Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Cülus ve sefer bahşişi
XV. Yüzyıl Ortalarından XVI. Yüzyıl Ortalarına Kadar Osmanlı-Lehistan İlişkileri
Cerahur veya Serahurlar
Gülhane Hatt-ı Hümayunu
Hocazâde Mesud Efendi
Sunullah Efendi
XVIII. Yüzyılda Dubrovnik (Raguza) Cumhuriyeti-Osmanlı İlişkileri
Lala Şahin Paşa
Osmanlı’da Okullar (2)
Sultan Selim küpe taktı mı?

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Doğu ve Batı Fikir Hayatına Dair Birkaç Söz

İslâm âleminde Abbasîlerin ilk zamanlarında başlayarak asırlarca dal budak salmış olan dinî, fikrî ve müspet ilimler, Endülüs sahasında da yayılmış ve iyice Abbasiye devletinin bozulması ve Bağdat'taki eserlerin imhası sırasında Endülüs'teki ilim akımları devam etmekte bulunmuştu.

Endülüs İslâm âlemindeki ilmî faaliyet komşu olan hükûmetlere de sirayet ederek Arapça yazılmış olan müspet ilimlerden istifade edilerek yüksek Hıristiyan âlimlerinin mutlaka Arapça bilenlerinin, araştırmaları sayesinde ve bilhassa XIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu memleketlerin üniversitelerinde şuurlu bir ilim hareketi görülmüş ve hattâ ilim hareketlerinde Arapçanın bilinmesi ve bu lisanda yazılan ilmî eserlerin tetkiki tavsiyesinde bulunmuş olan Oxford Üniversitesi hocası Bacon hakarete bile uğramıştı. Bununla beraber Bakon, Robert Krosteste, Arnold di villanovd Albertus Magnus ve sairleri Arapça eserlerden istifade ile müspet ilimlere dair telifler vücuda getirmişlerdir. Garp alemindeki bu ilmî ve fikrî kalkınmaya mukabil şarkta İslâm âleminde gittikçe artan bir düşüş başgöstermiş ve bilhassa müspet ilimlere karşı olan ilgisizlik yaygın bir hal almıştır. Her ne kadar Orta Asya'da matematik ve astronomiye dair bazı faaliyetler (Semerkand'da ve Meraga'da) göze çarpmakta ise de bunlar eski hareketlerin son bir ışığı olmuştur.

Batıdaki ilim akımları sırasında (XIII. yüzyılın ikinci yarısı ve XIV. yüzyıl) Hümanizmin meydana çıkması ve Rönesans devrinin başlaması üzerine ilmî ve felsefî eserler doğrudan doğruya Yunancadan alınmak suretiyle Avrupa'da kültür hareketleri ilerlemiş ve XIII. ve müteakip yüzyıllarda ise bunun aksine olarak İslâm âleminde mütemadi gerilemeler devam etmiştir. Bunun için aşağıda bahsedeceğimiz ilim hareketleri duraklama ve gerileme âleminde iken müspet ilimlerin yerine dinî, edebî ilimlere dair eserlerin bazılarına yazılan şerh ve haşiyeler görülmekte bulunmuştur ki aşağıda kısaca onlardan bahsedeceğiz.

1335 (736 H.)'de Ebu Said Bahadır Han'ın ölümüyle meydana çıkan rakib hanların mücadeleleri, Timurlular zamanına kadar İran, Horasan, Buhara ve Semerkand havalisindeki ilim hareketlerini iyice sarsmıştı; Timur ile oğlu Şahruh zamanındaki ilmî faaliyet epey ilerlemiş ve hattâ kendi muhitlerinin dışında da te'sirini göstermişti; Sadeddin-i Teftâzânî (vefatı 1390) ve Seyyid Şerif-i Cürcânî (vefatı 1413) gibi hem kelâm hem de usul-i fıkıh'ta ihtisas sahibi iki büyük âlimin eserleri ve talebeleriyle tesis ettikleri mektep asırlarca Türk ve bilhassa Osmanlı medreselerinde devamlı tesirini göstermişti.

Orta Asya'da görülen felsefe, mantık, fıkıh, usul-i fıkıh ve edebiyat hareketleri Suriye ve Kahire'ye nisbetle daha kuvvetli ve daha ileri fikirle okutulmakta idi; zaten Suriye ve Mısır'da kelâm ve mantıktan ziyade tefsir, hadîs, fıkıh, edebiyat ve tarih ileri gitmişti. Hele tasavvuftaki vahdet-i vücudculuk buralarda koyu bir taassup yüzünden yayılamamıştı; İran ve Orta Asya'da akla kıymet verilmesine mukabil Suriye ve Mısır'da nakliyyatcılık vardı; meşhur Türk mütefekkiri Şemseddin Molla Fenârî Kahire'ye uğradığı sıralarda oradaki ulema kendisini tahrik etmelerine rağmen taassubdan korkduğu için mensup olduğu vahdet-i vücud akidesine dair oranın âlimleriyle hiçbir tartışmaya girişmemişti.

XIV. ve XV. yüzyıl Mısır, Suriye, İran ve Orta Asya'daki ilim müesseseleri Anadolu medreselerinden üstün olması cihetiyle buradaki ilim adamları mesleklerinde ihtisas yapmak için İran, Orta Asya ile Mısır ve Suriye'ye gidiyorlardı, bu Türk âlimleri içinde Osman Gazi'nin kayınpederi Edebalı Şam'da, Davud-ı Kayserî Kahire'de, Muhsin-i Kayseri Şam'da, Kara Hoca Alâaddin İran'da, Kadızâde-i Rumî ve Musa Horasan Maveraünnehir'de, Molla Fenarî (Muhammed b. Hamza) ve Samavnalı Bedreddin Kahire'de, Alâaddin-i Rumî Semerkand'da, Germiyanlı Ahmedî Mısır'da ihtisas yapmışlardı.

Görülüyor ki XIV. yüzyılla XV. yüzyılda kültür itibariyle İran, Maveraünnehir, Suriye ve Kahire Anadolu'dan üstün idi; fakat bu üstünlük XV. yüz yılın son yarısından itibaren yavaş yavaş azalmakta ve buna mukabil İstanbul birinci dereceyi almak için aday bulunmakta idi; Çünkü gerek harice gidip ihtisas yaparak gelenler ve gerek muhtelif sebepler dolayısıyla Osmanlı memleketlerine hicret eden âlimler sayesinde Türkiye'deki ilim cereyanları birdenbire yükselmiştir. Bu gelenler arasında Şeyh Mehmed-i Cezerî ile Şeyh Ahmed-i Cezerî, İbn-i Arabşah, astronom Abdülvacid, Fahreddin-i Acemî, Haydar-ı Herevî, Alâaddin-i Tusî, Seyyid Ali Acemî, matematikçi Fethullah XV. yüzyılın ilk yansı içinde Türkiye'ye gelmişlerdi. Bu ulema akını XV. yüzyılın son yarısında daha geniş olmuştu ki Ali Kuşçu, Musannifek Alâaddin, Tebrizli Tabip Kemaleddin, tabip Hekimşah-ı Kazvinî, tabip Şirvanlı Şükrullah, tabip ve matematikçi Abdullah, Hekim Lârî, astronom ve matematikçi Şirazlı Muzafferüddin Ali, İdris-i Bitlisî bunlar arasındadır; bunlardan başka Safeviyye devletinin İran'da kurulmasından sonra da bir çok âlim ve sanatkârların Osmanlı memleketlerine hicret eyledikleri görülüyor.

İşte bu kısa izahat, Osmanlı memleketlerindeki ilim ve fikir hareketlerinin nasıl geliştiğini ve Osmanlıların bundan sonraki ilim hareketlerinin başına geçmeye nasıl namzed olduklarını göstermektedir.

Osmanlılar Rumeli'de yalnız mıntıka mıntıka şehir ve kasabalar almakla yeterli bulmayarak ve geçici bir fütuhat yapmayarak muntazam ve belirli bir program ile elde ettikleri yerlere Anadolu'dan göçmenler naklederek yerleşmişler ve hemen onu müteakip îmar faaliyetine geçmişler, ilmî ve içtimaî kurumlar vücuda getirmek suretiyle oralara Türk damgasını vurmuşlardır.

Bilhassa halkı tamamen gayr-i Müslim olan Rumeli'de bu müesseseler o kadar sür'atle yapılmıştır ki işgalden 10-15 sene sonra buraları gezenler Osmanlı idaresine geçmiş olan yerlerin hemen tamamen Türk şehri haline geldiğini görüp hayret etmişlerdir. Osmanlıların ilk devirlere ait olan bu faaliyetleri bugün de mevcut olan vakıf kayıtlarıyla ve vesikalarıyla de sabit olmasından dolayı burada tafsilâta lüzum görülmemiştir.


Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz