Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
13-14. yy. da anadoluda meydana gelen sosyal ve siyasi olaylar
Subaşı
Osmanlı padişahların eşleri
ABD'Yİ VERGİYE BAĞLADIK
Eyâlet Merkezi
Rusçuklu Şerif Hasan Paşa
Cebeci kışlası ve ortaları
Barış zamanındaki nöbetli hizmetleri
Acemi ocağı
Tarhuncu Ahmet Paşa

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Necip Fâzıl Kısakürek

Sayfadaki Başlıklar


Hayatı
Şiirleri

Hayatı

1904 de, İstanbul'da doğdu.Babası. Abdülbâkî Fâzıl Bey'dir. İlk ve orta öğrenimini İstanbul'da yaptı ve Mekteb-i Fünûn-ı Bahriyye'den mezun oldu. İstanbul'da Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne girdi ise de, bitiremeden ayrıldı. Bir aralık, hükümet hesabına yüksek öğrenimini yapmak üzere, Paris'e gidip Sorbon'a devama başladı. Fakat, orasını da bitiremedi. İstanbul'a döndükten sonra, bankalarda me'mûr olarak çalıştı. Bir ara, Güzel Sanatlar Akademisi ile Devlet Konservatuvarı'nda Türkçe öğretmenliği yaptı. Nihâyet, me'mûrluktan ayrılarak, gazeteci ve yazar oldu. Ağaç (1936) ve Büyük Doğu (1943, 1965) dergilerini çıkardı ve bâzı günlük gazetelerde fıkra yazarlığı yapmaya başladı.

Necib Fâzıl, Millî Mücadele devri sonlarında tanınmaya başlayan şâirlerdendir. Şiirlerini 1922 yılında yayımlamaya başladı ve ilk şiir kitabı olan Örümcek Ağı'nı 1925’de bastırdı. Bunu 1928 de, Kaldırımlar tâkîbetti.

Bundan sonra yayımladığı kitablar, daha önceki kitablarında çıkmış şiirlerinden yaptığı seçmelere yenilerini de eklemek suretiyle meydana gelmiştir. Bu şekilde bastırdığı üç eserinden birincisi Ben ve Ötesi (1932), ikincisi Sonsuzluk Kervanı (1955) ve üçüncüsü de Çile (1962) adlarını taşırlar. Şiirler, birincisinde, kronolojik olarak yâni yazıldıkları yıllara göre sıralandıkları hâlde; ikinci ve üçüncüde, konularına göre sıralanmışlardır. Şâir son iki kitabının müşterek olan önsözlerinde, bu kitablarına aldığı şiirlerinden gayrisinin kendisi ile artık bir ilgisi kalmamış olduğunu bildiriyor.

Yine bu önsözlerde, ayrıca, Ben ve Ötesi'nin yayım târihi olan 1932’den sonra şiirden çok siyâsî ve dînî konularla ve bu arada tiyatro eserleri yazmakla ilgilenmesini dikkate alanların kendisine yönelttikleri "şiiri bıraktığı" ithamını şiddetle reddeden şâir, bu müddet zarfında kendi sanat anlayışında meydana gelen değişikliği de îzâh eder. Bu îzâha göre, (kendisinin fikir ve ideoloji yolundan varmak istediği gaye ile bizzat şiirin esâs gayesi arasında herhangi bir ayrılık yoktur. Çünkü şiir de, aslında, yalnız kendisine değil, aynı zamanda Allah'a ve Allah dâvasını güden topluluklara bağlıdır ve bağlı olması da lâzımdır. Böylece "sanat için sanat" ve "cemiyet için sanat" formülleri aynı noktada birleşmiş olur. Şâir cemiyet içindeki görevini şiirleriyle yaptığı gibi, değişik yazı sahalarında ve değişik şekillerde de yapabilir. Bu davranışına bakarak, onun aslî sıfatından yâni şairlik vasfından ayrılmış olduğunu kabul etmek hatâdır.)

Şâir, şiir sanatı hakkındaki düşüncelerini, daha etraflı ve sistemli bir şekilde, son kitabı Çile'nin sonuna koyduğu "Poetika" (s. 199-225) bölümünde anlatır. Bu düşünceleri şu şekilde özetlemek mümkündür: (Şâir, "sınırlı bir duygulanma" çerçevesinde kalmayan, "üstün idrâk" seviyesine erişen, "ne yaptığı" nın yanı başında "niçin ve nasıl yaptığını" da bilen ve "mutlak hakikat" i arayandır. O hâlde şiir de, buna paralel olarak, "varlığı çeviren sırların ve güzelliklerin yolundan" giderek Allah'ı yâni "mutlak hakikat"ı arama işidir. Bu işi başarabilmek için şiirin yürüdüğü yol ise, "en sarp" fakat "en kestirme" yoldur. Bu yoldan gitmek suretiyle mutlak hakîkate yâni "âlemin nâmütenâhî kesretinden büyük ve merkezî vahdete" ulaşmak, onun biricik gayesidir.

Şiiri teşkîl eden başlıca iki iç unsur vardır : His ve fikir. Şiir, "düşüncenin duygulaşmasından" ve "duygunun da düşünceleşmesinden" doğar. His ile fikrin esrarlı bir şekilde 'birleşmesinden doğan şiir, teker teker, bunların hiçbirisi değildir; bir terkîbtir: Klor ile sodyumun birleşmesinden doğan tuz gibi. Ancak, bu birleşmede, düşüncenin uğradığı değişiklik duygunun uğradığı değişiklikten daha fazladır. Bu sebeble şiirde temel unsur, "duygu hâline gelmiş olan düşünce" dir.

Böyle ibir muhtevadaki şiirin başlıca "hususiyet ve. mümtâziyeti" ise, hakîkati aramada kullandığı metodtan doğar. İlim, hakikati, "aklın yolundan" giderek, bu yolda vardığı "her merhalenin îzâhını" yaparak, "zaman ve mekân kadrolarının İçinde kalmak" suretiyle ulaştığı neticeleri dâima bir "sebeb" e bağlayarak ve düşünceyi bu yolda bir "âlet" gibi kullanarak arar. Gerçi hakîkati bulabilmek için şiir de düşünceyi bir âlet olarak kullanırsa da, bu yolda yürürken yardığı merhalelerin îzâhını yapmadığı gibi, "sebeb" üzerinde de durmaz; "zaman ve mekân kadrolarının dışına" çıkarak, bir ânda, insan idrâkini "eşyanın ve 'hâdiselerin ötesine" sıçratır. Böylece ilim, "nazariye" den "ameliye" ye yâni "mücerred" ten "müşahhas"a; şiir ise, "müşahhas" tan "mücerred" e doğru gider. İlim, ulaştığı neticeleri "teblîğ", şiir ise "telkin" eder.

Ancak, şiirin teşekkülü için, sâdece gayesinin belli olması, bir muhtevaya ve bir metoda sâhib bulunması yetmez. Aynı zamanda, muhtevasının estetik ve fonetik değerler içinde yâni büyük bir sanat gücü ile verilmesi de gerekir.

Her sanat eserinde olduğu gibi, şiirdeki iç ve dış yapılar arasında da bir âheng sağlanması şarttır. Çünki bunlar, birbirinden ayrılamayacak olan unsurlar, aynı bütünün parçalarıdır. Şiirin dış yapısı olan "şekil ve kalıb, mânânın iskeletidir" ve, tıpkı bedenin iskeleti örtmesi gibi, "mânâ tarafından örtülmelî", görünmemelidir. Şekil ve kalıb ve onların ana unsurları olan "vezin" ve "kafiye", şiirde zarurîdir. Ancak bunlar, mânânın önüne geçmemeli, şiir bunların esîri olmamalı, onları aşmalıdır. Gerçek şiir, "şekil içinde şekli aşan" dır. Şiirde şekle düşman olanlar, onu kaldırmak isteyenler; onu aşamayanlar, bu husustaki acizlerini kabul edenlerdir.

Son devir Türk şiirinin en kuvvetli liriklerinden biri olan şâirdeki bu yeni sanat anlayışı, 1932-1938 yılları arasındaki dönemde, yavaş yavaş gelişir. Bu müddet, "yerden göklere götüren yolun" aranması ile geçer ve nihayet, onun ancak tam bir dînî îmânla bulunabileceği anlaşılır. Şâirin: "Anladım işi: Sanat, Allah'ı aramakmış!" (Sanat-Sonsuzluk Kervanı) şeklinde formülleştirdiği bu davranış, aslında, tasavvufun davranışından başka bir şey değildir. 1939’da yazdığı ve tasavvufa hâs benzetmelerle kendisini bâzan "sırtına Kaf Dağı yükletilmiş minicik bir kelebek" e, bâzan da "arşa gebe bir zerre" ye benzeten; varlığı "iç içe mîmârî, iç içe benlik" olarak gösteren; kâinatın her unsurunda tam bir nizâm ve bir ezel-ebed akışı bulan ve, nihayet, "nefs"i mahkûm ederek "birlik" gerçeğine varan Çile adlı uzun manzume, şâirin -artık kendisini hizmetine tamâmıyle verdiği- yeni sanat anlayışını göstermek bakımından da başarılıdır.

Ancak, uzun bir nefis mücâdelesinden sonra varıldığı anlaşılan bu noktaya gelebilmek için, 1932’den sonraki şuurlu gayretlere bu târihten daha önce ve farkında olmadan başlanmış olduğunu da belirtmek îcâb eder. Çünki şâiri bu yeni sanat anlayışına yönelten tohumlar, kendisine -gençliğinden beri- "görünen âlemin arkasında dâima başka ve görünmeyen bir âlemin varlığını da sezdiren" yaradılışındadır. Bu sebeblerdir ki, yayımladığı ilk şiirlerinden başlayarak, onun, böyle bir âlemin varlığını belli belirsiz sezmekten doğan birtakım korkular, vehimler, ürperişler içinde olduğu; zihnen Tanrı ile, ölümle, ölüler, cinler ve perilerle yâni "görünmeyen âlemle" meşgul bulunduğu açıkça görülüyor. Yine 1932’den önce yazdığı Yunus Emre (1929) ve Mansûr (1930) adlı şiirler, şâirin tasavvufa karşı duyduğu tabîî meyli gösterdikten başka; zamanla, Yunus'un "sükûn ve huzur"undan Mansûr'un o kabına sığamayan "dinamizm"ine doğru kaymaya yâni içinde bulunduğu ruhî durumdan yeni bir rûh durumuna geçmek için bir "hamle" psikolojisine girmeye başlamış olduğunu anlatmak bakımından da dikkate değer. Ayrıca, bu hamle hareketinde yalnız kalmadığı ve bâzı tasavvuf ehli mürşidlerden yardım gördüğü de anlaşılıyor.


Kaynak: Akyüz, Kenan, Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1985.

Şiirleri

Anneme Mektub

Ben bu gurbet il'e düştüm düşeli,
Her gün biraz daha süzülmekteyim.
Her gece, içine mermer döşeli.
Bir soğuk yatakta büzülmekteyim.

Böylece bir lâhza kaldığım zaman,
Geceyi koynuma aldığım zaman,
Gözlerim kapanıp daldığım zaman,
Yeniden yollara düzülmekteyim.

Son günüm yaklaştı görünesiye.
Kalmadı bir adım yol ileriye;
Yüzünü görmeden ölürsem diye
Derin derin, anne, üzülmekteyim..


Kaldırımlar

I

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa karışan noktasında,
Sanki beni bekleyen, bir hayâl görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık.
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
Bu gece yarısında iki kişi uyanık:
Biri benim, biri de uzayan kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor,
Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler.
Simsiyah camlarını üzerime dikiyor
Gözleri çıkarılmış bir âmâ gibi evler.

Kaldırımlar, ıztırâb çekenlerin annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur sükûn içinde sesi,
Kaldırımlar, içimde uzayan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta;
Ben, bu kaldırımların istediği çocuğum.
Aman, sabah olmasın bu karanlrk sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum.

Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin,
İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler.
Tak tak ayak sesimi aç köpekler işitsin,
Yolumda bir tak olsun zulmetten tas kemerler.

Ne ışıkta gezeyim, ne göze görüneyim,
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi iyice bürüneyim,
Örtün üstüme, örtün serin karanlıktan.

Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya,
Alsa bu soğuk taşlar alnımdaki ateşi.
Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse kaldırımların karasevdâlı eşi...

II

Başını bir emele satan kahraman gibi.
Etinle, kemiğinle sokakların matısın.
Kurulup.üzerine bir taht-ı revân gibi
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın.

Bahtın kaldırımlara düştüğü günden beri,
Kaynamış ruhlarınız bir derdin postasında.
Senin gölgeni içmiş onun göz bebekleri.
Onun taşı erimiş senin kafatasında.

İkinizin de ne ev ne arkadaşınız var;
Sükût gibi kimsesiz, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyâda sakınacak bir kuru başınız var,
Onu da ne tarafa olsa götürürsünüz.

Ömrünüz taş olsa da gide gide yorulur,
Bir gün ölüme çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur,
Ne senin anladığın kadar kaldırımları...

III

Bir siyah kadındır ki kaldırımlarda gece,
Dalgın bir hayâl gibi eteğini sürükler.
Gözlerim onun kara gözlerine değince :
"Ey kaldırım çocuğu, haydi, düş peşime!" der.

Ondan bir temâs gibi rüzgâr beni bürür de,
Kucaklamak isterim onu koynuma alıp.
Bir türlü yetişemem fecre kadar yürür de...
Heyhat, o bir ince rûh, bense etten bir kalıb.

Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.

Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak bir yâr gibi başımdan...


Otel Odalarında

Bir merhamettir yanan daracık odaların
İsli lâmbalarında, isli lâmbalarında.

Gizli bir akis kalmış gelip geçen her yüzden
Küflü aynalarında, küflü aynalarında.

Atılan elbiseler boğazlanmış bir adam,
Kırık masalarında, kırık masalarında.

Bir sırrı sürüklüyor terlikler pıtır pıtır
İzbe sofalarında, izbe sofalarında.

Atıyor sızıların çıplak duvarda nabzı
Çivi yaralarında, çivi yaralarında.

Duyuluyor zamanın tahtayı kemirdiği
Tavan aralarında, tavan aralarında.

Ağlayın âşinâsız, sessiz can verenlere
Otel odalarında, otel odalarında...


Sakarya Türküsü

İnsan bu, su misâli, kıvrım kıvrım akar ya...
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.

Su iner yokuşlardan, hep basamak, basamak.
Benimse alın yazım yokuşlarda susamak.
Her şey akar : Su, târih, yıldız, insan ve fikir...
Oluklar çift: Birinden nûr akar, birinden kir.
Akışta demetlenmiş büyük, küçük, kâinat...
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inad!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor, ne?
Kurşundan bir yük binmiş köpükten gövdesine.
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur;
Sırtına Sakarya'nın Türk târihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dâva zor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!..

Ne ağır imtihandır başındaki Sakarya!
Bin bir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal.
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık anadan, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşânlara kaçmış eski güneşleri an! Hani,
Yunus Emre ki kıyında geziyordu?
Hani, ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin oömerd Nil, yeşil Tuna?
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbîr?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı : Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler...
Sakarya, kandillere katran döktü geceler!

Vicdan azabına eş, kayna, kayna Sakarya...
Öz yurdunda garibsin, öz vatanında parya!
İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su...
Bir hayâta çattık ki, hayâta kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayât süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kaf Dağı'nı assalar belki çeker de bir kıl,
Bu ifritten suâlin kılını çekmez akıl!
Sakarya, saf çocuğu masum Anadolu'nun...
Dîvânesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yuğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünyâ böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya...
Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz