Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Müzehhiblik
Huzur Dersleri
Yeğen Mehmet Paşa
Osmanlılar'ın Balkan Devletleri ve Prenslikleri ile İlişkileri
Boşnak Hüsrev Paşa
Osmanlı padişahları neden hacca gitmediler?
Osmanlılarda Bilim ve Bilimsel Faaliyetler
İlk Standart
Osmanlılar Bilime Set Çekmedi
Pirîzâde Mehmed Sâhib Efendi

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Millî Edebiyat Dönemi (1911-1923)

Genç Kalemler çıkmağa başladığı zaman Fecr-i Âtî şiiri çoktan tutunmuş, Ahmed Haşim ve Emin Bülend Serdaroğlu gibi kuvvetli şairlerle ilgi ve değer kazanmıştı. Fakat, belli bir sanat anlayışına sahip olmayışı, dilde ve marazîlikte Edebiyyât-ı Cedide şiirini takip etmesi ve üyeleri arasındaki yaratılış ayrılıkları gibi sebeblerle, er geç ortadan kalkmağa mahkûm gibi görünüyordu. Genç Kalemler, kendilerinden önceki Türk edebiyatını sun'îlikle ve taklidçilikle suçlarken, çağdaşları olan Fecr-i Âtî'yi de unutmamışlar, onu da iyice hırpalamışlardır. Esasen, Fecr-i Atî de bu yeni hareketi beğenmemiş ve ona karşı Servet-i Fünun'da itirazlara başlamıştı. Fakat, temellerinin zayıflığı yüzünden, Genç Kalemler dergisinin kapandığı sıralarda (1912 güzü) Fecr-i Âtî de dağılmak üzere bulunuyordu.

Ancak, şiir bahsinde, Genç Kalemler’de Fecr-i Âtî arasında mühim bir anlaşmazlık yok gibidir. Genç Kalemler de, şiiri, "yalnız sanatçıya ait şahsî bir mesele, yalnız bir estetik haz vasıtası" saymaları bakımından, Fecr-i Atî’nin ferdiyetçi sanat anlayışından ayrılmış değildirler. Dil hususundaki ayrılığa sonraları aruzun yerine heceyi getirmeleri bakımından yine tamamıyle dışça bir ayrılık daha eklenirse de, ferdiyetçi sanat anlayışlarında hiçbir değişiklik göze; çarpmaz. Türkiye'nin ölüm kalım mücadelesi yaptığı I. Dünya Savaşı'nın ve Kurtuluş Savaşı' nın en nazik zamanlarında bile, genç şairlerin sırf kendi duygu ve hayallerinden ayrılmamaları dikkati çeker. Bu tutumun yanlışlığı hakkında değişik şair ve yazarlarca yapılan uyarılar da etkili olamaz. Üstelik, arûzun yerine hecenin geçmesi de pek kolay olmamış, genç nesli bu vezni benimsemeye alıştırmak için uzun ve sürekli telkinler yapılması gerekmiştir.

Millî Edebiyat Hareketi'nin tutunmağa çalıştığı 1911-1917 yılları arasında, Türk şiirinde oldukça karışık bir durum göze çarpar: Bir yandan Millî Edebiyat şairleri kendilerini halk oyuna kabul ettirmeğe ve Fecr-i Âtî şairleri şöhretlerini sürdürmeğe çalışırlarken, Servet-i Fünun şiirinin Tevfik Fikret ve Cenab Şehâbeddin gibi otoriteleri de edebî itibarlarını henüz ayakta tutmakta idiler. Bu arada, Mehmed Akif Ersoy gibi bir ustanın temsil ettiği ayrı anlayış ve dokudaki şiir tarzını da unutmamak gerekir. Bu karışıklığı, Fecr-i Âtî'nin dağılmasından sonra, bu topluluğa mensup bazı şairlerle daha genç nesilden bazı şairlerin, Millî Edebiyat anlayışı dışında, kendilerini tatmin edecek başka yollar aramaları ve denemeler yapmağa girişmeleri daha da arttırır. Rübâb (1912) dergisinde toplanmış olan bazı genç şairlerin bir kısmı (Halid Fahri, Selahaddin Enis, Hakkı Tahsin, Orhan Seyfi, Yakub Salih, Safi Necib, Hasan Said), Nâyîler adı altında, yeni bir edebî hareket yaratmak için ortaya çıktılar. Bunlar, edebiyatta millîlik imtiyazını Genç Kalemler'e bırakmamak için, edebiyatın millî oluşunu "millî geçmişe bağlanış"ta görerek, Anadolu'daki Türk edebiyatının ilk devirlerine inmeyi ve, böylece, XIII. asrın büyük mutasavvıfları olan Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî ile Yunus Emre'nin şiirlerindeki samimi ifadeli, lirik ve mistik atmosferi kendi şiirlerinde de yaşatmayı denediler. Onlara göre, estetik heyecan ile dili ve üslûbu tabiî bir şekilde birleştirmek, sade ve samimi bir ifade tarzı bulmak ve bundan doğan iç ahengi değerlendirmek gerekir. Kamuoyuna Safahât-ı Şi'r ü Fikr dergisinde (1914, sayı: 1) "Nâyîler-Yeni Bir Gençlik Karşısında" adlı bir makalesi ile ilk olarak Şehabeddin Süleyman'ın tanıttığı bu topluluğun ömrü pek kısa sürmüş, düşüncelerini gerçekleştirebilecek değerde eserler veremeden dağılmıştır.

Aynı yıl ortaya çıkmış olan bir edebî eğilim de, yine geçmişin -bu sefer yabancı- bir kaynağına yönelerek, Türk edebiyatını esasından Batılılaştırmak için, doğrudan doğruya "Eski Yunan edebiyatım örnek edinmek" eğilimidir. Yahya Kemal Beyatlı ile Yakub Kadri Karaosmanoğlu'nun temsile çalıştıkları ve Eski Ak Deniz Havzası (bölgesi) Medeniyeti ile ilgili olduğu için Havza Edebiyatı veya Nev-yunanilik adını verdikleri ve ilk örneklerini Yahya Kemal'in "Sicilya Kızları" ve "Biblos Kadınları" adlı şiirleri ile Yakub Kadri'nin "Siyah Saçlı Yabacı ile Berrak Gözlü Genç Kızın Sözleri" adlı nesrinde bulan bu eğilim de, devrine tesir edebilen bir gelişme gösterememiş ve Türk şiirindeki ilk temsilcisini sonradan Salih Zeki Aktay’ın şahsında yetiştirebilmiştir.

Yine aynı yıllarda, şiirin genel durumundaki bu kararsızlıktan başka, millî bir edebiyata taraftar şairlerin şiir anlayışında da tam bir birlik görülmez. Millî Edebiyat hareketince şiirin şahsî bir mesele olarak sayılması üzerine, Millî Edebiyat deyiminden bazı şairler konuca "eski Türk tarihine, efsane ve geleneklerine bağlanmayı" anlayarak bu tarzda şiirler yazarken (Mehmed Emin Yurdakul, Ziya Gökalp, M. Nermi); bazıları "Osmanlı İmparatorluğunun parlak devirlerini yaşatmaya" çalışıyor (Yahya Kemal, Enis Behiç Koryürek); bazıları da, millîleşmeyi "halk şiirine bir dönüş" sayarak, halk nazım şekilleri ile şiirler yazıyor (Rıza Tevfik Bölükbaşı, Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç) ve hemen hepsi, -birinci gruptakiler hariç- ferdiyetçi bir sanat anlayışı içinde, yalnız kendi duygu ve hayal dünyalarını işliyorlardı.

Nihayet, millî bir edebiyata taraftar şairlerin bu dağınık yönlerdeki çalışmalarını birleştirmek gayesi ile, 1917 yılı haziranında, Şairler Derneği adlı bir dernek kuruldu. Fakat üyeleri arasında bulunan Ömer Seyfettin, Orhan Seyfi, Hakkı Tahsin, Salih Zeki gibi çeşitli sanat anlayışına sahip kimselerin tam bir anlaşmaya varmaları imkânsızdı. Nitekim, toplantı yeri Türk Ocağı binası ve yayın organı da Servet-i Fünun olan dernek, "istedikleri sanat anlayışını benimsemekte" üyelerini serbest bırakarak, onlardan, sadece, "konuşma dilinin ve hece vezninin kullanılmasını" isteme kararını alabildi. Kuruluşundan başlayarak bütün edebî hareketlere sayfalarını açık tutan Servet-i Fünun'un da bu harekete katılması ve Yeni Mecmua (1917), Büyük Mecmua (1919) ve Dergâh (1921) dergilerinin sürekli yayınları ile, şiirde dil ve veznin millileştirilmesi meselesi (Y. Kemal gibi bazı istisnalarla), Cumhuriyet'in ilânından önce, tamamıyle gerçekleşti.

İlk şiirlerinde Osmanlıcayı ve arûzu kullanıp konuşulan Türkçeye ve hece'ye sonradan bağlananlar çoğunlukta olduğu için, bu devrin şairlerinin şiirlerindeki dil ve vezin ikiliği belirli ve ortak bir vasıf halindedir. Ancak, bazı Servet-i Fünun şairlerinin açık ve inatçı muhalefetlerinden başka, Türkçeye ve heceye muhalefet eden hiçbir edebî eğilimin görülmediği 1917 tarihinden sonra, genç şairlerin şiirlerinde konuşulan Türkçenin en güzel örneklerinin verilmiş olduğunu kaydetmek gerekir. Birkaç yıl gibi çok kısa bir süre içinde elde edilen bu büyük başarıda, Hece'nin Beş Şairi olarak adlandırılan şairlerin (Halid Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nâfız Çamlıbel) geniş payları vardır.


Kaynak: Akyüz, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1995.

Ali Canib Yöntem

Enis Behiç Koryürek

Halid Fahri Ozansoy

Faruk Nafiz Çamlıbel

Midhat Cemal Kuntay

Orhan Seyfi Orhon

Yahya Kemal Beyatlı

Yusuf Ziya Ortaç

Ziya Gökalp

Ahmet Hamdi Tanpınar

Necip Fâzıl Kısakürek

İbrahim Alaeddin Gövsa

Ali Mümtaz Arolat

Salih Zeki Aktay

Kemaleddin Kâmi Kamu

Necmeddin Halil Onan

Ömer Bedreddin Uşaklı

Şükûfe Nihâl

Hâlide Nusret Zorlutuna

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz