Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Ebu Saidzâde Feyzullah Efendi
Yeniçerilerin cezalandırılmaları
Abdülhamit'in Marangozluğu
Mecnunî
III. Osman'ın Şahsiyeti
Ana Sayfa
taşkışla tarihi
Kanuni'nin Şairliği
XVII. Yüzyılda Osmanlı Donanması
Genç Osman

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Güneydoğu Avrupa'ya Göçmen Nakli

Osmanlı tarihlerinde Rumeli denilen Balkan yarımadasına yerleştirilmek üzere aileleriyle beraber Türk göçmenlerinin nakli Osmanlı beyliğinin bu kıtayı benimsediğini açıkça gösteren siyasî bir olaydır. Gerek Osmanlılar ve gerek diğer Anadolu beylikleri Batı ve Kuzey Anadolu'da fütuhat yaparak ilerledikleri sırada kendi aşiret kuvvetleriyle beraber gazâ etmek üzere gelen Gazi Alp erenlerin faaliyetleriyle Bizans şehir ve kasabalarını alarak yerleştikleri gibi bir kısmı da tımar sistemi gereğince askerî hizmette bulunmuşlardı.

îşte Batı Anadolu'daki bu fetih hareketleri sırasında maddî ve manevî gayret ve hizmetleri görülen Gazi Eren denilen bu mücahidlerin ileri gelenlerine Anadolu beyleri tarafından zaviyeler yapılarak vakıflar tesis edilmiş olduğunu eski tapu tahrir defterlerinde gördüğümüz gibi aynı suretle diğer zümrenin topraklı sipahi olarak bu defterlerde isimlerini ve oğul ve torunlarına intikal etmiş olan tımarlarını görmekteyiz.

Osmanlılar’ın Rumeli'ye geçişlerinden itibaren bu kıtadaki yerleşmeleri de iki şekilde olmuştur. Bunlardan birisi ilk fütuhat esnasında Anadolu'daki yakın yerlerden —meselâ Balıkesir, Manisa ve havalisi gibi— Rumeli'de yeni zabtedilen yerlere hükümet tarafından eski kayıtlarda sürgün denilen göçmenler nakledilmiş ve buralardaki yerli Rum halkından askerî sınıfa mensup olanlarla nakilleri icap edenlerden bazıları da Anadolu'ya gönderilmişlerdir.

Osmanlı beyliği bu tarzdaki şuurlu ve isabetli hareketleriyle geliştirdiği fütuhatı için geride bırakacağı yerlere Türk göçmenleri iskân etmek suretiyle gerisini emniyet altına alarak Rumeli'de yerleşmeğe karar vermiş olduğunu meydana koymuş ve Bizans İmparatorluğu'nun bu fetihleri eskileri gibi geçici addetmek hususundaki zan ve tahmininin boş olduğunu göstermiş oluyordu.

Fütuhata iştirak eden diğer kısım ise aşiret kuvvetleriyle tabiî olarak canları pahasına ganimet malı elde etmek için gaza niyetine gelen yiğitlerden teşekkül ediyordu. Bunlardan bir kısmı zabtedilen kalelere muhafız olarak konuldular; bundan başka alınan yerlere Karesi ilinden mütemadiyen evler naklolunuyordu.

Osmanlı beyliği taazzuva başladığı zaman yani yaya ve müsellem ve yeniçeri teşkilâtı yapıldığı sırada Rumeli'de vücuda getirilen tımar teşkilâtı üzerine bu kuvvetlerin tımarlı sipahi ve diğer kısmı yürük teşkilâtı olarak ayrılarak bir kısmı da Evrenoz Gazi kumandası altında akıncı olmak suretiyle askerî sınıflar vücuda geldi ve Manisa ve havalisinden naklolunan yürük aşiretleri Serez'e naklolunmak suretiyle hudut kuvvetlerini teşkil ettiler.

Daha sonraki tarihlerde fütuhatın Trakya'dan başka Makedonya ve Bulgaristan taraflarına doğru ilerlemesi üzerine buralarda İslâm ve Türk nüfusunu arttırmak üzere zaman zaman Anadolu'nun muhtelif yerlerinden Rumeli'ye sürgünler gönderildi, aynı zamanda işgal edilen bazı yerlerdeki halk da Anadolu'ya naklolundu. Bu suretle bir buçuk asır içinde Rumeli şehir ve kasabaları buralardaki ilmî, içtimaî müesseseleriyle tam bir Türk ve Müslüman ülkesi oldu. Bu Türkleşme işinde Rumeli'deki devşirme teşkilâtının da mühim âmil olduğuna da şüphe yoktur.

Osmanlı Devletinin bu sistemli göçmen nakli teşkilâtı on beşinci asrın ikinci yarısı ile on altıncı asrın ilk yansında da devam etmiştir; meselâ Sırbistan ve Macaristan'ın alınması sırasında Türk şehirlerinden —Rumeli'deki Türkleşmiş yerler de dahil— bu yeni elde edilen yerlere göçmenler nakledildikleri gibi oralarda nüfusu kesif yerlerdeki tehlikeli Hıristiyan halkından bir kısmı da Selânik'e, İstanbul civarındaki yerlere ve Yedikule civarına tehcir edilmişlerdir. Anadolu'da Trabzon İmparatorluğundan alınan yerlere memleketin diğer yerlerinden naklettiği halkı iskân etmiştir. 835 tarihli tahrir defterinde de Saruhan, Canik, İnceğiz ve Taraklıborlu'dan da sürgünler görülüyor.

Osmanlı istilâsındaki muvaffakiyetlerin manevî sebebleri Osmanlı beyliği daha kurulurken askerî, adlî teşkilâtla işe başlamış ve bilhassa askerî işlere fazla ehemmiyet verilerek muvaffakiyetin sebepleri hazırlanmıştı; fakat bu zahirî kudret tamamen ayrı dinde olan yabancı bir bölgede yani Balkanlarda göz kamaştıran hızlı ve şuurlu bir yayılma ve yerleşme için kâfi değildi; bunun birtakım manevî ve ruhî sebepleri vardı.

Osmanlı beyliği daha Anadolu'daki yayılması sırasında hiçbir siyasî fırsatı kaçırmadığı gibi aldığı yerlerdeki halkla kaynaşarak onların dinî ve içtimaî işlerine karışmayarak vicdan hürriyetine hürmet etmiş ve ağır vergiler altında ezilmiş olan yeni tebaasından muayyen bir vergi (cizye) almakla iktifa ederek mevcut kanunlara aykırı olarak hiçbir keyfî muameleye müsaade eylememiştir; bundan dolayı Osmanlı Türklerinin süratle ilerlemelerinin ve fethedilen yerlerin halkının Türk idaresini kendi idarelerine tercih etmelerinin sebebini anlamak kolaydır; ve bu hususta ilk Osmanlı vekayi-namelerinde (Âşıkpaşa-zade ve Neşrî) malûmat vardır. Aşağıdaki misali bir kaynaktan naklen aşağıda verilmiştir (Prof. H. inalcık, Fatih devri üzerine tetkikler, vesikalar, s. 143). Orhan ve etrafındakilerin Hıristiyanlara karşı ne kadar müsamahakâr davrandıklarını 1355'de Osmanlılara esir düşmüş olan Selanik baş piskoposu Gregory Palamas'ın mektubu açık olarak göstermektedir. O, Hıristiyanları tam bir serbesti içinde gördü. Orhan'ın oğlu İsmail (Süleyman Paşa) ona Hıristiyan dini hakkında serbestçe bazı sualler sordu, sonra bizzat Sultan Orhan Palamas ile ulema arasında münazara yaptırdı.

Osmanlılar Anadolu'da nasıl Hıristiyan varlıklarını ve idare tarzlarını bozmayarak onları kendi nüfuzları altına aldılarsa bu müsaadeyi Rumeli'de de daha geniş suretle ve onların eski varlıklarını muhafaza etmek üzere tatbik etmişlerdir ki bunu Osmanlı tahrir defterlerinde bir çok misalleriyle görmekteyiz. Zaten baştan başa Hıristiyanlarla meskûn olan Balkan yarım adasında bu tarzdaki hareketin Osmanlı fethini kolaylaştırarak az zamanda o kıtayı ele geçirmenin sebebi bu adilâne hareket ve idarî siyasetteki inceliktir. Buna sebep, bir taraftan Bizans împaratorluğu'nun bozulmuş olan idare tarzı, vergilerin keyfî olması, Rum beylerinin ve hattâ imparatorların kendi küplerini doldurmak isteyerek halkı soymaları, asayişsizlik ve bir de bunlara bağlı olarak iktisadî buhran gibi âmillerdi. Buna mukabil Türklerin disiplinli hareketleri ve işgal edilen yerlerin halkına karşı adaletli, şefkatli ve tamamen taassuptan uzak bir siyaset takip etmeleri vergilerin tebaanın ödeme kabiliyetlerine göre tertip edilmiş olması ve bilhassa mutaassıp Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine girmek için ölümle tehdit edenlere karşı Türklerin bu¬ralardaki unsurların dinî ve vicdanî hislerine hürmet göstererek bu ince ve hassas noktayı temel prensip olarak kullanmaları, Balkanlıların Katolik baskısına karşı Osmanlı idaresini bir kurtarıcı olarak karşılamalarına başlıca sebep olmuştur.

Yukarıdaki sebeplerden başka Balkan fethinin sür'atle geliş¬mesinde ve istikrarında, asırlarca evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra Hıristiyanlığı kabul etmiş olan Peçenek, Kuman, Gagavuz ve Fardar'ların da aynı ırktan bulunmaları sebebiyle bunların fethi kolaylaştırmakta etkili olmaları da ihtimal dahilindedir. İşte bundan dolayıdır ki Müslüman ayağı basan ve yerleşme siyaseti takip edilen Balkanlarda Türk idaresine karşı hemen hiçbir halk ayaklanması olmamış ve hattâ Osmanlıları Balkanlardan çıkarmak isteyen Haçlı seferlerinde bile böyle bir hareket görülmemiştir.

Türklerin Balkanlardaki bu âdilâne, pek şuurlu ve halkı memnun bırakmış olan hareketleri meydanda dururken, sür'atle ilerlemiş olan Balkan fethini bir türlü hazmedemeyen bazı garazkâr tarihçilerin taassup tesiriyle kaleme alınmış yazılarını bir tarafa bırakarak Türk istilâsı esnasında insaflı tarihçiler tarafından yazılmış olan eserleri tetkik edecek olursak, kendi tarafımızdan hiçbir delile hacet kalmadan o eserlerin kayıtlariyle vaziyetin, Osmanlı Türklerinin lehine olduğunu bütün çıplaklığıyle görürüz.

Osmanlı istilâsının en bariz vasfı, gelişigüzel sergüzeşt ve çapul şeklinde değil, bir program altında şuurlu bir yerleşme halinde tecelli etmiş olmasındadır; bu da işgal edilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni idareden memnun olmalarına istinad ettirilmiştir, işgal programının ilkelerinden biri de yeni elde edilen stratejik yerlere ve büyük, mühim şehir ve kasabalara Anadolu'dan göçmenler getirtilerek yerleştirmek olmuş ve elde edilen topraklar da mîrî (devlete ait) mülk ve vakıf suretiyle muhtelif kısımlara ayrılıp şehir ve kasabalarda derhal ilmî ve içtimaî müesseseler vücuda getirilmiştir. Bu isabetli siyaset gerek Anadolu ve gerek Rumeli'nin istilâsında o kadar maharetle tatbik edilmiştir ki halk yeni idareyi yadırgamadıktan başka gösterilen muamele ve müsamahadan memnun ve müteşekkir kalmışlardır; mutaassıp bir Katolik olan Macar kralı Layoş (Lüdvig) kuzeyden Papa'nın teşvikiyle Balkanlara inerek Bulgaristan ve Balkanları ve Bogomil mezhebinde olan Bosna'yı Katolik mezhebine sokmak için ortalığı kana boyamak suretiyle vicdanlara tahakküm etmek isterken, güneyden kuzeye doğru çıkmakta olan Sultan Murad da vicdan hürriyetine, şefkat ve adalete dayanarak Rumeli'ye yerleşiyordu. Bu husus hakkında Gibbons, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu isimli eserinde şunları yazıyor :

"... Osmanlıların müsamahaları ister siyaset, ister halis insaniyet, isterse lâkaydi neticesi ile meydana gelmiş olsun, şu vakıaya itiraz edilemez ki Osmanlılar yeni zaman içinde milliyetlerini tesis ederken dinî hürriyet umdesini temel taşı olmak üzere vazetmiş ilk millettir; arası kesilmeyen Yahudi eziyeti ve engizisyona resmen muavenet mesuliyeti lekesini taşıyan asırlar esnasında Hıristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında ahenk vebarış içerisinde yaşıyorlardı...".

Görülüyor ki yeni doğan Osmanlı devletinin süratle genişlemesinde, denizi aşarak Balkanları işgalinde yalnız fütuhatın ve devletler arasındaki ihtilâflardan istifadenin ve siyasetteki maharetin değil, aynı zamanda yukarıda gösterdiğimiz manevî sebeplerin de tesirleri vardır. Ancak bu sayededir ki Türkler Rumeli'de işgal ettikleri geniş ülkeleri bir avuç kuvvetle elde tutmuşlardır ve yine bu sayede Timur'un saldırısıyla Osmanlı devleti Anadolu'da parçalandığı halde Rumeli'de dimdik durmuştur.

XV. yüzyılın ilk yarısı içinde (II. Murad zamanında) Rumeli'yi gezerek Türklerle diğer Balkan Hıristiyanlarının içtimaî vaziyetleri hakkında bir mukayese yapmış olan ve Türklerin her hususta Balkanlılardan üstün olduklarını gösteren Bertrandon de la Broquiere şunları söylüyor:

"... Büyük bir refah içinde bulunan Türk köylüleri, Hıristiyan köylülerin çoğunun aksine olarak hiçbir zaman yalın ayak gezmezler, dizlerine kadar çıkan çizme giyerler; Türkler erken kalkar ve işlerine erken giderler; sükûnet ve büyük bir gayretle iş görürler; Rumlar, Sırplar ve Bulgarların aksine olarak Türkler, evlerinin kendilerine mahsus olan kısmında ehlî hayvan bulundurmazlar; hiçbir Türk temizce yıkanmadan evinden çıkmaz; bir hayvanın yediği yemeği bir Türk yemez; bir tavuk kesmek istediği takdirde bile onu bir müddet temiz yiyecekle besler; merhamet sahibi olan Türk, harpte mecburiyet altında insan öldürür; tabiaten sükûtî olmasına ve çalışmakla sertleşmiş bulunmasına rağmen şiir kabiliyeti yüksek, ilme meyil ve istidadı çoktur...".

Bunları söyleyen seyyah, ahlâk bakımından da Türklerin Balkanlılardan üstün olduklarını şöyle anlatıyor:

"... Türkiye'de giriştiğim her iş ve bulunduğum her münasebette Türklerde Rumlara nazaran çok daha fazla arkadaşlık duygusunun mevcut olduğunu gördüm ve Türklere Rumlardan ziyade îtimad ettim" dedikten sonra:

"Gerek şehirde, gerek köyde Türkler kuvvetli, cengâver, kanaatkar işçi, namuslu tüccar, sadık arkadaş ve himaye edici efendilerdir; kısaca, doğru ve samimî kimseler...".


İşte Balkanları istilâya başlayan küçük Osmanlı Devletinin manevî ve içtimaî cephesi de böyle idi; bu karakter ve manevî cephe, devletin şuurlu siyaseti ve azim ve irade kudretiyle bir ahenk teşkil edince bunun neticesinin ne olabileceğini yine Osmanlı tarihi gösteriyor. Bunun için Gibbons'un Osmanlılardan bahsederken "yeni bir millet teşekkül ediyor" demesi çok yerinde kullanılmış bir tevcih olup hâdiseler de bu sözün yansımasıdır.

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz