Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
XVI. Yüzyıl Ortalarından XVII. Yüzyıl Sonuna Kadar Askerî Teşkilât
Kanuni Sultan Süleyman'ın Şahsiyeti
Kıt 'a
İslam'a Hakarete Karşı Acil Müdahale
Fatih'in fermanı niçin çok önemli?
Osmanlı’nın da bir Demokrat Partisi vardı
Poltava Savaşı
Millî Mücadele'yi Vahdeddin mi başlattı?
Rusçuklu Şerif Hasan Paşa
Hocazâde Mesud Efendi

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Mehmed Emin Yurdakul

Sayfadaki Başlıklar


Hayatı
Şiirleri

Hayatı

Mehmed Emin Yurdakul, 1869'da, İstanbul'da doğdu. Fakir bir balıkçının oğludur. Bu sebeple, orta öğrenimini yanda bırakarak, memur olmak zorunda kaldı. 1890'da, ilk eseri olan Fazilet ve Asaleti bastırttı. Bu küçük eserinde, "ruh asaletinin soy asaletinden üstün olduğu" görüşünü ileriye sürüyordu. Şairin memurluk hayatının en uzun dönemi (1890-1909) Gümrük İdaresi’nde geçti. 1909’dan sonra Hicaz, Sivas ve Erzurum valiliklerinde bulundu. Musul’dan milletvekili seçildi. 1921’de Ankara'ya giderek Millî Mücadele'ye katıldı. Ordunun ve halkın maneviyatını kuvvetlendirici konuşmalar yapmak görevi ile, Anadolu'nun birçok şehirlerinde ve cephelerde dolaştı. İstiklâl Savaşı'nın kazanılması üzerine, 1923'den ölümüne kadar, Şarkî Karahisar, Urfa ve İstanbul milletvekilliklerinde bulundu. Ölümü, 14 Ocak 1944'tedir.

Servet-i Fünun şiirinin çok tutulduğu ve sevildiği bir sırada, birçok bakımlardan onun tamamıyle tersi yapıdaki şiirlerini yazmağa başlayan Mehmed Emin, başarıya ulaşabilmek için elverişli şartlara hiç de sahib bulunmuyordu. Osmanlıcanın, aruzun ve ferdiyetçi bir şiirin mutlak şekilde hüküm sürdüğü bir devirde, halkın da anlayabileceği yeni bir dille, halk şiirlerinin vezni ile yazılmış ve tamamıyle sosyal konularda olan şiirlerle ortaya çıkmak ve kendisini kabul ettirmek şüphesiz ki çok güç bir işti.

"Halkın da anlayabileceği bir dille ve halk için yazmak" prensibinin Tanzimat'tan sonra ilk defa Şinasi tarafından ortaya atıldığını, nazımdan çok nesir dili üzerinde çalışmakla beraber, onun nazım dilini de sadeleştirmek hususunda gayret sarf ettiğini, fakat kendisini takibedenlerin bu prensibe onun kadar bağlı kalmayarak halkın anlayabileceği dilden gittikçe uzaklaştıklarını, ancak bu arada onlarda da ‘hece veznine karşı bir sempati uyandığını, onunla -sınırlı da olsa- bazı denemeler yaptıklarını ve bu denemelerinde tamamıyle konuşma dilini de kullandıklarını biliyoruz. Ancak, bu denemelerin hece veznine karşı kayda değer bir ilgi uyandırmaktan uzak oldukları da yine bilinmektedir.

İşte, Mehmed Emin'in uzun bir süreden beri körleşmiş bir mekanizmayı yeniden harekete geçirmesindeki güçlük de buradan doğuyordu. Bu sebeble, fikri tamamıyle hazır bir durumda olmasına ve bazı denemeler de hazırlamış bulunmasına rağmen, ortaya çıkmak için -haklı olarak- kendisinde -uzun yıllar- cesaret bulamadı. Fakat, bezginliğe de düşmedi ve kendisini kamuoyuna kabul ettirebilecek şartların doğacağı bir günü ümidle bekledi.

Tanzimat Edebiyatı'nın unutulmuş bu prensibine yeniden bağlanmak lüzumunu Mehmed Emin nasıl duymuştu? Bunun sebeblerini, kısaca, şöyle açıklamak mümkündür: Mehmed Emin, bir balıkçının oğlu yani bir halk çocuğuydu, halkın içinden çıkmakla kalmamış, halkın içinde de yaşamıştı. Halk hikâyelerine meraklı olan ve okuma bilmeyen babasına, akşamları, bu tarz hikâyeler okuyordu. Böylece, halkın edebiyatını, zevkini ve okuyucusunu daha küçük yaşta iken tanımak imkânım bulmuştu. Ayrıca, bu İstanbullu şair Anadolulu bir kadınla evlenmişti. Karısının doğduğu Şibinkarahisar'a şair değişik tarihlerde, tam dokuz defa gitmiş, toplam olarak altı yıl kalmış; gerek orada ve gerekse yol boyunca geçtiği kasaba ve köylerde memleketin temel tabakası olan halkı yakından tanıma, onun eskiden beri süren yoksulluk içindeki hayatını görmüş; asil ruhunun büyük ferâgatine, fedakârlığına ve kanaatkârlığına hayran kalmış ve sanatını onun ıztırablarını konuşturmağa ve, böylelikle, aydınlan uyandırmaya adamak kararını almıştı. Ancak, imparatorluğun bütünlüğünü korumak konusunda çok dikkatli olan II. Abdülhamid'in -değişik etnik topluluklar arasında fark gözeten hareketlere izin vermediği için- yalnız Türk unsurunu kalkındırmayı hedef tutacak millî bir edebî hareketi hoş görmesi ve kendi genel tutumunu değiştirmesi beklenemezdi. Bu sırada, yine II. Abdülhamid tarafından Londra'dan İstanbul'da davet edilip saygı gösterilen Cemâleddin-i Efganî adlı bir şeyhin de şairin ortaya çıkmak konusundaki kuşkularını gidermek konusunda faydalı teşvikleri olduğu görülüyor. Bir İslâm milliyetçisi olan ve İslâm Birliği'ni ancak İslâm milletlerinin önce teker teker millî varlıklarını kavrayıp kalkınmalarına bağlı gören Cemâleddin-i Efganî, bu maksadla, kendi memleketinden sonra Hindistan, İran, Mısır ve Türkiye'ye -Abdülazîz devrinde- de giderek çalışmalarda bulunmuştu. Şeyhin bu bakımdan ileride Türkiye için tehlikeli olabileceğini düşünen II. Abdülhamid, onu İstanbul'a davet ederek göz önünde bulundurmayı uygun görmüş ve bu düşüncesini gerçekleştirmişti. Ancak, şeyh kendisini ziyaret edenlere fikirlerini telkinden geri durmuyordu. Bu ziyaretçiler arasında bulunan Mehmed Emin, şeyhin düşünceleri ile kendi düşünceleri arasında sıkı bir yakınlık görmüş ve onun telkinleri ile cesareti artmıştı.

Nihayet 1897'deki Osmanlı-Yunan Harbi, "hurûc" (ortaya çıkış) için şairin yıllardır beklemekte olduğu fırsatı verdi. Bu harbin başlamasından önce, İstanbul'daki aydınlar arasında, millî ve asabi bir hava esiyordu. Şair, şiirlerini yayımlamak için, bu havayı çok elverişli buldu ve ilk olarak Anadolu'dan Bir Ses -yahut- Cenge Giderken manzumesini yayınladı. Gerçekten, şairin tahmini doğru çıktı ve bu manzume, o günkü heyecanlı ve millî hava içinde, büyük bir ilgi ile karşılandı. Bu rağbeti kaybetmemek için Mehmed Emin, zaten yazılmış olarak bekleyen manzumelerini arka arkaya yayınlamağa başladı. Kısa bir süre içinde Türk ordusunun zaferi ile biten harpten sonra da, millî hava bir süre daha devam etti. Bu zamanı da iyi kullanmakta dikkatli davranan şair, şiirlerini kamuoyuna beğendirmiş ve tutunmuş oldu. Sayıları dokuzu bulan bu şiirlerini, başında Recai-zade Mahmud Ekrem, Abdülhak Hâmid Tarhan, Şemseddin Sami ve Rıza Tevfik Bölükbaşı gibi tanınmış şahsiyetlerin kendisini destekleyen övgüleri ile, kitap halinde de (Türkçe şiirler, 1900) yayınladıktan sonra edebiyattaki yeri daha da sağlamlaşmış oldu.

Servet-i Fünun Topluluğu'nun dağılmasından (1901) sonra da, Mehmed Emin çalışmalarını sürdürdü. Bu sıralarda "Osmanlıca-Türkçe" ve "Aruz-Hece" mücadeleleri zaman zaman alevlendikçe onun adı da, ister istemez, bu çatışmalara karışıyor ve böylece ünü daha çok genişliyordu. Bu çatışmaların en şiddetlisi, Selanik'te çıkmakta olan Çocuk Bahçesi dergisinde, konuşma Türkçesini ve hece veznini savunan Rıza Tevfik ve Râif Necdet ile, Osmanlıcayı ve aruzu tutan Hüseyin Cahid ve Ömer Naci arasında yapılan ve saray tarafından derginin kapatılması (1905) ile son bulanıdır. Rıza Tevfik ile Raif Nevdet’ten başka, bu sıralarda sanatını artık sosyal hizmete vermeye başlamış olan Tevfik Fikret de Mehmed Emin’i destekleyenler arasındadır.

Mehmed Emin, zamanının en doğurgan şairlerindendir. Ölümünden birkaç yıl öncesine kadar yazmakta devam ettiği şiirlerini şu kitaplarda topladı: Türk Sazı (1914), Ey Türk Uyan (1915), Tan Sesleri (1915), Ordunun Destanı (1915), Dicle Önünde (1916), Hastabakıcı Hanımlar (1917), Zafer Yolunda (Ordunun Destanı, Dicle Önünde ve Hastabakıcı Hanımlar'la birlikte) (1918), Tûran'a Doğru (Tan Sesleri ve Ey Türk Uyan'la birlikte) (1918), İsyan ve Dua (1918), Aydın Kızları (1921), Mustafa Kemal (nazım ve nesir) (Aydın Kızları ve Kıral Corc'a adlı nesir eseri ile birlikte) (1928), Ankara (1939). Bunlardan başka, yalnız nesir olan şu eserleri de vardır: Türk'ün Hukuku (1919), Dante'ye (1923).

İlk şiirinden başlayarak sosyal hizmete yönelik bir sanat anlayışına bağlanmış ve bu anlayıştan sonuna kadar hiç ayrılmamış olan Mehmed Emin'in Türkçe Şiirler'inde, çok açık bir halkçılık ve milliyetçilik vardır. Ancak, bu şiirlerde, yalnız imparatorluktaki Türk halkının sosyal, ekonomik ve kültürel kalkındırılmasını ve onların ıztırablanna tercüman olunmasını gaye edinen bu milliyetçilik zamanla anlam ve sınır değiştirmiş ve, böylece, 1908'den sonra siyasî bir karakter kazanarak "Pantürkizm"e ulaşmıştır. Bu sonuçta ise, imparatorluktaki Türk dışı unsurların millî duygular bakımından çok Önceden uyanmış olmalarının ve imparatorluğu parçalamağa çalışmalarının büyük tesiri olmuş, Balkan Harbi de (1912-1913) bu hususta reddi imkânsız bir delil vermiştir. Ayrıca, Anadolu'ya yaptığı birçok geziler sırasında, "Büyük Ermenistan" düşüncesi etrafında birleşmeye çalışan Ermeniler’in tutumlarını da gözleri ile gören şair, artık, bir "Türk milliyetçiliği" düşüncesinin de doğmasındaki zarurete kesin olarak inanmış bulunuyordu. Türk halkını kalkındırmak için, önce, onu millî benliğine kavuşturmak, kendi menfaatleri etrafında birleştirmek gerekirdi. Onu kalkındırmada ise, Batı medeniyetini örnek tutmak zaruri idi. Bu bakımdan, Mehmed Emin'in milliyetçiliği, Türkiye'deki "Batılılaşma" hareketi ile de birleşme halindedir. Türklerin müslüman olmaları ve dinlerin de birleştiricilik vasfına sahib bulunmaları dolayısıyle şair, kendi zamanındaki "İslâm Birliği" ideolojisine de sempati besler. Hatta, insaniyetçilik ideolojisini de yadırgamaz. Fakat, ondaki bu insaniyetçilik düşüncesinin, "kendimiz gibi başka milletlerin de hür ve iyi yaşama haklarına saygı göstermek"ten başka bir anlamı yoktur. Bu düşünce, zaruri olarak, şairi bir emperya¬lizm düşmanlığına da götürmüştür. –

Mehmed Emin'in şiirlerindeki temalar, işte hep yukarıdaki düşünceler etrafında toplanır. Böylece şair, kendi özel hayatına ait hiçbir hususu ve hiçbir özel isteğini aks ettirmediği gibi, şiirlerinde tabiat tasvirlerine bile yer vermedi ve "sosyal hizmet" prensibine daima bağlı kaldı. Ancak, halk için yazarken, "onun anlayabileceği dil" meselesini gereği gibi çözebilmiş değildir. Şairin dili, gerçekten, ya Türkçe veya tamamıyle Türkçeleşmiş olan bir vokabülere dayanıyordu. Fakat bu vokabülerin doğrudan doğruya -Rıza Tevfik'te olduğu gibi- halkın dilinden alınmış bulunmaması ve yapma bir karakter, göstermesi, onun canlı ve sevimli olmasını önlemiştir.

Mehmed Emin, aruzu da hiç kullanmış değildir. İlk denemelerinden başlayarak şiirlerinde yer verdiği hece veznini sonuna kadar bırakmadı. Ancak bu vezni, onun asıl sahibleri olan halk şairleri gibi ustalıkla kullanamadı. Bu veznin kullanılmasındaki incelikleri onlar kadar bilmiyordu. Nazım şekilleri hususunda ise, halk şiirinden tamamıyle uzak kaldı. Şiirlerinde, halk nazmının şekillerine hiç rastlanmaz. En çok kullandığı nazım şekilleri, Servet-i Fünun şiirinin Batı'dan getirdiği Sone ile Müstezâd'tan bozma serbest nazımdır.

Sosyal hizmet prensibi Mehmed Emin'in şiirlerini -zaruri olarak- lirizm¬den de uzaklaştırmış, didaktizme götürmüştür. Böylece, şiirlerinde bir kuruluk göze çarpar. Çok duygulu bir yaratılışta olmasına rağmen, hayâl gücü azlığının ve sanatçı olarak zayıf bulunuşunun da bu sonuçta payı olduğu muhakkaktır. Bununla beraber, şiiri "büyük halk kütlesine mâl etmeğe çalışmak" suretiyle, Türk şiirinde müspet ve geleceği parlak bir çığrın öncüsü olduğunu da kabul etmek gerekir.


Kaynak: Akyüz, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1995.

Şiirleri

Biz Nasıl Şiir İsteriz?

"Köroğlu" ne? Anadolu dağlarında görünen,
Hep evleri, yapıları çamurlara bürünen
Köycüklerde renc-berlerin-yurdlarında okunur
Bir kitab ki ya bir yetim keçisini çaldırtır,
Ya bir çiftçi çocuğunu ıssız dağa kaldırtır,
Öyle şeyler belletir ki akıllara dokunur
*
"Fâtih" nedir? İstanbul'un surlarının altında,
Kara Deniz Boğazı'nda, Hisar'ların sırtında,
Gayet güzel düşünülmüş, gayet iyi duyulmuş
Bir şiir ki şehîdlerin al kanıyle yazılmış;
Bir kılıç ki kitabının alt yanına asılmış;
Bir altından heykeldir ki bir odaya konulmuş
*
Biz o şi'ri isteriz ki çifte giden babalar,
Ekin biçen genç kızlarla odun kesen analar,
Yanık sesin dinlerlerken gözyaşlann silsinler;
Başlarını açık, beyaz sînesine koysunlar;
Yüreğinin, özleriyçün çarpındığın duysunlar,
Bu çarpıntı, bu ses nedîr?Neler diyor? Bilsinler.


Ölü Kafası

(Feylesof Rızâ Tevfik Bey'e)

Bir tarlada geziyordum, ayağıma katı bir şey kakıldı;
Baktım : kemik; dikkat ettim : bir insanın kafasının kemiği.
Lâkin aç yer, şu parçası kalan başı öyle yiyip emmiş ki,
Bilinmiyor kimin başı, bilinmiyor hangi asrın evlâdı?

Kara toprak içersine düşen her şey bir yığın kül oluyor;
Gûyâ ki bir kasırga var; bunu ona, onu buna katıyor;
Bir el var ki çürük kefen parçasını çiçek yapıp atıyor;
Evet hayat bir taraftan boşalıyor, bir taraftan doluyor.

Kim bilir ki, şu fâninin vücûdundan bugün bizde neler var?
Belki onun kemikleri şimdi senin gözlerinde parıldar;
Belki benim şu sıtmalı dudağımın ateşleri onundur.

Her şey böyle, hattâ bizim dünyâmız da bu baş gibi olacak
Bir gün hayât tükenecek; yalnız cansız gıranitler kalacak;
Her zerresi bir âleme dağılacak; zîrâ bu bir kanûndur!...


Duâ

(Cemâleddîn-i Efganî'nin Azîz Hâtırasına)

Ey Allah’ım, mademki sen fikrimi hür yarattın;
Bana, kendi adımdan daha önce, şâir dedin;
Benden hırsa kîn, isyan; benden zulme öc istedin;

Mademki sen gözümü şimşek gibi parıldattın;
Beni attın fırtına kuşu gibi şu dünyâya;
Bir ses verdin denize, yere, göğe haykırmaya.

Elbette ben nûr, koku, renk terennüm eyleyemem;
Kanadımı açamam bir çiçekli yeşil dala,
Rûyâ gören bir göle, efsaneli bir kumsala;

Mest olamaz bûseli gecelerle benim nağmem;
Rüyaları, aşkları söyleyemez benim dilim;
İlkbaharın, şafağın mugannisi ben değilim.

Ben havanın, gecenin, karanlığın bir kuşuyum;
Benim türküm suların, rüzgârların lisânıdır;
Fırtınalı dağların, denizlerin figanıdır.

Bir buluta, dalgaya karşı titrer benim ruhum;
Yıldırıma, şimşeğe isyan duyar haykırırım.
Uçuruma, girdaba sebeb sorar haykırırım.

Soruyorum senden de: Şu genç kadın neden mahzun
Neden alnı yıldırım vurmuş taşlar gibi yanık?
Neden kolu, 'kanadı kuru dallar gibi kırık?

Neden avcı elinden kaçan âhû gibi yorgun?
Neden garîb bir akşam gölgesi var gözlerinde?
Neden ölgün sesler var dudakları üzerinde?

Bak sefilin sırtında, yırtık kefen bir entari;
Omuzunda, kar yağmış gece gibi, saçlar beyaz;
Boğazında bir sarı hazân gibi yanık âvâz;

Islatıyor yağmurlu bulut gibi her bir yeri.
Gösteriyor o kadîd elleriyle uzakları,
Bir kırmızı cehennem gibi yanan toprakları.

Gösteriyor kan giymiş beldeleri, mezarları;
Ona ıslık çalıyor ejder başlı sert alevler,
Ellerinde katranlı çıra yanan kızıl devler.

Ona kırbaç vuruyor acı şimal rüzgârları;
Sendeliyor, düşüyor uçurumlar üzerine;
Uzatıyor elini senin bakır göklerine!...

Unuttun mu bu kimdir? Şarkın büyük melîkesi;
Tûr'lar gibi, güneşten tacı olan asîl alın;
Peygamberler, hakanlar yetiştiren azîz kadın!...

Bir zamanlar gökleri doldurmuştu onun sesi;
Sana altın şehirler yükseltmişti çocukları,
Bezemişti binlerce mâbedlerle ufukları!...

Fakat şimdi o kadar düşkündür ki sanki hasta;
Çehresinde, tutulmuş aylar gibi, solgunluk var;
Şeh-zâdeler kayb eden sultan gibi mahzunluk var.

Onun bütün köşkleri, camileri de hep yasta;
Güvercinler dem çeken bahçeleri şarıltısız;
Çırağanlar aks eden havuzları parıltısız.

Zîrâ onun vatanı şerirlerin ellerinde :
Şadırvanlar çağlayan mabedinde kumrular yok;
Yeşil hurma gölgeli sularında ahular yok.

Baykuşlar var şerefli burçlarının üzerinde;
Ovaları İsrail devrindeki çöller gibi.
Anaların evlâdlar kaybettiği mahşer gibi.

Zîrâ onun boşalmış, vîrân olmuş toprakları;
Burda birçok gelinler ağlamaktan alîl olmuş;
Bu gözlere karanlık mezarların rengi dolmuş!..

Issız kalmış açlıkla, hastalıkla ocakları;
Duvakları yırtmışlar kara giyen bakirleri;
Sazlarını kırmışlar destan çalan şâirleri.

Bilmiyorum niçin sen bu sefîli duymuyorsun?
Niçin buna göklerin yedi kalın taş duvardır,
Kilitleri açılmaz, siyah, demir kapılardır?

Başka Allah var mı ki âhı gitsin bu mazlumun?
Öc alıcı Tanrısı değil misin sen herkesin?
Yeri yok mu kapında kanatları kırık sesin?

Söyle senin değil mi bu ilâhî aşk diyarı?
Senin dağın değil mi onun yanık tepeleri?
Senin beytin değil mi onun vîrân kubbeleri?

Senin kavmin değil mi onun mazlum çocukları?
Senin duan değil mi onun susan tehlîlleri?
Senin nurun değil mi onun sönen kandilleri?

Suçlu mudur? Yetmez mi uğradığı felâketler?
Sönmedi mi ateşin o sayısız kurbanlarla?
Asırlardan beridir akıttığı o kanlarla?


Mustafa Kemâl Zafer

Kavminin bir îdâm günündeydi ki
Sana bir acıklı rıovha aks etti;
Sanki bir kurbanın feryâdındaki :
"Gel kurtar!" sedâsı seni titretti.

"Gel kurtar!" Sen bunu taş beldelerden,
Kerpiçten duvarlar içinden duydun;
Bin yıllık yosunlu harabelerden,
İsimsiz mezarlar içinden duydun.

"Gel kurtar!" bu, senin yeşil bahçende
Elemle haykıran kuşların oldu;
Gölgenle kaldığın ıssız gecende
Kapını çalan bir rüzgârın oldu.

Bu susmaz, bu yanık sese doğru sen
Beklenen bir resul rûhuyle geldin;
Bir siyah gecenin derinliğinden
Bir sabah yıldızı gibi yükseldin.

Baktın : Her saati uzun yıl olan
Iztırâb gecesi, zulüm gecesi;
Günah-kâr elleri kanlarla dolan
Cinayet gecesi, ölüm gecesi!...

Bir yanda bir büyük, ıssız harabe
Bir kanlı tabutta yere gömülü;
Yüzlerce yakılmış mukaddes kubbe
Bir siyah kefenle, külle örtülü.

Burda : Yüz memleket, bir vatan yanık;
Dolaşan gölgeler harabe kızı;
Bin siyah kovuktan damlayan ışık
Kanayan yaralar gibi kırmızı.

Bir parça ötede, öbür yanda da :
Sofralar kurulmuş büyük salonlar!
Hepsinde fanuslar, mumlar yanmada!
Hepsinde naralar, zil sesleri var!...

Burda da her çatı Allahsızların
Tüyleri ürperten bir günah yeri;
Gözyaşlı âşıklar, mazlum kızların
Elleri bağlanmış seyircileri.

Kalbinde, bir ölüm gömleği giyen
Vatanı kurtarmak aşkını buldun;
Adını çağıran, "Gel kurtar!" diyen
Mutarib ruhların müncîsl oldun.

Miliete haykırdın, dedin :
"Nerdesin?
Kimerin elinde bak senin yurdun?
Hani o dünyâya haykıran sesin?
Niçin ses, soluk yok? Ölü mü oldun?

Ecdadın mezardan dirilse bugün
Hicâbla alnını yere eğecek :
Oğuzlar kanını taşıyan Türk'ün
Kahraman milleti bu mu? diyecek.

Hayır, ey miletim! Bu zelîl hayât.
Bu zincir, bu zulüm Türk için değil;
Bu alınyazısı, bu mukadderat,
Bu nisyân, bu ölüm Türk için değil.

Bu sözü bana bir peygamber dese
Ben onu recm için taşa tutarım;
O benden bir esir kalbi istese
Bu kalbi göğsümden söküp atarım.

Ben bunu kimseden duymak istemem;
Anamdan dinlesem : "Yalancı!" derim;
Esrarlı göklerde yazılı görsem,
Allah'tan İşitsem inkâr ederim.

Zîrâ sen kösteksiz, arslanlar gibi.
Yurdunda hür gezmek için doğansın;
Dünyâyı dolaşan bir rüzgâr gibi
Asırlar harbini yapan ırktansın."

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz