Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Fahreddin Acemî
Hicviye
Kütahya Şengül Camii
Osmanlı Kıyafetleri
Kuruluş Dönemi Osmanlılar ve Arnavutluk
Osmanlı Devleti'nin Taşra Yönetimi
Almanya
XV. Yüzyıl Ortalarından XVI. Yüzyıl Ortalarına Kadar Osmanlı-Lehistan İlişkileri
İznik Hacı Özbek Camii
Cezayir Ocağı

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Hüseyin Suad Yalçın

Sayfadaki Başlıklar


Hayatı
Şiirleri

Hayatı

1867 de, İstanbul'da doğdu. Babası, Sancak muhasebecilerinden, Ali Rızâ Bey'dir. İlköğrenimine Molla Gûrânî'deki mahalle mektebinde başlamıs ve babasının me'mûriyetle bulunduğu Balıkesir'de devam ettikten sonra İstanbul'a gelmiş ve Bayazıt Rüşdiyesi'ne verilmiştir. Fakat, okul 1877 Rus harbinin göçmenlerine ayrılınca, tahsîline devam edemez oldu. Bunun üzerine, giriş imtihanlarını kazanarak, 1880 yılında Tıbbiye'ye girdi. Devamlı bir başarıdan sonra, 1886 da, henüz on dokuz yaşında iken doktor çıktı ve, altı ay geçmeden de, Midilli Belediye doktorluğuna tâyîn edildi. Midilli'de üç yıl kaldı ve, terfî ederek, İstanbul Üçüncü Belediye Dâiresi doktorluğuna naklolundu. 1893’te, çocuk hastalıkları üzerinde ihtisas yapmak üzere, Paris'e gitti. 1895’te dönerek, İstanbul Onuncu Belediye Dâiresi hekimliğinde bulundu. Bu arada, evlendi; fakat, çok kısa bir zaman sonra, eşini kaybetti ve Efzâyiş Hanım'la evlendi. 1898 de, Suriye Vilâyeti sıhhiye müfettişliği ile, Şam'a gönderildi. Şam'da on yıl kaldı ve, İkinci Meşrûtiyet'în îlânı üzerine, tekrar İstanbul'a gelerek Meclis-i Kebîr-i Sıhhî âzâlığına seçildi. Mütâreke'ye kadar bu görevde bulunduktan sonra, Meclis kaldırılınca, açıkta kaldı. Bir yıl sonra, Anadolu'da başlayan Millî Mücâdele'ye katılmak için, Ankara'ya gitti ve doktor olarak, Anadolu'nun birçok yerlerinde dolaştı. Cumhuriyetin îlânından sonra, Deniz Yolları doktorluğuna tâyîn edilerek, ölümüne kadar, yolcu vapurlarında doktorluk yaptı. 21 Mart 1942 de ölen şâir, Feriköy mezarlığında gömülüdür.

Servet-i Fünûn devrinin tanınmış şâirlerinden olan Hüseyin Suad, edebiyata çok küçük yaşta iken merak sarmış ve bunda, babasına âid kitablar arasında rastladığı, bâzı dîvânlar müessir olmuştur. On dört yaşında iken, bunları örnek tutarak yazdığı bir gazel, Şeyh Vasfî'nin delâleti ile, Tercemân-ı Hakîkat'in edebî kısmında neşredilince, genç şâir büsbütün heveslendi ve şiirle uğraşmağa devam etti. Bu sıralarda yazdıkları, hep eski tarzda manzumelerdi. Onu bu yoldan çekip ayıran, Abdülhak Hâmid Tahran oldu. Tıbbıye'de arkadaşlık ettiği Cenâb Şehabeddin, ona birgün Hâmid’in Sahra'sını getirdi. Bu eser, Suad'a yepyeni ufuklar göstermişti. Sahrâ’yı Tezer’in tâkibetmesi, genç şâiri eski şiirden ayırmak için kâfi geldi. Fakat, bu yola girmek kolay olmadı. Yazılarını çok güçlükle yazdığı ve çok çekingen bir yaradılışta bulunduğu için, Mekteb dergisinde de bâzı şiirlerinin çıkmış olmasına rağmen, ancak Servet-i Fünûn hareketine katıldıktan sonradır ki şahsiyet ve şöhret sahibi olmağa başladı. Suad'ın şiirlerini Servet-i Fünûn'da neşr etmesi, 1896 yılı başlarına rastlar. Bu sıralarda, Şam'da bulunuyordu. Çekingenliğini Fikret'in ısrarları ile yenerek, sürekli bir şekilde, dergiye şiirler gönderdi. Servet-i Fünûn şiirinin umûmî hassasiyet ve tahayyül atmosferi içinde, bâzan hayâta dönmüş ve daha çok içine kapanıp marîzleşmiş hafif bir lirizmin akislerini taşıyan bu şiirlerini, sonraları Lâne-i Melal (1910) adı altında topladı. Şairliğinin bu döneminde onu, Cenâb'ı yakından tâkîbederken görüyoruz. İfâde özellikleri bakımından bâzan Fikret'i hatırlatmakla beraber, hâdiseleri değerlendiriş ve duygulanış şekli bakımından, daha çok Cenâb'ın te'sîri altındadır. Bu te'sîr, LeyI-i Şitâ manzumesinde olduğu gibi, bâzan çok açık bir şekil alır. Bu şiirlerin temalarında, Servet-i Fünûn şiirinin umûmî temalarmdan ayrılanlara rastlanmaz. Umumiyetle şahsiyetlerin bunları işleyiş tarzları da birbirine yok benzemekle beraber, bâzan bu bakımdan ayrılıklar gösterirler. Siyret'te çokluğu gibi, tabîatin bir fon olarak bırakılmış olmasına karşılık, Suad'ın şiirinde de kadın ve ona bağlı olan aşk ön plânda gelir. Ancak, Siyret'in aksine olarak, aşktaki madde - duygu nisbetinin maddenin daha lehine değişmiş olduğu görülür. Bu hususta, Siyret'in daha çok Fikret'e ve Suad'ın da daha çok Cenâb'a meyi ettikleri söylenebilir. Bu şiirler arasında, aile hayâtına yer verenler de vardır.

Lâne-i MeIâl'in neşrinden sonra, şâirin sanatinde yeni bir safha başlar. Adetâ, bundan evvel, hâdiseleri lüzumundan fazla ciddîye alıp onların tazyîki altında ezilmiş olmaktan usanarak; hayâtı, bizim için taşdığı kayıdsızlığa uygun bir görüşle ele almayı tercîh eder ve bu tercîh onu mizahla uğraşmağa sürükler. Bu târihlerde, Cenâb da ayni yola sapmıştı. Suad, mizahtaki adını da, Cenâb'ın kullandığı ada simetrik olarak, Gâve-i Zâlim şeklinde tes'bît etti. Bundan sonra, şiirle ciddî bir şekilde uğraşmasına pek seyrek olarak rastlanr. Manzum ve mensur olarak umûmiyetle Kalem dergisinde çıkmış olan mizahî yazılarında, adîleşmekten dâima uzak kalmağa, nükteye ve zarafete dayanan temiz bir çığır açmağa muvaffak olmuştur. Bu tarz şiirlerinde, dîvân nazmının şekillerini ve, arasıra, bu şekillere uygun bir ifâde tarzı kullanarak, şekil ve dil bakımından olduğu gibi; konuların çok genişlemesi, cemiyetin dikkate değer bütün hâdiseleri ile uğraşması itibariyle de daha önceki şiirlerinden ayrılır. Millî Mücâdeleye katıldıktan sonraki şiirlerlnde İse, mizâh tarzı yine devam etmekle beraber, daha çok, millî konular yer alır. 1908 den sonra, —Servet-i Fünûn’un birçok şahsiyetlerinde irâdî olarak ve bu husûsta büyük bir mukavemet gösteren Cenâb gibi bâzı şahsiyetlerde de gayr-i iradî olacak ve türlü nisbetlerde te'sîrli olan— Millî Edebiyat Hareketi'nin Suad da te'sîr sahası dışında kalamamış; gerek dil, gerek vezin ve gerekse nazım şekli ve konu bakımından bu cereyana tâbi olmuştur. Hece ile ve temiz türkçe ile bâzan çok güzel şiirler yazan şâir, Millî Edebiyât'ın türlü anlaşılış ve tatbîk tarzlarına uyarak, halk ve tekke nazmı örnekleri de vermiştir. Bu değişik mahsûllerde -cemiyet hâdiselerinin dışında olarak- zihnini en çok yoran düşünce, ölümün çok kesin davranışı karşısında hayâtın ve dünyânın mânâsızlaşan varlıklarıdır. Gâve-i Zâlim ismi ile yazmış olduğu şiirleri, Gâve Destanı (1923)'nda topladı.

Suad'ın 1908 den sonra uğraştığı ve geniş bir faaliyet gösterdiği ikinci ve mühim bir saha da, tiyatrodur. Sayısı yirmiye yaklaşan bu te'lîf ve adapte piyeslerin isimleri biliniyorsa da; bunlardan hangilerinin basılı, te'lîf veya adaptasyon oldukları hakkında, türlü kaynaklarda ve hattâ kendi ifâdesinde bile biribirini tutmayan kayıdlar mevcûdtur. 8u îtlbârla, bu husustaki kayıdların yarattıkları güvensizlik ve buna ilâve olarak bütün eserleri elde etmenin taşıdığı büyük güçlük karşısında, şimdilik, sâdece, görebildiklerimizi tesbîtte yetineceğiz. : Şehbâl yahut İstibdâd'ın Son Perdesi (1908), Kirli Çamaşırlar (1910), Âhirette Bir Gün (tefrika, 1910), Devâ-yi Aşk (tefrika, 1910), Hîle (tefrika, 1910), Kayseri Gülleri (Münir Nigâr'la birlikte) (1920), Çifteli Mikroblar (1920), Tayyare (1927) ve Ana Karnında Son Gece (Efzâyiş Suad: Hüseyin Suad Yalçın ve Şiirleri, 1943). Dram ve komedi, mensûr ve manzum olan bu piyesler, zamanlarına göre oldukça kuvvetti bir tekniğe sâhibtir. Birinci Dünyâ Savaşı'nın sonlarında yeniden başlayan ve şâirler arasında büyük bir rağbet gören bu tarz piyes modasından kendisini kurtaramayarak kaleme aldığı manzum piyeslerinde, alışık olmayışına rağmen, Hece'nin ve sâde Türkçenin kullanılışında, hemen hemen genç nesil kadar başarı göstermiş bir durumdadır.


Kaynak: Akyüz, Kenan, Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1985.

Şiirleri

Veda’

Elbet açar bizim de semâmızda şeh-peri
Mürg-î veda' dedikleri bûm-î ecel-fürûz;
Elbet bu yerde ayrılığın yaşlı gözleri
Pîşinde bugün ağlayacak çeşm-i ruhumuz...

Gel, şimdiden veda' edelim gelmeden o gün;
Gel, tatlılıkla ayrılalım sonra gülmeyiz;
Ömr-î bahâr-ı şuhu kadar pembe bir gülün
Sürsün bizim de mevsimimiz şâd ü hande-rîz...

Elbet bu yerde ayrılığın bâd-ı nekbeti
Nahl-î muhabbetin koparır verd-i âlini,
Serper zalâm-ı maziye berk-î melalini.
Elbet hayât-ı aşkımızın mürg-i hasreti

Bir mendilin ucunda açar şâh-bâlini,
Sallar bütün ufuklara bir gün zevalini.

Gel, şimdiden veda' edelim gelmeden o gün
Gel, tatlılıkla ayrılalım; sonra sen düşün!

Ömr-î bahâr-ı şuhu kadar pembe bir gülün
Erkence biz de ayrılalım, ey güzel sülün!


Aruza Veda’

Veda’, ey yâr-ı cân, senden de aynlmak mukaddermiş,
Benim bak ser-nüviştimde bu hicranlar da bekfermiş.
Hisâb ettim, otuz beş yıl "mefâîlün" demiş gönlüm,
Meğer bir gün bu zahmetler heba olmak mukaddermiş.
Çekil, ey zâde-î irfân-ı ruhum kabr-i nisyâna,
Nasibin, baş ucunda, bir "Hüvelbaakî" li mermermlş.
Lisân bir başka şeklî harf ile kesb-î kemâl etti,
Senin artrk mekânın servilik altında bir yermiş.
Atıp âheng-i terkîb-î terâkîbi felah bulduk,
Düşünmez bir çocuk şimdi müennesmiş, müzekkermiş.
Tetâbuk var isabet yok, izafet var zarafet yok,
O nahv-î mantık, Allahım, ne bir meydân-ı mahşermiş.
Senindir şimdi evzân-î benan, yaz durma, ey Gâve,
Şiir hangi vezinde olsa âlemde muammermiş.
Akarmış kâse-yî mazmuna âheng-î lâtîfiyle,
O menba" cennet-î hişs ü hayâf üstünde kevsermiş.
Mefâîlün, mefâîlün, veyâhud altı-beş, üç-beş,
Bu düm-tekler, o düm-tekler hülâsa hep berâbermiş.


Bülbülüm

Uyandı bülbülüm dumanlı dağda
Derinden derine figanı gelir
Vefasız geceye çimenli bağda
Boşanan derdinin destanı gelir

Sazını yuvadan aldı eline
Dokundu hissinin ince teline
Kapıldı ruhunun coşan seline
Dinle ruhum aşkın ezanı gelir

Dinliyor gecenin perî-yi zarı
İnliyor seninle gönül pınarı
Yuvanda bulursun yine bir yârı
Ağlama bülbülüm zamanı gelir

Ay doğdu tepeden yayıldı koya
İşliyor sulara ziyâlı oya
Öt bülbülcüğüm öt sen doya doya
Bu bağın da bir gün hazânı gelir

Çiçekli bir dalda eş ararken sen
Ne rengîn emeller besteler nağmen
Hayâl ü hissime yeşilliklerden
Sümbüllü dağların elvanı gelir

Dinle bülbülüm bak uzakta ishak
Çekiyor sesinle elemli bir hak
Onun da bu leyl-i figanda mutlak
Yâdına vefasız cânânı gelir

Uykuya dalmışken uzakta deniz
Aydın bağlarında siz öterdiniz
Uzaktan uzağa şimdi hüzn-engîz
O bağın figan-ı âmânı gelir

Öt bülbülcüğüm öt ağlayım biraz
Yaşlı gözlerimle edeyim niyaz
Hazâna çevrilen bağların bu yaz
Gözümün önüne hicranı gelir

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz