Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
OSMANLILARDA EGITIM VE ÖGRETIM
yakın tarihi iyi bilmek
Osmanlı Camileri
OSMANLINININ SİMGESİ FETİH MARŞI
FETRET DEVRİ
Yeniçerilerin savaş düzeni
Tımarlı sipahiler
Kabakçı Mustafa İsyanı ve III. Selim'in Tahttan İndirilmesi
Molla Fenarî
Kanuni Devrinde İstanbul'un Ticari Durumu

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Faruk Nafiz Çamlıbel

Sayfadaki Başlıklar


Hayatı
Şiirleri

Hayatı

Beş Hececiler grubunun en genç, fakat en lirik ve en kabiliyetli şairi olan Faruk Nafiz Çamlıbel (1898-1973), İstanbul'da doğdu. Orta öğrenimini de aynı şehirde yaparak Tıp Fakültesi'ne girmişse de, buradaki öğrenimini yarıda bırakmış ve gazeteciliğe başlamıştır. 1922-1946 tarihlerinde Anadolu'nun ve İstanbul'un birçok liselerinde edebiyat öğretmenliği, 1946-1960 tarihlerinde milletvekilliği yapmış; 27 Mayıs ihtilâlinden sonra, siyasî sanık olarak bir buçuk yıl tutuklu kalmış ve muhakeme edildikten sonra beraat etmiştir. Diğerleri gibi şiire önce Arûzİa başlayıp sonradan heceye geçen Faruk Nafiz, ilk şiirlerini I. Dünya Savaşı yıllarında yayımladı. İlk eserleri olan Şarkın Sultanları (1918) ve Gönülden Gönüle (1919), arûzla yazılmış şiirlerini taşırlar. Bunları takip eden Dinle Neyden (1919)'deki ve Çoban Çeşmesi (1926)'ndeki şiirleri ise hece iledir. Fakat, her iki vezni de beğenen ve ustalıkla kullanan şairin heceye geçişi kesin şekilde olmamış ve zaman zaman yine arûza dönmüştür. Nitekim, bu eserleri takip eden Suda Halkalar (1928)'daki şiirleri yine arûzla yazılmış olanlardır. Şiirlerinde, çok cazip bir lirizm ile canlı bir realizmin yan yana yer aldığı görülür. Yukarıdakilerden sonra yayımlamış olduğu şiir kitabları şunlardır: Bir Ömür Böyle Geçti (eski şiirlerinden seçmeler ve yeni şiirler, 1933), Elimle Seçtiklerim (seçmeler, 1934), Akarsu (1937), Akıncı Türküleri (1938), Heyecan ve Sükûn (seçmeler, 1959), Zindan Duvarları (1967), Han Duvarları (seçmeler, 1969).


Kaynak: Akyüz, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1995.

Şiirleri

Yollarında

Malikânende bir çocuk sesi var
Ki bugün dinledik karanlıkda;
Koyu bir gölge sardı benzimizi
Seni gözyaşlarıyle andık da!

Yine karlarda kendi kendimize
Serseri hatvelerle yol çizdik.
Seni tül perdelerde görmek için
Gece yollarda hıçkıran bizdik...

Ruhumuz doldu mateminle senin,
Bu dikenlikte açmadan solduk.
Aşkımız belki bir günâh, afv et:
Sana, ey şehriyâr, esîr olduk!

Yadigârın ne bir tutam saç var,
Ne soluk bir fidan, ne bir yaprak!.
Acı bir zehr akınca kalbimize,
Seni mehtaba sorduk ağlayarak.


Dinle Neyden

Ruhum, ki aşkından i'tilâ diler,
Üstünde titreyen hep gözyaşımdır.
Duyduğun bu sesler, bu iniltiler
Kendi kitâbemdir, mezartaşımdır....

Senelerce andım seni yılmadan.
Ölürsem ne yazık anlaşılmadan!
Tanrıma bir kere secde kılmadan,
Sana nezrettiğim derdli başımdır.

Gizli bu aşkın zevki matemde,
İçinden ağlarsın güldüğün demde.
Bana yadigârın kaldı âlemde
Kırılmış bir ney ki son yoldaş mıdır!


Çoban Çeşmesi

Derinden derine ırmaklar ağlar,
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi.
Ey suyun sesinden anlayan bağlar,
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi?

"Gönlünü Şîrin'in aşkı sarınca, "
Yol almış hayâtın ufukfarınca;
"O hızla dağları Ferhâd yarınca,
"Başlamış akmaya çoban çeşmesi..."

O zaman başından aşkındı derdi,
Mermeri oyardı, taşı delerdi.
Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi,
Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi!

Vefasız Aslı'ya yol gösteren bu,
Kerem'in sazına cevab veren bu,
Kuruyan gözlere yaş gönderen bu...
Sızmazdı toprağa çoban çeşmesi.

Leylâ gelin oldu, Mecnûn mezarda.
Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda;
Ateşten kızaran bir gül arar da.
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi.

Ne şâir yaş döker, ne âşık ağlar,
Târihe karıştı eski sevdalar:
Beyhude seslenir, beyhude çağlar
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi!...


Han Duvarları

(Osmanzâde Hamdi Bey ‘e)

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç sakladı,
Bir dakîka araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervan-saraylar...
Gidiyordum, gurbeti gönlümde duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.
İlk sevgiye benzeyen il'k acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık;
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
Arkada zincirlenen yüksek Toros dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler.
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...

Ellerim takılırken rüzgârların saçına,
Asıldı arabamız bir dağın yamacına.
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık.
Bu ıslıkla uzayan, dönen, kıvrılan yollar.
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar,
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi,
Yollar bir şerid gibi ufka bağladı bizi.
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, dâima yol... bitmiyor düzlük yine.
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayâli;
Sonun ademdir, diyor insana yolun hâli.
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde takırdayan
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmışım, 'kalmışım, yaylının şiltesine.

Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı.
Bir kenarda göründü beldenin vîran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrında'ki yaraya.
Toplanmıştı garibler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir parıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is ağlamış bir lâmbanın ışığı,
Her yüze çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer âyet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler...

Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı:
Fânî bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler.
Aygın baygın manîler, açık saçık resimler...
Uykuya varmak için bu hazin günde erken.
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı,
Bu dört mısra değildi, sanki dört damla kandı.
Ben garib çizgilerle uğraşırken baş başa,
Rastlamıştım duvarda bir şâir arkadaşa :

On yıl var ayrıyım Kına Dağı'ndan
Baba ocağından, yâr kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Hudûdtan hududa atılmışım ben

Altında da bir târih : Sekiz mart otuz yedi...
Gözüm imza yerinde başka bir ad görmedi.
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudûd kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş.
Araya gitti, diye içlenme baharına;
Hudûdtan götürdüğün şân yetişir yârına!...

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı... buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri,
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden,
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden :
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla.
Önümdeki arazî örtülü şimdi karla.
Bu geçid sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar, etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
Gönlümde can verirken köye varmak emeli,
Arabacı haykırdı : "'İşte, Arablı beli!"
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana,
Biz menzile vararak atları çektik hana.

Bizden evvel buraya inen üç, dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çatırdayan çalılar dört cana can katıyor.
Kimi haydud, kimi kurd masalı anlatıyor...

Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime, ateş gibi, şu satırlar giriyor:

Gönlümü çekse de yârın hayâli
Aşmaya kudretim yetmez cibâli
Yolcuyum, bir kuru yaprak misâli
Rüzgârın önüne katılmışım ben

Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı.
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra incesu'daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rûyâsıyle uyandım.
Baş ucumda gördüğüm şu satırlarla yandım :

Garibim, nâmıma Kerem diyorlar
Aslı'mı el almış, harem diyorlar
Hastayım, derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben

Bir "kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı.
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna, kurduna!..

Arabamız tutarken Erciyeş'in yolunu :
"Hancı, dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?”
Gözleri uzun uzun burkulu, kaldı bende;
Dedi:
— Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!

Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garib Şeyhoğlu buradan geçmemişti...
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.
Aradan yıllar geçti, işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim.
Çünkü sizde gizlenen derdleri ben bilirim,
Ey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garib çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..


Kıskanç

Sakın 'bir söz söyleme... yüzüme bakma sakın!
Sesini duyan olur, sana göz 'koyan olur.
Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın,
Anan bile okşasa benim bağrım kan olur...

Dilerim Tanrı'dan ki, sana açık kucaklar
Bir daha kapanmadan kara toprakla dolsun!
Kan tükürsün adını candan anan dudaklar.
Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun!

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz