Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Teslim Abdal
Levnî
Anadolu İsyanları - Celâlîler
Hacı Halil Paşa
II. Bayezid'in Şahsiyeti
Baltacı Mehmet Paşa
fatih sultan mehmedin hayatı
İlk Osmanlı Padişahları Dönemi Camileri
İbn-i Kemal
Gravürler

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Girit’in tümüyle fethi ise 1645 yılına rastlar.

Sayfadaki Başlıklar


Girit İsyanı
Donanmanın istasyonları
Girit isyanı öncesi
İlk tedbirler ve isyan
Ali Haydar Emin Alpagut
İsyana karşı abluka
Abluka kararı

Hazırlayan: Metin Hasırcı

Târihler 1866 ilâ 1869 yılları arasında Akdeniz’de mühim bir ihtilâlden bahseder.

Girit İsyanı

Girit’e 1341’de ayak bastık. Girit’in tümüyle fethi ise 1645 yılına rastlar. Kıbrıs’ta olup bitenleri anlamak için Girit’te olanları bilmemiz lazım. İlk Girit isyanı Rusların tahrikiyle 1770’de patlak verir. 1820 Mora İsyanı’yla (ki Patrik’in karıştığı ve asıldığı ve hâlâ Kin kapısı olarak duran olayın olduğu tarih) birlikte Rumlar Girit’i de ayaklandırır. Bu isyanlarla Yunanistan devleti kurulur ve kurdurulur. İsyanların arkasında, İngiltere, Fransa ve Rusya (şimdiki ABD-AB-İsrail gibi) vardır.

Târihler 1866 ilâ 1869 yılları arasında Akdeniz’de mühim bir ihtilâlden bahseder. Bu olay Girit İsyanıdır. Osmanlı İslâm devletinin Donanmayı şahanesinin de bir mânada o devre ait icraatıdır dersek hâta etmiş olmayız.

Süleyman Paşa’nın, Osmanlı İslâm devleti nâmına Mevlid müellifi Süleyman Çelebi Hz. lerinin: “Velâyet gösterip halka suya seccade salmışsın/Dest-i takva ile Rumelin almışsın” dediği târihlerdeki 1354’ün akabinde başlayan Rumeli toprak fetihleri, bu günkü Yunanistan’ı teşkil eden Rumların ve arazilerinin bu fetihler silsilesi içinde Osmanlı devletince dâr’ül islâm yapılmasıdır.

Bu topraklar ve Rum ahali, Müslümanlığın adalet tevziinden müstefit olup, birinci sınıf vatandaşın da fevkinde hür ve müreffeh bir hayat sürmüş olduğu insaf sahibi Rumlar tarafından da itiraf olunmaktadır. 1789 Fransa ihtilali ile etnik ayrımcılığın ve din düşmanlığının temelleri atıldı. Nihayetinde kopan ihtilâl bütün taçlı yönetimlere te’sir etti. Nitekim Avrupa’daki bütün hanedanlar bir sarsıntıya maruz kaldılar. Bu durumdan Osmanlı devleti bir endişe duymadı. O sırada da Osmanlı tahtında 3. Selim gibi Avrupayı çok iyi tâkip eden bir padişah vardı. İşte Yunanistan bütün küçük prenslikler gibi Osmanlı ülkesinde yaşarlarken, Rusya’nın üzerine aldığı Ortodoks mezheplileri koruma plânı içinde bu prensliklerin de bağımsızlık istemelerini teşvik ettiği gibi yardımlarını da esirgemeyeceğini dile getirmeye başladığı görüldü. Yunanistan’da yaşayan aydınlar bağımsızlık şarkılarını terennüme başladılar. Nitekim 1822’de Yunan İstiklâlinin ilânı gerçekleştirildi.

Yunanistan Krallığına seçilen Bavyera Kralının oğlu Oton, bu makamı Yunanistan’ın genişletilmesinin şartını benimseyerek 7 Mayıs 1832’de üzerine almıştı. Ertesi sene Yunanistan’ın Kuzeyindeki sınırı Golos-Narda hattına çıkarılıp, Asporatların bir kısmı da ilhak edilmek suretiyle Yunanistan’ın biraz daha büyütülmesi sağlanmıştı. Oton selefi gibi Nabistlere dayanmaktaydı. Memleketin vaziyeti ise hâmi devletlerden her hangi biriyle iyi geçinip diğerlerini gücendirmeye müsait değildi. Osmanlı idâresinde kalan yerlerin Yunanistan’a ilhakından söz ediliyor yalnız, yedi Yunan adası hiç bahse konu edilmiyordu. 1841’de Girit’in asayişi bozuldu. Girit Rumları hedef olarak Yunanistan’a iltihak etmeyi göze almış ve bunu temin için de isyân etmişti.

Mahalli hükümetin idâresizliğine karşı, tabii bir muhalefet şeklinde kabul edildi. 1848 ve 1849’da Yedi Yunan adası da ihtilâl içinde kaldı. Bu da Yunanistana katılmayı temin propagandasının görülen bir tezahürüydü. Aleksandr Mavro Kordato 1848’de yâni yedi ada isyanının başladığı sıralarda bir siyasi program çıkarıp Yunanistan’a ilhakı lâzım gelen kaynakların listesini yaptı. Lord Palmerston politikasının mürevvici geçinen bu diplomat Teselya, Epir ve Makedonya ve de Girit Adasını saymakta, o da öbür 7 ada’yı sözkonusu etmemekte idi. İngiltere’ye istinat eden bir partinin programına girmek, Girit ihtilâl komitesine sadece kuvvet vermeyip cesaret aşılayacak ve taşkınlığa sevk edecekti. Bu konuda ayrıca Rusya’dan da kuvvet ve tâlimat alıyordu Mavro Kordato.

Kırım Harbi esnasında Kral Oton müşkül mevkide kaldı. Çünkü Yunan himayecisi İngiltere ile Fransa Osmanlı devletinin müttefiği olmuş ve de Çarlık Rusya’sına karşı harp etmekteydiler. Yunanistan, İngiltere ile Rusya arasında kalmıştı. Hangisini tercih etmeliydi? Bu hususta Rusya Kral Oton’u kendi tarafına celp etmeye muvaffak oldu. Bunun karşılığında İngiliz ve Fransız filolarından Pire limanına asker çıkarıldı ve Atina işgal edildi. Bu tazyik iki buçuk yıldan ziyade devam etti. Kral Oton bütün bunlara rağmen Rus fırkasının çok güçlü olmasından dolayı Çarlığa sadık, bununla beraber İngiltere ve Fransa’ya da muhalif kalmaya devam etti. Rusya; muvaffak olsaydı, Yunanistan çok şey kazanacaktı. Halbuki harbin neticesinde Nabistler umduklarını bulamadı. 1861’de İtalyan harbinde büyük şöhret kazanmış olan Garibaldi ile müzakerelere girişti. Bu müzakerelerin esasını Garibaldi kumandasında bir İtalyan gönüllü Alayının Yunanistan’a girmesi teşkil etti.

Danimarka kralının oğlu Corc, Yunanistan krallığına 9/3/1861’de seçilmiş oldu. Yeni Kral 1. Corc, Yunanistan’a yedi ada’yı hediye getiriyordu. İngiliz diplomasinin, Nabistler fırkasını yere sermiş olduğunu görüyoruz ve İngiliz taraftarı partiyi işin başına geçirmişti. Yunanlıların hesaplarına göre ilhak sırası Girit Adasına gelmiş oluyordu. İhtilâl komitesi Girit adasındaki Rum çoğunluğu tahrik etmek suretiyle çıkardığı olaylar neticesinde emellerine nâil olacağı kanaatini taşıyordu. Bunu sağlamak için her yerde cemiyetler ve dernekler teşkil edilerek, gönüllüler kaydedilmeye, yardım toplanmaya başlanıldı.

1. Corc’ un, Rus Çarlık hanedanına mensup Grandüşes Olga ile izdivacı dedikoduları Rus’ların Girit Adasını, Olga’nın çeyizi olarak Yunanistan’a vereceğine dâir havadis ortalığı kapladı. Rusya Avusturya savaşları sonunda Avrupa’da ortaya çıkan vaziyet, Fransa ve Avusturya’yı, Rusya’ya rahatsızlık vermeye mecbur ettiği gibi İngilizler de doğu tarafındaki üs’lerine tarafsız bir görüşle baktığından Rusya’nın hedefi Yunanistan meselesine hâkim oldu. Memleketteki fikir cereyanlarını temizlemekle beraber Romanya konsolosu Gergedenof vasıtasıyla Girit’teki isyan eğilimlerine kuvvet vermeye başladı. İsyandan evvel Türk filosu Girit isyanının husule geldiği 1866 senesinin hemen başında Türk filosunda şu gemiler bulunmaktaydı. 1840 yapımı Peyki Zâfer, 1855 yapımı Sinop Fethiye, 1857 yapımı Reşadiye, 1858 yapımı Tosya, bu saydıklarımız 3100 ilâ 3500 tonluk gemiler olup her birinde 33’er top ile donatılmıştı. Altı kıta uskurlu ahşap fırkateyn, Muhbir-i suru 1850 yapımı, 1860 yapımı Hüdavendigâr, Mahsuraziz 1861 yapımı, Gemlik Ertuğrul ve Keyvan-ı Bahri 1863 yapımı İstanbul’da, Selimiye 1865’de İstanbul’da yapılmıştır. Bunların 1.’si 1472 tonluk gemi olup, 3 adet 38 adet küçük top ile teçhiz edilmişti. Diğer üçü 2200/2800 tonluk olup her biri 20’şer librelik 32 topla silahlandırılmıştı. 4717 tonluk bir firkateyn olan altıncısı kuru tekne hâlinde bulunuyordu. Silahlar takılmaya başlanıldıysa da, işlem tamamlanamadı bundan dolayı da filoya iltihak edemedi.

Bunun için uskurlu ahşap fırkateyn hakikatte beş kıta idi. 14 kıta uskurlu ahşap kuvvet filo, Sinop, Edirne, İzmir, Bursa, Seddülbahir, Osman Gâzi, İlan-ı Bahri 1863 İstanbul diğeri ise Utarit, İngiltere, 1863’de İzmit’te Vietnam 1864’de bunlar 37 librelik sekiz ilâ onikişer toplarla mücehhez 600 ilâ 800 tonluk gemilerdi. 25-30 geminin Talia, Fuat, Peyk-i Meserret, Rehber-i Tevfik, Mecidiye, Fevz-i Bahri, Eser-i Cedit, Sefer-i Bahri, Şevket -i Hayr, Eser-i Nüzhet, Sulhiye, Peyk-i Ticaret, Sürat, Süreyya, Hayreddin, Kılıc Ali; Zinet-i Derya, Tevfikiye, Kaptan-ı Derya, Neveser, Gemlik, Nimet, Konfide gemileriydi, bunlar doğrudan tersaneye bağlı olup, nakliye işlerinde kullanılmaktaydı. Kimilerinde iki ilâ altı adet top bulunmaktaydı. Tonajları ise; 150 ilâ 1100 ton arasında değişmekteydi.

Sonralarıysa; İdare-i Aziziye, İdâre-i Mahsusa ve Seyr-i Sefain isimlerini almış bulunan Fevaid idâresinin de küçüklü, büyüklü vapurları bulunduğundan içlerinde uygun olanlar kullanılmaktaydı. 1866 senesinde filomuz bilfiil faaliyet halinde olarak 23 savaş gemisi, 25’de nakliye gemisinden mürekkepti.

Ne var ki; Girit’de Rusların iğfal edip kendilerini şişirip, silah ve teknik yardımlar yaparak tahrik etmekte olduğu bahse konu adanın yerli Rumları ve daha önce megalo idea gereği ada’ya gizlice soktukları Yunan palikaryaları, iki asırdan ziyade Osmanlının adalete riayeti, inançlarına ve hayatlarına asla müdehale etmiyerek huzûr içinde yaşayan ada ahalisini birbirine karşı yâni Müslümanlara karşı gayrimüslimleri harekete geçir-meye muvaffak olmuştu. Ruslar; neticeten ada’yı bir isyana kalkışmaya razı etmiş bilfiil ihtilâl ateşini tutuşturmuştu.

Donanmanın istasyonları

Adalar denizi de denilen Ege ve Akdenizin bazı limanlarında tesbit edilmiş istasyonlarımız şöyle idi: Girit’de; Peyk-i Zâfer, Rehber, Selânik’te; Âkka, Golos’ta; Şevketnüma, Pire‘de; Sinop, İzmir’de; Muhbir-i Sürûr, Ayvalık’da, Boyana, Midilli’de Tâir-i Bahri, Sisam’ da; Sünne korveti, Rodos’da İskender, Preveze de; Peyk-i Şevket, Bar’da; Beyrut ve de Edirne gemilerimiz bulunuyordu. Donanmanın başkumandanlığı hazarda olsun, seferde olsun Kaptanpaşa’nın uhdesindeydi. Girit isyanı çıktığında bu makam Adile Sultan’ın zevci Damat Mehmed Ali Paşa üzerindeydi. 1840 senesinde liva yâni Tuğamiral olan Mehmed Ali Paşa, denizcilik sınıfını seçtiğinden vazifelerde ve rütbelerde damat olması hasebiyle de çabuk yükseldi. Devlet hizmeti boyunca bir kere sadrazam olmuş, iki defa Seraskerlik makamına geçmiş ve beş seferde kaptanı derya olarak bulunmuştu. Sultan Aziz, Eniştesi Mehmed Ali Paşayı 6. defa kaptanı derya yapmak suretiyle bahriyenin başına getirdiğinde takvimler 1866 senesi Nisan ayını gösteriyor, kaptanı derya 53 yaşın verdiği tecrübelerle dolu, zengin, güçlü, muktedir bir şahsiyet idi.

Girit isyanı öncesi

Avusturya ile İtalya’nın savaşa tutuşması, savaşın genişleyeceği korkusu önceleri Avrupa’da endişelere sebep teşkil etmiş öte yandan Bosna-Hersek ile Eflâk ve Buğdan’da gerginlik hissedilir mertebeydeydi.

İlk tedbirler ve isyan

Bilindiği gibi Osmanlı devlet idâresinde, azınlıkları bir emanet olarak görmesinden doğan, hassas ve iyi niyetli bir yaklaşım yer almıştır. Bunu temin için zaman zaman gayrimüslimlerin çok olduğu yerlerde o cemaatin isteklerini ehemmiyyetle kaale alır ve onlarla istişâre ederek, bir idâre tarzına girerdi. İzmir’li bir muhtedi olan Hekim İsmail Paşa, 6 yıldır Girit adasında vâli idi. Mekteb-i Tıbbiye tahsili sonrasında elinden tutanlar olmuş ki, evvelâ eczâne müdürü daha sonra baştabip olmuştu. Sultan Abdülmecid devrindeki meşhur sünnet düğününde şehzadeleri bizzat Hekim İsmail Paşa sünnet ettiğinden hem itibarı ziyadeleşmiş hem de ûla evvelliğine yükseltilmişti. 1847’de hem vezir ve de Yanya Vâliliğine nasb edilmiştir. Hemen peşinden Nafia (Bayındırlık) Nezaretine tâyin olundu. Böylece mühtedi İsmail, hem paşa, hem vâli, hem de recul-i devlet yâni Osmanlı kabine üyeleri arasında yer almıştı. Abdülmecid Hânın hayatı boyunca defalarca nafia ve ticaret nazırlıklarına getirildi. 1860 tarihinde Osmanlı tahtına oturan Abdülaziz Hân, İsmail Paşayı, Girit’e vâli olarak göndermişti. Kökeninde Rumluk ve Hıristiyanlık anlayışı bulunan Hekim İsmail Paşa’nın, Girit ahalisine yapmakta olduğu vâliliğin 6. yılında ada’da yaşayan Rumların hayat tarzını, tercihlerini ve siyasal düşüncelerini bilmesi ve tâkip etmesi icâb ederken, bunda ne derece gayret gösterdi bilemiyoruz. Vâli olmadan evvelki görevleri olan nâzırlık görevlerini daha nâfi olduğu yoksa vâlilik vazifesinin mi? Ülkemize faydalar getirdiği hususunda karar kılmak hayli müşküldür.

Girit’de yaşama şansı bulmuş ve genişlemekte muvaffak olmuş bulunan Yunan-Rum ihtilâl komitesinin başı Hacı Mihal, yıllarca yaptığı fesatlıklarla Girit Adasını patlamaya hazır bir bomba haline getirdiğini bizim Hıristiyanlıktan mühtedi vâlinin fark etmesi ve bunları önleyecek tedbirleri almaması anlaşılacak gibi değildir.

Ne var ki; “Girit İhtilâli” adlı kitabının 8. sayfasında Ali Haydar Emir Alpagut: “Şu muhakktır ki; Hekim İsmail Paşa’nın Girit Rumlarının hazırlıklarındaki vüs’at (genişlik) ve ciddiyeti tam vaktinde ve lâyık olduğu katiyetle hükümete bildirmedi ancak 1866/Nisanın’da Bâbıâliye bir tahrirat gönderip, ada ahvalinin nezaketinden bahsederek sahilleri karakol yapmak üzere bir büyük ve üç küçük müsellah (silahlı) vapur istedi.

Bu tahrirat Babıâli’den Kaptanpaşalığa havale edildiği zaman pek tabii olarak Anadolu filosunun, Suda’yı hareket merkezi yapacağı ve o halde ayrıca gemi tahsisine lüzum kalmadığı, cevabı verildi.” demektedir.

Ali Haydar Emin Alpagut

(Türk deniz subayı. 1887’de Gelibolu’da doğmuş bulunan Alpagut, Osmanlı deniz kuvvetlerine 1907’de teğmen rütbesiyle dâhil oldu. Çünkü vakit geçmiş, Hekim İsmail Paşa’nın istediği vapurlar değil, Moralı’nın bütün filosu Girit sularına toplansa dahi ihtilâli önlemek gayrimümkündü. Hanya’ya yakın Homelos Yaylasında Girit’in sözü geçen insanları bir araya gelmiş, müzakereler sonunda on maddelik bir istekler listesi tanzim etmişlerdi. Bu liste vilâyet makamına takdim olundu. Hekim İsmail Paşa kendisine verilen bu talepnameyi Babıâli’ye gönderdi. Cihet-i askeriyede müşirlik rütbesine kadar yükselen Mütercim Rüşdü Paşa, Eflâk meselesi ile boğuşurken, Avrupa’da husule gelen vak’aları zikrederken, Girit’ten yükselen sesin mânasını anlamakta gecikmedi. Verdiği cevapda; hükümetin ahalinin yükselmesinin temininin boynuna borç olduğunu bilir ne var ki bu tarz nümayişlerin isyan sayılarak buna cesaret edenlere alınacak kararların da ona göre olacağını belirten bir talimatı yazdı. Vâli ve kumandana ayrı ayrı bildirdi. Takvimler bu sırada 1866 yılı Mayıs ayını gösteriyordu.

Ada’nın Yunanistan’a ilhakı olduğundan hemen harekete geçti. İsyan edenlerin halet-i ruhiyesinde saklı olan histeri araştırmayı kendine vazife edinen Âli Paşa’nın meşhur Girit seyahati esnasında Fransızca kâtipliği ile kendisine refakat eden Şarl Mismer hatıratında diyor ki: “Rumların köylerde yaşayan büyük bir kısmı ise, Müslümanların gidişiyle onlardan kalan toprakların sahibi olma anını hayal ediyordu. Bunlara ilâveten, beynelmilel basın dünyasının tahrikleri, kimi gurupların ihtirası yanında pek çabuk yükselmek isteyen ve tabi olduğu devletin hariciyesinin akla gelen ismi olmak istiyen konsoloslar çeşitli teşebbüslerle entrikalar çevirip ortalığı kızıştırdığı da görülebilir.” demektedir. Çok kanlı baskınlarla karşılaşan Müslümanlar toprak, servet ve eşyalarını bırakıp sahildeki eş-dost ve ahbablara, akrabalara sığınıyorlardı. Bu haberler Babıâliye ulaştığında, Mısır Hidiv’i İsmail Paşa’ya Girit’e çok acil yardım göndermesi bildirildi.

Görülen, Girit adasının bir ateş ve kan odağı hâline gelmiş olmasıydı. Rusya, İngiltere ve Fransa, donanmalarının bazı gemilerini Girit sularına sevk ettiler. Böylece de, Girit isyanı Osmanlı devletinin iç işi olmaktan çıkmış bir Avrupa meselesi halini almıştı. Çünkü Girit’de bir karmaşa almış yürümüştü. İhtilâl çizgisinin ilk devresi diyebileceğimiz Hekim İsmail Paşa’nın vâlilik döneminin dört aylık kısmı ihtilâlin adanın her semtini te’sirine alması hâlidir. Adanın asayişi için karada alınan tedbirler Ferik Osman Paşa’nın komutasına kâğıt üzerinde 16 tabur asker verilmesinden ibarettir. Yoksa böyle bir kuvvete varan sayımız olmadığı gibi Rum kökenli vâli beldenin en büyük âmiri olduğundan Osman Paşa pek fazla bir şey yapamadı. Mısır Cihadiye Nâzırı İsmail Paşa bizzat adaya gelirken üç tabur asker ve bir kaç tane de savaş gemisi getirdi. Artık işler büyüyor, buna karşılık bizim kuvvetler bir komuta altına alınmayınca çok başlı bir idare vücud bulmuştu.

İsyana karşı abluka

11 Şubat 1867’de kabinenin istifası Sadrazam Âlî Paşa’nın kurduğu yeni hükümette, Fuad Paşa Hariciye nâzırı, Mehmed Rüştü Paşa da Serasker oldu. Girit adası isyan vakasına böyle bir hükümet lâzımdı!.. Girit Vâlisine ve abluka komutanına çok sert ve sıkı emirler verildi. Tenkil harekâtı çok mânâsız bir şekle girmişti.

2 Eylül 1866’da Vâli Hekim İsmail Paşa görevden azl ile yerine Giridî lakabını almış olan Mustafa Nâili Paşa tâyin edildi. Tâyinin 3. günü sabahı Mustafa Nâili Paşa Girit’te ispat-ı vücud eyledi. İki gün süren devir teslimin arkasından İsmail Paşayı salavatlayıp, süratle vazifeye başladı. İlk işi bir beyanname yayınlayarak ihtilâlcilere akıllarını başlarına almaları hususunu tehditini ikaa muktedir bir vasıfta olduğunu hissettirerek duyurdu. Beyannamenin 1. maddesini af teşkil teşkil ediyordu. Evvelce hayli zaman Girit’de vâlilik yapmış olan aslen Kesriyeli Mustafa Nâili Paşa sadrazamlık da yapmış bulunduğundan idâreye hakimiyet farkı hemen belli oldu. Beyannamesine af maddesi koymakla Sünnet-i Nebevî’ye uygun tarzı tercih etti. İcraata bir bağışlama ile girişmek evvelâ sulh teklif etmek demektir. Ondan sonra asileri cezalandırmakta istediğin metodlara baş vurursun. Öte yandan da, şakiler içinde bir fikri ayrılık meydana gelmesine sebep de teşkil eder. Kimileri karşısında gördüğü gücün fırsat vermeyeceğini anlar ve bu fırsatı değerlendirme düşüncesine kapılır ve bunu arkadaşlarına tamime çalışır ki bunun nihayetinde iç guruplaşmalar oluşur, en azından beraberlikleri yara almış olur. Bu vasfı ile de iyi bir taktikti. Bu döneme kimileri ihtilâlin 2. devresi demektedirler. Malaka adı verilen Hanya’nın Güneydoğusunda birbuçuk saatlik mesafedeki yerde devlet gücü, isyancıları yaptığı baskınla geri çekilmeye mecbur etti. Hanya’da bunlar olurken, Yunan gazeteleri Girit’in tamamen ele geçirildiğini, ada Müslümanlarının kale içlerinde hayatlarını sürdürebildiğini yazmaktaydılar.

Abluka kararı

Abluka kararının Girit isyanının Mayıs ayında ortaya çıkşının beş ay sonrasında yâni Ekim ayında alınması da, Giridî Mustafa Nâilî Paşa’nın tedbirleri arasındaydı. Hekim İsmail Paşa böyle bir tedbiri almak değil, belki de aklına bile getirmemeyi tercih etmiş olmalı. 11/Şubat/1867’de kabinenin istifası Sadrazam Âlî Paşa’nın kurduğu yeni hükümette, Fuad Paşa Hariciye nâzırı, Mehmed Rüştü Paşa da Serasker oldu. Girit adası isyan vakasına böyle bir hükümet lâzımdı!. Girit Vâlisine ve abluka komutanına çok sert ve sıkı emirler verildi. Tenkil harekâtı çok mânâsız bir şekle girmişti. Harp devam ediyor, eşkiya öldürüleceğini anladığı anda hemen teslim oluyordu. Bunlardan Yunanlı olanlar yalnız affedilmekle kalmıyorlar, vapurlarımızla Yunanistan’a naklediliyorlardı. Buna mukabil tam tersine Yunan gizli servisleri hükümetinin gizli talimatlarıyla Girit üzerine kendi liman ve adalarından Girit’i ele geçirme gönüllülerini yığmaktaydı. Misal olarak da Ali Haydar Emir Alpagut merhumun Girit İhtilâli adlı çaşılmasının 12. sahifesindeki bilgiyi nakledelim: “Resmo civarında teslim olan eşkiyadan 320 Yunanlı İzzetin ve Esericedit vapurlarıyla Salamis’e götürüldü. Geri kalan 620 Yunanlı da yabancı vapurlara bindirilerek gönderildi. 14/Şubat’da Talia vapuru Girit’e doğru gelen şüpheli bir gemi gördü.

Biraz yaklaşınca bunun Yunan bayraklı Panteleon vapuru olduğunu anladı, muayene edeceğini, durmasını temin için kurusıkı bir atış yaptı. Yunan gemisi alabanda yapıp kaçmağa koyuldu. Talia hızını arttırıp peşine düştü. Serigo adası pek yakındı kaçan gemi bu adanın limanına girdi. Bu vaziyette abluka altına da girmiş oldu. Daha sonra öğrenildiği gibi içinde 330 gönüllü asi vardı. Bu abluka devam edebilseydi kontrabatçılardan biri eksilecekti. Yunan hükümetiyle ihtilaf çıkarmaktan içtinap eden hükümetin emriyle vapurumuz Girit’e avdet etti. Görülen odur ki; yapılan antlaşmalar tatbike kondukta hep aleyhimize netice veren davranışlar tevlid etmektedir.

12 Mart 1867’de hükümet örgü örer gibi icraatlar yapıyor ve bunların her biri yeni bir isim altında teşkil olunuyordu. Hükümetin tasarruflarından biri de, Bahriye nazırlığına İsmail Hakkı Paşa’yı getirmesi oldu.

Bu Paşa sadrazamlık dâiresinden yetişmiş, mabeyn ve baş kâtiplikde bulunmuş, sadaret müsteşarlığında, evkaf, hazine-i hassa ve mabeyn nazırlıklarında görevler ifa etmişti. 1864’de de vezir olmuştu. Durum böyle olunca Damad Mehmed Ali Paşa kapdanı deryalıktan istifa edince hükümet fırsat, bu fırsattır deyip gaalip ihtimal olarak M. Ali Paşa bu makama bir daha gelemesin diye kapdanı deryalık kaldırıldı.

Ablukada uğranılan müşkülatlar

Hükümet Girit gâilesini sükût ettirmek için bir seri kararlar aldı. Tenkil ve teskin harekâtı Serdar-ı Ekrem Macarlı Ömer Paşa’nın kumandasına tevcih edilirken 20/Nisan/1867’de Paşa’nın hemen Ada’ya hareket ettiğini görüyoruz. Sabık sadrazamlardan ve nice badirelerden geçip, Girit’in her yanını avucunun içi gibi bilen Vâli Giridî Mustafa Nâili Paşa, kumandan Macarlı Ömer Paşa ve de donanma kumandanı Hacı Mustafa Paşa askeri harekâtı kesinlikle netice alınacak bir safhaya taşımaya başladılar. Girit’in meşhur kalelerinden Resmo civarında Erkadi adlı manastır Miralay Korneos tarafından karargah olarak tensip edilmişti. Bunu haber alan Mustafa Paşa emrindeki 6 tabur askerle geldiği manastır önünde isyancıları teslime dâvet etti. Kabul edilmeyince hücuma geçildi. Yola dinamit döşemiş olan isyancılar bu lağımı patlatınca büyük bir zayiat meydana geldi. Her iki taraf da burada şikâyetçi olunacak derecede zayiat vermişlerdi. Çatışma kısa bir tereddütten sonra devam etti. Bizim zayiatımız devam eden çarpışmalarda yüz rakamına yaklaşırken, Yunanlılar da kayıp vermişlerdi. Bu sırada taburumuza takviye geldiğinden mevcudumuz 9 tabur seviyesini bulmuştu. Hedef Selino tarafına ilerlemek olup, toplaşma gayreti içinde olan isyancıların teşebbüsünü akim bırakmaktı. Nitekim; asiler dağılmış, her biri bir yere savuşurken 400 adedi sahilden denize girerek pek yakındaki Rus filosunun gemilerine kapağı attılar. Bu arada istiman(teslim)edenlerden yedi bin adet silah müsadere olundu. Çete reisleri ise, Lakos dağı zirvesine sığınmışlardı. Askeri harekâtın hız almış bu hâli, Yunana dostluk gösteren Avrupa devletleri Babıâli nezdinde teşebbüslerde bulunup, Mustafa Nâili Paşa başarıların rûhu ve âmili addolunduğundan bu devletler şikâyetlerini bu zatla delillendiriyorlardı. Âlî Paşa Vâli’yi geri çekmeye karar verdi. Böylece hem Avrupa devletlerinin isteklerini yerine getirmiş gibi olacak, hem de askeri harekâtın Osmanlı adına başarı ile devam edeceğinden, Avrupa devletleri vâli hakkında yanıldıklarını görüp de mahcup olacaklardı. İlâveten de, vâlilik olsun, tenkil harekât kumandanlığı olsun tek elde toplanacak idi. Giridî Mustafa Nâilî Paşa İstanbul’a avdet ederken Başkumandan Macarlı Ömer Paşa vâlilik görevlerini de üstleniyordu.

Teklif ve ret

Babıâli müdahaleci Avrupa devletlerinin ortak noktalarını bulup, üzerinde kafa patlattıktan sonra Hâriciye Nâzırı Server Efendinin eline bir ferman tutuşturuldu ve Girit’e gönderildi. Hanya’da bu ferman ahalinin toplandığı bir alanda okundu. Fermanda yer alan her köyden seçilmiş iki Müslüman iki Hıristiyandan müteşekkil 35 kişilik bir heyeti toplayıp İstanbul’a götürmek üzere Talia adlı vapura bindirildi. Bu okunan fermandaki teklifi kabul edenler millet hâinidir şekliyle ilân edildiler.

Babıâli müdahaleci Avrupa devletlerinin ortak noktalarını bulup, üzerinde kafa patlattıktan sonra Hâriciye Nâzırı Server Efendinin eline bir ferman tutuşturuldu ve Girit’e gönderildi. Hanya’da bu ferman ahalinin toplandığı bir alanda okundu. Fermanda yer alan her köyden seçilmiş iki Müslüman iki Hıristiyandan müteşekkil 35 kişilik bir heyeti toplayıp İstanbul’a götürmek üzere Talia adlı vapura bindirildi. Bu okunan fermandaki teklifi kabul edenler millet hâinidir şekliyle ilân edildiler. Bizim teklif işi ne kadar güzel hâlleylemeye matuf ise, Girit’i Yunanistan’a ilhak eyleme fikrinde olan çete diye vasıflandırdıklarımız aslında megalo ideaya bağlı ve Yunanistan’ın gizli-açık tasvibini almış düşünce sahibi olduğundan her neticenin ideallerinin lehine olmayanlarını ret yolunu seçmişlerdi. Bu yönüyle kabul eden vatan hâinidir damgası vurmak suretiyle kendi namı hesaplarına doğruyu yapıyorlardı.

İsyan durmuyor

Devlet-i Osmaniyenin aldığı tedbirler, yönetimin yeni yapılanmasını kararlaştırma teklifi muhatap bulamıyor, sert askeri tedbirlerin getirdiği ölüm ve yaralamalar, silaha sarılmış olan adanın Rum ahalisinin manen ve madden bu isyana uzun zamandan beri hazırlandığının ifadesi olarak görülmelidir. Bu bakımdan Osmanlı idâri kadrosu istihbari bakımından bu yetiştirilme ve hazırlanmayı tesbit edip, te’siri izale etmeye çalışmamış olmasının acısını çekiyordu. Ada’da isyan hasebi ile her türlü istihsal(üretim)durmuştu. Bu bakımdan savaşmak için silah ve cephane, yaşamak için ise erzak gelmesi şarttı. Ege denizinin kontrolü ve asayişi ihlâl edici davranışları ve teşebbüsleri izâle etmek için yeterli sayıda gemimiz olması ihtiyacın en başta geleni idi.

Girit’te sahil ve kale içlerine sığınmış bulunan Müslümanların gerek iaşesi gerekse de diğer ihtiyaçlarının karşılanması Fevaid şirketinden alınan gemilerin gayretlerine kalmıştı.

Abluka hattına giden gemiler birkaç günden ziyade duramayıp yeni yükler almak üzere merkezlere geliyorlardı. Büyük harp gemileri dahi İstanbul ve muhtelif iskeleler arasında mütemadiyen gidip gelmek mecburiyetinde kalıyorlardı.

Merhum Alpagut’un Girit İsyanı adlı çalışmasında 15. sayfada şöyle yazmakta: “Ferik İbrahim Paşaya; kömür yükü olarak gönderilen gemilerden Keyvânibahri fırkateyninin Selânik’ten tertiplenmiş keresteyi alıp tersaneye getirmek üzere korvetlerin de Behram iskelesinden taş nakletmeleri için adı geçen yere hızla geri gönderilmeleri beyan olunur. 5/Şubat/ 1867” Gemilerin çoğunun makine ve kazanlarındaki arızalar yerinde tamir edilemiyor, İstanbul’a gidiliyor, bu ise donanmada onulmaz gedikler açıyordu.

Vapurlarımızın sürat bakımından yetersizliği son sistem gemilerle Girit’e, subay, nefer, silah ve cephane ve de erzak taşıyan Yunan bayraklı gemiler ablukayı ihlâl ediyorlar ancak gemilerimiz makinesiz teknelere karşı başarı kazanabilir durumdaydı.

Bütün bunlar olurken Yunanlılar, ada’daki ihtilâli başlatan perde arkası güç, onlara daha çok yardımcı olabilmek için gayet süratli gemiler alıyordu. Bunların her birine isyan ile alakalı isimleri koymayı da ihmal etmedi. Bunlar; Girit, Erkadi, Hidra, Enosiy (istiklâl), Panaleon (Yunan birliği) olup, her biri üçer adet top monte edilmek suretiyle de silahlandırılmış oldu. Ayrıca bunların zabitan kadrosu ve mürettebatı ihtilâlci zihniyeti benimsemiş hem tecrübeli hemde cüretkâr kimselerden teşkil olunmuştu. Yeni aldıkları Yunan gemilerinin de devreye girmesiyle abluka kuvvetimiz iyice acze düştü. Artık Yunanlıların yelkenli ve kürekli gemilerinin kendilerini tehlikeye atmalarına lüzum kalmamış bu beş gemi hiç bir zorlukla karşılaşmadan kaçırılacak şeyleri taşıyabiliyorlardı.

Devletler arası hukuk kâideleri hükümleri umumiyetle bizim aleyhimize tatbik olunurken, tam aksi Yunanlılar için hep lehte yürüyordu. 1856 târihinde Pâris’te yapılan mukavelenâmede kaçakçılık hakkında esaslar şunlardı:

1- Korsanlık yasaktır.

2- Tarafsızlık belirten bayrak ancak savaş malzemesi olmayan eşyayı koruyabilir.

3- Tarafsızların kara sularında tâkip yapılamaz.

4- Kara suyu sahilden 4 mil kadar olan mesafeye denmesi kararlaştırılmıştır.

5- Abluka altına alınan sahilin on mil açığına kadar tâkibat yapılabilir.

Bu esaslar dahilinde hareket edilmek mecburiydi. Nitekim kaçakçılık yapan vapurlar yükleme ve indirme iskelesini terkettikten sonra Yunan adalarından bilhassa Serigo veya Şıra adasına geliyorlar en uygun gördükleri anda hemen demir alıyorlar, Girit sularına rota doğrultuyorlardı. Osmanlı devleti olarak biz, Yunan ile ilânı yapılmış bir savaşın tarafları olmadığımızdan ablukayı sadece Girit’e münhasır kılıp, savaş hâlinde olmadığımız Yunanistan’a ve onun kara sularına nasıl abluka uygulayabilirdik?

Kömür meselesi

Abluka filomuzun en büyük sıkıntısını kömür temini meselesi teşkil ediyordu. Gerek Anadolu gerekse Rumeli filosunun bağlı gemileri kömürsüz kalıyorlar, komutanlar İstanbul’u telgraf yağmuruna tutuyorlardı. Öte yandan Malta, Korfu ve Şıra adaları Şehbendirlikleri vasıtasıyla İngiliz kömürünü satın aldığımız tüccarlarsa Yunanlı idi. Adı geçen adalardaki kömürler, bu tüccarlar tarafından pazarlandığından kömürü satıp parayı aldıktan sonra nakliye işini elinden geldiği kadar geciktirmeye çalışıyorlar ve bunda da bizim gemilerin faaliyetini sabote etmek suretiyle haylice aksatmış oluyorlardı. Girit’de isyancılarla muharebe devam ederken, abluka filomuz son derece kısıtlı imkânlarla, yetersiz sayıda gemilerle, kaçak olarak ada’ya çıkarılmak istenen gönüllüleri men etmeye çalışırken, kömür talebi Etem Paşa tarafından Bar Limanından geliyor, Selim Bey ise Selânik’ten İstanbul’a telgraf çekmek mecburiyetinde kalıyorlardı. Kömür yüklü yelkenlilerimiz kâh sözde korsan saldırısına kâh fırtınalara yakalanıp batmış oluyordu. Bütün bunlar, ablukada yapılması mümkün olan şeyleri yapmaya engel teşkil etmiştir.

Hacı Vesim Paşa Kumandan

Nisan ayı geldiğinde Mustafa Paşa İstanbul’a çağırıldı. Mahmudiye ile Osmaniye zırhlı fırkateynleri Girit Adasına sevk edildi. Mahmudiye harp gemisi Müşir Hacı Ahmed Vesim Paşa’nın forsunu taşıyordu. Her iki gemi donanmamızın en yeni gemisi ve en kuvvetli unsurlarıydı. Vesim Paşa da, daha bir kaç gün evvel kumanda meclisi reisliğini deruhte etmişti. Kendisi deniz kumandanları arasında pek değerli bir zattı.


Vesim Paşa Girit’de

Vesim Paşa, ikisi fırkateyn biri ise Saik-i Şâdi vapurundan müteşekkil grupla doğruca Suda Liman’ına girdi. Eratı karaya çıkardıktan sonra Hanya önlerine gelip demir attı.

Vesim Paşa, ikisi fırkateyn biri ise Saik-i Şâdi vapurundan müteşekkil grupla doğruca Suda Liman’ına girdi.

Getirmiş olduğu eratı karaya çıkardıktan sonra Hanya önlerine gelip demir attı. Bu arada Serdarı Ekrem Ömer Paşa ile görüştü, aldığı malumatlar ışığında yapılacak harekâtın esaslarını tesbit etti. Emrindeki gemilerin vaziyetini tetkik etti. Tâmire muhtaç olanlarını ayırdı. Armasında sakatlık olan Şâdiye gemisini İstanbul’a gönderdi. Ada sularını bölgelere ayırıp, gemileri bölgelere dağıttı. Karada Ömer Paşa’nın, denizde Vesim Paşa’nın şuûr içinde yaptıkları tanzim faaliyetleri sonunda icra edilecek, isyanı cezalandırma harekâtından netice alınma inancı ziyadeleşti.

Bir yandan asker sevkiyatı devam ediyordu. Fevait şirketi idaresine ait vapurlar bu vazifeye tahsis olunurken, tersaneye ait olanların abluka filosuna gönderilmesine başlandı. Çoğunda silah olarak yalnız tüfek vardı. Zırhlı fırkateynlerde bulunan iki librelik Armstrongların vapurlara konması düşünüldüğünde güvertelere prinç dâiresel levhalar konması icâb ettiğinden bunu da Girit’e yapmak imkânı olmadığından vazgeçildi.

İhtilâlcilere gelince; bunlar da son gayretlerini sarf ederek isyan sahasını genişletmeye, tenkil kuvvetlerini yenmeğe, hükümetin dikkatini çeşitli zaviyelere sevk etmeye ve de Avrupa devletlerini müdahale etmeye dâvetle uğraşıyorlardı. Teselya hududunu geçen eşkiya sayısı artmış, böylece büyük çatışmalar görülmeğe başlamıştı. Etem Paşa filosuna mensup gemilerinin çoğunun Selim Bey idaresinde toplanmasına mecburiyet hâsıl olmuştu.

Şıra adası Yunanlı kaçakçıların emniyet içinde kullandıkları bir depo hâlinde olup lâzım gelen her şey Yunanistan’dan Şıra adasına getiriliyor, burada muhafaza olunup, dağıtım ise kayıklara, gemilere yüklenip icâb eden yerlere yapılıyordu. Mayıs ayı sonlarında Şıra’dan 30 torpilin Girit’e kaçırıldığı, Rus ve ABD’li mütehassıslar tarafından, abluka filomuzun mutad seyir hatlarına ve demir atma mevkiilerine atılacakları hükümetçe haber alındı, fırka ve gemi komutanlarına talimat verilmesi hususunda filo kumandanının dikkati çekildi. Haziran ayında İstanbul’a gelmekte olan vapurlarımızdan biri, Yunan bayraklı bir trandili muayene ederek barut yüklü olduğunu gördü.

Şıra’dan hareket etmiş bu gemiyi İstanbul’a götürdü. İçinden 750 varil barut çıkarılıp bir hayli de tüfek çıkınca bunlar Tophane’ye teslim edildi.

Yine bir takım korsanların Şıra’da tertibat aldıktan sonra İzmir sahillerine sarkıntılık yapacakları işitildiğinden Merih adlı korvetimiz bu mıntıkanın muhafazası için sevk edildi. Ağustos ayındaysa Sisam Adası sularını gözetlemeye vazifeli İskender korveti iki gemi yakaladı. Yunan bayrağı ile Şıra’dan gelmekte olan bu gemilerden biri Sisamlı Kostantin Zoğrafo, diğeri Petro Manol Kaptan idaresindeydi. Yükleri ise baruttu. Bu gemiler müsadere edildiği gibi baruta da el konuldu.

Velhasıl Şıra adasının bir eşkiya yatağı olduğuna şüphe kalmadı. Bu arada İsmail vapuru da Şıra adasına gönderildi.

Vesim Paşadan 8/Temmuz/1867 târihli bir yazıda mühim bir başarıya ulaşıldığı yazıyordu. 6/Temmuzda deniz yolu ile Franko Kasteli civarına çıkarılan kıtalarımız bu mevkıiyi zapt ile ihtilâl kuvvetlerini dağıtmış, Sifakyayı tutmuş, kaçanları tâkip ederek Akdağ mağaralarına tahassun(sığınan) eden eşkiyayı kuşatmıştı. Sifakya üzerine o sırada kara yoluyla da bir fırkamız gelmekteydi. Burasının elimize geçmesi isyancıları fena halde vurmuş olmamız demekti. Neticede umulan gibi oldu.

Birlikteliği yok olan eşkiya oraya, buraya dağılarak ahali üzerindeki tesirinin elden gittiğini gördü. Ahali adanın meşrû hükümetine elindeki silahları teslime başlamıştı. On gün içinde tesellüm olunan tüfek sayısı beş bin adeti bulmuştu.

Komodor Selim Bey’den, 13/Ağustos târihiyle gelen bir yazıdan, Teselya hududu geçilerek, eşkiyadan büyük bir kısmın kuşatılıp, esir edildiği bildirildiği görüldü. Pek geçmemişti ki, Yunanlılar satın aldıkları sürat sahibi vapurlarının sayısını beşe çıkarmışlardı. Artık Osmanlı bayraklı gemilere taarruza karar verdiklerine dâir istihbaratlar alındı. Bu haberler üzerine her gemiye varana kadar dikkatli olmaları emr edildi.

Girit İsyanının devamında yukarıda da bahsettiğimiz gibi kaçakçı gemilerin, kayıkların lojistik bakımdan isyancıları desteklerken, alınan bu sürat postaları, yardımı daha seri ve çokça yaptıklarından dolayı ihtilalcilerin harekâtı inkişaf etmekteydi. Aylardan beri yapılan bu kaçak mal ve silah ile erzak sokma işleminde asiler kuvvetlerini haylice ilerletmişlerdi.

Meselâ Erkadi isimli Yunan vapuru Ağustos ayına kadar Girit adasına tam oniki adet sefer yapmıştı. Ablukada vazifeli gemilerimiz bu kıç kasarasında Yunan bayrağı bulunduran gemiye bir türlü yetişemiyordu. Hâtta Erkadi’yi yakalamak için özel bir tertibat aldılarsa da, yakalanması kâbil olmadı. Vesim Paşa bütün bunlara vakıf olduğundan İngilizlerden satın alınmış bulunan dört bacalı vapurların Girit’e yollanmasını hükümetten resmen istedi.

İzzettin ve kumandanı

İzzettin vapuru abluka filosunda baştan beri ve zaman zaman bulunmuştu. Fakat sık sık İstanbul’a gönderildiğinden Girit ablukasında faydası kısıtlı olmuştu. Haziran ayında İstanbul’a geldiğinde bazı ufak tefek arızalarının tâmirine lüzum görüldüğünden alıkonuldu. Bahriye nezaretinden 11/Temmuz/1867, sadaretten İzzettin vapurunun Girit’e gönderilmesi istendiğinden söz konusu vapur 17/Temmuz/1867’de Hanya suları önlerinde demir attı.

Gemi Kumandanı Sağkolağası Hemşinli Gamsız Hasan, 2. suvari ise Solkolağası Sinoplu Hasan, 1. zabit Solkolağası Cihangirli Ragıp, 1. çarkçısı Sağkolağası Trabzonlu Mikdat Beylerdi.

Gamsız Hasan 1804’de doğmuş ve Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra yapılan askeri ıslahat esnasında İstanbul’a gelmiş ve tersaneye kaydolmuştu.

Firari Ahmet Fevzi Paşa’ya ve gemisine karşı Mısır’da gösterdiği gayreti ve becerileri sonucu Gamsız Hasan subay sınıfına geçmeyi hakketmiş olmalı ki, öyle yaptılar. Hümapervaz ve Kılıç Ali gemi suvariliklerinde bulundu daha sonra da Tuna Nehri gemilerine tâyin edildi.

Erkadi’yi Paralamak

Merhum Alpagut’un “Girit İhtilâli” adlı eserinin 24. sayfasından Erkadi’nin tahribi adlı bölümü biraz sadeleştirerek bu satırlara dercetmek istiyorum: “Denizin yüzü bulutlu bir gökten dökülen zulmetlere bürünmüş. Ne semâda bir yıldız ne sahilde bir ışık var.

Ağustos gecelerine mahsus ılık ve hafif bir lodos taa Mısır sularından Gamsız’a uzakta kalmış hatıralar getiriyor. Kuru yüzlü, posbıyıklı uzun boylu 63’lük dinç bir ihtiyar adam olan Koca Gamsız, haftalardır üzerinden çıkarmadığı bol setresi ve eğri kılıcı ile kumanda köprüsünün iskele ucundan:

-Viya böyle Ömer!

Diye serdümene bağırdı. İzzetdin bütün ışıkları sönmüş, Ayarumeli açığından batı’ya doğru bir hayalet gibi sessizce ilerliyordu. 6/Temmuzdan, Ağustos’un 15’ine kadar süren Sifakiye savaşları tenkîl harekâtının olanca faaliyetini bu mıntıkaya toplamıştı.

Eşkiyanın son döküntüleri şimdi Asprano mağaralarındaydı. Korsanlar buraya taze kuvvet çıkarıp vaziyeti kurtarmaya kalktıkları için Sifakya’nın doğu ve batı cihetinde karakola büyük ölçüde önem vermek lâzımdı.

Talia ile İzzetdin 6 gündür bu vazifeyi yapıyorlardı. Mahmudiye zırhlı fırkateyni ile Franko Kasteli önünde bulunan Müşir Amiral Vesim Paşa kaptanlara talimat verirken, bilhassa güneş battıktan sonra saat üçe kadar etrafa çok dikkat ediniz.

Zira; bu suları çok iyi bilen kaçakçılar karanlığın en koyu saatlerinde kenara sokulmak isteyeceklerdir. Ağustos’un 21. günü ay saat üç’de doğar. Bugün ise R. ahirin 19’una yâni ayın bedir haline rastlıyor.

Ortalık gündüz gibi aydınlanınca iyi bir av yakalamak için korkarım ki vakit geçmiş olmasın demişti. Gamsız Vesim Paşa’nın talimatını aynı kelimelerle kendi kendine tekrarlıyarak kartal gibi olan gözlerinin bakışlarını karanlık ufuklara saplıyor, oralarda kımıldayan bir gölge arıyordu.

Gaydos adası iskele omuzluğu istikametinde kalmıştı. Yüksek tepelerinde ışıklar yanan bu adanın korsanlara yataklık ettiği, casusluk yaptığı şüphesizdi. Fakat bir kaç geceden beri hiç bir ışık şavkı görülmüyordu.

Geminin baş tarafında zayıf bir kıvılcım seçen Gamsız, onu yakanın hüviyetini teşhis etmekte güçlük çekmedi:

-Söndür onu Hoca Efendi!

Diye seslendi. Gemi imâmı İsmail Efendi, sigarasını denize atmış ve yavaş yavaş kaportadan aşağı indi. Şimdi suvarinin bir komutuyla İzzetdin iskeleye dönüyordu. Hasan Bey kumanda köprüsünün sancak tarafına yürürken hesap kamarasındaki saate baktı. Ayın doğmasına 15 dakika vardı. Lâkin kara bulutlar o kadar alçalmıştı ki, sahnenin gündüz gibi aydınlanması mümkün olmayacaktı. Birdenbire Gamsız top tarakkası gibi gürledi:

-Foğa!

Bu komutu gecenin derin sessizliğini yırtan bir top sadası tâkip etti. Güvertede, cevval gölgeler koşuştu. Herkes savaş mevzilerini aldı. Bin metre kadar sancak başomuzluğu istikametinde pruvası for-forlu köpüklere gömülmüş bacalarından alev yükselen bir karartı, adetâ sahile doğru koşmaktaydı. O karartıyı gemideki herkes tanıdı ve de her biri aynı anda bir ağızdan:

-Erkadi’ Erkadi. .

İzzettin’in suvarisi Hasan Bey, derhal Erkadi’nin üstüne gide rek ve de iki taraftan top ve humbara patlatarak savaşa tutuşmuş Erkadi, münhezimen mağlup olmuştur. Bu mağlubiyetin peşinden firar yoluna düşen Erkadi gemisindekiler bu ölüm kalım savaşında kendini İzzettin’den kurtaramamıştır.

Alafonis’i sahilinde yetişen İzzettin rampa etmek suretiyle göğüs göğüse savaş başlamıştır. Erkadi gemisindekiler bu ölüm kalım savaşında haylice telefat verirlerken Erkadi’den atılan bir humbara İzzettin’in içinde patlamış ve beş-altı kişinin şehadetine bir kaç kişinin yaralanmasına sebeb olmuşken, Hasan Bey ve arkadaşları gece 03’den, sabah 09’a kadar kahramanca sebat ve gayret içinde çarpışmaya devam etmişlerdir.

İzzettin geri çekilip, Erkadi’ye bir daha vurmuş ve Erkadi’nin bir çok yeri çökerken, sancak tarafındaki pervanesini de kırmayı başararak sahildeki kayalıklara çarptırtmak suretiyle mezkür gemi batırılmıştır.”

Erkadi’nin enkazı

Hemen ertesi günü Mahmudiye zırhlısı savaşın cereyan ettiği sulara gelmiş ve gördüğü manzaraysa, Erkadi’nin içi ve taşıdığı yük tamamen yanmış, geminin karaya oturduğu yer çok sığ olduğundan küpeştesi suyun üzerinde görünüyordu.

Erkadi’nin topları çıkarılıp, Mahmudiye zırhlısına nakledilirken, birkaç günlük uğraş neticesinde makinesi de sökülüp dışarı alındı. Teknenin yaraları, delikleri kapatılınca yüzmesi sağlanmış oldu. Çekilerek fakat kendisi yüzdürülerek Hanya’ya götürüldü.

Bilahare 25/Eylül/1867’de Ertuğrul fırkateyninin yedeğinde İstanbul’a tâmir olunmak üzere Haliç tarafındaki Taşkızaklara verildi. Saray’ın arzusu bu vapuru yaptırmayı hatıra olsun ve bu başarı o gemi göz önüne geldikçe hatırlansın diye idi. Yoksa bu tâmir böyle bir geminin yeni inşaasından çok daha pahalıya mâl olacağını bilmez değildiler.

İsyanın idareten halli

Sifakya’nın zabtı ihtilal kuvvetini en metin ve sarp olan müdafaa mıntıkasından mahrum etmişti. Erkadi’nin tahribi ise dış yardımların da yolunu kesmiş oldu. Abluka işleri adanın güney sularında da ciddi bir şekle girmiş olduğundan kaçakçılık hemen durdu. Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa ile Deniz Kuvvetleri Kumandanı Vesim Paşa pek güzel anlaşmışlardı. Bu iki müşir’in birlikte götürdükleri harekât neticesi olarak Girit İsyanı, dağınık çetelerin müsademeleri hâline dönmüştü.

Kırkar-ellişer kişilere ayrılan asiler, adanın her tarafında saf tutmuşlar Rumlardan henüz isyana katılmamış olanları çeşitli tehdit metodları kimisini de, feci işkencelere tâbi tutarak yanlarına çekmeye gayret gösteriyorlardı. Ancak görülen, bu gayretlerinin sonuç alınacak gibi olmadığıydı.

Kara cephesinde ise büyük harekâtlara lüzum kalmadığı gibi deniz cephesinde de tam tersine herkesin dikkatini çekebilecek bir faaliyet görüldü. Yeni gelen Osmanlı birlikleri karaya çıkartılıyor, nöbetten gelen ablukadaki bir gemi istirahat için burada kalıyordu. Patlayan havadan kaçan, Fransız, Rus ve İngiliz gemileri de burada barınıyordu. Esasında liman tahkim edilmiş olmayıp savunma mekanizması da yoktu. Bir ara Yunan gemilerinin korsan olanları Suda önlerinde yatan gemilerimize gece saldırısı yapacakları haberi alındı.

O sırada da Osmanlı-Yunan münasebetleri büyük bir kriz içine girmişti. Her iki taraf sınır boyuna asker yığmış olduğundan harbin başlaması adetâ bir gün mesafesi halinde idi.

Mahmudiye zırhlısının sevki

Kumanda meclisi doğruca Girit sularına gelecek olan iki vapura karşı bir taarruz ihtimalini düşünerek, Malta adasına iki bölük askerle bir harp gemisi göndermesini 25/Aralık/1867’de Vesim Paşa’ya emretti. Mahmudiye zırhlısının sevki kararlaştırıldı. Ne varki vapurların hareketi haylice gecikecekti.

Devletlerin fiili müzaheretlerine, Yunanistan’ın kendisi için felâketi mûcip olacak bir harbi göze alacak derecede ileri giden yardımlarına ve ihtilâlcilerin kara ve deniz alanlarında devam eden gayretlerine rağmen tenkil harekâtı askerî noktai nazardan başarıya ulaşmıştı.

Ada’ya sükûn ve asayişin iâdesi için son ve kısa bir hamle kâfi idi. İş bu safhaya girince Rusya ve Fransa’nın meseleyi politik olarak diplomasi yoluna kaydırmaya kalkıştıkları görüldü. İstanbul’da elçileri siyasi girişimleri uygulamaya koyulurken, Girit’te de ecnebi filoların davranışları ve müdahaleleri dostane olmayan bir tarza vardı. Meselâ: Akdağ(Asprono)mağaralarına iltica eden asilere karşı Ömer Paşa, Jeneral Polisiyenin Cezayir’de kullandığı tedbire baş vurmak istediği zaman Fransa filo kumandanı Liva Amiral Simon: ‘Böyle bir şey yapılırsa Hanya’yı topa tutacağım!’ şeklindeki düşüncesini Vesim Paşa’ya bildirdi.

Kocaları eşkiya tarafından vahşiyâne işkencelerle şehid edilmiş beş-on Müslüman kadının, Kandiye’de bir kaç Rum’a gösterdikleri sert tepki üzerine, Rus filosu kumandanı Amiral Boradanof, bütün kuvetlerini Kandiye önüne toplayıp, vâliliğe çok şedit bir lisanla kaleme alınmış ultimatom keşide etti. Şehir feci bir tahribata mâruz kalmaktan zor kurtarıldı.

Girit’in, Yunanistan’a ilhakı için, 2. bir Navarin lâzım geldiği açıkça söyleniyordu. Çengeloğlu Tâhir Paşa’nın düştüğü tehlikeye mâruz kalmamak istediği halde Vesim Paşa’nın yalnız askerce değil, diplomatça da davranması icâb etmekteydi. Hâdise yavaş yavaş adı konulmamış bir mütarekeye doğru yol alıyordu. Girit için yapılacak ıslahatın şekli kararlaştırıldı.

Sadrazam Âlî Paşa’dan başka Ticaret ve Nâfia nâzırı Kabuli, İstabl-i âmire müdürü Rauf Paşa, Hoca Mecid, Sisam Bey’i Karatodori, Kostaki Adosidis, Sava Efendiler, Türkçe kâtibi Mahmud Bey ile Fransızca kâtibi Şarl Mismer’den ve yaverlerden meydana gelen heyet, Sultaniye vapuru ile İstanbul’dan gelmekte idi. Dört gün sonunda Girit’e gelen heyet Hanya’da vâli konağına yerleşti. Devletleri temsil et mekte olanların vaziyetine dâir net bir tespit için sadrazamın Fransızca kâtibi Mösyö Şarl Mismer’in hatıratından bir kaç misal münâsib olacaktır.

Mösyö Mismer diyorki: “..Fransa’nın Girit’de bir konsolosu vardır ki, başına şeritli bir asker şapkası, sırtına bir fânila ceket, ayaklarına uzun konçlu suvari çizmesi giyer. Omuzlarına püskülleri göğsüne açılan bir Suriye şalı atar elinde de dâima bir kamçı taşırdı.

Bu adam tâyin edilen ilk mülakat saatinden 20 dakika sonra üstündeki o garip kıyafetiyle sadrazamı ziyaret etti. (İstidrat: Âlî Paşa çok ciddi bir devlet adamı olduğundan dolayı resmiyete pek önem verir idi. Bir defasında mabeyne gittiğinde bekletilmeden huzûru hümayuna alınmış. Ancak padişahın mutad kıyafeti yerine gayri resmi kıyafetle giyinik olduğunu gördüğünde hemen mabeynciye efendimiz daha hazır değilmiş, beni niçin huzura aldınız diye ifade-i meramda bulunmuş.

Tabii ki, Sultan Aziz burada kendisine tahmil olunan sitemi de anlamış, üstünü değiştirerek huzura kabulü yinelemiş. Görüyoruz ki kendi padişahının görüşmeye ciddiyet aksettirmediği intibaı veren kıyafetini değiştirmesi için azimkâr davranış gösterirken, sadrazam paşa yukarıdaki Fransız elçisinin bu sıra dışı ziyaretine nasıl katlanıyor biliyor musunuz? Dışa karşı gücün yetersizliğinin verdiği neticedir. Zaten Mösyö Mismer, notunda Âlî Paşa’nın bunu izah ettiğini anılarına koymuş. M. H) Mösyö Mismer:.

Elçinin gidişinden sonra Âlî Paşa dudakla rında ince bir tebessümle bana, diplomatı gördünüz mü? dedi. Maksadım tezvir değil fikirleri tenvir olduğu için yabancı memleketlerde bulunduğum müddetçe dikkat ettiğim daha çirkin bâzı ahvâli sükût ile geçiyorum, fakat şurasını zikretmeden geçemeyeceğim ki, Fransa yalnız ve çürük emtia ihraç etmiyor, bâzen kendisini resmen temsil eden böyle kaba ve adî adamlar da çıkarıyor ki, bundan çok defa memleket (Fransa) mutazarrır oluyor. “

Âli Paşa, gerek Ömer Rüşdü Paşa’dan gerekse Vesim Paşa’dan kurtulmak istediği hissediliyordu. 1868 senesi Kasım ayında, Serdarıekrem Ömer Paşa filonun maharetsizliğini ve savaşın uzadığını bahane ederek istifasını verdi.

Hüseyin Avni Paşa 15/Kasım/1868’de Girit’e gelip vazifesine başladı. Alpagut merhum, ”Girit İsyanı ve Arkadi’nin Batırılışı” adlı çalışmasında işaret ettiği hususla devam ettirilen yanlışlıklara da nezaket içinde itirazlarını serdetmiş oluyor.

Şubat ayında Vesim Paşa da istifasını verdi. Tersâne memurluğu üzerinde olmakla Anadolu filosu kumandanlığını ifa etmekte olan Ferik Âmiral İbrahim Paşa, Kumanda Meclisi reisliğine, Deniz Fabrikalar Nâzırı Liva Âmiral Zihni Paşa tersane memurluğuna, muavini Miralay Said Bey fabrikalar nâzırlığına tâyin edildi. İbrahim Paşa zâten Girit’de idi. 20/Şubat’da Mahmudiye zırhlısına geçti. Hacı Vesim Paşa da İstanbul’a avdet etti.

Âli Paşa projesi mucibince Girit Vilâyeti evvelki gibi beş sancağa, 17 kazaya (ilçe), 50 nâhiye’ye 1108 karye(köy)ye taksim edildi. Vâli müşavirliklerine Hanyalı Hamit Bey ile Karatodori tâyin olundu. Türklerin yanına Rum, Rumların yanına Türk muavinler verilmek üzere sancak ve kazaların memur kadroları dolduruldu. Bu icraat 5 ay sürdü. Âli Paşa heyeti 9/Mart/1868’de Sultaniye vapuru ile İstanbul’a avdet etti.

Kaçakçılık artıyor

Girit isyanı ancak siyasi cephesiyle bastırılmıştı. Esasında yapılan iş görüntüyü kurtarmaktan ibaretti. Babıâli samimi bir düşünceyle projeyi yürütmeğe azimliyken, Yunan idealleri kendilerinde mündemiç olan fikri tâkip gereği Âli Paşanın bu seyahatinin getirdiği dönemi isyan lehinde yapılmış bir mütareke olarak telakki edip, alttan alta ihtilâlcilerini takviyeye yeniden koyuldular.

Teselya sahillerinde kaçakçılık çoğalmaktaydı. Leftehor sularında görülen Yunan bayraklı bir yelkenliden şüphe edildiğinden üzerine Osmaniye ve Orhaniye’yi göndermek veya birini olsun göndermek icab ederken bunu yapmadılar.

Girit’de sükunet vardı. Artık askeri harekât yapılmasına hacet yok deniyordu. Sanki Âli Paşanın ıslahat denemesi başarıya gidiyor gibiydi. Ancak bu görüntü çok geçmeden tutuşacak bir yangın öncesinin hazırlıklarını örten, aldatıcı bir maskeden başka bir şey değildi.

İki yüzlü politika sürdüren Yunanlılar bir taraftan güya Girit’de normale dönüldüğü hususuna kani olmuş Rum âilelerin ada’ya avdetlerine yardımcı olurken, gönüllüler adı altında megalo ideayı benimsemişleri kâh vapur, kâh yelkenliler ile ada ve Teselya eşkiyasını beslemekten geri durmuyordu.

24/Ağustos’da barut yüklü üç geminin, Selânik ve Aynaroz sularına gittiği görülüyor, Şadiye suvarisi bunu haber alınca Eser-ihayr kaçak geminin üstüne sevkedildi. Yakalandığında Selânik’e çekildi. Bunların içinde 577 vâril barut müsadere edildi. 6/Eylül’de Eser-ihayr, Aynaroz iskelesine yanaşmak isteyen Yunanlılara ait iki kayığı yakaladı Selanik’e getirip 108 fıçı barutu müsadere olunarak melânetleri önlenirken, 2 gün sonra Kostantin isimli bir Yunan Aleksandr ve Lazar kaptanların idaresindeki üç kayık, Aynaroz ve Aya Nomi iskelelerine yanaşırken Eser-ihayr bunların yakasına yapıştı. Selanik’e bunları getirip aradığında bunlarda da 670 varil barut çıkmış oldu.

Girit’e kaçak emtia ve insan götüren vasıtaların içinde Enosis ve Girit vapurlarıydı. Bilhassa Enosis, Erkadi’nin tahribinden sonra onun yerini doldurmuştu. Bu cüretli korsan 24/Eylül/1868 gecesi Muhbirisurur tarafından tarassut edilen Aya Rumeli sularına sokuldu. Tıpkı Erkadi gibi keşfedilip top atışına tutuldu. Fakat Gamsız Hasan Bey’in yerinde onun kadar kahraman bir zâbitimiz vardı. Ne varki; İzzettin vapurunun yerinde ise yolsuz, yelken döneminden kalma ahşap bir fırkateyn bulunuyordu.

Kaçakçılar bu mıntıkaya yanaşmak istedikleri için Sifakya-Ayakrikos sahasını en süratli gemilerimiz ile kontrol etmeliydik. Kumandan Arif Bey, Muhbiri Ayarumeli mıntıkasına memur etmekle zırhlı Mahmudiye yerine bu gemi ile Fevzibari vapurunu gönderen kumanda meclisinin bir yerine iki diye çocuk aldatırcasına söyledikleri lâfa cevap vermişti. Bakınız cevap ne kadar da pahalıya mâl oldu.

Karanlıkta bir kaç top atışı karşılıklı olarak yapıldıktan sonra Enosis, açıklara doğru yol verip karanlıklara doğru uzandı.

Siyasi ve askeri tedbirler

1868 senesi en ziyade deniz muharebe sahnelerine yılın son aylarında erdi. Girit’de kurulan yeni tarz idâreye râm olmuş, sâkin ve bağlı bir görüntü veren durumdaydı. Rum aileler evlerine dönüyorlardı. Sâhil kalelerine sığınmış olan Müslümanlar da akın akın iç taraflarda yer alan köylerine avdet ediyorlardı. Bütün bunlar basiret sahibi, ferasetlilere 1869’daki yangının kokusunu, duyuruyor, istihbarata vakıf olanlarsa çıtırtıları duymuyorlarsa da nereden başgöstereceği merakındaydılar.

Yunanistan hükümeti ise; plânları gereği harbi göze alan bir tutuma sokmuştu siyasetini. Teselya’daki çatışmalar sadece eşkıya ile değil Yunan askeri ile de olmaktaydı. Yine isyancılar Anadolu adalarına da, yayılmanın girizgâhını başlatmışlardı. Abluka filomuzun kaçakçı gemi yakalama performansı düştükçe kendine itimadı ziyadeleşen Enosis adlı gemi cüretini arttırıyor emtia, insanları nakle hız veriyordu.

1868/Aralığı’nda top, cephane ve de gönüllü yüklenmiş olduğu halde adanın ıssız bir yerine yanaştı, hamulesini ihraç etti. Fakat karada pusu kuran askerlerimiz aniden hücuma kalktılar ve bunların büyük bir kısmını telef etmeyi başarırken, Enosis topları indiremeden fi rara koyuldu. Artık görünen oydu ki; bu iş kılıçla hâlledilebilir.

Tedbirler, Hüseyin Avni Paşa’ya selahiyet vermek, ablukayı daha tesirli hâle sokmak, Anadolu adalarını isyanın sirayetinden muhafaza etmek. Bunlar karar altına alındıktan sonra tatbike geçildi ve ilk olarak Yunan hükümetine yazılı nota verildi, 24 Aralık 1868

Hubart Paşa Ablukada

Zırhlı gemilerimiz abluka filomuzun en çalışkan unsurları olduğunu bir daha sergilediler. Ferik İbrahim Paşa engin tecrübesiyle, parlak zekâsıyla ortaya koyduğu sevk-i idâre gerçek bir başkumandan olduğunun ispatını teşkil etmişti. Liva âmiral Hubart ile Komodor Mehmed, Arif ve Hüseyin Beylerin birliktelikleri zafere giden yolu pürüzsüz sağlayan işbirliği idi.

Miralay Arif Bey, Rumeli filosunun 2. fırkasının komodorluğuna naklolundu. Golos limanında durmakta olan Peykizafer gemisine forsunu çekerek gemiyi komodor gemisi olarak tensip etti. Tabii bu fırkanın takviyesi gerekmekteydi çünkü Selânik’teki Şadiye kalyonu ve bir kaç vapurdan mürekkep olması yeterli değildi.

Bu arada Anadolu filosu da bir reorganizasyona tâbi tutuldu. Biri Moralı İbrahim diğeri ise Hubart Paşa’nın komutasına verildi. Bunların fırkaları özellikle Girit ablukasını esas görevi olarak gerçekleştireceklerdi. Osmanlı devletinin siyasasında Kur’anî emir olan emaneti ehline veriniz düstûru her zaman her padişah döneminde yerine getirilmeye çalışılan hususiyettendir.

6. Bukinhgam Dükünün 3. oğlu olan Agustos Çarls Hubart, 1822 Nisan ayının ilk günü Hampton’da dünyaya gelmiştir. 1835’de 13 yaşındayken denizcilik mesleğine intisab etmiştir. İngiliz donanmasında Post Keptin rütbesine kadar yükseldi. Bir abluka yarıcısı kumandanı olmak üzere Kuzey Amerika iç savaşında vazife almış ve 18 defa abluka hattını yarıp Çarlston’a cephane kaçırmağa muvaffak olarak haklı bir şöhretin sahibi oldu. Yeni bir vazifeye atanmak için beklerken İstanbul’a gezmeye geldi. Girit muhasarasında Erzak kaçıran Yunan gemileriyle başa çıkamıyordu. Muhasarada görev almak için Fuad Paşa’ya çıktı ve kabul edildi. (1867-1868)

Hubart, kumanda meclisi azalığına tâyininden dokuz ay sonra Aralık/1868’de Girit’e giderek Anadolu filosu 2. fırkasının kumandasını deruhde etmiştir.

Öte yandan Anadolu filosunun 3. fırkası aşağıdaki onüç gemiden teşkil olunacaktı. Bunlar: Nasr-ulaziz, Muhbirisürur fırkateynleri, Mansure, Merih, Zihaf ve Seddülbahir korvetleri, Peykişevket, Eserihayr, Esericedit, Musul, Seyyar ve Gemlik vapurları, Sünne korveti. Bu fırkanın vazifesi Türk adalarıyla Batı Anadolu sahillerini muhafaza etmekti.

Komodorluğa tâyin edilen Miralay Hüseyin Bey, Nasrülaziz fırkateynine forsunu çekti ve aldığı talimat üzerine gemileri tevzie teşebbüs etti. Bu tâlimata göre Peykişevket ve Gemlik vapurlarının Akdeniz boğazında bırakılmaları Seddülbahir ve Eserihayr, Musul ve Seyyar vapurlarının Boğaz ağzından, Çeşme’ye, diğerlerinin oradan Rodos’a kadar uzanan sahilleri tarassuda sevk olunmaları lâzım geliyordu.

Halbuki fırkaya ithal olunan gemilerden Mansure korveti Cezair-i Bahrisefid, Seddülbahir korveti Aydın vâlisinin, Merih korveti Rodos mutasarrıfının ve Sünne korveti Sisam Bey’inin maiyetine memur edildiği gibi Peykişevket vapuru İstanköy Adasını muhafaza etmek üzere daha evvel oralara gönderilmişti.

Bu yılın içinde Fransa’da yapılmış olan Asarıtevfik fırkateyni ile Necmişevket, Asârışevket, Hıfzurrahman, Lûtfucelil korvetleri ve İngiltere’de yapılmış olan Avnillah ve Mûinizafer korvetleri İstanbul’a gelip zırhlı filomuza iltihak etmiş ve nakliye filomuz da dokuz vapur daha kazanmıştır.

İsyanın sonu

Yunan hükümeti Babıâli’nin vermiş olduğu ultimatomu ika’ya muktedir değil diye yorumlamış olmalı ki, bu da ancak düveli muazzamanın kendisine muavenet etmesinden ne’şet etmiştir. Sefiri Deliyani’nin pasaportu eline tutuşturuldu, bizim Atina’daki sefirimiz Fotiyadi Efendi’de geri çağrıldı. Siyasi temasların kesilmiş olduğu 1869/Ocak ayında Seraskerlik makamınca bütün birliklerimize bildirildi.

Aynısı bütün filo ve fırka komutanlıklarına bildirilirken Bahriye nâzırlığı liman reisliklerini durumdan haberdar etmişti. Bu meyanda Ispartalı Eşekçi lakablı Hüseyin Avni Paşa da Girit’de askeri harekâta girişti. Girit’de meydana gelen dramın son safhasında denizcilerimiz iki aylık zaman içinde pek yüksek bir gayret ve başarı ile görevlerini yerine getirdiler.

Zırhlı gemilerimiz abluka filomuzun en çalışkan unsurları olduğunu bir daha sergilediler. Ahşap, yâni ağaçtan yapılmış gemilerimiz komodorlukların emrinde ikinci derece işlerde kullanılıyorlardı. Ferik İbrahim Paşa engin tecrübesiyle, parlak zekâsıyla ortaya koyduğu sevk-i idâre gerçek bir başkumandan olduğunun ispatını teşkil etmişti.

Liva âmiral Hubart ile Komodor Mehmed, Arif ve Hüseyin Beylerin birliktelikleri zafere giden yolu pürüzsüz sağlayan işbirliği idi. Sultaniye İstanbul’da idi. Talia ise, güzelce tâmir edilerek Komodor Arif Bey fırkasına iltihak etmek üzere Golos’a gönderilmişti.

Diğer üç vapur ise Girit sularında bulunmaktaydı. Bunların İstanbul’a gönderilmesi talepleri, makul sebepler ileri süren İbrahim Paşa’dan geri döndü. Nihayet sadaret, Hüseyin Avni Paşa’ya tahrirat gönderip, İbrahim Paşa nezdinde teşebbüste bulunması rica edildi. Londra’dan satın alınan vapurlar Girit sularına gelmiş olabileceği cihetle rüküp gemilerinin orada ipkalarına lüzum kalmadığı ileri sürülüyordu. Halbuki yalnız iki vapur Londra’dan Girit’e hareket etmiş, bunlardan Medarızafer fırtınadan sakatlanmış tâmir için Cezayir’e girmişti. Hâl böyle olduğunda İzzettin ve emsâlinin yerlerine ikame olunacak yeni vapur yoktu.

Hubart’ın marifeti

Bir yanda Hüseyin Avni Paşa kara harekâtının son darbesini 1869 senesinin Ocak ayında indirmeğe başlarken, Osmanlı donanması hizmetinde olan Liva Amiral Hubart, isyancı kuvvetlere muave-et eden, onlara cephane, melbusat ve yiyecek taşıyan kaçakçıların değerli gemileri Enosis ve Girit vapurlarını yakalamak fırsatını gözlüyordu. ABD iç savaşında abluka yarmakla tanınmış olan Hubart şimdi de abluka yarmak isteyenlere nasıl engel olabileceğini göstererek, Osmanlı donanmasında getirildiği görev ve makamı boş yere elde etmemiş olduğunu göstermeliydi. Hubart Paşa o günün hatıratında şunları yazıyordu:

Limanın önüne demirledim. Sonra mahalli hükümete gönderdiğim tahriratta boşa attığım top üzerine gemime dolu top atmağa cesaret etmekle kendisine korsan nazarıyla bakılmak lâzım gelen Yunan gemisinin bana teslim edilmesini talep ve bu mesele hukuken hâl ve fasl olunmadıkça Enosis ile diğer refiklerinin limandan çıkmasına müsaade etmiyeceğimi ihtar ettim. Şıra hükümeti, teklif ve ihtarımdan telâşa düşerek talimat almak üzere Atina’ya bir posta vapuru gönderdi. Enosis meselesinin hukuku düvel mucibince rüyet ve fasl olunacağını, binaenaleyh protestomu verip limanı terketmekliğim lâzım geldiğini beyan etti. Bir taraftan da yabancı devlet konsolosları içtima etmişler idi. Limanı terketmemekte sebatkâr oldum. Zira arkamı döner dönmez Enosis ve refiklerinin Girit’e koşacakları şüphesizdi. Şıra’da kaldığım gece kuntrantcıları Girit’e kaçır mamak için çok zahmet çektim. Ertesi gün sabahleyin Atina’dan gelen bir vapurdan bir Türk zâbit çıktı; bana ‘Pire’den ayrıldığımız sırada bir Yunan fırkateyni Şıra’ya hareket emri almıştı, bu geminin mürettebatı Hubart Paşayı ölü veya diri yakalamaya yemin etmişlermiş’ dedi. Zâbitin bu ihtarı üzerine demir aldım denize açıldım. Biraz sonra bir Yunan fırkateyninin bize doğru geldiğini gördüm. Bu arada Şıra adası sahiline gürültücü bir kalabalık toplanmıştı. Biz de, dâima düşmanı gözeterek teyakkuz ve ihtiyat ile üzerine doğru ilerlemekte ve toplarına ateş vereceği zamanı beklemekte idik. Fakat memul (umulanın) hilafına olarak düşmanın limana girip üç demir birden attığını gördük. Ona artık muharip denilemezdi. Sonradan aldığım malumata göre Yunan harp gemisinde barut yokmuş.”

Bütün bunlar olurken, Mehmed Ali Paşa ve Redif Paşa fırkaları ihtilâl kuvvetlerinin mühim bir kısmını aralarına alarak tazyik etmişler ve ikiyüz kişiden az olmamak üzere asi öldürülürken, bir kısım esir de elde edildi. İki gün geçince Sifakya dağlarında sığınmış bulunan asilerin kalabalık bir gurubu askerimiz karşısında dört yüz kayıba varan ve sekizyüze yakın esir vererek mahvoldular.

Esirler arasında reis diye de anılan meşhur Tripolaki de bulunmaktaydı. İhtilâlcilerin kurmuş olduğu geçici hükümet ve organizasyonu ve de gönüllüleri Yunanistan’a çekileceklerini kumandanlığa bildirerek avdet etmelerine müsaade olunması talebinde bulundular. Teslim olan asilere Yunanistan’a nakilleri için gemiler tahsis olundu.

Diğer taraftan Yunan hükümeti, Enosis ve Girit vapurlarının Şıra’da tevkif olunacaklarını resmen taahhüt etmişti. Bu vaziyet karşısında Liva Amiral Hubart, Osmaniy’yi Golos’a gönderip kendisi maiyetinde kalan gemilerle 31/Ocak’ta 1869’da Şıra’dan Girit Adasına döndü. Beş gün sonra rütbesinin ferik amiralliğe yükseltildiği bahriye nezaretince bildirildi. 1869 Şubatı içinde tenkil kıtaları harekâta devam ettiler. Abluka o kadar sıkı idi ki, adanın 380 millik sahillerine hiç bir tekne yaklaşamadığı için ne dışarıdan ne de içeriden bir kimse kaçabiliyordu. En son ümitlerinin de yıkıldığını gören reislerden Hacı Mihal, Kostantin, Gripari, Korkinidi, Rahip Partenyos, Yirinidi, Mavroyâni, 200 civarında arkadaşları teslim oldular. Devam ettirilen tâkipler 18 adet sergerdenin Osmanlı hükümetine dehalete mecbur oldu. Bir hafta sonra Laşit dağlarına kaçmış olan reis Koraka ile Sifakanaki yakalandı. Artık Girit adasında yerlileri tahrik ve çeteleri idare edecek Yunanlı kalmamıştı. Bu arada Seraskler makamına tâyin olunan Hüseyin Avni Paşa 1869 Şubat 15’de İstanbul’a hareket eyledi. Hubart Paşa da İstanbul’a gitmek için mezuniyet istediyse de, kendisine gönderilen bir yazıyla bir ay kadar daha adada kalması bildirildi.

Liman reisliklerine târihiyle şu tâmim

Bahriye nezaretinden filo ve deniz fırkaları kumandanlıklarına ve liman reisliklerine 1/Mart/1869 târihiyle şu tâmim gönderildi: Yunan devletiyle olan kat’i münasebattan(münasebetlerin kesilmesi)dolayı Yunan tüccar gemileri hakkında yapılacak muamele 1/Ocak/1869’da bildirilmişti. Bu kere devleti müşarileyha(Yunanlılar)ile tecdidi münasebat edilmiş(münasebetler yenilenmiş) ve işa’rı sabıkın(eski talimatın)hükmü kalmamış olduğundan badezin hükümet-i seniye limanlarına gelecek Yunan tüccar gemilerine mümanaat edilmemesi, muamelât-ı âdiyenin icrası için memurin-i aidesine tenbihat icrası beyan olunur.

Ferik amiral Hubart 12/Mart/1869’da, Ertuğrul süvarisi Miralay Mehmed Beyi vekil bırakıp İstanbul’a döndü. İbrahim Paşa daha evvel hareket etmişti. Miralay Mehmed Bey’e 4/Nisan/1869’da şu emir verildi: “Girit’in ihtilâli bertaraf edildiğinden ada’da bulunan asakirin mevkii malumeye nakl olunmak üzere o tarafta bulunan gemilere tevzii ve taksimini mübeyyin tanzim kılınan varaka lef fen tesyir olunmakla asakirin ol veçhile süfünü merkumeye irkaben mevkii malumeye nakil ve irsali hususuna himmet eylemeniz siyakında şukka terkim kılındı.”

Girit bu isyanı islahat yapılmak suretiyle geçici bir zaman için metbuu Osmanlı olarak kalmak suretiyle atlatmış oldu. Bir yandan Yunan megalo ideasının istikrarı, öte yandan Osmanlı devleti denizci devlet olmadığını sanki ispat için elinden her geleni yapıyor, donanmaya üst komuta kademesine gemiciliğin ve denizciliğin yaptığı istihaleleri okuyamayacak zevat getiriliyordu. Osmanlı padişahları arasında denizciliğe ve donanmay-ı hümayuna önem verenler içinde en önde gelenlerden olan Sultan cennetmekân Abdülaziz Han bu işe çâre için büyük gayret sarfetmiş fakat çözebildiğini söylemek hayli müşküldür. Dünyanın 2. büyüklükte donanmasını vücuda getirdiği söylenir fakat başta Amiral Afif Büyüktuğrul merhumun dört ciltlik olan ve bir kıymeti hâiz bulunan çalışmasında bunu tasdik eden bir ifadeye rastlıyamıyoruz. Dolaysıyla Girit’in elimizde kalması her savaş tehlikesi çıkışında bu sefer elden gider mi kaygılarına düşmemize sebep olmuştur. Nitekim 1869’da elde tutmayı başardığımız Girit, 1293/1877 Osmanlı-Rus Muharebesinde aynı sıkıntıyı duymamıza bâdi olmuşsa da, elimizde kalabilmiştir.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan (93 Harbi) yenik çıkıp imzaladığımız Ayastefanos Anlaşması’nda Girit’te ıslahatı kabul etmemiz Yunanistan ve Girit Rumlarını cesaretlendirmiştir.

Giritli Hıristiyanların İngiltere aracılığıyla konuyu uluslararası arenaya taşıyarak Osmanlı’nın başındaki gaileyi büyüttüler. Osmanlı bu gaileyi çözmek için Gazi Ahmet Muhtar Paşa’yı Girit’e gönderdi. Paşa asilerin temsilcileriyle görüşüp 23 Ekim 1878’de antlaşma yaptığı, Rumca’nın resmi dil olması, Vali yardımcısının Hıristiyan olması şartlardan sadece ikisi idi. Asiler anlaşmaya sadece 10 yıl sadık kalmış 1888 yılında Enosis için isyan başlatıp Müslüman Türk halkına saldırıya geçmiştir. Osmanlı Girit’e asker gönderip isyanı bastırmış Halepa Sözleşmesi ile verilen hakların bir kısmını iptal etmiştir.

Batılı devletleri arkasına alan Yunanistan Osmanlı’nın gittikçe artan iç ve dış sorunlarını fırsat bilip asileri 1895’te de ayaklandırdı. Yunanistan, Giritli Rumlara zulmedildiğinden adaya müdahale edeceğini söyleyerek batılı devletlerin müdahalesini sağladı. Batılı devletlerin müdahalesiyle 25 Ağustos 1896’da Halepa Sözleşmesi yeniden yürürlüğe konuldu. Enosisçi Rumlar kısa zamanda yeniden örgütlenip isyanı başlattılar. İsyancılar, kadın çocuk yaşlı demeden birçok köyde büyük bir katliam yaptı. İnsanlar fırınlara atılıp yakıldı. 28 Ocak 1897’de başlayan isyan ve katliam 15 gün sürdü. 10 Şubat 1897’de Yunanistan donanmasını Girit’e göndermiş, 14 Şubat’ta karaya çıkan Yunan deniz birlikleri adayı ilhake başlamış (1974’de, Kıbrıs’ta Griva ve Samson’un yaptığı gibi). Osmanlı olayı protesto etmiş, büyük devletler de bunun kabul edilemezliğini kabul edip adayı muhasara edip sonra işgal ederek Girit yeni bir statüye bürünmüş (21 Mart 1897)’de. Yunanlılar bunu da kabul etmeyip, Etniki Eterya harekete geçti, Girit’te eylem yapamayacağını görünce Makedonya’ya saldırılar düzenlemeye başladı.

Bunun üzerine Osmanlı 17 Nisan 1897’de Yunanistan’a savaş ilan etti. 15-17 Mayıs 1897’de Yunan yenilgisi kesinleşince yine batılı devletler devreye girerek 4 Aralık 1897’de yapılan İstanbul şartları yine Yunanistan’ın lehine çevirdiler ve Girit sorunu yine çözülmemiş oldu. Rumların Girit’te Müslümanlara saldırılarını, Türkler İngiliz ve Rumlara saldırıyor bahanesiyle, İngiltere yine adaya asker çıkardı. İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya, Osmanlı’dan Girit’teki askerlerini çekmesini istediler. (AB gibi). Osmanlı bu teklif reddetti. Batılı müttefikler bu sefer Osmanlı askerlerini zorla adadan çıkardı. Osmanlı askerleri ve memurlarının adadan zorla çıkarılmasından sonra, İngiltere ve Rusya, Enosisçi Prens Yorgi’yi 21 Kasım 1897’de Girit’e vali tayin ettiler. Egemenlik Osmanlı’da kalmak şartıyla, Enosisçiler ada yönetimini ele geçirdiler. Osmanlı için sözü edilen egemenlik sözde bir egemenliktir, adanın ilhakına varan son adımdır.

“24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra iç politikada meydana gelen karışıklık, Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakı, Rusya’nın Boğazlar statüsünü lehine değiştirmek istemesi ve Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi üzerine cesaretlenen Girit Meclisi, 5 Ekim 1908 tarihinde adanın Yunanistan’a bağlandığını ilan etmiştir.” Bu duruma karşı çıkması gereken İngiltere, Rusya, Fransa ve İtalya, 27 Temmuz 1909’da Girit’i tahliye ederek Enosisçilere yardım etmiştir. Osmanlı’nın 3 Kasım 1909’da batılı devletler nezdindeki girişimleri fayda vermedi. Hukuken Osmanlı’ya bağlı görünen Girit, 13 Ekim 1912’de başlayan I. Balkan Savaşı ile hukuken de elden gitti. “Girit Muhtar Meclisi’ndeki Rum milletvekilleri, Yunan Meclisi’ne katılmıştır. 13 Ekim 1912’de I. Balkan Savaşı’nın başlaması ile birlikte, Ege’deki adaları birbir ele geçiren Yunanistan, Girit’e de asker çıkararak ilhak kararını hayata geçirmiştir. I. Balkan Savaşı sonunda, Osmanlı Devleti ile Balkan Devletleri (Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ) arasında 30 Mayıs 1913 tarihinde yapılan Londra Barış Anlaşması’yla Girit’in Yunanistan’a ilhakı ilk defa resmen kabul edilmiştir. Böylece Yunan isyanının başlamasından (1821) 92 yıl, ilk Girit isyanının başlamasından (1770) 143 yıl sonra Girit’te Enosis gerçekleşmiştir” (www.guvkk.net)

Tarih bir kronoloji değil ibret alınmak içindir. Bunun için merhum Akif: “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar/Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi” diyor. Girit’ten ders almak ve “küfrün tek millet olduğunu” bilmek zorundayız. Ve Kıbrıs’ın Girit olmasına izin vermemeliyiz. Son olarak Millî Gazete’nin bir haberiyle yazımızı noktalayalım:

“Tarih doktoru olan Albay Oğuz Kalelioğlu, Yunanlıların Girit’de oynadıkları oyunun aynısını şimdi Kıbrıs’ta oynadıklarını söyledi. Verilen her tavize rağmen Rum ve Yunan tarafının hemen itiraz ettiğini hatırlatan Kalelioğlu, “Girit’de uyguladıklarını şimdi Kıbrıs’ta uyguluyorlar. Girit için de tıpkı bugünkü gibi, Avrupa devletleri devreye girdi. Avrupalıların Yunanlıların tarafını tutmasıyla Girit’e muhtariyet verildi. Hatta Girit’e Rum asıllı bir Yunanlı Vali atandı. Yunan Kralının yeğeni Prens Yorgo Vali tayin edildi. Hem de savaşı Osmanlı kazandığı halde. Ama ne oldu biliyor musunuz? Yunanistan itiraz etti, karşı çıktı. Dedi ki, Girit’de Osmanlı askeri var. Vali olsa ne yapacak! Osmanlı askeri de buradan çekilsin dediler. Sonunda adım adım planlarını uygulayarak Osmanlı askerini çıkarttılar. Yunan’ın politikası budur. Daima itiraz eder, bağırır çağırır ki daha büyük tavizler koparsın” diye konuştu.

Bir asker olarak Kıbrıs’ın jeopolitik önemine de dikkat çeken, Oğuz Kalelioğlu, “Kıbrıs’ın önemi Girit’ten kat kat fazladır. Ortadoğu’ya müdahale edebilecek bir konumdadır. Türkiye’nin güvenliği için çok ama çok önemlidir. Türk askeri adadan çekilsin deniyor ama orda iki tane İngiliz üssü var. Bu üsler için bir şey denmiyor. Irak harekatından önce 3 bin askeri vardı İngilizlerin, şimdi 12 bin askeri var. Türkiye’nin güvenliği KKTC’nin sınırlarından başlar” dedi. (Millî Gazete, 13 Aralık 2006, sh.1)

İkiyüz yıldır hep masada kaybediyoruz. Tarihten ders alıp artık bu yenilgilere bir son vermeliyiz. Girit’ten ibret almalıyız. Kıbrıs Girit olmamalı.

Kıbrıs Girit olmamalı

İkiyüz yıldır hep masada kaybediyoruz. Tarihten ders alıp artık bu yenilgilere bir son vermeliyiz. Girit’ten ibret almalıyız. Kıbrıs Girit olmamalı.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan (93 Harbi) yenik çıkıp imzaladığımız Ayastefanos Anlaşması’nda Girit’te ıslahatı kabul etmemiz Yunanistan ve Girit Rumlarını cesaretlendirmiştir. Giritli Hıristiyanların İngiltere aracılığıyla konuyu uluslararası arenaya taşıyarak Osmanlı’nın başındaki gaileyi büyüttüler. Osmanlı bu gaileyi çözmek için Gazi Ahmet Muhtar Paşa’yı Girit’e gönderdi. Paşa asilerin temsilcileriyle görüşüp 23 Ekim 1878’de antlaşma yaptığı, Rumca’nın resmi dil olması, Vali yardımcısının Hıristiyan olması şartlardan sadece ikisi idi. Asiler anlaşmaya sadece 10 yıl sadık kalmış 1888 yılında Enosis için isyan başlatıp Müslüman Türk halkına saldırıya geçmiştir. Osmanlı Girit’e asker gönderip isyanı bastırmış Halepa Sözleşmesi ile verilen hakların bir kısmını iptal etmiştir.

Batılı devletleri arkasına alan Yunanistan Osmanlı’nın gittikçe artan iç ve dış sorunlarını fırsat bilip asileri 1895’te de ayaklandırdı. Yunanistan, Giritli Rumlara zulmedildiğinden adaya müdahale edeceğini söyleyerek batılı devletlerin müdahalesini sağladı. Batılı devletlerin müdahalesiyle 25 Ağustos 1896’da Halepa Sözleşmesi yeniden yürürlüğe konuldu. Enosisçi Rumlar kısa zamanda yeniden örgütlenip isyanı başlattılar. İsyancılar, kadın çocuk yaşlı demeden birçok köyde büyük bir katliam yaptı. İnsanlar fırınlara atılıp yakıldı. 28 Ocak 1897’de başlayan isyan ve katliam 15 gün sürdü. 10 Şubat 1897’de Yunanistan donanmasını Girit’e göndermiş, 14 Şubat’ta karaya çıkan Yunan deniz birlikleri adayı ilhake başlamış (1974’de, Kıbrıs’ta Griva ve Samson’un yaptığı gibi). Osmanlı olayı protesto etmiş, büyük devletler de bunun kabul edilemezliğini kabul edip adayı muhasara edip sonra işgal ederek Girit yeni bir statüye bürünmüş (21 Mart 1897)’de. Yunanlılar bunu da kabul etmeyip, Etniki Eterya harekete geçti, Girit’te eylem yapamayacağını görünce Makedonya’ya saldırılar düzenlemeye başladı.

Bunun üzerine Osmanlı 17 Nisan 1897’de Yunanistan’a savaş ilan etti. 15-17 Mayıs 1897’de Yunan yenilgisi kesinleşince yine batılı devletler devreye girerek 4 Aralık 1897’de yapılan İstanbul şartları yine Yunanistan’ın lehine çevirdiler ve Girit sorunu yine çözülmemiş oldu. Rumların Girit’te Müslümanlara saldırılarını, Türkler İngiliz ve Rumlara saldırıyor bahanesiyle, İngiltere yine adaya asker çıkardı. İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya, Osmanlı’dan Girit’teki askerlerini çekmesini istediler. (AB gibi). Osmanlı bu teklif reddetti. Batılı müttefikler bu sefer Osmanlı askerlerini zorla adadan çıkardı. Osmanlı askerleri ve memurlarının adadan zorla çıkarılmasından sonra, İngiltere ve Rusya, Enosisçi Prens Yorgi’yi 21 Kasım 1897’de Girit’e vali tayin ettiler. Egemenlik Osmanlı’da kalmak şartıyla, Enosisçiler ada yönetimini ele geçirdiler. Osmanlı için sözü edilen egemenlik sözde bir egemenliktir, adanın ilhakına varan son adımdır.

“24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra iç politikada meydana gelen karışıklık, Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakı, Rusya’nın Boğazlar statüsünü lehine değiştirmek istemesi ve Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi üzerine cesaretlenen Girit Meclisi, 5 Ekim 1908 tarihinde adanın Yunanistan’a bağlandığını ilan etmiştir.” Bu duruma karşı çıkması gereken İngiltere, Rusya, Fransa ve İtalya, 27 Temmuz 1909’da Girit’i tahliye ederek Enosisçilere yardım etmiştir. Osmanlı’nın 3 Kasım 1909’da batılı devletler nezdindeki girişimleri fayda vermedi. Hukuken Osmanlı’ya bağlı görünen Girit, 13 Ekim 1912’de başlayan I. Balkan Savaşı ile hukuken de elden gitti. “Girit Muhtar Meclisi’ndeki Rum milletvekilleri, Yunan Meclisi’ne katılmıştır. 13 Ekim 1912’de I. Balkan Savaşı’nın başlaması ile birlikte, Ege’deki adaları birbir ele geçiren Yunanistan, Girit’e de asker çıkararak ilhak kararını hayata geçirmiştir.

I. Balkan Savaşı sonunda, Osmanlı Devleti ile Balkan Devletleri (Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ) arasında 30 Mayıs 1913 tarihinde yapılan Londra Barış Anlaşması’yla Girit’in Yunanistan’a ilhakı ilk defa resmen kabul edilmiştir. Böylece Yunan isyanının başlamasından (1821) 92 yıl, ilk Girit isyanının başlamasından (1770) 143 yıl sonra Girit’te Enosis gerçekleşmiştir” (www.guvkk.net) Tarih bir kronoloji değil ibret alınmak içindir. Bunun için merhum Akif: “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar/Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi” diyor. Girit’ten ders almak ve “küfrün tek millet olduğunu” bilmek zorundayız. Ve Kıbrıs’ın Girit olmasına izin vermemeliyiz. Son olarak Millî Gazete’nin bir haberiyle yazımızı noktalayalım:

“Tarih doktoru olan Albay Oğuz Kalelioğlu, Yunanlıların Girit’de oynadıkları oyunun aynısını şimdi Kıbrıs’ta oynadıklarını söyledi. Verilen her tavize rağmen Rum ve Yunan tarafının hemen itiraz ettiğini hatırlatan Kalelioğlu, “Girit’de uyguladıklarını şimdi Kıbrıs’ta uyguluyorlar. Girit için de tıpkı bugünkü gibi, Avrupa devletleri devreye girdi. Avrupalıların Yunanlıların tarafını tutmasıyla Girit’e muhtariyet verildi. Hatta Girit’e Rum asıllı bir Yunanlı Vali atandı. Yunan Kralının yeğeni Prens Yorgo Vali tayin edildi. Hem de savaşı Osmanlı kazandığı halde. Ama ne oldu biliyor musunuz? Yunanistan itiraz etti, karşı çıktı. Dedi ki, Girit’de Osmanlı askeri var. Vali olsa ne yapacak! Osmanlı askeri de buradan çekilsin dediler. Sonunda adım adım planlarını uygulayarak Osmanlı askerini çıkarttılar. Yunan’ın politikası budur. Daima itiraz eder, bağırır çağırır ki daha büyük tavizler koparsın” diye konuştu.

Bir asker olarak Kıbrıs’ın jeopolitik önemine de dikkat çeken, Oğuz Kalelioğlu, “Kıbrıs’ın önemi Girit’ten kat kat fazladır. Ortadoğu’ya müdahale edebilecek bir konumdadır. Türkiye’nin güvenliği için çok ama çok önemlidir. Türk askeri adadan çekilsin deniyor ama orda iki tane İngiliz üssü var. Bu üsler için bir şey denmiyor. Irak harekatından önce 3 bin askeri vardı İngilizlerin, şimdi 12 bin askeri var. Türkiye’nin güvenliği KKTC’nin sınırlarından başlar” dedi. (Millî Gazete, 13 Aralık 2006, sh.1)

İkiyüz yıldır hep masada kaybediyoruz. Tarihten ders alıp artık bu yenilgilere bir son vermeliyiz. Girit’ten ibret almalıyız. Kıbrıs Girit olmamalı.

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz