Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
İbrahim Paşa (Çandarlızâde)
Fransa
XV. Yüzyıl Ortalarına Kadar Osmanlı Sikkeleri - Paraları
'Adalet sempozyumu ve Osmanlı adâleti'
Osmanlı’nın gölgesi Ahıska
XVII. Yüzyılda Oymacılık
Tarihi Fıkralar 2
Terkîb-i bend ve Tercî/ '-i Bend
XIV. Asrın Son Yarısıyla XV. Asır Ortalarına Kadar Osmanlılarda Köprü
İbrahim Paşa (Çandarlızâde)

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Hüseyin Siyret Özsever

Sayfadaki Başlıklar


Hayatı
Şiirleri

Hayatı

1872 de, İstanbul'da doğdu. Babası, Zabtiye Nezâreti Mektubçularından, Süleyman Mazhar Bey'dir. İki yaşlarında iken babasını kaybeden Siyret, İlköğrenimine Aksaray'daki Taş Mekteb'te başladı. Kısa bir müddet sonra, Mülkiye İdâdîsi'ne girdi. Burasını bitirip de âlî kısma devam ettiği sıralarda, hastalandığı için buradan alındı ve, iki yıl kadar da, Kadıköy'deki Fransız Firerler okuluna verildi. Hâriciye Nezâreti Mektûbî Kalemi'nde bir müddet fahrî olarak çalıştıktan sonra, Nâfia Nezâreti Terceme Odası'na aslî olarak nakledildi. 1900 yılı başlarında, Transuvâl'da İngilizler’le yerliler arasındaki savaşın İngilizlerce kazanılmasını temenni eder yollu hazırlanıp birçok aydınların ve bu arada bâzı Servet-i Fünûn mensûblarının da imzaladıkları bir muhtırayı İstanbul'daki İngiliz Elçisine vermek için elçiliğe giden heyet üyeleri arasında Siyret de bulunuyordu. Saray, çok kısa bir zaman sonra, hâdiseyi haber almış, heyet üyelerini ve bu arada Siyret'i de tevkîf ettirmişti. İngiltere Elçiliğinin tavassutu üzerine serbest bırakılan mevkuflar, bir müddet sonra, İstanbul'dan uzaklaştırıldılar. Siyret'in bu esnada kendisine teklîf edilen Selanik Vilâyeti Mektubçuluğunu kabul etmemesi II. Abdülhamîd'in hiddetini mûcib olmuş ve, bu sefer, aynı yılın mart başlarında, Malatya vilâyetindeki Hısnımansûr kazası Tahrîrât Kâtibliğine gönderilmiştir. Burada bir yıl kaldıktan sonra, havasının yaramadığını ileriye sürünce, Mezraa kazasına nakl edildi. Orada da üç ay kalıp tekrar Hısnımansûr'a doğru yola çıkacağı sırada, İsmail Hakkı Paşa'nın delâleti ile, Mesin'e ve buradan da, İngiliz Konsolosluğunun tavassutu ile, İskenderiyye'ye kaçtı Bir müddet Kahire'de oturduktan sonra, Korfu'da bulunan Dâmâd Mahmud Celâleddîn Paşa'nın daveti üzerine, Korfu'ya ve bir hafta sonra da Paris'e ditti. Bu esnada, Yıldız Sarayı civarına konulacak olan dinamiti te'mîn için Mahmud Celâleddîn Paşa tarafından Avrupa'ya gönderildiği hakkında bir jurnal verilmesi üzerine Siyret, 1902 yılı başlarında, gıyaben îdâma mahkûm edildi. Bunu, kendisi de gazetelerde okuyup öğrenmişti. Bir aralık, İngiltere'de Folkiston'da çıkan Osmanlı gazetesinin başmuharriri oldu ve İkinci Meşrûtiyet'in İlânı üzerine, 1908 de İstanbul'a dönerek Bursa Vilâyeti Mektubculuğuna tayin edildi. Bir yıl sonra, o zamana kadar yayımlanmış şiirlerini bir araya toplayarak, Leyâl-i Girîzân ismiyle bastırdı. Bir müddet sonra Matbuât-ı Dâhiliye Müdîriyeti'ne ve oradan da Sadâret Hazîne-yi Evrak Müdîriyeti'ne naklolundu. Fakat, bu sırada çıkan Bâb-ı Âli Vakası'na da karıştığı için, birkaç gün Fikret'in evinde saklandıktan sonra, Marsilya'ya kaçmak zorunda kaldı ve Birinci Dünya Savaşı'nı Selanik ve İsviçre'de geçirdi. Mütâreke'nin îlânı üzerine, tekrar İstanbul'a döndü. Önce Beşiktaş'taki Gazi Osman Paşa Sultanîsi edebiyat muallimliğine tâyîn ve oradan da Hâriciye Nezâreti Mektubçuluğu'na nakl edildi. Bir müddet sonra, Hâriciye Nezâreti'nin teşkilâtı ve bu arada Mektubçuluk da kaldırıldığı için, Matbuât-ı Umûmiyye Müdîriyeti'ne getirildi. İstanbul Hükûmeti'nin ortadan kalkması üzerine, Siyret de açıkta kaldı. Sonraları, uzun yıllar, Dârüşşafaka'da edebiyat muallimliği yaptı. 1910 dan 1919 a kadar yazmış olduğu şiirlerini, 1928 de Bağbozumu adı altında topladı. 1937 de, üçüncü şiir kitabı olan Kıvılcımlı Kül'ü ve -ellinci sanat yılı münâsebetiyle, Hâlid Ziya Uşaklıgil'e ithaf ettiği- Üstadın Şâiri'ni neşretti. Bunlardan sonra, 1939 da, manzum bir hicviye olan Kargalar; 1942 de İki Kasîde ve 1948 de de Bir Mektubun Cevâbı ve Hüseyin Avni Ulaş'a isimli eserlerini bastırdı. 1959 da, İstanbul'da öldü.

Servet-i Fünûn nazmının sevilmiş şahsiyetlerinden olan Siyret, çocuk denecek bir yaşta iken şiirle uğraşmağa başlamış olmasına rağmen, ancak 1896 yılında Servet-i Fünûn'a yazmağa başladıktan sonradır ki, yavaş yavaş, adını tanıtabildi. Mülkiye'de iken, edebiyat öğretmeni olan Ekrem'in öğrettiklerini Servet-i Fünûn'da Fikret'le Cenâb mükemmel bir şekilde gerçekleştirmekle meşguldüler. Ekrem'in nazariyatından bu tatbîkata intikal eden şâir, böylece, eski şiirin hemen hemen hiç te'sîrinde kalmadan, yeni şiirin sınırları içine girip yerleşmek imkânını bulabildi. Fikret'le Cenâb'ta olduğu gibi, Siyret'in şahsiyetinde de, Servet-i Fünûn'un geniş faaliyet yılları olan, 1896 ile 1901 arasında hızlı bir gelişme göze çarpar. Ancak, bu gelişmede, Fikret'in büyük bir te'sîri olduğu inkâr edilemez. Formda gösterdiği titizlik ve ifâde hususiyetleri bakımından, onun seviyesine erişememekle beraber, Siyret, Fikret'in peşindedir. O da, Fikret gibi, nazmın tekniğine ve dile titizlikle bağlıdır. Sanatı gaye kılan formüle tamâmiyle sadık kaldığı için, şiirin muhtevası, umumiyetle, ferdî bir manzara gösterir. Başkalarından çok, kendisini terennüm etmeği tercîh etmiştir. Fakat, "aşk-tabîat" ikilisinin yanı başında, aile hislerine de yer ayırmış olanlardandır. Şiirlerinde tabîat, daha çok, bir fon olarak göze çarpar. En büyük yeri ise, aşk işgal eder. Aşk anlayışı, madde ile duyguyu muvâzene hâlinde bulunduran ve hattâ duyguyu üstün tutan bir mâhiyettedir. Onca, şiir demek, duygu ve hayâl demektir. Cenâb gibi yaratıcı ve zengin olmaktan çok, Fikret gibi zarîf ve sevimli bir muhayyileye sâhib bulunan şâirin hislerinde sürekli bir hüzün ve elem sezilir. Bunun, yaradılışındaki hususiyetlerin olduğu kadar, hayâtının karışık ve çok ıztırablı hâdiseleri ile de yakın ilgisi bulunduğu muhakkaktır. İlk iki eseri olan Leyâl-i Girîzân ve Bağbozumu'ndaki şiirleri, ikincisinde dil bakımından hafif bir sadeleşme his edilmekle beraber, hemen hemen, aynı dokudadırlar. Fakat, zamanla ve hâdiselerin te'sîriyle, Siyret'te de, dil ve üslûbça çok açık değişmeler meydana geldi. Kıvılcımlı Kül'deki şiirler, dille birlikte, bâzılarının hece vezni ile yazılmış olmaları gibi, vezin hususunda da vuku' bulan değişmeleri göstermeleri itibariyle dikkate değer. Bunların bir özelliği de, yaşlı şâirin, artık tamâmıyle hâtıralarla yaşamağa başladığını, geçmişe olan derin bağlılık ve özlemini canlandırmalarıdır.


Kaynak: Akyüz, Kenan, Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1985.

Şiirleri

Bülbül

Sükût... her taraf âsûde bir yeşil orman,
İçinde ben dolaşırdım, mükedder ü tenhâ,
Yeşil kanatlı ağaçlarda gizli bir helecan
Açardı ufk-ı nigâhımda revzen-î hülya.

Şu nazenin koruyu hangi mâtem-î dil-dâr
Kesîf sâye-i hüzniyle eyliyor gam-kîn?..
Nesîme hem-ser olan nazlı bir şemîm-i bahar
Tahayyülâtımı ta'tîr ederdi, sevdâ-çîn.

Hazin hazin düşünürken, derûn-ı meşcereden
Döküldü ruhuma bir bülbülün figanı hemen,
Bu sanki şühka-yı !eyl-î vedâ'-ı muğberdi.

Bütün vücûd-ı tabiat o anda ürperdi,
Yavaşça revzen-i ufku açıp hilâl-i mesâ
Ağaçların arasından göründü, pür hülya.


Ayrılık

Mendil elimde, gittiğin akşam selâmladım;
Baktım uzak ufuklara, arkandan ağladım.

Gönlüm, gözüm vedâ'-ı nigâhınla dopdolu,
Her akşamüstü bekliyorum gittiğin yolu.

Kıldın peyinde bir kuru yaprak bu düşkünü,
Hicrinle sonbahar gibi yağmurlu her günü.

Yollarda tozlu bir ağacın sayesinde ben,
Mâzîme ağlayıp örerim gölgeden kefen.

Mehcûrunum elem-zede gönlüm bugün bilir,
Sevmek nedir, sevilme nedir, ayrılık nedir.

Ben söylesem, inanmayacaksın, melalimi;
Sor gizli, gördüğün gece meh-tâbâ hâlimi.

Yalnız bıraktığın oda hicrinle bir ölü,
Her şey odanda sanki hayâlinle örtülü.

Kalmış sedîr-i nâzının üstünde yastığın,
Âguş-i intizârını açmış yataklığın.

Her yerde hatıratını gönlüm, gözüm taşır;
Senden uzak düşen, sana ruhen yakınlaşır.

Seyreyle öldüğüm gece, ey ruhumun gülü,
Göklerde keh-keşân olacak kalbimin külü.


Terennüm

Gördüm, seni sevdim güzelim gonce-yi tersin;
Sevmek mi güzel, yoksa sevilmek mi ne dersin?
Ben ağlıyorum., sen de mi bî-tâb-ı kedersin?
Sevmek mi güzel, yoksa sevilmek mi ne dersin?

Fark eyledim aşkınla bugün nûr ü zalâmı;
Sensin geceler manzaramın mâh-ı tamâmı.
Lûtf et! Bana anlat bu muammâ-yı garâmı :
Sevmek mi güzel, yoksa sevilmek mi ne dersin?


Ada’dan Dönerken

Bırakıp gidiyorum Adayı ilk teşrinde,
Sen yeşil bir kıyısın, ben dalgayım enginde;
Gözyaşlarını dolaşır yorulmuş eteğinde.

Ben ağlarım., uzaktan initimi dinlersin.

Mevsim yaprak dökümü, hep ağaçlar üşüyor,
Yaprak sanma, her daldan soluk bir ah düşüyor,
Düşünceli dağlara karaltılar üşüyor.

Yol üstünde geç vakit böyle kimi beklersin?..

Baş ucundaki yıldız sönük gece kandili;
Şu geçen beyaz bulut yaşlı hicran mendili,
Rüzgâr atmış havaya, onu al da sevgili,

Derdinle ağlayanın gözyaşını silersin.
Sanırsın derdli ishak garîb öttükçe,
Bir kırık dal altından ney üfler hazân gece,
Beyaz atkı omuzunda meh-tâb dinler sessizce..

Ayrılık akşamıdır hazân gibi inlersin...

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz