarak, birkaç bölüme ayırmak mümkündür. Hac Yolunda ile devrinin en başarılı seyâhat yazılarını veren Cenâb, bu nev'i, sonraları Suriye'den ve Avrupa'dan yazdığı notlarla devam ettirdi. Hac Yolunda'daki mektublar, bu çeşid yazıları da dil ve üslûb bakımından yapmacıklı bir atmosfere sokmak için yapılan büyük bir çabalamadır. Eserin dili ve üslûbu, hemen hemen, eski nesrin havasını canlandırmağa çalışan, adetâ "münşîyâne" bîr dokunuşta idi. Sonraları, dil ve üslûb bakımından, daha normal, yapmacıksız bir yola giren Cenâb'ın seyahat yazıları, son devir seyahat edebiyatımızda büyük bir merhale, ayrı ve mühim bir inceleme konusu olabilecek değerdedirler.


Cenâb, yeni - eski mücâdelesi sırasında, Servet-i Fünûn'a yazdığı makalelerle, ilk değerli tenkîd örneklerini verir. Bunlar, gerçekten, zamanının en bilgili, en ciddî ve özlü eserleridir. Doğu'ya ve daha çok Batı'ya âid ge¬niş edebiyat bilgisi ve kuvvetli zekâsının hamleleri ile Cenâb, karşı tara¬fın alelade bir polemik mâhiyeti taşıyan saldırışları önünde, soğukkanlı, ağırbaşlı ve doyurucu bir tavırla konuşur. Ayni zamanda küçük bir etüd hüviyeti de gösteren bu tarz yazılarına, sonraları, yine Servet-i Fünûn'da ve Peyâm gazetesinde devam etti (1918-1922). Edebiyatın ve edebiyatımı¬zın umûmî meseleleri ile birlikte, yine bizim ve Batı'nın tanınmış edebî şahsiyetlerine âid birçok inceleme yazıları da yayımladı. 1922 yılnıda, Kadı Burhaneddîn dîvânının İstanbul Amerikan Koleji Kütübhâne müdürü Gotfeld tarafından yapılan ve şâirin "gazel, rübâî ve tuyuk”larından bir kıs¬mını taşıyan eksik bir baskısı Cenâb'ın bir önsözü ile yayımaldığı gibi; 1925 te Servet-i Fünûn'da Şekspir hakkında çıkan seri hâlindeki yazılarını sonradan kitab hâlinde de bastırmıştır (1931). 1927 yılında, Güneş dergisinde, İsmail Habib Sevük’ün Türk Teceddüd Edebiyatı Târihi hakkında yazarla yaptığı münâkaşalar, aydın çevrelerde ilgi ile tâkîb edildi. Doğu ve Türk edebiyatları hakkındaki yazılarından çok, edebiyatın umûmî meseleleri ve hareketleri ile Batı edebiyatına âid olan yazılarında; bilgi genişliği, görüş derinliği, konuyu kavrama ve tahlil kudreti gibi meziyetlerin yanıbaşında, hislerinden sıyrılamamak ve istihzaya yer vermek gibi ciddî ve ilmî konulara sığmayan kusurlar da göze çarpar. Alay, Cenâb'ın hemen bütün mensur yazılarında rastlanan bir özelliktir. Onu zekânın tabiî bir hakkı sayan yazar, zekânın ayni zamanda bir şeyin ölçüsünü ve tabiîliğini tâyin ve tesbît etmekle de mükellef bulunduğunu unutmuş gibidir. Zarâfetin cazibesini kaybeden yalın bir istihzanın ve fikir oyunlarının yarattığı tepki ile Cenâb, okuyucu üzerinde, daha çok, menfî te'sîrler bırakmıştır. Fakat, bununla berâber, nesrinde açık bir hâkimiyet kurmuş olan zekâsından ikide bir sıçrayan kıvılcımların aydınlattığı güzel esprilere, bâzan eksantrikleşmekle beraber, ince fikir ve görüşlere de sıkça rastlamak mümkündür.

Cenâb'ın nesrindeki dil, kelime bakımından, nazmındaki özellikleri taşır. Hattâ, yabancı ve duyulmamış kelimeler ve bunlarla yapılan terkîbler daha da çoğalmış durumdadır. Aralarında sâde üslûbla yazılmış pasajlara da tesadüf edilmekle beraber, müzeyyen üslûbta adetâ aşırılığa varan hâli ile okuyucuyu yoran bu nesrin titiz bir sanat endîşesi ve büyük bir çaba sonunda meydana getirildiği; dil ve üslûbça eskiyi hatırlatmasına rağmen, cümlelerin kuruluşu ve âhenge verdiği yeni anlam bakımından eskiden tamamıyla ayrıldığı muhakkaktır. Eski nesrin ahenk anlayışı, sec'den doğan, yarı manzum bir nesrin monoton ahengi idi. Cenâb, Servet-i Fünûncuların nazımda yaptıkları ahenk çeşidliliğîni nesirde de kurabilmek için, bilâkis, sec'den kaçınmış ve hattâ cümle sonlarında bir fiil varyasyonu yapa¬rak cümlelerin aynı sesle bitişlerini değiştirmek yoluna sapmıştır. Ancak, birbirilerini kovalayan teşbihler, terkîbler ve kelime oyunları ile, cümleler normal uzunluklarını çoklukla aşmışlardır. Fakat bu nesrin de, nazımda olduğu gibi, dil ve üslûb bakımından, zamanla büyük bir sadeliğe doğru gitmiş olduğunu söylemek gerekir.

Cenâb'ın, 1908’den sonra faaliyet gösterdiği bir edebî nevi de tiyatrodur. Zâten, oynanmak imkânsızlığı karşısında, okunmak için piyes yazmaktansa hiç yazmamayı tercîh eden Servet-i Fünûn'cular, bu nevi ile ancak İkinci Meşrûtiyet'ten sonra ilgilenmeğe başlamışlardır. Bu geç başlayış, eserlerin kalitesi üzerinde te'sîrini göstermiş ve Servet-i Fünûn'da tiyatro cılız ve başarısız kalmıştır. Cenâb, bu sahadaki ilk denemeyi, 1911 de yazdığı Yalan piyesi ile yaptı. 31 Mart Vakası'na katıldığı için îdâma mahkûm edilen oğlunun büyük ıztırâbını yaşamağa başlayan bir babayı avutmak için çocuğun kendisinden değil bir başka erkekten olduğunu uydurmak mecburiyetinde kalan ve fakat daha kötü bir netîce alan bir annenin bu düşüncesiz tedbîrine oturtulan vaka, işlenişi bakımından, zayıf bir durumdadır. İkinci deneme, Millî Ta'lîm ve Terbiye Cemiyeti'nin 1917 de açtığı bir mü¬sabakaya katılarak birinciliği kazanmış olan Körebe'dir. İlk olarak Şinâsî'nin Şâir Evlenmesi'nde işlenmiş olan "görücülükle evlenmenin uygunsuzluğu" teması bu eserde de ele alınmış ve basît bir vaka içinde işlenmesine çalışılmıştır. Fakat, bu esede de piyes tekniği bakımından zayıf olan birçok sahneler mevcudtur. Dil de, sadeliğine rağmen, bu hususta öteden beri gösterdiği direnme ve konuşma diline alışamama yüzünden, sahneye tâm bir uygunluk göstermez.

Cenâb, 1896’dan 1923’e kadar, edebî hayâtımızın türlü cephelerinde, büyük ve te'sîrli bir faaliyet gösteren ve geniş bir otorite kurabilen sayılı şahsiyetlerden biridir. Servet-i Fünûn nazmının ilk başarılı örneklerini vermiş, böylelikle yeni bir çığır açmış, hattâ çok kısa bir müddet için Fikret'i bile te'sîrinde bırakmış; siyâsî hatâlarının ve biraz zâlim istihzasının yarattığı geniş ve haklı tepkiye rağmen, Batılı edebiyatın kesin ve eksiksiz olarak yerleşmesinde büyük bir rol oynamış ve son devir edebiyat târihimizde müstesna bir mevkie sâhib olabilmiştir.


Kaynak: Akyüz, Kenan, Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1985.

Şiirleri

Ağlasam

Çöksem diz üstü karşına hürmetle ağlasam
Öpsem dü pây-ı safını lezzetle ağlasam
Ben ağlıyorken ağlasa yağmurla âsumân
Birlikte âsumân ü tabîatle ağlasam
Giryem o rütbe kesb-i samîmîyyet etse kim
Bir mübtelâ gönüldeki rikkatle ağlasam
Sen zülf-i târ-mârımı destinle okşasan
Cebhem dizinde, ben de sükûnetle ağlasam
Kalsam gözüm gözünde, elimde senin elin
Mestî-yi bî-misâl-i muhabbetle ağlasam
Sonra döküp huzuruna âlâm-ı hissimi
Teşrîh-i iştiyakıma cür'etle ağlasam
Tasvîr ederken âfet-i hicranı herkesin
Vuslat deminde bulduğu râhatle ağlasam
Sen ser-güzeşt-i ruhu işitmekle ağlasan
Ben mâ-cerâ-yı kalbi hikâyetle ağlasam
Ben ağlasam sen ağlasan âhenler ağlasa
Ben ser-be-ser seninle halâvetle ağlasam
Sen rahm edip de va'd-ı visal eylesen bana
Ben bahtımın kemâline hayretle ağlasam
Atsam bütün vücûdumu âguş-ı payına
Bir bî-nevâ çocuk gibi, minnetle ağlasam
Bâzû-yı rahm-i izzetine ittikâ edip
Te'sîr-i bahtiyârî-yi vuslatla ağlasam
Âh, ağlasam senin ile leb-ber-leb ağlasam
Bir kerrecik de bunda meserretle ağlasam


Elhân-ı Şitâ

Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş,
Eşini gaaib eyleyen bir kuş gibi kar
Geçen eyyâm-ı nev-bahârı arar.

Ey kulübün sürûd-i şeydâsı,
Ey kebûterferin neşîdeleri,
O baharın bu işte ferdası:
Kapladı bir derin sükûta yeri

Karlar ki hamûşâne dem-be-dem ağlar.

Ey uçarken düşüp ölen kelebek,
Bir beyaz rîşe-yî cenâh-ı melek
gibi kar
Seni solgun hadîkalarda arar.

Sen açarken çiçekler üstünde
Ufacık bir çiçekli yelpaze,
Na'şın üstünde şimdi, ey mürde,
Başladı parça parça pervâze
karlar Ki semâdan düşer düşer ağlar.

Uçtunuz, gittiniz siz ey kuşlar;
Küçücük, ser-sefîd baykuşlar
gibi kar
Sizi dallarda, lanelerde arar.

Gittiniz, gittiniz siz ey mürgan,
Şimdi boş kaldı ser-te-ser yuvalar.
Yuvalarda - yetîm-i bî-efgaan!
Son kalan mâi tüyleri kovalar
karlar
Ki havada uçar uçar ağlar.

Destinde ey semâ-yı şitâ tûde tûdedir
Berk-î semen, cenâh-ı kebûter, sehâb-ı ter...
Dök ey semâ, revân-ı tabîat günüdedir.
Hâk-î siyahın üstüne safî şükûfeler!

Her şâh-sâr şimdi - ne yaprak, ne bir çiçek!
Bir tûde-yî ztlâl ü siyeh-reng ü nâ-ümîd...
Ey dest-i âsumân-ı şitâ, durma, durma çek
Her şâh-sârın üstüne bir sütre-yî sefîd.

Göklerden emeller gibi rîzân oluyor kar,
Her suda hayâlim gibi pûyân oluyor kar,
Bir bâd-ı hamûşun per-i safında uyuklar
Tarzında durur bir aralık, sonra uçarlar.

Soldan sağa, sağdan sola lerzân ü girîzân
Gâh uçmada tüyler gibi, gâh olmada rîzân
Karlar, bütün elhânı mezâmîr-i sükûtun,
Karlar, bütün ezhârı riyâz-î melekûtun.

Dök hâk-î siyah üstüne, ey dest-î semâ, dök;
Ey dest-i semâ, dest-i kerem, dest-i şitâ dök;
Ezhâr-ı baharın yerine berf-i sefîdi,
Elhân-ı tuyûrun yerine samt-ı ümîdi.


Don Juan

Ey benim münhezim fütâdelerim,
Sevdiniz hep sevilmeden beni siz;
Yanmak isterdi göğsünüzde serim
Ateşimden kül oldu âteşiniz.

Dönerek mâzi-yî mükevkebime
Ne zaman etmek istesem sizi yâd
Getirir hatıratınız lebime
Gizli bir lezzet-î türâb ü remâd.

Sanki âvâre bir güneştim ben
Her su üstünde in'ikâs ettim:
Dîdeler parladı hayâlimden
Kimseden şu'le almadım kendim.

Sormadım nefsime ne kıymeti var
Avucumdan geçen hazînelerin;
Bir açık evde boş duran odalar
Bence timsâli oldu sînelerin.

Şübhe, kıskançlık, ârzû, hasret
Vermeyince biraz elem kalbe
Başka bir inhizâm olur elbet
Hep nevâziş ve dâima galebe!

Bir kadından geçince dîgerine
Zannederdim ki aşkı bulmuştum;
Usanıp buseden kadın yerine
Maraz-î aşka âşık olmuştum.

Olmadı bir melîkeye bende
Mülk-i nisvânda rûh-ı der-be-derim;
Şimdi ben kayserin şeririnde
Kimsesizlikten ağlayan neferim!


Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz