Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Trablusgarp'ın İdaresi
Osmanlı’da ilk defa açılan okullar…(1)
Kemaleddin Kâmi Kamu
taşkışla tarihi
Yavuz Ali Paşa
Çatalcalı Ali Efendi
Köse Bahir Mustafa Paşa
II. Mahmut
Hadım Hasan Paşa
Klasik Dönem Osmanlı Mimarisi

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

OSMANLI MERKEZ TEŞKİLATI

Sayfadaki Başlıklar


OSMANLI HANEDANI
Şehzadeler
Eğitim
Kardeş Katli Meselesi

OSMANLI HANEDANI

Osman Gazi'den Yavuz Sultan Selim'e kadar saltanatın babadan oğul geçmesi (Evlâdiye) yöntemi On altıncı yüzyıl sonlarına kadar bazı şehzadelerin babalarına ya da kardeşlerine karşı ayaklanarak taht kavgasına girmelerine yol açtı. Yavuz Sultan Selim'den sonra Sultan I. Ahmet’e (1617’e kadar Osmanlı tahtının verasetinde "ekber evlâd" (en büyük erkek evlâd yöntemi ve daha sonra ise hanedanın en yaşlı erkek üyesi (ekber ü erşed) kuralı uygulandı.

Böylece On yedinci yüzyıl ortalarından itibaren şehzadelerin katledilmeleri önlenmiş, ancak şehzadeler Topkapı Sarayında "Kafes" tabir edilen "Şimşirlik Kasrı"nda oturtulmuşlardır.

Padişahların toplam sayısı 36 'dır. Ancak, Sultan II. Murat, Fatih Sultan Mehmet ve Sultan I. Mustafa ikişer kez tahta çıkmışlardır. Padişahlardan 15'i birbirinin kardeşi ve amca oğlu'dur. Dolayısıyla (1299) Osman Gazi'den saltanatın kaldırılması (1922) tarihine kadar geçen 623 yıllık süre içinde Padişahların batın sayısı 21'dir.

Hanedan şeceresinde toplam 13 farklı padişah adı bulunur: "Orhan, İbrahim, Abdülmecit ve Abdülaziz" isimleri "1’er", "Bayezit, Süleyman, Mahmut, Abdülhamit" 2'şer; "Osman, Selim, Ahmet" 3'er; "Mustafa" 4; "Murat" 5; "Mehmet" 6 kere kullanılmıştır.

Diğer taraftan padişahlar arasında isimleri kadar lakap’ları da ünlü olanlar şunlardır: I.Osman ile Orhan (Gazi); I. Murat (Hüdavendigar); I. Bayezit (Yıldırım); I. Mehmet (Çelebi); II. Mehmet (Fâtih); II. Bayezit (Velî); Selim (Yavuz); I. Süleyman (Kanunî); II. Selim (Sarı), III. Mehmet (Eğri Fâtihi); I. Mustafa (Divâne), II. Osman (Genç); III. Osman (Nurî), IV. Murat (Bağdad Fâtihi ); İbrahim (Deli), IV.Mehmet (Avcı); III. Selim (Halim); II. Mahmut (Adlî);

Osmanlı padişahları şiir'le de uğraşmışlardır. Padişahların şiirlerinde kullandıkları mahlaslar da şöyledir: Murat II (Muradî), Fatih (Avnî), Bayezıt II (Adli), Yavuz (Selimi), Kanunî (Muhibbî), Selim II (Selimi), Murat III (Muradî), Mehmet III (Adlî), Ahmet l (Bahtı), Genç Osman (Farisî), Murat IV (Muradî), Mustafa II (İkbali), Ahmet III (Necibi), Mahmut l (Sebkatî), Mustafa III (Cihangir), Selim III (ilhamı) ve Mahmut II (Adlî).

Aralarında Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim (Farsça), Kanunî Sultan Süleyman, Sultan III. Murat (2 Türkçe, l Arapça, l Farsça olmak üzere 4 adet), Sultan III. Selim de "divan" sahibi olan padişahlardır.

ilk altı hükümdar Bursa' da, daha sonrakiler de İstanbul'da gömülüdür.
Cülus yaşı açısından en genci 7 yaşında Padişah olan Sultan IV. Mehmet'dir. Osmanlı padişahlarının ortalama "Cülus yaşı" 32, "saltanat süresi sonundaki" yaş ortalaması 50, ortalama saltanat süresi 17 ve vefat ettikleri yaş ortalaması da 51'dir.

Hanedan'da 15 taht'tan indirme olayı yaşanmış, Sultan I. Mustafa ise iki kez tahttan indirilmiştir, iki padişah da kendi istekleriyle saltanattan feragat etmişlerdir. En uzun saltanat süresi 45 yıl, 11 ay, 7 gün ile (1520-1566) Kanunî dönemi'dir.

Osman Gazi'den Kanunî Sultan Süleyman'a kadar gelen 10 padişah bütün seferlere katılmışlardır. Kanunî'nin oğlu Sultan II. (Sarı) Selim sonra gelen 21 padişah içinden de yalnızca 5'i seferlere katıldılar. Ancak savaş stratejilerinin değişmiş olmasının da bunda katkısı olduğu düşünülmelidir. Nitekim fiilen savaşa katılmamış olmalarına rağmen 5 Padişah da fetvayla itibarî olarak "Gazi" unvanı almışlardır.

Şehzadeler

Şehzadelerin doğumları Dar üs-Saade ağası ve hanım sultanların da rütbeli bir Saray ağası ile hatt-ı hümâyûn gönderilerek Paşakapısı'na yani sadrazam'a bildirilirdi. Gönderilen hatt-ı hümâyûn üzerine sadrazam ve şeyh-ül-İslam, vezirler, kazaskerler, Yeniçeri ağası ve diğer devlet ricali Saray'a giderler ve Huzur'a kabul olunurlardı. Sadrazam'ın kethüdası vasıtasıyla gönderdiği mücevherli beşik Dar üs-Saade ağa'sına teslim olunurdu. Sadra-zam'a ve ricale lohusa şerbetleri gönderilir ve haremleri (eşleri) de Harem’e davet edilirdi.
Diğer taraftan bu durum İstanbul'da ve memleketin her tarafında top atılarak, ilân edilir, şenlikler yapılır, fermanlar gönderilerek şer'i mahkeme sicillerine kaydolunurdu. Atılan topların ve yapılan şenlik günlerinin sayısı yeni doğanın şehzade veya sultan oluşuna, kardeşleri bulunmasına göre hatta mevsimlere bağlı olarak değişirdi.

Şehzadeler padişahların haseki, ikbal ve odalıklardan da doğarlardı. Başka bir deyişle anasının sıfatına bakılmaksızın Padişah'ın erkek çocuklarına şehzade denilir. Padişahların kız evlatlarına da sultan unvanı verilir.

Eğitim

Şehzadenin bakımına annesi ve has odalılardan üç ağa nezaret ederlerdi. Ağalar içinden en yaşlısı "başlala" denilen şehzadenin baş mürebbisi idi. Bunun emri altındaki diğer ağalara "lala" denirdi. Lala'lar şehzadelerin yetiştirilmelerinden ve özellikle Padişaha bağlılıklarından sorumluydular. Dolayısıyla Enderun ağalan arasından Padişahın yakını ve bildiği birisi lala olurdu.

Şehzade 5-6 yaşlarına gelince, "bed-i besmele" denilen özel bir törenle derslere başlardı. Bu merasimde ve davetlilerin huzurunda şeyhülislam şehzadeyi elif be kadar okutur ve sonra dua ederdi. Bu sırada şehzade, şeyhülislam'ın elini öpmek ister, ama o elini öptürmeyerek şehzadenin omzunu öperdi. Sadrazam tarafından şehzade'ye müzehhep cüz kesesi içinde elifba hediye edilirdi. Şehzade hocasından Darüssaade ağası'nın dairesinde ders görmeye başlardı.

Şehzadelerin sünnet düğünleri de günlerce, haftalarca süren düğünler, şenlikler yapılırdı. Sünnet olan ve 13-14 yaşına gelen şehzadeye ayrı bir daire verilir, buraya annesiyle kız kardeşlerinin dışında hiç bir kadın giremezdi.

Osmanlı şehzadeleri, devlet yönetiminde sancakbeyi olarak eğitilmeleri amacıyla Anadolu'nun eski beylik merkezleri olan Konya, Manisa, Trabzon, Kastamonu, Kütahya, Çankırı, Aydın, Amasya ve Teke sancaklarına gönderilmektedirler. Anadolu dışındaki tek şehzade sancağı Kefe idi.

Ancak On altıncı yüzyıl sonlarına kadar bazı şehzadelerin babalarına ya da kardeşlerine karşı ayaklanarak taht kavgasına girişmeleri sebebiyle, ikinci Selim devrinden itibaren yalnız veliaht olan (en büyük) şehzade Sancak'a gönderilmiş ve Manisa Sancağı veliaht şehzade sancağı olmuştur. Yalnız en büyük şehzadenin sancağa çıkarılmasıyla başlayan dönemde Padişah ölünce, vezir-i âzamca "vâli-şehzade"ye bir haber gönderilmesi tahta geçmek için yeterli sayılmıştır. Bazen da şehzadenin bizzat annesi vâlide sultan haber göndermektedir.

Kardeş Katli Meselesi

Aslında bütün monarşilerde hükümdarlık kavgaları görülmüştür. Ve kardeşler arasında çoğu kez gizlice veya açıkça, ya gerçek anlamda hayatına son verilerek ya da sembolik olarak, örneğin kör etmek gibi yöntemlerle işe yaramaz hâle getirilerek, ya da ömür boyu hapsedilerek saltanat rakiplerini sembolik anlamda yok eden mücadeleler yürütülür. Batı monarşilerinde kral karşısında doğal olarak meydana gelmiş aristokratik bir ortam bulunduğundan bu mücadelenin müstakbel muhatapları değişmez . Ve rakiplerini öldürenler çoğu kez "fratricide" (kardeş katli) olarak isimlendirilir.

Osmanlı Hanedanı içindeki saltanat kavgalarında taraflar arasında devletin tüzel kişiliğine yönelik tasarruf istekleri görülmez. Ancak Padişah soyundan gelen herkes, hatta Padişah kadınları116 bile çocuklarını kayırmak, kollamak uğruna bu mücadelenin içinde yer almışlardır. Dolayısıyla babaların, amcaların, kardeşlerin, kardeş çocuklarının, yeğenlerin, oğulların ve erkek torunların da katledildiği görülmüştür.
Gerçekten de Osmanlı öncesi Türk devletlerinin akıbetleri hep bölünmek olmuştu. Bununla beraber kuramsal olarak her ne kadar bu mücadelede yer alan hanedan üyelerini "siyaseten katl etmek" yöntemi Osmanlı Devleti'ni parçalanmaktan korumak amacına yönelik ise de, zaman zaman bir tür "nefis savunması" biçimine dönüştüğü de görülüyor.
Diğer taraftan devletin kuruluş dönemlerinden itibaren padişahlar kendilerinden sonra saltanatın hanedan üyeleri arasında nasıl devam edeceği hakkında kesin bir kural koymamışlardır. Hatta bu işi kurallarla sınırlamanın devlet için bazı sakıncaları olabileceği bile düşünülmüş olabilir. Osmanlı örfî hukukunda âdeta bir anayasa gibi önemli olan Fatih Kanunnâmeleri'nde de Osmanlı Devleti'nin saltanat hukuku bağlamında kesin bir sistem konulmamıştır. Bununla beraber "Her kimesneve evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem üçün katletmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz itmişdir, anınla âmil olalar" olarak bilinen ünlü hüküm de bulunmaktadır.
Böylece Fatih Sultan Mehmet döneminden sonraki saltanat mücadelelerinde bu kanunda "öldürmek" yolu açıkça ifade edilmemekle beraber artık onu tecviz eden yasal bir kuralı vardı. Ancak Şer'î Hukuk açısından "katletmek" için yine de fetva almak kesinlikle gerekliydi. Ne var ki olaylar uygulamada bu yolun ya kullanılmadığı ya da hemen hemen açık olduğunu gösteriyor.
Diğer taraftan saltanat uğruna kardeşlerin siyaseten katledilmelerinin sosyal sonucu ise Osmanlı Hanedanı'nda hükümdar silsilesi dışında aile fertlerine bağlı "soy aristokrasi "sinin engellenmiş olmasıdır.
Osmanlı Hanedanı'nda katledilen babaların, amcaların, kardeşlerin, kardeş çocuklarının, yeğenlerin, oğulların ve erkek torunların sayısı 83'tür. Bu sosyal olguya (tüm öznel duygular ve değerlendirmeler saklı kalmak kaydıyla) nesnel bir gözle bakılırsa, devletin uzun ömrü içinde saltanat kargaşalarıyla kesintiye uğrayarak dirlik ve düzeninin bozulmadığı, oysa Avrupa'da bu uğurda yapılmış savaşlarda toplumlarının yüz yıllarca verdikleri kayıplar karşılaştırılırsa bu rakamın nesnel anlamda "ehven-i şer"i ifade ettiği görülür.

Kafes
On yedinci yüzyıl başında şehzadeler arasında savaşlara ve padişah olan dışında diğerlerinin öldürülmelerine sebep olan bu uygulama kaldırıldı. Yerine "en yaşlı hanedan üyesi" ilkesi getirildi. Şehzadeler, On sekizinci yüzyılın sonlarına kadar, Saray'ın etrafı şimşir ağaçlarıyla çevrili olduğu için Şimşirlik denilen bölümünde, sıkı bir gözaltında yaşamaya başladılar. Çevre ile görüşmeleri, çocuk sahibi olmaları yasaklandı. Doğacak çocuk olursa kız erkek ayırımı yapılmaksızın öldürülecekti. Şehzade, şimşirliğe kapatılınca hocasının da görevi son bulurdu. Taht'a geçen şehzadenin hocası ise Padişah hocası olurdu.

Padişah Olan Şehzadelerin "Kafes"te Kaldıkları Süreler:
Padişahlar
(Sıra no. ile) Gözaltına Giriş Yaşı Gözaltı Süresi
15 /I. Mustafa 12 14
16/11. Osman 14 -
17/ IV. Murad 5 6
18/ İbrahim 2 22
19 / IV. Mehmed 46 -
20 / II. Süleyman 6 19
2I/ III. Ahmed 5 43
22 / II. Mustafa 23 7
23/ II. Ahmed 14 16
24 / I. Mahmud 7 27
25 / III. Osman 5 51
26 / III. Mustafa 14 27
27/ I. Abdülhamid 5 43
28/ III. Selim 12 15
29 / IV. Mustafa 10 18
30 / II. Mahmud 4 19


Padişah Anneleri, Kadınları ve Kızları
Padişah’ın annesi olan valide sultanların resmi unvanları "Mehd-i Ulyâ-i Saltanat"dır. Oğullarına "Arslanım" diye hitap etmeleri gelenek olmuştur. Kendilerine tahsisat bağlanır ve has derecesinde dirlik verilirdi. Ölen ya da Taht'tan indirilen padişahın annesi Topkapı Sarayı'ndan Eski Saray'a taşınır, yeni Padişahın annesi de, Eski Saray'dan Topkapı Sarayı'na valide Alayı denilen özel bir törenle gelirdi. "Valide sultan kethüdası" başkanlığında kalabalık maiyetleri ile birlikte Harem'de kendilerine ayrılmış özel daireye yerleşirlerdi. Valide Sultan gelişinden bir gün sonra da Sadrazam'a mücevherli bir hançer, kürk ve bir "hükümnâme" yollardı.
Osmanlı Saray ıstılahatında "Kadın" tâbiri, cinsiyet belirtmenin ötesinde, Padişah'ın hayat arkadaşı anlamına gelen çok önemli bir payedir. Kadın'lar aynı zamanda "Hünkâr hasekisi" de olurlardı.
"Haseki"lik aslında bağımsız bir unvan belirtir. Osmanlı Saraylarında hükümdarın koruma görevlisine "Haseki ağa" denirdi. Kadın "hasekilerden ayrılmaları için "ağa" sıfatı eklenmişti. Mertebe olarak Bostancıbaşı'dan sonra gelir ve daha yüksek makamlara yükselerek beylerbeyi, vezir hatta sadrazam olabilirdi.
Hasekiler içinde Padişah'a en yakını olana "Başhaseki Sultan" denilirdi. Diğer hasekiler kıdem sırasıyla "Başkadın, İkinci Kadın, Üçüncü Kadın" olarak bilinirler, her birinin özel dairesi olurdu.
Kadın unvanını alanlar Harem'de özel bir törenle samur kürk giyer, Padişahın eteğini öptükten sonra kendilerine ayrılan daireye yerleşirlerdi. "Kadın"lar, herkesten farklı olarak kopçaları elmastan ve yenleri kürk kaplı elbiseler giyerlerdi. Oysa diğerlerine yalnız kış aylarında kürklü giysiler verilirdi.
Çocuk doğurup "Şehzade Validesi" olan Haseki Sultanlar törenlerde taç giyerler, kendilerine "paşmaklık" denilen has geliri tahsis olunurdu.
"Valide Sultan" unvanı Padişahın annesine mahsustur, ilk erkek çocuğun, yani veliaht şehzadenin annesi "Başhaseki Sultan"dır. Erkek çocuk anneleri "Haseki Sultan" ve kız çocuk doğuranlar da "Haseki Kadın" unvanlarını alırlardı. Padişah kızına da "Hanım Sultan" denilirdi.
Kadın'lar her zaman Padişah'ın nikâhlı eşi değillerdir. Başka bir deyişle, verilen unvanlara rağmen üzerlerinden "câriye" statüsü kaldırılmaz. Bu durum bizzat Padişahın annesi için de geçerlidir. Osmanlı Padişahları içinden çok azı cariyelerle "nikâhlı evlilik" yapmışadır. Diğer taraftan dönemlerindeki diğer hükümdarları kendileriyle hemayar bulmadıklarından devleti akrabalık bağlantılarıyla lüzumsuz sıkıntılar altına sokabilmesi ihtimâli olan "siyasî ittifak evlilikleri" yapmağa gerek görmemişlerdir.
Nitekim "Hanım Sultan"lar bile kısa bir süre içinde evlendirilerek Haremden uzaklaştırılıp Saray'la nesep ilişkileri kesilmiştir.
Bu sebeple Padişah kadınlarının sayısı bazen dördü aşarak yediye kadar ulaşır. Bununla beraber doğacak çocukların nesep ve veraset meselelerinin tayini açısından cariyelerle nikâh akdi yapılması hususunda İslam Hukuku açısından bir zorunluluk yoktur.
Nikâh yapılmamasına siyaset dışında hissî başka sebepler de atfedilmiştir. Bunlardan biri Osmanlı padişahlarının Hanedân-ı Âli Osman'da göreneklerin ecdat saygısı olarak âdeta kıdeme bağlı hiyerarşik bir otorite gibi devam etmesidir.
Diğer taraftan Ankara Savaşı'nda Timur'a esir düşen Yıldırım Bayezid, nikahlı karısı Sırp Prensesi Despina'ya kendi gözleri önünde şakilik yaptırılmasını kaldıramamış ve bir süre sonra ölmüştü. Timur'un Yıldırım'a reva gördüğü muamele Osmanlı Padişahlarını hiçbir zaman unutamayacakları bir utanç ve nefret hissiyle damgalamıştır.
Aslında Padişah kadınlarının "câriye" olmaları, Osmanlı kültürü açısından bir mahzur hatta küçültücü bir sebep değildir. Diğer taraftan İslam dininde birleşmeleri onların etnolojik farklılıklarını da hükümsüz kılmaktadır. Nitekim onlar da hayatlarını inanışlarına uygun olarak geçirmişler, birçok vakıflar, hayır eserleri yapmışlar, Hac'ca gitmişler ve sonuçta bir büyük caminin bahçesinde kocalarının türbesinde, onların yanı başına gömülmüşlerdir.


PADİŞAHLIK KURUMU
Osmanlı Devleti'nde her yeni padişah’ın saltanata gelişine genel olarak "tahta çıkmak" anlamında "cülus etmek" denilirdi.
Halifelerin güçlü olduğu dönemlerde İslam ülkelerinde cülus edecek adayı önce halife'nin uygun görmesi gerekiyor ve böylece İslam alemindeki ülkelerle halife arasında ubudiyet bağlantısı sağlanmış oluyordu. Bunun sonucu olarak da halife ile hükümdar’ın adı hutbelerde birlikte okunuyor ve birlikte biat etmek edilmesi gerekliliği uygulanıyordu.
Bu bağlamda ferman, hüküm, berat ve mektup gibi yazılı ya da hutbeler, vâaz'lar, münâdiler gibi sözlü iletişim araçları kullanılmaktadır. Örneğin hatipler, vaiz'ler ve münâdiler halk topluluklarına karşı önce Padişah’ın unvanlarını sayarak onu kudretini kutsarlar ve yüceltirler sonra hükümetin emirlerini anlatırlar ya da okurlardı.
Ancak devletin hükümdarlık için ön gördüğü cülus sistemi henüz oluşmamış ise veya hükümdarlıkta hak iddia eden başka adaylar varsa, cülus (ve biat'ın) gerçekleşmesi için siyasal ortamın doğurduğu ayrı ayrı gereklilikler olarak ortaya çıkıyordu.
Osmanlı Devleti'nde de başlangıçtan itibaren Fatih Sultan Mehmet’in saltanatına kadar geçen kuruluş döneminde "cülus" olgusu bir sisteme bağlı olarak devam etmemiştir.

BİAT:
Kabul ve tasdik muamelesine verilen addır.Osmanlı Devleti’nde her padişahın cülusunda bu maksatla ”biat törenleri” yapılması gelenek olmuştur.Hükümran olabilmesi için devlet erkanının kendisine usulüne uygun olarak biat etmeleri ile mümkündür.

BİAT ÜL HASSA
Devlet erkanı ve ricalinin onun hükümdarlığını tasdik etmesidir.
BİAT ÜL AMME
Hükümdarın biatının tüm ülkede duyurulması ve benimsetilmesidir.
-Cülus bahşişi dağıtılması
-Terakki ve çıkmaların yapılması
-Taşrada yeni padişah adına hutbe okutulması
-Darphanelerde para basılması bunu sağlamaya yöneliktir.

Cülus Bahşişi
Osmanlılardan önceki İslam devletlerinde de cülus bahşişi âdeti bulunmaktadır.15 Bu bahşişler herhangi bir sebeple verilemezse askerler ayaklanmakta ve karışıklık çıkmaktadır.
Osmanlılarda da ilk cülus bahşişi Yıldırım Bayezit tarafından verilmiş ve Fatih Sultan Mehmet sonrasında da gelenek haline gelmiştir. Nitekim oğlu Sultan II. Bayezit'in de, Amasya'dan İstanbul’a gelmekte iken yeniçerilerin isteği üzerine hem cülus bahşişi vermesi, hem de ulufelerine zam yapmış olması, kapıkulu askerlerinin maaşlarına da zam yapılması derhal adet durumuna getirmişti. Böylece cüluslarda bahşiş ve terakki olarak hazineden çıkan paralar devleti sıkıntıya düşürecek boyuta yükselmiştir.

Osmanlılardan önceki Abbasiler, Samaniler, Gazneliler, Selçuklularda Harizmşahlar gibi İslam devletlerinde ve Moğollarda da cülus bahşişi âdeti vardır.
İlk defa Fatih Sultan Mehmet’in Karaman seferinden (1451) dönüşü sırasında yeniçerilerin padişahtan aldıkları 10 kese akçe bahşiş cülus bahşişlerine örnek olmuştur.

Padişah'ın Görev ve Yetkileri
Osmanlı Padişahlarının aslî görevleri "Halife-i Müslimin" olarak Dar ül-lslam'ı Dar ül-Harb'a karşı savunmak, diyâr-ı küfr'de "ilâ-yi Kelime-t -Ullah" yapmakdır. Bu da fetihler yaparak da İslamlığın yayılmasını gerektirir.
Kayıtlarda "mirî arazî" olarak anılan ülke topraklan devlete aittir. Ancak devletin tüzel kişiliğini Padişah temsil ettiği için kuramsal olarak onun şahsî mülküdür. Tatbikatta ise devlerin tüzel kişiliğine vekâleten vesayet eder. Dolayısıyla bu dolaylı tasarrufu sırasında arazî üzerinde yaşayan, onu ekip, biçen reaya'ya İslam'ın hakkaniyet ilkelerine de uygun olarak davranmak zorundadır. Adaletli davranmayı ise Şer'i ve örfî hukuku uygulayan kadılar aracığıyla, sağlayacaktır.
Diğer taraftan Padişah Osmanlı ülkesini mirî toprak rejimine uyarak ve vakıf arazîleri kollayarak yönetmeli, devlet mülkünü koruyabilmek için özel mülkiyet hakkını kişilere son derece kısıtlı olarak vermelidir.
Halife olarak elden geldiğince İslam birliğini koruması gerekir. Mekke ve Medine'ye özel ihtimam göstermeli, Müslümanların Hac farizalarını rahat ve korkusuzca ifa edebilmelerini sağlamalıdır.
Ehl-i İslam’ın, eshab-ı küfr karşısında iktisadî ve askerî bakımlardan dûn (aşağı) vaziyete düşmesini önlemelidir.
Padişah'ın irâdesi kanundur. Dolayısıyla herhangi bir uygulamayı kendi istediği biçimde çözümletecek bir hukuk kuralıdır. Kamu düzenini ve yönetimi "Padişahı hukuk" (ya da örfi Osmanlı hukuku) sağlar, ancak bu hukukun hükümleri şer'î hukukun kriterleri dışına çıkamaz ve onun kurallarına karşı olamaz. Başka bir deyişle Padişah'ın kanun sayılan emirleri de şer'î hukukun bir tür vesayeti alandadır. Üstelik uygulamada, Padişah yalnız şer'î hükümlere uymakla yükümlü değil, ecdadının çıkardığı kanunlarla, örneğin Teşrifat-ı Kadime gibi bazı geleneksel kurallar ile de sınırlanmıştır.

(1) Yasama
Padişahın yasama irâdesi iki biçimde sonuçlanır: Şer'î hukukun ulûlemr'e tanıdığı yetkiyle ehl-i İslam yararına ve şeriat'a aykırı olmayan yeni bir hukuk kuralı doğurur ya da mevcut kuralların uygulanmasını gerekli kılar.
Diğer taraftan Fatih Kanunnâmesi'ne göre yönetimle ilgili işlerde Padişah vekili olması sıfatıyla sadrazam; mâlî işlerde (sadrazamla görüşmek şartı ile) defterdar; şeriatla ilgili işler için kazaskerler Padişah'ın tuğrasıyla;sancakbeyliğine gönderilmiş veliaht şehzadeler de kendi alametleriyle ferman çıkarmaya yetkiliydiler.
Sadrazam, Padişah'ın sefere çıkmadığı durumlarda Ordu-yi Hümâyun başına Serdâr-ı Ekrem olarak atanırsa Padişah adına ferman çıkara yetkisi verilirdi.
Padişah ile birlikte sefere çıkan sadrazam'a İstanbul'da vekalet eden sabret 'kaymakamlarına ve her bahar Donanma-yi Hümâyun'la Akdeniz'e açılan kapuda paşa'ya da tuğralı beyaz kağıtlar verilirdi.
(2) Yürütme
Osmanlı Padişahı yürütme erkinin tamamının sahibidir. Nitekim Devlet'in ilk kuruluş dönemlerinde padişahlar Devlet'in başında bulunup ülkeyi kendi yetenekleriyle yönetmeye çalışmışlardır. Ne var ki ülkenin sınırlarının üç kıt'a üzerine yayılacak biçimde genişlemesi yönetim sorunlarını da hem çeşitlilik olarak ve hem de sayıca çok fazla arttırmıştır. Sonuçta devlet işlerinin fiilen bizzat uygulayıcısı olmak durumundan çekilerek yetkilerinin büyük bölümünü kendilerine vekil olarak tayin ettikleri sadrazam'a devretmişlerdir.
Fakat denetimi ellerinde tuttuklarından, gerektiğinde bütün sistemi sarsacak biçimde yönetime el koyabilirlerdi. Nitekim bütün genel yasaları çıkarmak, savaş ve barış yapmak, dirlikleri dağıtmak, en küçük atamalara kadar "tevcihat-ı umûmiye" yi yönetmek gibi en önemli işler Padişah'a aittir.
Diğer taraftan yönetim kadrolarını oluşturan Şey f iye (kapıkulları), İlmiye ve Kalemiye tariklerinin tek ve yücelikte ulaşılmaz olan başı Padişah'tır.
(3) Yargı
Yargılama işi, Padişah adına olmak üzere medresede Fıkıh ve Tefsir ilimlerini tahsil etmiş ulema’ya ya da tam ismiyle "kadı" lar a yüklenmiştir. Dolayısıyla şeriatın temsilcisi durumunda olan ve ilke olarak şer'î hükümleri uygulayan kadılar bağımsızdırlar. İslam hukukuna göre kadı'nın verdiği hüküm yalnız kendisi tarafından değiştirilebilir. Üstelik değiştirdiği hüküm eskisinden daha güçlü olarak kesinlik kazanır.
Örfî hukukun kaynağı olan Padişah yargı sistemini çalıştırma gücü yetkisi elinde bulunmakla beraber, kendisi de kararlarında şer'i hukuk kurallarıyla bağımlı olduğu için kadı'lar üzerinde etkisi yoktur.
e. Padişah'ın Denetlenmesi
Osmanlı Padişahı Yasama, Yargı ve Yürütme erklerini tek başında elinde tutar. Devlet'in tüzel kişiliğini de tek başına temsil eder. Diğer taraftan Halife sıfatıyla da İslam Âlemi üzerinde etkin bir mevkii vardır. Dolayısıyla Padişah'ın bu bağlamda denetlenmesi imkânsız gibi görünürse de, kuramsal düzeyde kalmakla beraber uygulamada sonuçlar alınmış hukuksal bir denetim biçimi vardır.
Gerçekten de Osmanlı Padişahlarının eylemlerinin ve Osmanlı hukukunun Şeriata uygun olması ilkesi Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda ve yapısında bulunmaktadır. Başka bir deyişle "Şer'î Hukuk" Örfî Osmanlı Hukuku'nun bir parçası olarak onunla birlikte doğmuş ve onunla birlikte yaşamaktadır. Buna bir anlamda Padişah'ın örfî hukukun kaynağı olan iradesinin, yetki ve sorumluluklarının kısıtlanması diyebiliriz. Nitekim monarşik anayasalarda da monarkların kendi yetkilerini bu tür kısıtlamalarına rastlanılmaktadır. Ancak bu tür kısıtlamaları monarkların istedikleri zaman geri almaları mümkündür. Ne var ki Osmanlı Padişah'nın (özellikle Halife olduktan sonra) gerek kişisel davranışlarında ve gerekse yönetsel kararlarında kendisini İslam’ın esası olan şeriatla kısıtlamaktan vazgeçmesi artık mümkün değildir.
O halde devlet örgütü içinde Şeriatı temsil eden Şeyhülislam’ın devletin işleyişini ve dolayısıyla devletin simgesi olan Padişah'ı (kuramsal düzeyde kalabileceği söylenebilirse de) verdiği fetvalarla eleştirme hakkı vardır. Kaldı ki siyasi şartların gerçekleştirdiği pek çok ortamda Şeyhülislam’ların Padişah'lar aleyhinde fetva verdikleri ve amaçlanan sonuca ulaştıkları, hatta padişahları tahtlarından indirdikleri görülmüştür.(I.Mustafa ve sultan İbrahim)

SARAY
Devletin ilk payitahtı olan Bursa'daki Saray hakkında bilgimiz yoktur. Bununla beraber ikinci başkent Edirne'deki Saray'lar, İstanbul’un fethinden sonra yapılan seferler sırasında zaman zaman Padişahların ikametgahı oldular.
İstanbul’da 'Saray-ı Atik-i Mamure" (Eski Saray) adıyla Süleymaniye Cami'i ile Bayezid Cami'i arasındaki alanda kurulmuş olan ilk Saray, Padişah Evi'nin "Saray-ı Cedîd -i Âmire" (Yeni Saray) denilen Topkapı Sarayı'na alınmasından sonra ölen ya da indirilen Padişah ailelerinin ikametgahı olarak hizmet gördü.
Bununla beraber kamuoyu tarafından çoğu kez yanlış algılandığı gibi saray'ların Tarih içindeki işlevi yalnızca "başta yöneticiler olmak üzere toplumun üst kesimlerinin zevk u safa yuvası" olmak değildir.
Nitekim Topkapı Sarayı da, devletle beraber süren ömrü boyunca külliyelerin oluşumuna benzer biçimde mevcut çekirdeğe çeşitli hizmet modülleri eklenerek gelişmiştir. Nitekim Padişah'ın evi olan Harem ve Enderun, Kütüphane, İç Hazine, Mukaddes Emânetler Dairesi, ülkenin yönetildiği en yüksek merci olan "Divân-ı Hümayun", yöneticilerin eğitildiği, yetiştirildiği "Enderun Mektebi", sanatkarların tüm becerilerinin en üst düzeyde gerçekleştiği "Ehl-i Hiref" bölükleri hep sırası geldikçe birbirlerine eklenerek günümüzdeki "Saray" bütününü oluşturmuşlardır. Dolayısıyla bir ülkede "Sarayı tanımak, kültürü en yüksek şekliyle tanımaktır."
a. Kapılar
Saray, gündüzleri devlet işlerinin, kamu görevlerinin yürütüldüğü Birûn denilen dış kısım, Padişah'a daha yakın hizmetlerin görüldüğü ve Padişahlık makamının yer aldığı Enderun ve Padişahın evinin ya da Harem'in bulunduğu peş peşe sıralanmış üç avlu halindedir. Bu bağlamda düşünülürse, gerek avluların ve gerekse kapıların işlev, mekân ve simge olarak özel değer ve anlamları vardır. Nitekim kapıların da değişik hizmetlerin yürütülmesine uygun yapı kompleksleri biçiminde inşa edilmiş olduklarını görüyoruz.
Topkapı Sarayı'na girişin ilk kapısı olan "Bâb -ı Hümâyûn" dur. "Bâbü's-Selâm" (ya da "Ortakapı" denilen "ikinci Kapı") ile "Divan-ı Hümâyûn"un toplandığı "Kubbealtı" ve bazı diğer daire ve tesisler bulunduğu "ikinci Avluya girilir. Bâb üs-saade ile Padişahın özel hayatını geçirdiği Dar üs-Saade'ye geçilir. Darüssaade "Harem-i Hümâyûn" ve "Enderûn-i Hümâyûn" Asımlarından oluşur. Bâbüssaade ile Harem arasında kalan bölüm "Enderun" dur.
(1) Bâb-ı Hümâyûn
Bâb-ı Hümâyûn, geçit-kapı görünümünde olup, her iki yanında birer mahzen, taş merdivenlerle çıkılan nöbetçi odalarını içeren kuleleri, muhafız koğuşları ve hizmet odaları bulunan Saray'ın dış kapısıdır. Dış kapının "Bâb-ı Hümâyûn Hazinesi" denilen mahzenlerinde varissiz ölenlerin devlete kalan mal ve paralarından oluşturulan "Dış Saray Hazinesi" ile "Defâtir-i Hâkânî" denen tapu kütükleri ve tahrir defterleri korunurdu. Saray'da ve eyaletlerde idam edilenlerin kesik başları da Bâb-ı Hümâyûn önünde teşhir edilirdi.
(2) Bâbü's-Selâm
Bâbü's-Selâm, Osmanlı Saraylarında "Birinci Avlu" dan "ikinci Avlu"ya geçişte yer alan "Orta Kapı"ya verilen addır. Dergâh-ı Âli, Dergâh-ı Muallâ olarak da bilinir.
Bâbü's-Selâm, iç tarafında, Bâbü's-Selâm ile Bâbü's-Saade arasında Divan’ın da bulunduğu ve Saray törenlerinin yapıldığı Alay Meydanı'na açılırdı. Cülus ve bayramlaşma törenleri, Sancak-ı Şerifin Padişah tarafından Ser-dar-ı Ekrem olarak sefere çıkacak Sadrazam'a teslim edilmesi töreni, olağanüstü durumlarda "Ayak Divanı"nın toplanması bu kapı önünde yapılırdı.
ikinci Avlu'nun en mühim yapısı Divan-ı Hümâyûn'un toplandığı Kubbealtı binasıdır. İç Hazine binası da Kubbealtı'nın yanında bulunmaktadır. Üstü iki sıra üzerine sekiz kubbeyle örtülmüş dikdörtgen şeklinde bir binadır.
(3) Bâbü's-Saade
Bâbü's-Saade, "Arz Kapısı", "Taht Kapısı" ya da "Akağalar Kapısı" olarak da bilinir. "Birûn" denilen ve resmî hizmet birimlerinin, idarî binaların bulunduğu "ikinci Avlu"yu, Padişah’ın özel hayatının başladığı "Enderun" denilen bölümün bulunduğu "Üçüncü Avlu"ya bağlayan kapıdır.
b. Mekânlar
Saray, teşkilat açısından Bâbü's-Selâm'dan içeriye doğru başlayarak Birûn (Dış Kısım), Enderun (iç Kısım) isimleriyle anılan iki ayrı bölüm olarak düzenlenmiştir. Bu bölümlerin her biri ile devletin merkez ve taşra teşkilatının işleyişi arasında fonksiyonel bağlantılar vardır.
Saray bütünüyle üç mimarî mekâna yerleştirilmiştir. Bâb-ı Hümâyûn (Dışkapı)'dan Bâbü's-Selâm (Ortakapı)'a kadar olan Saray'ın en dış kısmında ama dış bahçe içindeki alana Birinci Avlu (Birinci Yer) denir. "Sarayiçi" de denilen bu meydanda Saray'ı dışarıdan çerçeveliyen köşkler, bahçeler ve diğer binalarla müştemilat bulunur.
Bâbü's-Selâm(Ortakapı)'dan Bâbü's-Saade'ye (Akağalar Kapısı)'na kadar olan kısım ikinci Avlu (İkinci Yer)'dir.
Bâbü's-Saade (Akağalar Kapısı)'den sonra gelen alan Üçüncü Avlu (Üçüncü Yer) Enderun'dur. "Dar üs-Saade" (Padişah Selamlığı), Padişah'ın Evi olan Harem-i Hümâyun, Enderun içindedir.
Devamında "Dördüncü Yer" bulunmaktadır.
(1) Birûn
Birûn' un sözlük anlamı "dış" demektir. Saray'ın "Birinci Yer" ve "ikinci Yer" denilen bölgelerini kapsar.
(a) Birinci Yer
Divan günleri görevli bir vezirin şikâyet dilekçelerini alarak ilk incelemeyi yapıp sıraladığı "Deâvi Kasrı" "Birinci Kapı" (Bâb-ı Hümâyûn) ile "Orta Kapı" (Bâbü's-selâm) arasındaki alanda bulunan Birinci Yer'dedir. Bu bölümde "Mâliye Hazinesi", "Saray Hastanesi", bakaya kalan vergilerin toplanmasına memur "Başbâki Kulu Dairesi", "Şehremini Dairesi", "Darbha-ne", Divan'da verilen idam kararlarının infaz edildiği "Siyaset Çeşmesi" (ya da "Cellat Çeşmesi") bulunur. Yine burada bulunan Bizans'tan kalma Aya irini Kilisesi de silah deposu ve cebehane olarak kullanılıyordu.
(b) ikinci Yer
ikinci Yer, "Orta Kapı" (Bâbü's-selâm) ile Arz Kapısı (Bâbü's-Saade) arasında kalan "Alay Meydanı" m kapsayan mekândır. Genel anlamdaki kanunların hazırlandığı "Divân-ı Hümâyûn" da buradadır. Yabancı elçilere de devletin kudretini gösteren, yeniçerilere ulufelerinin dağıtıldığı "Galebe Divânı" burada yapılırdı. Saray Mutfağı, Hasahır gibi tesisler de yine bu bölümde yer alırlar.
Divân-ı Hümâyûn
Divân-ı Hümâyûn, Ortakapı'dan "Darü's-Selâm" denilen meydana girilip Bâbüssaade'ye doğru giderken sol tarafta kalan yan yana üç odadan oluşmuş "Kubbealtı" isimli mekânda toplanırdı. Toplantıların yapıldığı yer sol baştaki en geniş odadır.
Saray Mutfağı
Saray Mutfağı yedi kısımdan oluşur. Padişaha mahsus olan mutfağa "Has Mutfak" denir. Sultanlara, yani Padişahın annesine, baş haremine, hemşirelerine ve kızlarına ait ikinci mutfak "Valide Sultan Mutfağı" denilir. "Kızlarağası Mutfağı" adını taşıyan üçüncü mutfak, Harem'e ve orada hizmet gören harem ağalarına mahsustur. Dördüncüsü padişahın en yakınlarından biri olan kapıağası'na aittir. Divan memurları da bu mutfaktan yer. Beşinci mutlak hazinedarbaşıya ve maiyeti efradına mahsustur. Altıncısı kilercibaşı ile maiyetine, yedincisi de sarayağasına ve maiyetine aittir. Bahçelerde çalışan bostancılar yemeklerini kendileri pişirirler.
Hasahır
Topkapı Sarayı'nda, Ortakapı'dan girince sol tarafta kalan Padişah ve Saray erkânına ait 200 seçme atın barındığı bir ahır ve yine aynı avluda 50 kadar cins atın bakım gördüğü bir başka ahır daha bulunmaktadır.

(2) Enderun
"Enderun" iç taraf anlamına gelmektedir. Saray'ın "Üçüncü ve Dördüncü Yer" denilen mekânlarını kapsar. Enderun, Babüssaade (Akağalar Kapısı)'den başlayarak Üçüncü ve Dördüncü yer olarak isimlendirilen iki büyük alanda yer alır.
(a) Üçüncü Yer (Ender ün-i Hümayun)
Yaklaşık 4 dönümlük Üçüncü Yer'de Arz odası, Hırka-i Saadet ile Emanet-ı Mukaddesi’nin bulunduğu Hasoda, Enderun Mektebi (altı oda veya koğuş), Hazine-i Hassa (îç Hazine), Üçüncü Ahmed Kitaplığı, Kiler-i Hassa, Enderun Ağaları Mescidi, Akağalar koğuşu, Kethüda dairesi, Kuşhane (Padişah Mutfağı) ve Harem Dairesi'ne açılan kapı yer alırdı.

Arz Odası
Bilindiği gibi, Osmanlı devlet ricalinin Tanzimat'a yakın zamanlara kadar "Paşa Kapısı" olarak isimlendirilen resmî makamları, aslında kendi ikametgâhlarıdır.
Arz Odası da, Padişahların sadrazamı, devlet erkânını ve ecnebi elçileri huzuruna resmen kabul ettiği yer olan "Dergâh-ı Muallâ" içindeki resmî makamıdır
Hazine-i Hassa
Hazine-i Hassa (ya da İç Hazine veya Enderun Hazinesi) da padişahın kişisel serveti sayılan "geçmiş padişahların mühürlü sandıklarda korunan gümüş ve altın sikkeleri, altın ve gümüş murassa evâni, cevahir, her türlü takıları; kürkler, şallar, değerli kumaşlar, halılar, mücevher işlemeli eyerler, serâsere kaplı ve altın düğmeli kapaniçeler gibi maddî ve manevî değerli eşya saklanırdı.
Has Oda
Osmanlı Saraylarında hükümdarların oturduğu bütün odalara Has Oda veya "Oda-i Has" ve bazan da "Hane-i Hassa" da denilmekteydi.
Mukaddes Emânetler
Mübarek emanetlerin saklandığı "Hırka-i Saadet Dairesi"nin taşlıkları "sim sakaların" her gün gümüş kaplar içinde getirdikleri temiz sularla yıkanırdı. Çeşitli işler için kırk kişi çalıştırılır, bunlardan dördü sıra ile her gece dairede kalarak sabaha kadar Kur'an okurlardı.
Mukaddes Emânetler şunlardır:
1- Hırka-i Saadet: Eshab'dan Hz. Kâab bin Zübeyr' in takdim ettiği (Kaside-i Bürde) den gayet mahzuz olan Hz. Peygamber sırtından çıkarıp Kâab'a giydirdiği Hırka-i Şerifdir. Hırka-i Saadet sonra Ümeyye halifelerine daha sonra Mısır Hazinesine geçmiş ve Yavuz Sultan Selim tarafından İstanbul’a getirilmiştir.
2- Sancak-ı Şerif ; 3- Miftah-ı Şerif (Kabe- i Muazzama anahtarı), 4-Hz. Peygamber'in Uhud savaşında düşman tarafından atılan taşla kırılmış dişi, dem-i Saadet nişanesini hâmil taş (Hacer-i Şerif), 5-îki adet Nalm-i Sa-Hz. Peygamber'in seccadesi, 7- Halife-i Peygamber'in (Ebubekir-i Sıddık)'ın seccadesi, 8- Hz. Peygamber'in Kılıcı'nın kabzesi, 9- Kavs-i Peygamberî (Ok ve yay), 10-Birisi Şuayb Peygambere ait iki adet "Âsâ-yi Şerif, 11-Hz. Peygamber'in Tenceresi, 12-Hz. İbrahim'in Tenceresi, 13- Hazret-i Peygamber'e ait olan mukaddes eşyalardan başka halife ve diğer peygamberlere ait eşyalar Topkapı Sarayı'nın Taht Odası'nda yer almaktadır.

(b) Dördüncü Yer (Harem-i Hümâyun)
En iç bölüm olan "Dördüncü Yer" de Padişah’ın hayatının geçtiği "Dar üs-Saade" bulunur. Cülus ve bayramlaşma törenleri, Ayak Divanları burada Akağalar Kapısı önünde yapılır. Seferlerde de Sancak-ı Şerif burada ihraç edilip kapı önüne dikilirdi.
c. Saray Halkı
Bâb-ı Hümâyûn'da Kapı Ağası'nın buyruğu altında nöbet tutan çok sayıdaki bevvaban (kapıcı) ve Kapıcı Ocağı askerleri ile "Mâliye Hazinesi", "Saray Hastanesi", "Başbaki Kulu Dairesi", "Şehremini Dairesi", "Darbhane", "Cebehane" dairelerinde bulunan görevlilerle başlayan Saray halkı, Birun, Enderun ve Harem-i Hümâyun halkından oluşmaktadır. Özellikle Birun'da devlet dairelerinin ve "Ehl-i Hiref bölükleri"nin bulunması ve burada bulunan görevliler, Saray halkının gündüzleri çok daha fazla olmasına sebep olmaktadır. Bununla beraber Saray halkının değişmez sayısı binleri bulur.
(1) Birûn Halkı
Osmanlı Devletinde sadrazam başta olmak üzere bütün devlet memurları Saray'ın Birûn bölümüne bağlı kabul edildiklerinden "Birûn halkı" ya da "Birûn ricali" olarak anılırlardı.
Birûn halkı içinde "Padişah hocası, hekimbaşı, kehhâlbaşı (göz hekimlerinin başı), cerrâhbaşı, müneccimbaşı ve hünkâr imamı gibi ulemâ sınıfını oluştururdu.
"Rikâb-ı Hümâyûn ağaları" Birûn halkının ağalar sınıfıdır. Bu ağalar "mîr-i âlem, kapıcılar kethüdası, kapıcıbaşılar, çavuşbaşı, şikar ağaları denilen çakırcıbaşı, şahincibaşı ve atmacacıbaşı'lar, mîrahur, çaşnigirbaşı"lardan ibarettir.
Ancak Seyfiye tarikine mensup olmakla beraber "Yeniçeri ağası, Altı Bölük ağaları denilen sipah, silahdar, gurebâ-yı yemîn, gurebâ-yı yesâr, ulûfe-ciyân-ı yemîn, ulûfeciyân-ı yesâr ve Cebeci, Topçu ve arabacıbaşı" da "Bîrun ağaları" olarak anılırlardı.
Saray emini, Matbah-ı Âmire emini, Darbhâne emini, imrahor ve arpa emini ise "ümenâ" (eminler) sınıfını oluştururlar. Diğer taraftan müteferrikalar, teberdârân, "peyk" denilen haberciler, ile ülkenin en usta "hattat, nakkaş, kuyumcu, hakkak, gibi sanatkârları ve çamaşırcılar, terziler, mücellid, mürekkepci, saatçi, okçu, yaycı, silahçı, bıçak, dülger, çilingir, kandilci, demirci, dökümcü " zenaatkârlarına bağlı olan "Ehl-i Hiref bölükleri" vardı.
Saray'ın her bakımdan güvenliğini sağlayan sayıları 600'e kadar ulaşmış saray kapıcıları, baltacılar ve toplam 650 kişiyi bulan 20 Bostancı bölüğü de Birûn halkındandır.
(2) Enderun Halkı
Enderun halkı, Üçüncü Yer'de bulunan Kiler-i Hassa, Has Oda, Hazine-i Hassa, Üçüncü Ahmed Kitaplığı, Akağalar Koğuşu, Kethüda Dairesi ve Kuşhane' de çalışan görevliler ile Harem halkı, Enderun ağalan ve Enderun Mektebi gılmânânı'ndan oluşurdu.
(a) Enderun Ağaları
Enderun ağaları, kimi zaman Enderun ricali ya da Enderun erkânı unvanlarıyla anılırlardı. Babüssaade ağası (Kapı ağası) Enderun ağalarının başıdır. Kapı ağası Padişah'ın yazılı emirlerini takip ettiğinden günün herhangi bir saatinde kendisiyle görüşebilirdi. Başka bir deyişle Padi-şah'ın özel kâtibi durumundadır. Dolayısıyla devlet erkânı da Bâbü's-Saade ağası'na yazı gönderir ve devamında aralarında doğrudan yazışmalar olurdu.
Teşrifat'ta Bâbü's-Saade ağası sadrazam ve şeyhülislâm'dan sonra gelirdi. Padişah'ın emirlerinin takibi ve koordinasyonlarını sağlamak için maiyetinde "Kapı oğlanı" adıyla 30-40 kişi bulunurdu. Bu arada Padişah'ın şahsi hizmetinde bulunan miftah ağası, peşkir ağası, şerbet ağası, ibrik ağası da kapı ağası'nın emrindedirler.
Enderun'un ikinci sırada gelen önemli ağası sembolik anlamda onursal görevi "padişahın destarım hazırlamak, namaz seccadesini yaymak olan" ama aslında Hazine-i Hassa'dan sorumlu olan hazinedarbaşı ağa'dır. Üçüncü önem sırasında yine onursal görevi padişah’ın sofra hizmetinde bulunmak, aslî görevi ise Saray kilerini ve kilercileri denetlemek, sofra takımlarını korumak olan "kilercibaşı" bulunmaktadır. Dördüncü sırada gelen "Saray ağası"nın görevi ise maiyetinde ağalardan 40 kişi ile Saray'ın korunmasına nezaret etmekti.
Enderun ağalarının diğer büyükleri "hasodabaşı", "silahtar", "çuhadar", "rikabdar", "kapıcıbaşı", "bostancıbaşı" ağalardır.

Enderun Mektebi
Enderun Mektebi devletin asker ve mülkî yüksek kademe yöneticilerini yetiştirmek için özel eğitim veren bir öğrenim, eğitim ve uygulama yüksek okuludur. Bu bağlamda öğrenciler eğitimleri başlar başlamaz belirli düzeylerde uygulama sorumluluğu üslenirler. Hizmet başarıları, kişilik nitelikleri, görev anlayışları için de özel bir defter tutulur ve çalışma kapasiteleri belirtilirdi. Hem öğrenci ve hem de hizmet eden içoğlanlarına "Enderun ağaları" (veya Gılmânân-ı Enderun yahut Yeni Saray içoğlanları), kısaca "Enderunlular" denilirdi.
Saray hizmetlerinde çalışacak içoğlanlarının yetiştirilmesi için Enderun Mektebinde meslek ve protokol dersleri yanında Kuran, Arapça, Farsça, hüsn-i hat (Hat sanatı) ve musikî öğretilir, ayrıca güreş, koşu, yay çekme çalışmalarına ve silah eğitimlerine de katılırlardı.
Enderun'da ilk sınıflardan olan Büyük Oda'nın ustası olan Saray kethüdası'nın emrinde odabaşı, imam, külhancı gibi görevliler vardı. Diğer taraftan halife" denilen 12 kalfa, içoğlanlarının inzibatını temin ederdi. Altı sınıftan ibaret bu okulda, başarılı olanlar bir üst odalara geçerlerdi. Bunlar eğitimin herhangi bir yerinde yeterli görülmezlerse, ya da bir kusurları olursa o sırada bulundukları seviyenin gerektirdiği bir görevle "taşra" çıkarılırlardı.
Başlangıçta Enderun ağaları ve içoğlanları evlenemezlerdi. Ancak, Onsekizinci yüzyılda evleri Saray dışında olmak ve evlilere haftada bir gün ev izini verilmek üzere evlenmelerine izin verildi.
Bu mektepten yetişenler müezzinbaşılık, berberbaşılık, tüfekçibaşılık, başlalalık gibi görevlerle işe başlayarak üzengi ağalıklarına kadar ilerler, daha sonra "kapıya çıkarılıp" ya taşraya yönetici olarak, ya da Birûn hizmetlerine geçirilerek fırsat bulursa sadrazamlığa kadar yükselirlerdi. Enderun'dan 56 adet sadrazam çıkmıştır.
(b) Harem Halkı
Harem-i Hümâyûn'a getirilen acemi cariyeler önce Enderun Mektebi usûlünde iki odalı bir mektebin "şâkirde"ler sınıfında Îslami bilgiler ve görgü eğitimine tâbi tutulurlardı. Bu kısımda yeterince eğitilirler ve sonra "gedikliler" sınıfına alınırlardı. Artık kendilerine derecat'tan geçerek "Gözde, îkbâl, Başikbâl, Haseki ve Başhaseki" unvanlarına giden yol açılmış olurdu.
Acemi cariyeler Padişahın husûsi hizmetlerine bakan gedikli, kalfa, usta, hazinedar gibi cariyelerin denerim ve gözetiminde yetişirler. Aralarından seçilen "gözde"ler daha sonra "ikbal"ler içine alınırdı. Padişah kadınlarından biri ölür ya da gözden düşerse ikbal'lerin en kıdemlisi "başikbal" onun yerine geçer ve "kadın" payesini alırdı. Bununla beraber Padişah’tan çocuğu olan ikballer sıra beklemeksizin "kadın"lar arasına katılırdı.
Haremağaları
Mısır valileri Kızıldeniz kıyılarında Arap köle tüccarlarınca hadımlaştırılmış köleleri Padişah'a armağan olarak gönderilirdi. Harem-i Hümâyûn'a gelen hadım edilmiş köleye "en aşağı" denilirdi. Daha sonra "Acemi Ağalar Koğuşu"nda eğitildikten sonra "nöbet kalfası, ortanca ve hâsıllı" unvanlarını alırlardı. En kıdemli "hâsıllı" yükselince, "yaylabaşı gulamı", "Eski Saray Başkapı gulamı" ve "Yeni Saray ağalığı" unvanını alırdı. Yetenekli olanlar son aşama sayılan "kızlarağası" olurdu. Bunlar dışında valide sultan ağalan, şehzade koruma ağaları, Harem-i Hümâyun Mescidi imamı ve müezzini olan ağalar, hazinedar ağa, oda lalası, Hazine kethüdası da saygın haremağalarıdır.
Zenci haremağaları dışında "akağalar" da vardı.
• Akağalar
Akağaların aslî görevleri Sarayın iç kapıcılık yapmaktı. Akağaların özelliği Enderun'a alınıp yetiştirilmeleridir. Böylece Saray adabını en ileri derecede öğrenmekte ve Has Oda eğitimi aldıklarından dolayı Padişah'ın yakın hizmetlerini de (islenmektedirler. Bu bakımdan akağalar Padişahın günlük hayatı içinde yer alırlardı..

Divân-ı Hümâyûn
Teşkilât tarihimiz açısından "Dîvân" kısaca "Padişah'ın ya da vekili olar vezir-i âzam'ın huzurunda, merkezî yönetime ait devlet maslahatının, önemli iş ve sorunların, halktan gelen şikayetlerin ve davaların görüldüğü taşra yönetiminin ve tüm kamu hizmetlerinin denetlendiği, devletin gelir ve giderlerinin düzenlendiği meclis" demektir.
Fatih Kanunnamesi'nde Divân üyelerinin oturacakları yerleri belirlenmiştir. Sadrazam sedir üzerinde ortada, sağında vezirler, solunda sırasıyla Rumeli ve Anadolu kazaskerleri otururdu. Bu yerleşim dışında yine sağ tarafta nişancı yalnız olarak, sol tarafta da üç defterdar otururdu. Onların gerisinde Divân hocaları halifeler ve şakirt’leri otururlardı. Sadrazam, Dîvân'a nişancı, defterdarlar, kazaskerler, vezirler geldikten sonra gelir ve oturum açılırdı. Dîvân'da özel olarak davet edilmedikçe şeyh ül-İslam bulunmazdı.
Padişah isterse sadrazamın arkasında "Kasr-ı âdil" denilen kafesli yerde kendisi görünmeden Dîvân görüşmelerini dinlerdi.
Divân kalemi de Beylikçi, Tahvil, Ruûs ve Amedî kalemleri olmak üzere dört daireye bölünmüştü. Bu dairenin başı reisülküttab'tır. Bürokratları tezkireciler ve çavuşbaşı'dır. On yedinci yüzyılda, Osmanlı Devleti'nin yönetiminin ağırlık merkezi, Padişah'tan ve Saray'dan, sadrazam'a ve Sadrazam dairesine (Babıâli'ye) kayınca bütün bu daireler, büyük değişikliklere uğradı,bu arada işlevlerinde de önemli değişiklikler oldu.
Divân' ın diğer görevlileri, kâtipler, vakanüvis, infaz çavuşları, cellât ve yamakları ile kapıcılardır.
Fatih'e kadar Divân'a Padişahlar başkanlık ederken, önce Padişahın bir perde veya kafes arkasından dinlemesi biçimine geçilmiş, Yavuz Selim ve Kanuni'den sonra da tamamen bırakılarak Divân-ı Hümâyûn Veziriazam'ın başkanlığında toplanmaya başlamıştır.
Padişah nerede ise Divan’ın da orada kurulması kanundur. Dolayısıyla Padişahın bizzat iştirak ettiği seferlerde Dîvân, ordugâhlarda kurulur ve Divan üyeleri de, İstanbul’da yerlerine "kaim-i makam"lar bırakarak sefere katılırlardı. Bununla beraber seferde olan yalnızca sadrazam ise, üyeleri İstanbul’da kalan Dîvân'a da Padişah başkanlık ederdi.
Divân-ı Hümâyûn kanun yapma, yüksek yargı ve icra yeridir. Osmanlı Devleti uyruğu olan herkes için hemen her konuda Dîvân'a yakınma ve basma yolu açıktır. Divân'da duruşmalı yargılama (murafaa) ve duruşmasız yargılamalar, gereken soruşturmalar yapılarak karar verilir, idam ve tâzir cezaları hemen uygulanır.
Padişahın fermanları, emirleri, buyrulduları gibi "özel yasalar" niteliğinde olanlar dışındaki genel kanunları da Divân hazırlar.
"Müfettiş-i hükkâm"lar vasıtasıyla kadı ve nâiblerin çalışmalarına genel yargı denetimi yapar. Örfî davalarda "değiştirilemez" kesin hüküm alma yeridir. Mahkeme ve idarî kararların düzeltme (temyiz edilme) yeridir.
Divân'ın siyasî ve idarî görevleri ise "Din-i Mübîn'e karşı olan hareketlerin yok edilmesi, teşebbüs edenlerin cezalandırılması, konar-göçerler dışında yerleşik yurtlarını terk edenlerin eski yerlerine döndürülerek nüfus hareketlerinin kontrol altında tutulması, gayrimüslim ülkelere karşı "llây-ı Keli-metullah" ilkesinin uygulanması, komşu devletlerin herhangi bir tecâvüzünde misliyle mukabeleye hazır olunması" dır.
Din, vakıf, eğitim ve tüm idarî hizmetlerde, (örneğin bazı konularda zimmî'lere yapılan) mezâlimin önlenmesi, nüfus listeleri yaptırılması, buhranlı dönemlerde tedbirler alınması, mahkeme sayısını yeterince arttırılması ve her yıl Şevval ayında tevcihlerin (atamaları) yapılması Divân'a aitir.
Hazine'den para çıkması ve vergi tahsilatı işlerini düzenler. Divân-ı Hümâyûn'un vergi salmak, çeşitli iktisadî-malî işlerde karar almak ve malî yargı yapmak yetkisi de vardır. Bu yönüyle günümüzdeki Sayıştay görevini üslenmiştir.
Divân-ı Hümâyûn yöneticiler hakkında ya Padişah'a "arz" yoluyla doğrudan doğruya, ya da kıyafet değiştirip halk arasına girerek (ki birçok halk öyküsüne konu olmuştur) yahut casus görevlendirip bilgi toplayarak çeşitli dolaylı yollarla denetimler yapabilmektedir.
Yüzyıllar boyunca haftada dört kere toplanan Divân-ı Hümâyûn'da devletle ilgili bütün işler görülür ve herkes doğrudan doğruya başvurabilir.

Yetkiler Hiyerarşisi
Divân-ı Hümâyûn'u bazı yönleriyle parlamenter sistemlerdeki kabine'ye de benzetmek mümkündür. Divân-ı Hümâyûn'u Padişah adına yöneten, mührünü haiz vekili sadrazam'a bazı yetkiler verilmemiş, bazıları ise kısıtlanmıştır. Örneğin mâli konularda başdefterdar'ın yetkileri sadrazam'dan fazladır. Ancak sadrazam'la görüşmeden re'sen, kendi başına karar veremez. Her konuda önemli işler en yüksek yetkilileri olan erkân Divân'a çağrılarak ve onların da görüşleri alınırdı. Bununla beraber Padişah'ın vekili olan sadrazam Divân üyelerinin oylarına karşıt karar da verebilir. Ancak Divân'da alınan kararlar Padişah tarafından onaylanmazsa geçerli olamazlar.
"İlmiye tariki"nin başı ve "İftâ" kurumunu temsil eden şeyhülislam yaptığı hizmet açısından "müftü" (danışman) sayılır ve Divân-ı Hümâyûn üyesi değildir. Ancak teşrifatta sadrazam ile (hemen hemen) eşdeğerdedir. Dolayısıyla uygulamada sadrazamla aralarında yetki karşıtlıkları, girişimleri meydana gelmez. Bununla beraber Padişah bütün kararlarında Şer'e uymak zorunda olduğundan, Divân toplantıları da bu bağlamda şeyhülislam’ın manevî denetimi altında sayılır.

(a) Divân Erkanı
Divân-ı Hümâyûn'un asıl üyeleri veziriazam, Kubbealtı vezirleri, kazaskerler, nişancı, defterdarlar ve (İstanbul’da bulunuyor ise) Rumeli beylerbeyi'dir. Yeniçeri ağası ve kaptan paşa (Kapudan-i Derya) gibi görevliler "vezir' rütbesi alırlarsa Divân-ı Hümâyûn üyesi olabilirlerdi.
Yeniçeri ağası ocak işleri ve İstanbul’un asayişi konularından sorumlu idi.Diğer taraftan Divân-ı Hümâyûn üyesi olmadıkları halde İstanbul’da an görevli veya görevden ayrılmış olan (ma'zül) beylerbeyi düzeyindeki kişiler Divân'a katılmak zorundaydılar.
Müfti'l-en'âm" unvanıyla anılan ve ilmiye tarikinin başı olan şeyhülislam Divân âzası değildir. Dolayısıyla toplantılara katılmaz. Şeyhülislâm yargı yetkisine de sahip olmadığından yargının başı olan Anadolu ve Rumeli ekerleri Dîvân'da hem ulemâ'yı temsil ediyorlar, hem de şer'î sorunları çözümlüyorlardı. Şeyhülislâm ancak görüşüne gerek duyulduğunda Divan’a davet edilir, reyi alınırdı. Böylece kanunların hazırlanması ve yönetimle ilgili kararların alınması sırasında Padişahın vekili olan sadrazamla Osmanlı ülkesinde en yüksek manevi otorite olan ulemanın başı şeyhülislam’ın birbirlerine karşı yetki tecâvüzünde bulunmaları önlenmek istenmiştir.

Defterdarlar
Başdeftardar Dîvân üyesidir ve Hazine'nin gelir ve giderlerinin tümünden haberdardır. Divân-ı Hümâyûn'a Rumeli defterdarı Mâliye örgütünün ı ve başdefterdar olarak giriyordu. Teşrifat'da "Şıkk-ı evvel defterdarı" sanıyla Anadolu defterdarı'nın önünde gelirdi. On yedinci yüzyılın ortalarından sonra diğer iki defterdar, Şıkk-ı Sâni (Anadolu Defterdarı) ve Şıkk-iSâlis defterdarları (İstanbul ve Kıyılar Defterdarı) başdefterdarın yardımcısı durumuna geldiler.
Ancak her üç defterdar da Divân üyesidirler.

Yeniçeri Ağası ve Kapudan Paşa
Yeniçeri ağaları On yedinci yüzyıldan itibaren da üç tuğlu vezir pâyesine yükseltildi. Devamında "vezir" pâyesiyle kaptanpaşalığa, hatta ağalıktan Sadrazamlığa getirilenler oldu. Veya bir kubbealtı veziri kendisine “Ağapaşa “ unvanı verilerek "Yeniçeri ağası" tayin edilirdi.
On altıncı yüzyılın sonlarından itibaren kaptanpaşalar görevlerine vezirlik pâyesiyle atandıklarından, artık Divân-ı Hümâyûn'un doğal üyesi olmaktadırlar. Bundan ötürü eğer deniz savaşı ya da yıllık mutad Akdeniz Seferi'nde değillerse, Divân toplantılarına katılırlar.
Dolayısıyla On yedinci yüzyıldan sonra Yeniçeri ağaları ve kaptanpaşalar Divân'ın sürekli üyesi olarak görülebilirler.

Kazaskerler
Kazaskerler, Dîvân-ı Hümâyûn'un Şer'i meseleler hakkında hüküm vermeğe yetkili üyeleridir. Teşrifatta Rumeli kazaskeri Anadolu kazaskerinin önündedir.Terfi ederek şeyhülislâm olurdu.Divân-ı hümâyûn toplantılarında Şer'i ve hukuki davalarda Anadolu kazaskeri ancak sadrazam izin verirse dava görebilirdi. Kanun gereği kazaskerler haftada dört gün Divân toplantılarından sonra vezirlerden önce Arz'a girerlerdi.
Kazaskerlere Şer'î şerifle ilgili dava hükümlerinde Padişah adına tuğra çekmek izni verilmişti. Divân toplantılarının dışında, salı ve çarşamba günleri haricinde kendi konaklarında Divân kurup yetki alanlarına giren dava ve işlere bakarlardı. Sadrazamlar gerek görürlerse ya da bir şikayet olursa kazaskerlerin yaptığı işleri, emekli ya da ayrılmış bir kazaskere denetletirlerdi.


Kubbealtı Vezirleri
Fatih Kanunnâmesi'nde vezir'Ierle vezir-i âzam için şu kayıt vardın “Vezir-i Âzam vezirlerle ümerâ'nın başıdır, cümlesin ulusu odur. Bütün işlen vekilidir. Malımın vekili defterdarlarımdır. O, nâzındır. Oturmada, durma da, mertebede "Vezir-i Âzam" cümleden mukaddemdir “ Vezirlik rütbesi ilk devirlerde “beylerbeyi” likte temayüz edenlere verilir ve "Kubbealtı"nda toplanan “Divân-ı Hümâyûn “ a iştirak ettiği için "kubbenişin" denilirdi.
Kubbealtı vezirleri "vezir-i sâni, vezir-i sâlis, vezir-i râbi, vezir-i hamis, vezir-i sâdis..." biçiminde anılırlardı. Birinci vezir "vezir-i âzam"dır. Böylece vezirlerin birbirlerinin desteği anlamında hiyerarşik bir sıra izledikleri görülüyor.
Sultan Süleyman zamanında kubbealtı vezirlerinin sayısı dokuzu geçmemişti. Sonraları sayıları çoğalarak valiliklere de vezirler gönderilmiye başlandı ve giderek hemen bütün valiler vezirlerden nasbedilir oldu. Hattâ bir ik sancak birleştirilerek bir vezire tevcih edilmek adeti de ortaya çıktı. Daha sonra kaptan paşa, defterdar ve nişancılara da vezirlik verildi.
On altıncı yüzyılın son yarısından itibaren Merkez'deki vezirlerin sayısı on bire kadar çıktı. Üstelik eyaletlerdeki vezirler de çoğalmıştı. Kubbealtı'na mahsus bir mesned olan vezirlik bir paye biçimine dönüşmüş ve kubbenişin olmak da "mansıb" hâline gelmişti.
Zaten bu tarihlerden sonra kapıkulu ocaklarına maaş vermek dışında Divân'ın bütün işleri Paşakapısı'nda görüldüğünden kubbe vezirlerine de gerek kalmamıştır.

(b) Divân Görevlileri
Divân görevlileri üye değillerdir. Bunların hâcegân sınıfından olan bir kısmı görevlerinin gereği Divân üyeleriyle birlikte kendilerine ayrılmış yerlerde otururlar, diğerleri toplantılarda ayakta hizmet ederlerdi.
Çavuşbaşı
Divân-ı Hümâyûn'da reisülküttaba teşrifat yardımcılığı yapan çavuşbaşı diğer Saray çavuşlarının âmiridir. Padişahın ya da sadrazamın huzuruna çıkarılacak elçilere protokol'de eşlik ederdi.
Kapıcılar Kethüdası
Genellikle Enderun ağaları arasından seçilen Kapıcılar kethüdası aynı zamanda bir Saray nazırı'dır. Dolayısıyla gümüş asalarıyla Divân'ın kapısında durarak Divân toplantılarında hizmet ederdi.
Divân erkânını Babüsselam'da (orta kapı) karşılarlar, Divân'a getirirlerdi. Dîvân üyelerine verilen öğle yemeğini düzenlemekle de görevlidir. Beylerbeyi ve vezirlere verilecek gizli emirleri iletmek, sadrazamların atanmasında ya da görevden alınmaları sırasında, Padişah'ın mühürlerini vermek veya geri almak görevi vardı. Atanan sadrazam İstanbul dışındaysa mührü onun yanına götürürdü. Cuma ve bayram namazlarında halkın dilekçelerini toplayıp Padişah'a iletirdi.
Yabancı elçilerin kollarına girerek Padişahın huzuruna çıkartır, devlet adamlarının idam fermanlarını gerçekleştirilmesini sağlardı.
(c) Hâcegân
Divân-ı Hümâyûn kalemi yöneticisi yüksek görevli memurlara Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyûn denilirdi. Reisülküttab çok yoğun ve önemli olan işlerini maiyetindeki hâcegân ve diğer memurlarla yürütür.
Gerek "menasib-i sitte" olarak bilinen "nişancılık, başdefterdarlık, şıkk-ı sâni ve sâlis defterdarlıkları, reisülküttablık ve defter eminliği"nin hâcegânanının son kademeleri olması ve gerekse oradan vezirliğe kadar yükselmek mümkün olduğundan, hâcegânlık Kalemiye'nin önemli rütbelerden biri sayılırdı.
'Hâcegân-ı Divân-ı Hümâyûn" zümresinden olabilmek için de Divân-ı Hümâyûn kalemlerinde sırasıyla "şakirdlik (stajyerlik), kâtiplik, halifelik yapmış olmak gerekirdi.
Reisülküttab'dan sonra Dîvân-ı Hümâyûn kalemi'nin en yetkili görevlisi "beylikçi-i Dîvân-ı Hümâyûn" idi. "Kanuncu, ilâmcı ve mümeyiz" beylikçi'nin emrindedirler.
Divân tezkirecisi terfi edince "vezir tezkirecisi" ve daha sonra mektupçu, reylikçi olur ve bu görevden reisülküttab'lığa atanırdı.
“Büyük ve küçük tezkireciler “ yazılı işleri sıraya koyarlar. Divân-ı Hümâyûn'a arz edilmiş olan dilekçeleri sadrazam'ın ve diğer üyelerin önünde yüksek sesle okurlar. Müzakere sonucunda gereken yerlere gönderilmek üzere Divân-ı Hümâyûn kaleminde havalelerini yaptırırlardı.
Evrakı saklayıp korumak, evraka reisülküttab'ın buyrultu işaretini koyarak gideceği yere reis ül-küttab kesedarı sevk ederdi. Sadrazam ile birlikte sefere çıktıklarında, yerine merkezde vekâleten "rikâb reisi" unvanıyla bir kaymakam bırakılırdı.
Nişancı
Nişancı (tevki'î)' kanun olacak telhisleri bizzat kaleme almakta, kesinleşerek yürürlüğe giren fermanlara da "Tuğra" çekmekle görevliydi. Benzetme yapılarak kendisine "müftî-i kanun" da denilirdi. Çünkü yeni çıkan örfî (ya da Padişahı) kanunlarla eskileri arasında çelişki olmamasından sorumluydu.
Ferman, berat ve diğer resmî evrak, defterdar ve reis ül-küttab tarafından mâliye ve hâriciye (dış işleri) açısından kontrol edildikten sonra sadrazam'a götürülür ve bir daha incelendikten sonra ya sadrâzamın kendi eliyle veya tezkirecisi tarafından üzerine «sahihtir» kelimesinin kısaltılmış şekli olan “sahh “ işareti konarak nişancıya gönderilir, nişancı bu belgenin daha önce sâdır olmuş kanunnâme ve ahidnamelerle çelişmediğini kontrol eder, bir aykırılık bulmazsa tuğrasını çekerdi.
Bir günde çekilmesi gereken tuğraların çokluğu karşısında vezirler de Nişancılara tuğra çekmekte yardım ederlerdi. Sonraları yanlarına tuğrakeş veya “tuğranüvis “ denilen hattat yardımcılar verildi.
Reisülküttab
"Reis efendi" olarak da bilinen reisülküttab, Dîvân-ı Hümâyûn kalemlerinin tek ve en yetkili yöneticisidir.
Reisülküttab fiilen Dîvân-ı Hümâyûn'da görevli olmakla beraber Divan üyesi değildir. Divan işlerini tüm ayrıntılarıyla çok iyi bilmesi gerektiğinden, reisülküttab'lık devletin en önemli ve eski mansıpları olan "menâsıb sitte" (altı mansıb) arasında yer almaktadır. Yine de On yedinci asır sonlarına kadar giderek önemleri artmakla birlikte reisülküttâb'lar nişancı'nın maiyetinde kalmış ve kendi kariyerinde devam ederek Nişancılık makamına yükselebilmiştir.
Reisülküttâb'ın sıradan işleri Dîvân-ı Hümâyûn'dan çıkan hükümleri ve beratları düzeltip işlemlerini tamamlamak, sicilini tutmak ve yerlerine göndermek, resim ve harçlarını tahsil etmek, asıllarını arşivlemek; Divân toplantılarından önce telhis kesesini hazırlamak ve Sadrazamın sağ yanına bırakmak, gayrimüslim devletler ve reaya ilişkilerini araştırmak, gizli yazılan yazmak, rüûs ve telhisleri hazırlamak, yabancı devletlerden Padişaha ve sadrazama gelen mektupları Türkçe'ye çevirtmek ve cevaplarını hazırlatmak, kesinleşen hükümlere "buyruldu" işareti (sah ve resid) koymak, her yıl boşalan tevcihat listelerini hazırlamaktır.

SEYFİYE
Bu gruba “Ehl-i Örf” de denir.Genel anlamda.Osmanlı ordusunda kara ve deniz askerleri ve ümerasını oluşturan zümreye verilen isimdir.Kendi sınıfları içinde ulaşabileceği en yüksek rütbe Mirmiranlık ve Beylerbeyliği idi.Bu sınıfın yöneticilik ve askerlik olmak üzere iki görevleri vardır.


KAPIKULU ORDUSU
Ortaçağdan Yeniçağa geçiş süreci içinde Batı Avrupa'nın "fief" sistemine dayalı "şövalye" ordularına karşı Osmanlı Devleti, özgün tımar sistemi ile oluşturduğu sipahi ordusu yanında, ondan daha da güçlü "Kapıkulu Ocakları" adıyla tanımlanan, maaşlı ve tamamen profesyonel bir "Hassa Ordusu"na sahiptir.
Böylece Osmanlı merkezî devlet yapısının Avrupa'nın feodal sistemine göre daha erken oluşmasının maddi temelleri arasında Seyfiye tariki ve Kapıkulu Ocakları da vardır.
Ordu-yı Hümayun, yapı, araç gereç hatta yönetim açısından âdeta birbiriyle bağımsız ve bağlantısız örgütlenmiş Yeniçeriler, Kapıkulu Süvarileri, Topçu, Top Arabacıları, Humbaracı, Lağımcı, Cebeci Ocakları'ndan oluşan Kapıkulu Ocakları, Tımarlı Sipahiler, Kal'a bölükleri (akıncılar, deliler, farizanlar, azaplar), geri hizmet bölükleri (yayalar, yörükler, müsellemler, cân-bâzân), gayrimüslim askerler(martulozlar, voynuklar, cerahorlar), Mısır ordusu, Kırım süvari ordusu ve imtiyazlı eyâletlerden gelen küçük orduların sefer sırasında bir araya getirilmesiyle oluşuyordu.
Düzenleri, örgütlenmeleri ve disiplinleri farklı olan bu askerî birimlerin komutanları, "Serdar-ı Ekrem”in emirlerine göre savaş düzeni alırdı.
Ordu-yi Hümayun'un çekirdeği profesyonel asker olan Kapıkulu Ocakları'dır. Tımarlı sipahiler de sayısal gücü oluştururlar. Akıncılar, gönüllüler,

Mısır ve Kırım orduları gibi diğer güçler de seferin önemine ve hedefine göre değişik sayılarla Ordu-yı Hümâyun'u desteklerdi.
Yeniçeri ortalarının ve topçu, humbaracı, süvari gibi askerî birlikler hatta loncaların, esnaf kuruluşlarının günümüzde flama, bayrak gibi isimlerle anılan alametleri vardı.
Diğer taraftan menzillerin ve yollarının bakımı, bu yollarda haberleşme örgütlerinin çalışması, ikmal depolarının, su sarnıçlarının, buzhanelerin bulundurulması, ikmal ve geri hizmetler, sefer gidiş ve dönüş yolları, yemeklik yerleri, menziller, ikmal, iaşe, ordugâh işleri kanunnamelerle sistemleştirilmiş, bunlar için milis örgütler ve sınıflar oluşturulmuştu.
Avrupa ordularının stratejik ve taktik görevlere göre düzenlenebilir birbirinin benzeri cüz-i tam'lardan (bütünün en küçük benzer birimlerinden) oluşmasına karşılık Osmanlı Ordusu (Ordu-yi Hümâyûn) ayrı görev bölümlerinin oluşturduğu büyük bir bütün biçimindedir.
Yalın bir teşkilâta sahip ve esası "ahali" olan Osmanlı Ordusu, barutu hem kuşatma ve hem de meydan savaşlarında çok başarılı biçimde kullanmasına rağmen Batı orduları gibi hasmını top yekün yok etmek için eğitilmiş ve düzenlenmiş bir ordu değildi. Nitekim taarruz savaşlarında düşmanı imha etmeyi başaramayan bu ordu savunma savaşlarında hep muzaffer oluyordu.
1. KAPIKULU OCAKLARI
"Kapıkulu Ocakları" yaya, atlı ve teknik sınıflardaki maaşlı askerlerden oluşuyordu. Sultan Murad-ı Hüdavendigâr döneminde kurulan "Kapıkulu Ocakları" On altıncı yüzyılda yeniden düzenlendi.
Aslında Osmanlı Devleti'nin merkezî ve profesyonel ordusu sayılan "Kapıkulu Ocakları" esas itibariyle yaya ve atlı olarak iki ana sınıfa ayrılır. Yaya sınıfını Acemi Oğlanları, Yeniçeriler, Cebeciler, Topçular, Top Arabacıları; Atlı Sınıfı da Sipahiler, Silahtarlar, Sağ Ulûfeciler, Sol Ulûfeciler, Sağ Garipler, Sol Garipler meydana getiriyordu.


Kapıkulu Süvarileri
Kapıkulu süvarileri, önemlerine göre Sipah, Silahdar, Sağ Ulûfeciler (Ulu-feciyan-ı Yemin), Sol Ulûfeciler (Ulûfeciyan-ı Yesar), Sağ Garipler (Gureba-i Yemin), Sol Garipler (Gureba-i Yesar) olmak üzere altı bölüktür. Bu sebeple "Altı Bölük Neferâtı" olarak da isimlendirilirler. İlk ikisine "Yukarı Bölükler" ikinci ve üçüncüye "Orta Bölükler", son ikisine de "Aşağı Bölükler" denir.
Yukarı ve orta bölükleri, Galata Sarayı ve İbrahim Paşa Sarayı koğuşlarından, Aşağı Bölükler'inkiler Edirne Sarayı'ndaki Enderun'dan ve savaşlarda yararlık gösterenler arasından seçilirdi.
Süvari bölüklerine yaya kapıkulu Ocaklarından da efrad alınırdı. Buna "bölüğe çıkma" denirdi. Çıkma münasebetiyle özel törenler yapılırdı.Aşağı Bölükler'e kapıkulu süvarilerinin yetişkin oğullan da alınırdı.
Kapıkulu süvarilerinin komutanlarına "Altı Bölük Ağaları" denirdi.Bölük ağalarından biri, bir yukarı bölüğün ağalığına yükselirse, bölük halkından bir bölümü de onun terfi ettiği bölüğe geçerdi.
Bölük ağaları ile maiyetleri dışındakiler savaş eğitimi yapmak ve atlarının muhafaza ve bakımı için Bursa, Çorlu, Edirne gibi bol otlaklı yörelerde-ki kışlalarda bulunurlardı. Bununla beraber örneğin cizye toplamak gibi özel görevlerle eyaletlere de gönderilirdi.
Kapıkulu süvarileri silah olarak pala, mızrak, kılıç kullanırdı. Kapıkulu süvarileri arasında en itibarlısı Fâtih Sultan Mehmet zamanında kurulmuş Sipah bölüğü idi. Bayrağının renginden dolayı "Kırmızı Bayrak" da denirdi. Kendi içinde 300 küçük bölüğe ayrılmıştır. Padişahın maiyet askeri olan "Sipahi"ler savaş alanında merkezde bulunur, Padişah çadırım korurlardı.
"Sarı Bayrak" denilen Silahdar Bölüğü sefer sırasında yollan açar, köprüleri tamir ettirir, Padişah otağının kurulacağı yerleri hazırlardı. 200 küçük bölüğe ayrılmışlardı. Barış zamanında Padişah’ın yanında halka para serpmek, Padişah tuğlarını taşımak gibi görevleri de vardı.
"Yeşil Bayrak" ve "Alaca Bayrak" olarak bilinen ulûfeci bölüklerine padişahın sağında ve solunda yürümelerine göre "Ulûfeciyân-ı Yemîn"ve "Ulûfeciyân-ı Yesar" denirdi. Bunlardan Sağ Ulûfeciler 105, Sol Ulufeciler ise 100 küçük bölüğe ayrılmıştı. Görevleri Hazineyi korumaktır. Gurebâ Bölükleri'nin görevi "Sancak-ı Şerif" ve Padişah sancaklarını muhafaza etmekti. Gurebâ Bölükleri kendi içlerinde 100'er bölüğe ayrılmışlardı. Her iki bölüğün bayraklarının renkleri farklıydı.
On sekizinci yüzyıldan itibaren değerleri ve itibarları kalmayan Kapıkulu Ocakları'nın merkez süvari bölükleri de Yeniçeri Ocağı'nın ilgasından sonra ikinci Mahmut tarafından lağvedildi.
a. Acemi Ocağı
Başlangıçta Osmanlı Ordusu'nun temel gücünü sipahiler yâni Eyâlet askerleri oluşturmaktaydı. Yeni fetihlerle tımarları çoğalan ve zenginleşen sipahilerin merkezî devlete karşı güçlenmelerini önlemek için devşirilen Hıristiyan çocukları "Kapıkulu Ocakları"nda (ve yönetimde) kullanıldılar. Kuruluş sırasında 4-5 yüz kişi olan acemi oğlanlarının sayısı, iki yüzyıl sonra 8 bine ulaşmıştır, içlerinden Enderun'da eğitilenler en yüksek dereceli devlet kadrolarına kadar gelebiliyorlardı. Devşirmelerin kendi kökenleri ile ilişkileri kalmadığından, çıkarlarını Merkezî Yönetim'in çıkarlarıyla özdeşleştiriyorlardı
Acemiler iki buçuk akçe yevmiye alıyorlar, ayrıca kendilerine her yıl pabuç akçesi, iki kat elbise, kaputluk, yağmurluk ve şalvarlık çuha ve iki mintan veriliyordu.
Acemi Ocağı'ndaki eğitim öğretim ve hizmet, genellikle sekiz yıl sürerdi. Askerlik eğitim ve öğrenimi yanında meselâ Süleymaniye Cami'i inşaatında olduğu gibi, bazı özel iş alanlarında çalıştırılırlardı. Bu süre sonunda bir kıs-mı, Bostana Ocağı'na diğerleri Yeniçeri Ocağı'na alınıyordu. Bu olaya, çıkma veya kapıya çıkma denilmektedir.
Edirne'nin fethinden az sonra esir edilen Hıristiyan çocuklarının Anadolu Türkleri elinde Müslüman -Türk terbiyesiyle yetiştirilerek bir asker ocağın-da toplanması ile Acemi Oğlanlar Ocağının temelleri atılmıştır. Osmanlıların kuruluş dönemlerinde akıncı gazilerin eline geçen her esir onun "sahih malı" sayılırdı. Ancak 1363'te çıkartılan Pençik kanununa göre, savaşlarda alınan esirlerden beşte biri şer'an devlete vergi olarak alınırdı. Uygulamada devletin vergi kaybına uğramaması için 5'den az sayıda esire sahip olanlar-dan bir esirin rayiç satış değerine göre vergi alınırdı.
Pençik usulüyle toplanan savaş esiri gençler gerekli eğitimden sonra Yeniçeri Ocağı'na alınıyorlardı. Ancak On dördüncü yüzyılın ikinci yarısında pençik usulüyle asker toplayarak büyük ve düzenli bir ordunun oluşturulması güçleşti.

(1) Devşirmeler
Yeniçeri ağasının yaptığı ihtiyaç talebi üzerine 3 ya da 5 yıl, hatta bazen yıl aralıklarla Hıristiyan reayanın çocukları "Devşirme usûlü" denilen temle yerleşik hane sayısının l /40 oranında olmak üzere ve Acemi Ocağı’nda eğitilmek için devletçe toplanırdı.
Devşirme Oğlan" toplanması hakkında ferman çıkarılınca, bu işle görevlendirilen Devşirme Emini ile Devşirme Katibi, Yeniçeri Ağası'nın bir mektubu ile birlikte, başlıca devşirme bölgeleri olan Yunanistan, Bulgaristan, Macaristan, Sırbistan, Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Hırvatistan'a giderlerdi. Önce sancakbeyi, kadılar ve tımarlı sipahilerin yardımıyla ve köy papazının eşliğinde, Hıristiyan ahalinin kilise vaftiz defterinden kimlikleri saptanırdı. Sonra 14-18 yaşları arasındaki sağlam vücutlu erkek çocukları arasından soyluları ve özellikle de papaz oğullarını seçerlerdi. Çocukların orta boylu olmasına dikkat edilirdi. Çok uzun ya da çok kısa boylular, tek çocuklar, sığırtmaçlar, zanaat sahipleri, kel, topal, dilsiz, doğuştan sünnetli olanlar, evliler, Yahudiler, Trabzon Rumları, Rus, Çingene, Gürcü, Kürt, Arap ve Acem'ler, Türkçe bilenler, İstanbul'a gelip gidenler alınmazlardı.
Devşirilen çocuklara ait kimlik özellikleri "eşkal defteri"ne yazılırdı. Yol ve giyim masraflarını karşılamak için de devşirilen çocuk başına 600 akçeye vadar hil'at-baha (kul akçesi) adıyla bir vergi alınırdı. Sırtlarına kızıl aba, başlarına sivri külah giydirilmiş devşirme çocuklar, "sürü" denen 100-200 .kişilik gruplar halinde "sürücü" lere teslim edilerek İstanbul’a gönderilirdi.
Acemi oğlanı devşirmeğe giden memurlara "turnacıbaşılar" denilirdi. Aslında turnacıbaşı Saray'da beslenilen turna kuşları'ndan sorumludur. Halk edebiyatı ve halk şarkılarında "ayrılık" motifini vurgulayan "turna sürüleri”ni anımsattıklarından ötürü devşirilecek çocukları Saray'a ve Acemi Oğlanlar kışlasına getirme vazifesi de "turnacıbaşı"lara verilmişti.
Çocuklar İstanbul'da tekrar kontrolden geçirilirler, ardından sünnet edilirlerdi. Bir kısmı Enderun Mektebi'nde yüksek düzeyde idareci yetiştirilmek üzere Galata Sarayı, İbrahim Paşa Sarayı, Edirne Sarayı'ndaki hazırlık eğitimine alınırlardı.
Saraya ayrılan "Saray acemileri" dışındakiler dil ve İslami gelenek ve görgü öğrenmeleri maksadıyla Türk köylüsünün yanına verilirler, gerektikçe eğitilmek üzere Acemi Ocağı'na alınırlardı. Kaçmalarını engellemek için Rumeli'den toplananlar Anadolu çiftçisinin, Anadolu'dan toplananlar da Rumeli çiftçisinin yanına gönderilirdi. Bu eyleme "Türk'e vermek" denirdi. Hizmetleri karşılığında kendilerine küçük bir ücret de verilen devşirme oğlanları yılda bir kez devşirme ağaları'nca denetlenirlerdi.
Başlangıçta sadece Balkanlardan devşirme seçilirken 15.yüzyılın sonlarından itibaren Anadolu’da da uygulanmıştır.18. yüzyılın başlarında terk edilmeye başlandı ve II.Mahmut tarafından kaldırıldı.
TEŞKİLAT
“İstanbul Ağası” aynı zamanda Acemi Ocağı’nın da komutanıdır.Anadolu ve Rumeli Ağaları devşirme gençler sağlamak ve kayıt işleri ile uğraşırlardı.
Her odanın bir ”yayabaşı” ve odabaşı” sı vardı.Diğer subaylar “torbacı,çavuş,aşçıbaşı “idi.Disiplinden kethüda ve çavuş sorumlu idi.Cezaları meydan kethüdası ve meydancıbaşı uygulardı

YENİÇERİ OCAĞI
Acemi Ocağı kışlasında bulunan,gerekse bu hizmetlerde kullanılan acemi oğlanlarının Yeniçeri Ocağı’na asker kaydedilmelerine “çıkma “ veya “kapuya çıkma “denilirdi. Yeniçeri Ocağı’nın ihtiyacına göre 7-8 senede bir yapılırdı.
Yeniçeri örğütü sadece İstanbul’da değil çeşitli taşra eyaletlerinde de vardı.

AĞA DİVANI
Yeniçeri Ocağı’nın işlerini görüşmek,şikayet ve davaları dinlemek,maaş ve yükselme sorunlarını çözümlemek için Yeniçeri Ağası’nın başkanlığında,Ağa Kapısı’nda toplanan bu meclis ,sekbanbaşı,kul kethüdası, zağarcıbaşı,başçavuş gibi yüksek dereceli subaylarla İstanbul Ağası,Yeniçeri katibi ve fodla katibi katılırdı.
(4) Ocak Mevcudu
Kuruluş sırasında 60-70 neferden meydana gelen yeniçeri ortaları, sonraları 100 nefere kadar çıkarıldı. Kanunî Sultan Süleyman dönemine (1520-1566) gelindiğinde sayıları 10-15 bin kişiyi geçmemesi tasarlanan Yeniçeri askeri 162 ortadan ve 12 bin kişiden meydana gelirken Sultan II. Selim (1566-1574) döneminin sonlarına doğru da 196 Orta'ya ve 20 bin kişiye kadar yükseldi. Avrupa ordularında ateş gücünün arttırılması Osmanlı Ordusu'nda bir yandan tımarlı süvarilerin eski stratejik önemini azaltırken diğer taraftan da Yeniçerilerin tüfek sayısının arttırılmasını gerektirmişti. Dolayısıyla yeniçeri sayısı Sultan III. Mehmet zamanında 45 bin, Sultan III. Selim zamanında 110 bin, Sultan II. Mahmut devrinde 140 bine ulaşmıştır.
Başlangıçta 10 Orta olarak kurulan Yeniçeri Ocağı zamanla 101 Orta'ya ulaşmıştır. Diğer taraftan "Cemaatlü'ler" denilen Yeniçeri cemaati ile bir denge oluşturmak üzere "Ağa Bölükleri" denilen 61 bölük daha kuruldu, Bunlara da "Bölüklüler" denilmekteydi.
Bir de Padişahın av maiyeti olarak 34 adet "Sekban" ortaları vardı.
Ancak Padişah'ın "Hassa Ordusu" olarak onunla birlikte İstanbul'da bulunan bu 196 Orta dışında, Rumeli'de 44; Anadolu cihetinde 40; Cezayir-i Bahr-i Sefîd"de (Girit, Kıbrıs ve diğer Ege adalarında) 31; Garb Ocaklar'ında (Mısır, Tunus, Trablusgarb ve Cezayir gibi kuzey Afrika ülkelerinde) 25 bölük olmak üzere Taşra'da toplam 140 Orta daha bulunmaktadır.
Her Yeniçeri ortasının bir bayrağı ve bir alâmeti vardı. Buna "nişan" denilirdi. Nişanlar bayrak ve çadırlar üzerine işlenirdi. Yeniçeriler mensup oldukları ortanın nişanlarını kollarına, bazularına, baldırlarına ve bazen da göğüslerine dövme olarak işletirlerdi. Dolayısıyla bir yeniçeri, ortasını değiştiremezdi; Ocak disiplininin bozulduğu devirde bir ortadan öbürüne geçmeğe "semir devirmek" denilirdi ve iki orta arasına düşmanlık sokardı.

ULUFE
Ocağa kaydı yapılan bir acemi yeniçeri askerine yevmiye bağlanırdı,buna “ulufe “denilirdi.İlk devirlerde iki akçe sonraları 5-6 akçeye çıkarılmıştı;hizmetler karşılığında ulufeler 10-15 akçeye kadar artardı.Bu artışlara “terakki “ denilirdi.Ulufeler üç aydan üç aya Divan’ı Hümayun’da yapılan törenlerle dağıtılırdı.(1.Masar,2.Recec,3.Reşen,4.Lezez)


TEKNİK SINIFLAR

1.TOPÇU OCAĞI
Osmanlı ordusunda top ilk önce Kosava Savaşı’nda kullanıldı.Fatih döneminde Yeniçeriler tüfekle donatılmıştı.Çaldıran,Mercidabık,Ridaniye ve Mohaç gibi ünlü savaşlarda top belirleyici olmuştur.Asli görevleri “top imal etmek “ ve savaşta “top atışı yapmak” tır.Bu ocağa asker Acemi Ocağı’ndan alınır.

2.HUMBARACI OCAĞI
Fitili yakılıp zaman ayarlaması yapılan ve elle atılan bombadır.İstanbul’un fethinden sonra müstakil haline getirilen ocak,topçu ve Cebeci ocaklarına bağlıydılar.1729’da Osmanlı Devleti’ne iltica eden Comte de Bonneval(Ahmet) bu ocağı ıslaha çalışmıştır.III.Selim’de bir takım ıslahatlar yapmıştır.

3.LAĞIMCI OCAĞI
Kuşatmalarda lağım denilen zemin altı yollara barut fıçıları yerleştirip patlatarak kale fetihlerini kolaylaştırırlardı.Kandiye Kalesi’nin(1669)fethinde yararlı olmuşlar daha sonra önemini kaybetmişlerdir.

DESTEK SINIFLARI

1.CEBECİ OCAĞI
Teknik lojistik destek sınıfıdır.Acemi Ocağı ve Kuloğlu adı verilen Yeniçeri çocuklarınından asker seçilirdi.Silahların yapımı,bakımı.onarımı ve muhafazası,nakledilmesi,barutların ıslahı ve yeniçerilere dağıtılması ile görevlidir.

2.TOP ARABACILARI OCAĞI
İstanbul’un Fethi sırasında Edirne’deki topları getirmek için kurulduğu söylenmektedir.Görevleri top arabası yapmak ve seferde topçuların yanı sıra kuşatma ve sahra toplarını çeken araba ve hayvanlara hizmet vermektir.
3.MEHTERAN
Mehterhane Yeniçeri Ocağı’nın bir parçası sayılır.Bütün İslam devletlerinde hükümdarlık simgesi olarak “tabılhane “Osmanlılarda “mehterhane “ adıyla kuruldu.
III.Keykubad’ın Osman Gazi’ye tabl ve alem gönderdiği 1299 tarihi kuruluş tarihi olarak kabul edilir.

2. EYÂLET ASKERİ
Eyâlet kuvvetlerinin en kalabalık sınıfı "sâhib-i arz" demlen tımarlı sipahiler teşkil ederdi. Ayrıca, seferde Kırım Hanlığı, Eflak ve Boğdan voyvodalıkları, Erdel Beyliği'ne bağlı kuvvetler de Ordu-yi Hümayun'a katılırlardı.
Diğer taraftan Öncü kuvvetlerini akıncı, deli, gönüllü ve beşli denilen birlikler oluşturuyordu. On altıncı yüzyıl ortalarında 50.000 civarında akıncı 10.000 kadar da deli, 10-15.000 civarında azeb askeri vardı.
Bütün bunlar dışında sınır boylarında ve ülke bütününde bulunan müstahkem mevkilerde konuşlanmış kapıkulu askerinin yanında, özel öncü ve. hücum birlikleri ile bölgesel olarak görev yapan ancak gerektiğinde ihtiyat askeri gibi kullanılması mümkün olan Müslim ve gayrimüslim "Geri Hizmet Bölükleri" de hazır bulunmaktadır.
a. Timarlı Sipahiler
"Tımarlı sipahi" atlı asker anlamına gelir. Dirlikler şahsî mülk sayılmadığından miras yoluyla geçmez. Ancak ölen sipahinin oğluna rüçhan hakkı tanınır ve onun lehine tercih yapılır. Oğlu yoksa tımarı alaybeyi'ne tevcih edilirdi. Ancak sipahilik yerli bir asalet sınıfı oluşturmaz. Zira dirlikler şahsın kendisine değil, görevine bağlı olarak verilmektedir. Nitekim sefere katıl-mayan sipahilerin dirlikleri geri alınır ve yeni bir beratla başka birine verilinceye kadar el konulurdu.
Muhtelif sebeplerle yararlıkları görülen tımar ve zeamet sahiplerin dirlikleri büyütülerek hatta has seviyesine çıktığı olurdu. Böylece cebelu asker sayısı da arttırılmış ve Hazine'den fazla harcama yapılmadan Ordu-yu Hümâyûn'un büyük bölümü hazırlanmış olurdu. Devlet topraklarının çok genişlemesi tımarlı sipahi sayısının çoğalmasına sebep oldu. Nitekim On altıncı yüzyılda Rumeli eyâletlerinde yaklaşık 75 bin, Anadolu eyâletlerinde de 92 bin süvarilik sipahi ordusunun hazır tutulması sağlanmak-tadır.
(1) Örgütlenme
Tımar sistemi bir yönüyle devlete ait toprakların işlenmesini sağlarken, diğer yönüyle de devletin atlı asker ihtiyacının temin eder. Tımar sahipleri,tasarruf ettikleri yerin yıllık gelirine göre sayıları tespit edilen "cebelü" denilen atlı askerlerin iaşe, silâh, miğfer, zırh ve bineklerini sağlamak zorundaydılar. Tımarların yıllık gelirleri sahibinin hizmet kıdemine göre 10.000-19.999 akçe arasında olurdu. Tımar’ın "kılıç" denilen ilk 3.000 akçesi bu yükümlülük dışında tutulmuştur.
Yıllık geliri 20.000-99.999 akçe arasında olan dirliğin adı zeâmet'tir. Zeametin de ilk 20.000 akçesi dışında tımarın her 3.000 akçesi, zeamet ve hasların her 5.000 akçesi için dirlik sahipleri "cebelü" denilen tam teçhizattı ve atlı bir asker hazırlamak ve birlikte savaşa gitmek zorundaydı. Dirlik sahipleri bu hizmetlerine karşılık vergiden muaf tutulurlardı.
Merkezden gelen sefer emrini beylerbeyiler sancak beylerine, onlar da alay beylerine iletirler ve sipahilerin istenilen bölgede toplanmaları sağlanırdı. Özürsüz olarak sefere gelmeyenlerin dirliği iptal edilirdi.
Tımarlı sipahilerin onda biri bulundukları bölgenin muhafazasını ve asayişini sağlamak, gidenlerin yedeklemek için dönüşümlü olarak sefere giderdi.Sefere giden sipahiler arasından "harçlıkçı" adıyla seçilen bazıları bölgelerine dönerek savaştakilerin tımar gelirlerini alıp getirirdi.
Kanunî Sultan Süleyman döneminde 37.500 civarında tımar bulunmaktadır. Bunların 28.000'inden 70-80.000 kişilik bir sipahi kuvveti çıkarılmakta ve 10.000 tımar sahibi sınır kalelerine cebelü toplamaktadır. Oysa bu sırada Kapıkulu askeri mevcudu 28. 000 civarındadır.
Kaptan Paşa eyâletinde denizle ilgili görevleri olan kimselere de tımar tevcih edilmekteydi. Donanma sefere çıkacağı zamanlarda, tımarlı sipahilerde uygulanan yöntemin benzeri olarak, bu sancakların sancakbeyi ve alaybeylerine hükümler gönderilir, tımarlı sipahileri denize açılmak üzere tüfenkçi cebelüleri'yle kendilerine belirlenen iskelelerde hazır olmaları istenirdi. Böylece Osmanlı Devleti, savaş sırasında 70-80 bin kişiyi bulan bir süvari kuvveti yanında yeterli sayıda bahriye silahendazına (deniz piyadesi) da sahip oluyordu.
Her eyâlette tımar ve zeamet sahiplerinin isimleri ve dirliklerinin yerleri tımar defterdarlarının tuttuğu tımar defterlerinde ve tımar kethüdalarının tuttuğu zeamet defterlerinde saklanmaktadır. Buralarda tutulan kayıtların aslı Hazine'deki Arazi Defterleri'nde bulunurdu.
Sefer sırasında Beylerbeyi bu defterlerin bir suretini beraberinde götürerek yoklama yapar, kaçakları tespit eder, Merkez'e bildirilerek münhalleri doldururdu. Bu tevcihler genellikle merkezce kabul olunurdu. On altıncı yüzyılın ikinci çeyreğinden sonra beylerbeyiler merkeze sormadan da tımar tevcihi yapmışlardır. Bu tezkiresiz tımarlara da "kılıç tımar" denirdi.

(2) Sistemin Bozulması
Tımar sisteminin ekonomik ve askerî amaçları dışında çok önemli bir işlevi de doğrudan padişaha bağlı ve tüm ülkede yaygın merkezî bir yönetim örgütü oluşturmasıdır. Ancak On altıncı yüzyılın sonlarından itibaren, silah teknolojisindeki gelişmeler sebebiyle tımarlı sipahi ordusunun önemi azal-mağa başladı. Gerçekten de Avrupa'da profesyonel daimi orduların oluşturulması ve ateşli silah gücünün artması, millî bir ordu gibi ekonomik ve askerî gereklilikleri birlikte yürütmeğe çalışan tımarlı sipahi ordusunun etkinliğini azaltmıştı. Örneğin hasat zamanı köyünde bulunmak, ve öşrünü toplamak isteyen sipahiler için en uygun sefer mevsimi mart-ekim arasındaki zamandı. Bunun dışındaki zamanlarda yapılan seferlerde ise kaçmalar ya da sefere katılmamalar görülmektedir. Bu da bir yandan ordu mevcudunun ve diğer taraftan da disiplinin azalmasına sebep olmaktadır. Dolayısıyla Osmanlı Devleti ulufeli ve tüfekli profesyonel asker miktarını, yani kapıkullarının sayısını arttırmak zorunda kaldı.
Bu durum ve beraberindeki bazı mâli sıkıntılar sebebiyle On yedinci yüzyıl ortalarından itibaren ve On sekizinci yüzyılda ise tımarlı sipahiler artık yol ve istihkam gibi geri hizmetlerde kullanılır oldular.

b. Kal'a Bölükleri
Tüm ülkenin sınır boylarında ve yurtiçinde stratejik konumdaki kal'ası bulunan şehirlerde kapıkulu garnizonları vardır. Bunların görevi, olağan kolluk hizmeti yapmak yanında kal'a'yi ve mücaviri olan beldeyi her türlü tecavüze karşı "muhafaza" etmektir. Arazi kayıtları, devlet parası, vakıf malları gibi değerli maddeler de kal'alarda saklanır, hapishane de kal'a içinde ver alır.
Kal'anın yönetiminden Kale dizdarı sorumludur. Emri altında bir kethüda ve Merkez'den gönderilmiş belirli sayıda yeniçeri ve kapıkulu süvarisi de çeşitli askeri sınıflara mensup kale eri bulunmaktadır.
Hudut kalelerinin dizdarları kalenin savunulmasından sorumludur. önemli noktalardaki kalelerde savaş sırasında "muhafız paşa"lar görevlendirilir, dizdar da onun emrine verilirdi.
Kale bölükleri atlılar ve yayalar olarak ikiye ayrılırdı. Yayaları, beylerbeyinin emrindeki kapıkulları, yerli topçular, yerli cebeciler, humbaracılar, lağımcılar, azap, sekban ve muhafız sınıfları oluştururdu. Atlı Kale bölükleri grubunu akıncı, deli, azap, farisan, beşli, gönüllü, gibi yardımcı kuvvetler meydana getirirdi. Ordunun önünden giderek düşmana engelleme harekâtı düzenleyen, keşif yapan Akıncılar ve Deliler hızlı hareket eden hafif süvarilerdi.
(1) Akıncılar
On altıncı yüzyılda Rumeli'de 40 000 kadar akıncı bulunmaktadır.Akınlara en az 8-10 bin akıncı iştirak eder.Bazen birçok namlı beylerin sancakları altında 40-45 bin kılıç toplanır.Başlarına samur yahut kaplan derisi altın suyuna batmış turna ve balıkçıl kuşu telleri ve altın tellerle süslenmiş kalpaklar koyarlar. Omuzlarına birer çift büyük karakuş ve kartal kanatları takarlar. Kıymetli eğer takımları vurulmuş, alınları sorguçlu ve turna telli atların üzerinde dolu dizgin giderlerken bu kanat heybet ve haşmetle açılır. Bütün silâhları yay ve ok, kılıç ve hançer, mızrak ve kalkandır. Zırh giymezler. Akın devamınca at üstünden inmezler. Kısa molalarda at üstünde uyurlar. Günlük yiyeceklerini akın ettikleri memleketten bulacaklardır. Akın yirmi gün, iki ay ve daha fazla sürebilir.
Rumeli paşaları da kendi kapıkulları arasından bazı şahbaz yiğitleri akıncılara benzeterek giydirip kuşatırlardı.
Akıncılar genellikle evlenmezlerdi.
(2) Deliler, Farisanlar
Rumeli'de Türklerle birlikte Boşnak, Hırvat, Sırp gibi Slav halklarından oluşturulan delilerin korkusuz davranışları sebebiyle bu ismi almışlardı Ancak vezir ve beylerbeyinin görevden alınmasıyla sahipsiz kalan deliler bir başkasına bağlanıncaya kadar eşkıyalık yapmışlardır. Sor da ikinci Mahmut tarafından kaldırıldılar.
Azap askeri içinde ayrı bir sınıf oluşturan farisanlar süvari olarak kalelerinde hizmet görürlerdi.
(3) Azablar
Osmanlı ordusunun hafif okçu piyade kuvvetleri sayılan azeblerin kuruluşu Yeniçeri Ocağı'ndan öncedir. Sonraları savaşta düşmanın ilk hücumunu karşılayan öncü piyade kuvveti olmuşlardır.
Azablar, beylerbeyinin emrindedir. Kale ve deniz azebler diye iki sınıf daha oluşturuldu.
Azap askeri örgütü "yaya", "kale" ve "bahriye" azapları olmak üzere üç sınıftı.16.yüzyılın ortalarına tüfeğin yaygınlık kazanmasına kadar savaşlarda okçu,yaya,eyalet askeri olarak etkinlik gösterdiler.
GERİ HİZMET BÖLÜKLERİ

1.YAYALAR
Kuruluş döneminin ilk düzenli askeri birlikleri olan Yaya ve Müsellemler 15.yüzyıl ortalarında Kapıkulu Ocakları’nın teşkilinden sonra geri hizmette kullanılmışlardır.Nöbetleşe olarak sefere giden yayaların başlıca görevi yol açmak,hendek ve siper kazmak,top ve gülle nakletmek askere erzak taşımak.

2.YÖRÜKLER
Anadolu Eyaleti sancaklarında bulunan yayaların hizmetlerini Rumeli’de “ Yörükler “ yapardı.Sefer sırasında yol açma,köprü ve kaleleri onarma gibi geri hizmetler verirlerdi.

Evlad-ı Fatihan
Konya ve Aksaray ve civarından geldikleri için yerli halk tarafından “ Konyar “ diye anıldılar.İskan siyasetinden sonra Rumeli Yörükleri zamanla bu isimle anılmaya başlandı.Üstlendikleri görev karşılığında avarız,nüzul,bac-ı geçit vergilerinden muaf tutulurdu.
3.MÜSELLEMLER
Yeniçeri Ocağı’nın kurulmasından önce Osmanlı Ordusu’nda çiftçi halk kökenli,hiçbir vergi yükümlülüğü olmayan atlı askerlere verilen isimdir.16.yüzyılın sonlarında sayısı 50.000’ni bulmuştur.Silah ve teçhizatın maliyeti artınca nöbetleşe olarak sefere gitmeye başladılar.Savaş teknolojisinin değişmesi onları geri hizmette kullanılmasına sebep olmuştur.
4.CAN-BAZAN
Çarpışmalar başlarken düşmana saldırmada öncülük edenler “ serdengeçti “ler “ gönüllü “ ler ve “ deli “ ler gibi en tehlikeli hücum harekatına girişirlerdi.15.yüzyılın ortalarından itibaren ordunun yeniden yapılanmasına bağlı olarak geri hizmete alınmıştır.Ordu için at beslemek ve at temin etmek görevleri vardır.
GAYRİMÜSLİM ASKERLER
1.MARTULOZLAR
Sarp geçitlerde asayişi ve özellikle Bosna ve Macaristan sınırına yakın kalelere gerekli muhafızların bir kısmını sağlamak için Hıristiyanlar arasından seçilen ve maaşlı askerlerdir.Subayları Müslüman’dır,ilk başta sadece Rumlar arasından seçilirken daha sonra diğer Hıristiyan reaya arasından da seçilmeye başlanmıştır.
2.VOYNUKLAR
Sefer voynukları seferde ordu atlarına bakardı.Çayır voynukları ise Has Ahır atlarını otlatır ve eğitirlerdi.Rumeli’de Bosna ve Bulgaristan’daki her gayrimüslim köyünde 8-25 arasında voynuk bulunurdu.
3.CERAHORLAR
Paralı fakat geçici olarak geri hizmette kullanılan gönüllü Hıristiyan askerlerdir.Kale,yol,köprü tamiri,araç,gereç nakliyesi gibi ağır işlerde çalıştırılırdı.
ORDU-Yİ HÜMAYUN’UN SEFERE ÇIKIŞI
Otağ-ı Hümayun,Batı seferlerinde İstanbul dışında Davutpaşa düzlüğünde,Doğu seferlerinde ise Üsküdar’da Çırpıcı Çayırı’nda ya da Doğancılar’daki ordugahta kurulurdu.
Padişahlar bizzat sefere çıkacaklarsa,bir ay öncesinde Sadrazamın da hazır bulunduğu bir törenle Tuğ-ı Hümayun Babüssaade önüne dikilirdi.
Savaş Düzeni
Osmanlı ordusunun sefer yürüyüşünde iki üç günlük uzaklıkta Akıncılar (daha sonra Kırım Tatarları), öncü kuvveti (pişdar) olarak bulunurlardı. Onların arkasından kazmacılar yol açıp, köprü kurar, güzergâh tayini için kazıklar çakardı. Asıl ordu kapıkulu askerleri ortada, sağ ve sol kanatlarda tımarlı sipahiler olarak gelir, arkalarından artçılar (dümdar) erzak ve mühimmatı getirirlerdi. Yürüyüş gece yarısı ya da sabaha karşı başlar, öğleye kadar konaklama yerine varılırdı.
Konaklama yerinin merkezinde kapıkulu askeri ve devlet ricali birlikte seferde ise) Padişah bulunurdu. Tımarlı sipahiler, dış çevrede dururlardı. Tımarlı sipahilerin sayıca çok daha fazla olmaları savaş düzeninde Kapıkulu Ocaklarının merkezde olmalarını gerektirmiştir. Bu merkezin sağında ve solunda iki kanat hâlinde sipahiler yer alır. Merkez, siperler, arabalar ve öne aralıklı olarak yerleştirilen toplarla korunurdu. Aslında düşmanın saldırısı burada karşılanırdı. Sipahiler ise düşman hücumunu bölmek ve geriden çevirmek için kullanılırlardı.
Tımarlı sipahiler her sancakta biner kişilik bölüklere ayrılır. Her on bölük bir alay oluşturur. Her alayın komutanı alaybeyi'dir. Alay zabitleri subaşı, çeribaşı, bayraktar ve çavuşlardır. Tımarlı sipahiler ve cebelüler bağlı oldukları "alaybeyi"nin, alaybeyleri de bulundukları sancakbeylerinin ve sonuçta eyâlet valisi olan Beylerbeyleri'nin emri altında toplanırlar.
Anadolu beylerbeyinin emrinde toplanan Anadolu sipahileri kargı, ok, eğri kılıç, Rumeli beylerbeyinin emrindeki Rumeli sipahileri ise, süvari mızrağı ve düz namlulu kılıç kullanmaktadırlar. Göğüslerine ve kollarının dirsekten aşağısına demir göğüslük ve kolluk takarlar, vücutlarının diğer kısımlarını zincir örme zırhla kapatırlardı. Osmanlılar Avrupalılarınkinden daha uzun namlulu ve daha büyük çaplı mermi atan tüfekler kullanmışlardır.

DONANMÂ-Yl HÜMÂYÛN
Osmanlı askerî ıstılahatında Tersane, devletin bahriye işlerinin yönetildiği resmî daire, çağdaş bir benzetmeyle "Osmanlı Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Karargâhı" gibidir. Kaptan Paşa'nın (aynı zaman-da evi olarak kullandığı) resmî makamı “Divanhane “ de buradadır. Donanma da buraya bağlıdır. Bahar seferlerine çıkarken yapılan törene kaptan paşa buradan katılır. Kısacası Tersane-i Âmire ve Donanmâ-i Hümâyun birbirinden ayrılamaz.
Dolayısıyla Donanma-yı Hümayun'un ve Tersane-i Âmire'nin en büyük amiri kapudan paşa("kaptanpaşa, kaptan-ı derya" da denir)'dır. Bahriye ile ilgili bütün tayinleri yapma, hüküm yazma ve tuğra çekme yetkisi vardı. Kaptanpaşa Eyâleti'ne bağlı zeamet ve tımarların dağıtımım kendi yapar ve Derya Kalemi'nde kayıt edilirdi.
Başlangıçta "deryabeyi" denilen ilk Osmanlı derya kaptanlarının rütbesi sancakbeyi derecesinde idi. Derya kaptanlarına Gelibolu Sancak Beyliği verilirdi. Osmanlı mirî tersanesi İzmit'ten Gelibolu'ya taşındıktan sonra derya-beylerine "kaptan-ı derya" denmeye başlandı.
Barbaros Hayreddin Paşa'nın döneminde (1533/34) derya kaptanlığı "beylerbeyi" rütbesine yükseltildi ve "Cezâir-i Bahr-i Şef id" (Akdeniz Adaları) ile Cezaîr-i Garb birleştirilerek yönetimi Kaptanpaşa Eyâleti adıyla kaptanpaşa'lara bırakıldı. On altıncı yüzyılın sonlarında vezirlik pâyesiyle ata-Kaptan Paşa'nın yanında ilkbahar seferleri sırasında bir Donanmâ-yı Hümâyûn kadısı ve bir tercüman bulunur, gittiği yerlerde davalara bakar, bahriye ve yönetim ile ilgili konularda Padişah adına ferman çıkartıp, tuğra çektirirdi. Bu fermanlar dönüşte nişancı tarafından tetkik ve kayıt edilirdi.
Eğer gemilere piyade askeri de bindirilmişse, seferin sorumluluğu verilen bir vezir Donanmaya "serdar" tayin edilirdi.
Kaptan-ı derya esas görevi, Donanma'yı her yıl ilk baharda Akdeniz seferine çıkarıp Kasım ayında İstanbul’a dönerek kıyılar, adalar ve açık denizlerde devletin egemenliğini sağlamaktır. Ayrıca Tersâne-i Âmire'de gemi yapım ve tamir, bakım çalışmalarım da yönetir.
1. TERSANE-İ AMİRE
Tersane-i Âmire, yalnızca donanmaya ait gemilerin inşa edildikleri tezgahlar, fabrikalar, kızaklar anlamına gelmez. Osmanlı devletinin tüm denizcilik işlerinin yönetildiği yerdir. Ayrı bir hazinesi, muhasebesi ve teşkilatı vardır.
Tersane-i Hümâyun'u teknik ve malî olarak yönetmek ve Donanmâ-yi Hümâyûn'u zinde tutmak Kapudan Paşa'nın görevidir. Nitekim hem "makam"ı (görev yeri) ve hem de mekânı (evi) Tersane içindedir.
Tersanenin para işlerini "Tersâne-i Âmire Hazinesi" düzenlerdi. İlk tersane Yıldırım Bayezid tarafından Gelibolu'da yaptırıldı. Fatih İstanbul’u aldıktan sonra Haliç kıyısında Aynalıkavak'ta birkaç gözlü küçük bir tersane yaptırdı. Sultan II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim5 devrinde Tersane Galata'dan Kâğıdhane'ye kadar genişletilmişti. Ancak asıl büyük tersaneyi kızak sayısını 200'e çıkartan Kanuni Sultan Süleyman yaptırdı. Böylece "Tersâne-i Âmire" Haliç'te Aynalıkavak'ta Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı ve daha sonra Gelibolu, Sinop, îznik, Izmit, Süveyş, Basra, Samsun ve Kefken deniz tersaneleri ile Birecik ve Rusçuk gibi nehir tersanelerinin tümünün bağlı oldukları teknik ve idâri olarak bağlı olduğu kurumun adı oldu. Başka bir deyişle bütün bu tersane ve tezgâhlarda denize indirilen gemilerin donanımları ya Tersâne-i Âmire'de yapılmakta veya onun tarafından sağlanmaktadır.
Tersâne-i Âmire'nin On altı ve On yedinci asırlarda yegâne rakibi Venedik Tersanesi'dir. Bununla beraber Kanunî Sultan Süleyman döneminde Portekizlilerin Mısır ve Kızıldeniz kıyılarına saldırılarına karşı Süveyş'te bir tersane ile Süveyş ve Mısır kaptanlığı oluşturuldu. On altıncı yüzyılın ikinci yarısında da Fırat ve Dicle için Birecik'te nehir gemileri inşa edecek bir tersane kuruldu. Osmanlı Donanmasının kürekli gemileri ve kadırgaları yüksek bordalı Venedik kalyonları karşısında zayıf kaldıklarından On yedinci yüzyıl ortalarından itibaren yüksek bordalı gemi inşa faaliyetine girişildi. On yedinci yüzyıl sonlarında üç ambarlı kalyonlara kadar her boy gemi yapılıyordu.
On sekizinci yüzyıl ortalarına doğru Birecik tersanesinde Fırat nehri için de bir "ince filo" oluşturuldu. Macaristan bölgesini kontrol etmek için Tuna Kaptanlığı kurularak Tuna üzerinde görevlendirilen bir "înce Donanma" oluşturuldu.
Tersanede On yedinci yüzyıl sonlarından itibaren gerektiğinde dış ülkelerden gemi inşa mühendisleri getirilerek üç ambarlı kalyonlara kadar her boy gemi yapıldı.

a. Tersane Ricali
Kapudanpaşadan sonra gelen Tersane kethüdası, Tersane ağası, Tersane reisi. Tersane emini, Liman reisi, Tersane katibi ve Tersane Defter emini, "Tersane ricali"ni oluştururlardı.
Tersane kethüdası, yapım, bakım ve onarım işlerinde kaptanpaşa'dan sonra en büyük âmirdir.
Tersane tımarlı sipahileri, Kaptanpaşa Eyaleti'ndeki tımarlarının gelirlerine karşılık Donanmada hizmet verirlerdi.
Tersane reisi, Tersane'nin tımar ve zeametleri ile ilgili iş ve işlemleri izleyip denetler, Tersane defter kethüdası ile Tersane defter emini onun emrinde çalışırlardı.
Defter emini Kaptanpaşa Eyaletindeki sancakların tımarlı sipahilerinin defterlerini tutar, maiyetindeki defter kethüdası ve katipleri de, Kaptanpaşa'nın (kendisine tanınan özel yetkiyle yaptığı) tımar ve zeamet tevcihlerini Divan-ı Hümayun Rüus Kalemine bildirirlerdi.
Tersane ambarına giren çıkan malzemeyi Tersane Ambar Nazırı deftere işler.
Tersanedeki kereste mahzenindeki kerestelerin ve öteki araç gereçlerin hesabını ise Tersane katipleri tutarlardı.
Tersane ruznamçecisi de Tersâne'nin günlük gelir ve giderlerini tutmakla yükümlüdür.
Tersâne-i Âmire emini, tersanenin parasal işlerini yönetmekle yükümlüdür.
Tersâne'nin güvenliğini ve disiplinini emrindeki Divanhane çavuşları denilen çavuşlar ile Tersane başçavuşu sağlar. Kızağa çekilmiş, onarım için yatan gemileri de sabaha kadar Tersane rıhtımında kol gezen mandacı da denilen Tersane muhafızları korurlardı.
b. Tersane Halkı
Tersane hizmetinde bulunan diğer personele "Tersane halkı" denilirdi. Mimarlar, marangozlar, kalafatçılar, yelkenciler, halatçılar gibi sanatkarlar ve kaptanlar,reisler,kumbaracılar ve cenkçi askerlerden oluşan “ gedikli “ sınıfıydı.
Gemiler
Kürekle hareket eden teknelerin genel adı "çektiri"dir. 10-17 oturaklı olana "firkate", 18-19 oturaklısına "perkende", 20-24 oturaklısına "kahte", 24-26 oturaklısına "kadırga", 26-36 oturaklısına "baştarde" denilirdi. Baştarde'den geniş ve yüksek bordalı olana "mavna" ve daha fazla top taşıyabilmesi için ikinci güvertesi olana da "göke" denilirdi. On sekizinci yüzyılda Tuna' daki "ince Filo" 19 kalite, 33 firkate, 3 gayka ve 100 tane taşıma kayığından oluşmaktaydı.
1701 tarihinde çıkan "Bahriye Kanunnâmesi"yle Osmanlı Bahriyesi tekrar düzenlenmiş, Avrupa'da harp gemiciliği bakımından kaydedilen gelişmeler takip edilmeye çalışılmış, çekdiri dönemi kapatılarak yelkenli gemilerden oluşan Donanmalar teşkil edilmiş ve kalyon devri denilen yeni bir dönem başlamıştır. Kalyonlar döneminde de üç direkli iki ambarlı, 30-70 top taşıyanlar "firkateyn", üç direkli, üç ambarlı 80-110 top taşıyanlar "kalyon" olarak isimlendirilmiştir.
Bir kadırgada ortalama 330 kişi, kalyonlarda ise 400-1000 kişi bulunmaktaydı.
Osmanlı Donanması'nın ikinci kategorisini oluşturan "Bey gemileri"nin Donanmâ-yı Hümâyûn'a iltihak edecekleri deniz üsleri, Anadolu sahil beyleri için "Çeşme Limanı", Rumeli Sahili beyleri için Mora'da "Navarin"di.
Üçüncü kategori ise Akdeniz Müslüman korsanlarının oluşturduğu filo idi.
b. Gemi Erkânı
Devletin diğer müesseseleri gibi esas itibariyle merkezde teşkilâtlanmış olan Osmanlı Bahriyesi'nin başında "Kapudan Paşa" bulunur.
Kaptan paşa'nın bindiği bir ay-yıldızlı al, diğeri zülfikâr resimli iki sancağı bulunan gemiye "paşa gemisi" veya "kapudâne-i hümâyun", Donanmanın diğer gemilerine "mirî gemiler", bunların kaptanlarına "mirî gemi reisleri" ve ya "mirî reisleri" denilirdi.
Osmanlı Donanmasında kaptan-ı derya'dan sonra kapudane, patrona, riyâle, kalyon kaptanı ve reis gelirdi.
Kalyon devrinden evvel Donanma gemilerine komuta edenlere "hassa reisi" ya da "kapudan", On altıncı yüzyıldan sonra da filo komutanlarına " kapudane" denildi. Süveyş Kaptanlığından başka bir de Tuna Kapudanlığı vardı.
Kalyon kaptanları, "üç ambarlı kalyon kaptanı, kapak kalyon kaptanı, fırkateyn kaptanı, korvet kaptanı, birik ve şalope kaptanı olarak derecelendirilmişlerdi.
Korsan gemisi kaptanlarına ise "reis" denilmekteydi. Reisler ise birinci reis, ikinci reis, üçüncü reis ve dördüncü reis olarak derecelere ayrılmışlardı.
3. BAHRİYE ASKERİ
Donanma sefere çıkacağı zamanlarda, tımarlı sipahilerde uygulanan yöntemin benzeri olarak, bu sancakların sancakbeyi ve alaybeylerine hükümler gönderilmekte, idareleri altındaki zâim ve timarlı sipahileri ile birlikte denize açılmak üzere olan sancağındaki "zuamâ, erbâb-ı timar, çeribaşı, çeri sürücüleri ve tüfenkçi cebelüleri"yle kendilerine tayin olunan iskelelerde hazır olmaları istenmekteydi.
a) Tımarlılar ve Zaimler
b) Kalyoncu Ocağı
c) Bahriye Azapları
d) Korsanlar
e) Kürekçiler
f) Aylakçılar
c. İlmiye Tariki (İlmiye Görevlileri)
Medreselerde öğrenim ve eğitiminin yaptırılması, dinî hizmetler ve yargı mekanizmasının işletilmesi İlmiyye teşkilatı tarafından sağlandığından İlmiye Tariki de kendi içinde "Tarik-i Tedris (öğretim)" ve "Tarik-i Kaza (yargı)" olarak ikiye ayrılmıştı. Tedris ile Kaza arasında tarik değiştirmek her aşamada mümkündü. Terfih sırası gelen müderrisler mevleviyete geçebilirler, kâza tarikindeki en az bir yıl sürecek hizmet süreleri sonunda yeniden müderrisliğe dönebilirlerdi.
İlmiye tarikinin başında "şeyhülislam" bulunur. Şer'î hukuk sistemi içinde ve onun bir parçası olmakla beraber ondan bağımsız bir de "İftâ" (fetva) kurumu bulunmaktadır.
İftâ müessesesinin görevi, şer'î sorunların hukuken çözümlenmesini için İslam Hukuku kriterlerine dayanan yorumlar yapılarak geçerli yolları belirlemektir. "Kaza" ise şer'î kurallara (ve örfî yasalara) dayanan hükümlerin oluşturulması demek olan yargılama'yı ifade eder.
Bu yargı sistemi içinde şeyhülislam iftâ müessesesinin de başıdır.
Böylece İlmiye tariki içinde ortaya çıkan bu üç silk içinde yer alanların terfihleri belirli bir bürokratik hiyerarşiye göre yapılmaktadır.
İlmiyye sınıfı şeyhülislam, Rumeli ve Anadolu kazaskerleri, İstanbul ve diğer büyük vilayet kadılıkları ile devletin en yüksek ricaline sahipti. Eyâlet ve sancak kadılıkları, nâib'ler ve müftilerle memleketin her köşesine yayılmış teşkilatı vardı. Ayrıca tarikat şeyhleri ve Hz. Muhammed'in soyundan geldiği kabul edilen ve İlmiyeden bir molla'nın "nakib ül-eşraf" pâyesiyle reis'lik yaptığı seyyid ve şerifler de İlmiye zümresine dahildi.
(1) Silk-i Tedris (Öğretim Görevlileri)
Medrese'den yeni icazet alanlar medreselerde müderrislik veya kadılık yolunu seçerek mesleklerine başlayabilirlerdi. Aslında boş'ta olup da yeni bir göreve atanmak için "mülâzemet" denilen bir bekleme devresi geçirenlerle birlikte isimlerini "matlab def terleri" ne yazdırıp ve haftada bir kez "ictima"lara katılarak bu defteri mühürlemeleri gerekiyordu. Bir süre hizmetten sonra müderrislik'ten kadılığa geçmek, ya da aksini yapmak isteyenler için de aynı süreç uygulanmakta ve yeni görevlerine atanmak için beklemeleri gerekmektedir.

(a) Müderrislik
Müderrislik, "Kibâr-ı müderrisin" ve "müderrislik" olmak üzere iki sınıfa ayrılabilir. Ancak uygulamada Tarik-i Tedris'te on iki derece yer almaktadır:
l- İbtidâ-yi Hâriç, 2- Hareket-i Hâriç, 3- îbtidâ-yi Dâhil, 4- Hareket-i Dâhil, 5- Musile-i Sahn, 6- Sahn-ı Seman, 7- İbtidâ-yi Altmışlı, 8- Hareket-i Altmışlı, 9- Musile-i Süleymaniyye, 10-Havâmis-i Süleymaniyye, 11- Süleymaniyye, 12- Dar ül-Hadis.
Bunların birinci ve ikinci sıradakileri ilk öğretim, üçüncü ve dördüncü sıradakiler orta tahsil, beşi ile onuncu arasındakiler yüksek tahsil derecesindedir. Ancak on ikincisi en yüksek mertebe olan Dar ül-hadis'tir. Dar ül-hadis müderrisi diğer müderrislerin üstünde ve hepsini reisleri sayılırdı.
(b) Hekimbaşılık
İlmiye sınıfından olan Hekimbaşı ülkenin en tanınmış, en bilgili hekimi olarak seçilirdi. Aslî görevi Padişah'm özel hekimi olarak sağlığını korumaktı. Bu sebeple örneğin yemekler sırasında olduğu gibi sık, sık Padişah'la beraber bulunurdu. Padişah Saray'dan ayrıldığında alaya hekimbaşı da katılırdı. Padişah'la birlikte sefere de çıkar ve kendisine "menzil tayinatı" adıyla yüksek bir tahsisat verilirdi.
(c) Müneccimbaşılık
Osmanlı bürokrasisinde müneccimbaşı seçilmek için "fen'ninde mahir, emsali nâdir" olmanın dışında ön şart "ilmiye sınıfı mensubu" olmaktır. Müneccimbaşı tayin edilecek kişiyi ilk olarak Hekimbaşı seçer ve Şeyhülislam'a arz eder, sonra Sadrazam'ın bir telhisi ile durum Padişah'ın tasvibinearz edilirdi. Bu tasvib alındıktan sonra, ruûs defterine tayinin "Sadrazam ruyruldusu ile" yapıldığı yazılırdı.
Katip Çelebi, Keşf üz-Zunûn'da müneccimbaşı olabilmenin dört mertebesi olduğundan bahsetmektedir.
Birincisi, takvim hesabı yapmak ve usturlab aletini kullanabilmek;
ikincisi, nücûm ilmini, yıldızların ve burçların tabiatlarını ve mizaçlarını bilmek;
üçüncüsü, yıldızların hareketlerini hesaplamayı ve takvim yapmayı bilmek;
dördüncüsü, yıldızların hareketlerine dair hendesî delilleri doğru olarak bilmektir. Ancak müneccimlerin pek azının Nücûm ilminde üçüncü merhaleye ulaştığını ifade eder.


(2) Silk-i Kaza (Yargıçlık Yolu)
Kadıların genel hiyerarşik merâtib düzeni, biri "Mevleviyyet" (yüksek hâkimler) ve diğeri "Kuzat" (hâkimler) adıyla iki ayrı dizi oluşturur.
"Kaza" silkinde alt mertebelere doğru sırasıyla:
-Rumeli Kazaskeri (Sadr-ı Rûm)
-Anadolu Kazaskeri (Sadr-ı Anadolu)
- İstanbul Kadısı (Efendisi),
-Mekke ve Medine kadılıkları
- Devletin ilk iki payitahtı Bursa ve Edirne ile Hilaf et'in evvelce bulunduğu Şam ve Kahire (Mısır) kadılıkları
-İstanbul'un Eyüp, Fener, Üsküdar, Galata kadılıklarıyla, Trabzon, Sofya, Selanik, Yenişehir (Larissa), Hanya, Kudüs, İzmir kadılıkları,
-"Hareket-i hâriç" pâyesindeki müderrislerin bir yıl görev yaptıkları "Devriyye mevleviyetleri" denilen Erzurum, Sivas, Diyarbekir, Antep, Adana, Çankırı, Maraş, Rusçuk, Belgrad, Beyrut, Trablusgarb kadılıklarıdır.
(a) Kuzât (Yargıçlar)
ilmiye'nin en alt sınıfını asil kadıların vekili olarak görev yapan ve "bab naibi" ya da kadı naibi denilen mollalardır.
Kuzat ise diğer Ilmiyye ricalinin mutassarıf oldukları mansıb'ların dışında kalan belde kadılarıdır. Kadılık aslında devletin en yüksek makamlarından biridir. Ancak bir kadı'nın yetkisi tayin olunduğu kaza sınırları içinde geçerlidir. Kadılar doğrudan kazaskerlere bağlıdırlar ve memuriyetleri süresince kaza'lar arasında dolaşırlar.
Görevleri
Kadıların hukukla ilgili aslî görevleri tayin oldukları kazalarda (çağdaş terminolojiyle) hukuk, asliye ve ceza davalarına bakmak, idare hukukunu uygulamak ve kamu hukukunu korumaktır. Bu bağlamda:
-Halk arasındaki hukuk ve ceza husûmetleri (davaları) hakkında karar verir,
-Nikâh kıyar veya imama "izinname" verir,
-Boşanma sırasında mihir, iddet, nafaka, şahsî mal gibi hususlarda tedbirler alır, miras konusunda vârisler arasında Ferâiz ilmine göre tereke taksimi yapar, vâsi tâyin eder,
-Vakfiyeleri tanzim ve tescil eder, vakıf mütevelli ve nazırlarının ve diğer görevlilerin tayin ve azilleri için Divân-ı Hümâyûn'a gerekli arz'ları yazar,
-Herhangi bir vakfa ait han, hamam, dükkân ve şâir akarları arttırma yoluyla kiraya verir ve bu husustaki resmî işlemler sicile geçirir.
-Merkezden beylerbeylerine, sancakbeylerine, bizzat kadıya ve her derecedeki makamlara yazılan emir ve fermanların yasal geçerlilik olabilmesi için bir suretlerini tasdik ederek mahkemenin (halk arasında "kadı defteri, mahkeme defteri" denilen) "şer'iyye sicili"ne aynen kayıtlarını yapar,
-Yeni tayin olan beylerbeyi ve sancak beylerinin beratlarını sicil defterine geçirir,
-Arazi ve emlâk alış-verişleri, temlikleri (bir tutanak biçiminde) sicile kayıt eder,
-Günümüzdeki noterlik anlamında kefalet, vekâlet, mukavele, borçlanma, vasiyet, senet gibi her tür akitleri kadı (veya nâibler) yapar ve (tutanak biçiminde) "sicil defterleri"ne yazar,
-Şer'iyye sicillerine geçirilen bütün hükümler, karar, hüccetler ve diğer belgelerin tasdikli suretlerini harç karşılığında ilgililerine verir,
-"Mukata'a" işlerini denetler,
-Merkez'in temsilcisi olarak hile yapan esnafa muhtesip ve diğer görevlilerle birlikte narh uygulaması (fiyat tespiti) denetim ve müeyyide (yaptırım) uygular,
-Halka ve esnafa Divan'm emirlerini ve ek vergi isteklerini (avarız) bildirir,
-Meslek loncalarının şeyh, kethüda, ve yiğitbaşıları ve muhtesiple bir araya gelerek esnafın sorunlarını çözer.
-En önemli görevlerinden biri olarak bulunduğu şehir veya kasabanın belediye işlerine bakar,
-Yine çok sorumluluk gerektiren yükümlülüklerinden biri de seferler sırasında ordunun iaşe, barut ve diğer mühimmatının hazırlatılması, bunlara ait bedellerin, sonradan hesap görülmek üzere mültezimlere ödettirilmesi, ordunun menzil işlerinin düzenlenmesi, seferden kaçanların cezalandırılmasını sağlar. Sefer sırasında beylerbeyleri ve diğer ümerâ yerlerinde olmadıklarından bu hususların yerine getirilmeleri çok kere doğrudan kadılara yazılırdı.
Bütün bu hizmetlerin aksatılmadan yürütülmesi için merkezde oturan kadılar kendilerine bağlı kasabalara nâibler tayin etmeğe yetkili idiler.
Maaşları
Kadılar devletten maaş almazlar. Görülen miras, hukuk, davalar ve yapılan diğer hukukî işlemler üzerinden yüzde hesabıyla ya da maktu olarak harç alırlar.
Kazaskerler
Önce tek Anadolu kazaskeri varken 1481 yılında Rumeli kazaskerliği de oluşturuldu. Divân-ı Hümâyûn'da ilmiyye teşkilatını Rumeli ve Anadolu kazaskerleri temsil etmişlerdir.
Onaltıncı yüzyılın ikinci yarışına kadar, genellikle Anadolu pâyeli İstanbul kadıları Anadolu kazaskeri tayin edilirlerdi. Anadolu kazaskerleri terfi ederlerse Rumeli kazaskeri olurlardı. Kazaskerlik süresi genellikle bir yıldı. Kazaskerlerin kendi bölgelerinde 150 akçelik kadılıklara ve 40 akçelik müderrisliklere atama yetkisi vardı. Boş olan kadılıklara yapılacak tayinler için sırası gelenlerin isimleri "matlabçı" denilen görevli tarafından tutulan "matlab" denilen deftere yazılır ve kazaskere arz edilirdi. Bu deftere yapılmış müracaatlarda kadılardan gelen evraktaki mühürle "tatbik defteri" denilen mühür suretleri defterini karşılaştırarak doğruluğunu "Tatbikçi" denilen görevli irdelerdi. Kazaskere ait bütün yazışmaları Mektupçu idare ederdi. Diğer işlerini Kethüda görürdü.
Padişahla beraber sefere giderler ve ordudaki davalara bakarlardı. Sefer sırasında Padişah'ın huzuruna davetsiz girme yetkileri vardır. Ancak Padişahlar seferlere katılmayı bırakınca kazaskerler de seferlere katılmayı bıraktılar ve yerlerine "Ordu Kadısı" denilen bir kadı göndermeye başladılar.
Yavuz Sultan Selim zamanında, 1516 yılında Diyarbakır"da kısa bir süre "Arap ve Acem kazaskerliği" adıyla üçüncü bir kazaskerlik oluşturuldu, îlk kazasker olarak da tarihçi İdris-i Bitlisi görevlendirildi.

Şeyhülislâm
Şeyhülislâmlık, ilmiye kadrosunun Mekke, Medine, İstanbul kadılıkları, Anadolu ve Rumeli kazaskerlikleri gibi bütün yüksek iftâ makamlarından geçtikten sonra gelinen en yüksek makamıdır. Gerçi bu bağlamda Şeyhülislamlık makamına ilke olarak Rumeli Kazaskeri'nin getirilmekte ise de, bazen Padişah sadrazamla görüşerek ulema'dan bir başkasını da getirebilirdi.
Şeyhülislâmların fetvalarında en önemli özellik şer'î delil göstermekle yükümlü olmamalarıdır. Şeyhülislâm, dinî hükümleri yorumlayarak devlet adamlarının karar ve davranışlarının şer'e uygunluğu hakkında da görüş (fetva) verecek tek kişidir. Padişahların tahtan indirilmeleri için şeyhülislamın fetvası gerekli ve zorunludur. Fetva vermek hususunda en üst merci olmakla beraber, şeyhülislam kadı değildir, yargılama yetkisi yoktur ve bundan dolayı da fetvaları yargı kararı sayılmazlar. Dolayısıyla uyulmaması özgün bir cezalandırılma sebebi değildir. Fetva'da belirtilen konularda ancak kadı ceza takdir edebilir.
Şeyhülislâm'ın bazen Padişah'a bile doğrudan doğruya muhatap olarak belirttiği şer'î görüşleri olan fetvaları, bir uygulama emri, ya da kanun değildir. Buna karşılık Padişah’ın kendi adına yürütme erkinin başına getirdiği sadrazam gerekli durumlarda (yetkileri içinde kalarak) "buyruldu" çıkarabilir. Yasama ve yürütme ile yargı organları arasında bir hiyerarşi sorunu meydana getirilmemesi için şeyhülislâm, sadrazamın Padişah'a vekaleten başkanlık ettiği Divân-ı Hümâyûn toplantılarına katılmaz. Ancak görüşüne müracaat edilmesi gerektiği zaman "izzet ü ikbâl" ile davet edilir.
Bununla beraber şeyhülislamlar İslam hukukuna uymayan örfî hukuk uygulamalarına karşı çıkmışlardır.
Kalemiye Tariki (Bürokratlar)
Kalemiye tariki, özellikle Divan-ı Hümâyûn'un her türlü yazışmalarını hazırlamak, giriş ve çıkış kayıtlarını tutmak, suretlerini almak, muhafaza etmek görevlerini yapar. Bu hizmetlerin yürütülmesi sırasında fermanlar, nizâmnâmeler, dış ülkelerle yapılan antlaşmalar (muahedeler) ve anlaşmalar (mukaveleler) Beylik Kalemi tarafından yazılı belge haline getirilir. Tahvil ve Ruûs kalemleri de bütün devlet teşkilatında yer alan görevlilerin tayin ve nakillerine ait belgeleri düzenler ve kayıtlarını tutar. Ancak bütün bu hizmetlerin yürütülmesi için beylikçi, tahvil kesedarı, ruûs kesedarı denilen âmirlere bağlı olarak çok sayıda memur çalıştırılır. Kalemiye tarikinin başında Reisülküttâb bulunur.
"Kalem" terimi günümüzdeki "devlet dairesi", "kalemiye" ise bürokrasi anlamına gelir. Kalem görevlileri Farsça ve Arapça dillerini bilen, edebî eserler verebilecek düzeyde kültürlü, hatta matematik bilimlerde bilgisi olan kişilerdir. Bu kalem erbabının oluşturduğu zümreye "Kalemiye Tariki" denilmektedir.
Osmanlı Devleti'nde bürokrasiyi temsil eden "Kalemler"in en önemlileri Divan-ı Hümâyûn, Defterhane-i Hakâni ve Hazine-i Âmire'de bulunmaktaydı.
Divan-ı Hümâyûn'un yazı işleri, kayıtları Reis ül-Küttab'm yönetimindeki Beylik Kalemi, Tahvil Kalemi, Ruus Kalemi, Amedi Kalemi denilen dairelerde çalışan hâcegân ve maiyetlerindeki halife, kâtib'ler ve şakird'ler marifetiyle yürütülürdü.
Defterhan'e'nin üç, Mâliye'nin de beş büyük kalem gurubu vardı.Osmanlı Devleti'nin mâli işlerini yürüten Bâb-ı Defterî Başdefterdarlık, Hazine-i Âmire ve Başmuhasebecilik'e bağlı 700 kadar görevliden oluşuyordu.
Bunlar dışında Yaya, Müsellem, Yörük, Akıncı, Evlâd-ı Fatihan, Tımar Yoklaması, Voynuk, Taycı, Cebelü defterlerinin tutulduğu, ya da Vezir ve Ağa Divânları, Tersane, Tophane, Barudhâne, Darbhâne gibi büyük devlet dâirelerinin nisbeten daha küçük kalemleri de vardı.
Taşra teşkilâtında Haleb'de Acem ve Arap Defterdarlığı, Tuna, Erzurum, Diyarbakır, Şam, Trablusşam Defterdarlıkları, öbür eyâletlerde ise yerel örgüte ve sancak sayısına göre Hazine defterdarı, mal defterdarı, tımar defterdarı denen mâliye görevlileri vardı. Anadolu Defterdarlığı içinde de "Kenar Defterdarlığı" adı altında Sivas ve Karaman Defterdarlıkları oluşturuldu.
Bütün bu örgütün hâcegân, hulefâ ve şâkirdânı "Kalemiye" mensubudurlar.
Kalemiye tarikinde en yüksek altı mansıb "Menasıb-ı Sitte' adıyla anılan "Nişancılık, Şıkk-ı Evvel, Şıkk-ı Sani, Şıkk-ı Sâlis defterdarlıkları, Reisülküt-tab'lık ve Defter Eminliği"dir. Nişancılık, sancakbeyi payesinde addolunur ve Divan'da defterdarla eşit mertebede sayılırlardı.
(1) Şakırdan
Devşirme yönteminin aksine kalemiye mensupları Müslüman nüfusun çocukları arasından alınır ve çalıştıkları bürolarda, usta-çırak ilişkisi içinde yetiştirilirlerdi. Devletin gizli yazı işleri de bu kalemlerde görüldüğü için Kalemiye adayları okuma-yazma öğrenmiş ve âdâb bilen gençler arasından son derece dikkatle seçilir, buna “çırağ edilme “ tabir olunurdu. Mülâzım (çırak) denilen adaylar belirli süre çalıştırıldıktan (mülâzemet) sonra aralarından şâkird (stajyer) olacaklar seçilir ve ücretsiz olarak çalışmak üzere Divan-ı Hümâyun Kalemi başta olmak üzere, Mâliye, Defterhâne, Tersane, Tophane ve diğer kalemlere hizmete alınmış olurlarlardı.
Kalemlerde sabahlan meslekî eğitim görürlerdi. Bu kurumlarda şakird'lere (şâkirdan'a) resmî yazışmalarda kullanılan nesih, rık'a, divanî gibi yazı çeşitlerini güzel, hızlı ve hatasız yazma becerisi, inşâ (yazışma biçimleri) ilmi, kalem muamelâtı ve kâtiplik mesleğinin bazı incelikleri öğretilirdi. Daha sonra şâkirdlerin öğrenim döneminde gösterdikleri başarı ve kabiliyetlerine göre kendilerine maaş bağlanırdı.
Kalem şakirdi bir gencin aylığa geçmesi, evinde ve çevresinde toplumsal bir aşama olarak kutlanırdı. Çünkü artık devlet memuru ve "Kalem efendisi" unvanını kazanmış ve toplum içinde önemli bir statü sahibi olmuştur. Diğer taraftan şakird'in özelliklerine, hâline, çalışkanlığına, zekâsına, terbiyesine göre kendisine bir takma isim (mahlas) uygun görülür ve artık asıl adı unutulurdu.
(2) Hacegân
Hacegân zümresinde olan memurlar "reis-ül-küttab"dan başlayarak sadrâzam kethüdası ve çavuş başı, şıkk-ı evvel, şıkk-ı sâni, şıkk-ı sâlis Defterdarları, nişancı, defter emini, büyük tezkireci, küçük tezkireci, rüznamçe-i evvel, beylikçi, başmuhasebeci, mektupçu, şehremini, tersane, darphane, matbah ve arpa eminleri, teşrifatçı, Anadolu muhasebecisi, atlı mukabelecisi, yeniçeri kâtibi, sipah kâtibi, silâhtar kâtibi, cizye muhasebecisi, mâliye tarihçisi, mâliye tezkirecisi büyük, küçük ruznamçeciler, piyade mukabelecisi, divan çavuşları kâtibi, cebeciler kâtibi, küçük evkaf, kalyonlar kâtibi, ulûfeciler kâtibi, garipler kâtibi, Tophane nazırı, İstanbul ve Selanik barudhaneleri nazırları, sergi nazırı, başmuhasebe kesedarı" dır. "Senelik tevcihaf'a tâbi olan bu hacegân memuriyetleri dört sınıf üzerine yapılmaktadır.
Birinci sınıf hacegân, üç defterdar ile nişancı, reis ül-küttab ve defter emini olup bu vazifeye yeniden tâyin edilir veya senelik tevcihatta vazifelerinde bırakılırlarsa teşekkür için Arz Odası'nda Padişahın huzuruna girerlerdi. Bu altı kişinin görevlerine "menâsıb-ı sitte" denilirdi.
ikinci sınıf hacegân, Mâliye'den "büyük rûznamçeci, baş muhasebeci ve Anadolu muhasebecisi"dir. Bunlar da "tâyin ve ibka"larmda Padişah tarafından kabul olunurlardı.
Üçüncü sınıf hacegân, Tersane emini ile Saray'ın Bîrun ağalarından olan şehremini, Darbhâne emini, arpa emini ve masraf-ı şehriyârî kâtibi'dirler.
Dördüncü sınıf hacegân otuz sekiz kişidir. Bunların yirmi ikisi Mâliye dairesinin kalem âmirleri, diğerleri dört piyade ve dört süvari mukabelecileri, Kalyonlar kâtibi, Tersane Ambarları emini, Tersane Ambarları nazırı, Tersane reisi, Tophane nâzın, Hazinenin tahsilat ve tediyat müfettişi olan sergi nazırı, Enderun kâğıt emini, Bîrun kâğıt emini'dir.
Aslında yüzyıllar içinde hacegân memuriyetlerinin bazen sayıları artmış veyahut bir kısım hacegânlıklar lâğv ve bazıları ilâve edilmiştir.
Sadrazam eğer Serdâr-ı Ekrem'likle İstanbul'dan ayrılan sadrazam sefere hareket ettiği zaman kendisine mensup hacegân ile beraber giderdi.
On altıncı ve On yedinci yüzyıllarda Divan-ı Hümâyûn kalemlerinin en kıdemli halifelerine hâcegânlık payesi veriliyordu. On sekizinci yüzyılda vezirlerin kendi divân efendilerine, sadâret kethüdasına, bazı nazırlara, beylikçi, mektupçu ve teşrifatçılara da hacegân unvanı verildi.
On sekizinci yüzyıldan itibaren Avrupa devletleriyle siyasî ilişkilerin artmasına bağlı olarak Kalemiye de önem kazanmış, sadrazamlar reisülküttâblar arasından seçilmeye başlanmıştır.

(3) Mâliye Kalemleri
Aslında Devlet'in siyasî, idarî ve hukukî işlerini yürüten Kalemiye Tariki'nin başlı başına mâliye işlerinde uzmanlaşmış bölümüdür.
Bununla beraber, On altı ve On sekizinci yüzyıllar arasında Devlet'in Merkez Mâliyesi olan Defterhâne'de otuzdan fazla kalem ve her kalem'de (büro'da) "hace" ve "halife" denilen yardımcısı, kâtiplerle şakird'ler (kâtip adayları) çalışmaktadır. Bunlardan en önemlileri Başdefterdar, Reis Efendi, Defteremini, Beylikçi, Büyük Ruznamçe, Başmuhasebeci Cizye ve Haraç Muhasebecisi, Mevkufatçı, Mâliye Tezkirecisi, Mukabeleci'dir. Başdefterdar dışındaki defterdarlarla bu kalemlerin âmirleri, kalem ricalinden sayılırdı.
Mâliye kalemleri'nde Mâliye ve Beytülmal ile ilgili malî kanun ve nizamname niteliğindeki ferman'lar, buyruldu'lar ne "Mâliye Ahkam Defteri"ne istinsah edilip (kopyalanıp) resmiyetleri tescil edilirdi.

TAŞRA TEŞKİLÂTI
Osmanlı Devleti'nin coğrafî büyüklüğünün ve siyasî hudutlarının genişlemesi Merkezî yönetim tarafından devletin (mülkün) tek bir bütün hâlinde büyümesi biçiminde algılanmaktadır. Dolayısıyla ülkenin her bölgesinde Merkez yönetiminin yerel şartlara uyacak biçimde düzenlenmiş modeli uygulanmaktadır. Böylece Osmanlı ülkesi bazı özellikler ve gereklilikler dışında, bir anlamda Merkez'in küçük birer numunesi sayılabilecek "cüz-i tam"lar biçiminde örgütlenerek yönetilmektedir.

a. Örgütlenme
Beylerbeyi resmen sadrazamın vekili olmamakla beraber, eyâlet divanı'na başkanlık etmesi ve Taşra teşkilâtının yönetim şemasında üslendiği diğer yönetsel işlevleri açısından bir anlamda sadrazamın otoritesini temsil eder. Merkezden gönderilen diğer görevliler de Divân-ı Hümâyun'daki görevlerin benzerleri temsil ederler. Başka bir deyişle Taşra teşkilâtı ve yönetimi birçok yönleriyle Merkez yönetiminin yapısı ufaltılmış bir örneğidir.

(1) Eyâlet Divânı
Divân-ı Hümâyûn kadar kalabalık üye kadrosu bulunmamakla beraber, beylerbeyi'nin Eyâlet Divânı'nda yaptığı işlev sadrazam'ın Divân-ı Hümâyûn'a başkanlık etmesi gibidir. Divanın belli başlı üyeleri ise beylerbeyi kethüdası, eyâlet kadısı ve subaşısı idi.
Eyâlet Divânı örfî konularda mutlak olarak yetkilidir. Ancak Eyâlet Divanlarında şer'i hususlarda alınacak kararlarda, Merkez'den atanmış olan kadı, ilmiye tarikinin oradaki temsilcisi olarak Divân-ı Hümâyûn'daki kadıaskerlerin görevini üslenmişlerdir. Divân efendileri Merkez'deki nişancı ve reisülküttab'ın; eyâlet defterdarı (mal defterdarı) da akçalı işlerin sorumlusudur.
Eyâlet Divânı'nda alınan kararlar beylerbeyinin buyruldusu ile kesinleşir ve çıkışı deftere kaydedilir. Eyâletin tüm defterleri, iki nüsha olarak hazırlanır; orijinalleri Divân-ı Hümâyûn'a yollanır, ikinci nüshaları da Eyâlet Divânı'nda saklanır.
Divan oturumlarında Merkez'den gelen emirler, kararlar görüşüldükten, genel yönetim kararları alındıktan sonra, halkın bizzat ya da yazılı olarak şikayetleri dinlenir karara bağlanırdı. Eyâlet Divânı'nda verilen kararlardan hoşnut kalmayanlar, "haksızlığa uğradığını ileri süren herkes" en üst düzey müracaat merci'i olan Divân-ı Hümâyûn'a da başvurabilirler. Bununla beraber Divân-ı Hümâyûn, örneğin yerel soruşturma gerektiren bazı konularda olduğu gibi, kendi yetkilerini eyâlet divânı'na devredebilir.

(2) Merkez'in Yöneticileri
Bunların en önemlileri Divan'da yer alan Kadı, Kapı Kethüdası, Tımar Defterdarı, Hazine Kethüdası ve Tezkirecidir. Eyâlet divanındaki görevleri Merkez'de Divan-ı Hümâyûn'unda bağlı oldukları âmirlerinin işlerinin eyaletlerdeki uzantısıdır.

(a) Tımarlı Subaşı
Subaşılık, Osmanlı Beyliği'nde kadılıktan sonra gelen bir makamdı. Devlet büyüyüp, sınırları genişleyince Fatih Sultan Mehmet döneminde bu hizmet "mirî" ve "tımarlı" olmak üzere ikiye ayrıldı.
Tımarlı subaşılar, sancakbeyinin yardımcısı durumunda ve sancak merkezlerine bağlı küçük idarî birimlerin yöneticileridir. Görevlendirildikleri kasabaların dirlik ve düzenini sağlarlar. Merkez'den gerektiğinde kendilerine doğrudan da hüküm gönderilirdi.
Savaşlarda tımar sahibi olarak cebelüleriyle sefere katılırlar. Vergiler ve para cezalarının tımar karşılığı olan bölümünü kendilerine ayırırlardı. Diğer taraftan kazalarda "toprak subaşısı" ve köylerde "köy subaşısı" denilen görevliler de vardı.

(b) Kale Dizdarı
Dizdarlar Kapıkulu Ocaklarının orta yayabaşı'ları arasından atanırdı. Kalelerin onarım ve bakımı, savunması, güvenliği ve yönetiminden sorumluydular. Gece ve gündüz kaleden ayrılamazlardı. Dizdara yardımcı olarak kale ağası, bulunurdu. Yerlikulu, gönüllü, beşli, azap, atlı ulufeci denen askerlerden oluşan kale mustahfizlarının komutanı ve kale halkının da mülki amiridir. Dolayısıyla hükümler doğrudan adına çıkarılırdı.
Yurdiçi kalelerin dizdarları ise bölge güvenliğinden sorumludurlar. Diğer taraftan Yedikule, Rumeli Hisarı ile Amasra ve Sinop kaleleri hapishane olarak kullanıldıklarından bu kalelerin dizdarları mahkumların muhafazası ve cezaların infazını sağlamakla yükümlüydüler.
Dizdar'lara tımar verilir, ya da ulufe bağlanırdı.

(c) Sancakbeyi
Sancakbeyleri bir tuğlu'dur. Rütbesi mirmiran ve sancakları "paşalık" olanlara iki tuğ verilirdi. Eyâlet teşkilatında "mirliva" unvanını haizdir. Sancakbeyi beş ilâ on kazalık yerin mutasarrıfı ve tımarlı sipahisinin de kumandanı olduğundan "ümera" sınıfından sayılır. Bunlar sancaklarındaki davaları dinlerler, «icrâ-yi ahkâm-ı Şeriat» ederlerdi. Memur oldukları sancakta "hıfz ü hırâset-i râiyyet ve zabt ü rabt ve def-i mezâlim ve umûr-i seyf ve siyâset'le memur" idiler. Kuruluş ve yükselme dönemlerinde bazı sancakbeyliklerine deneyim kazanmak için şehzadeler de atanırdı.
Fatih Kanunnâmesi'nde Divan'dan bahsolunurken sancakbeylikleri hakkında ahkam konulmuştur: "Sofa-i Divan-ı Âli'de oturmak beylerbeyilerin yoludur ve beylerbeyiler vüzera altına, defterdarlar, Kazaskerler altına otururlar. Sancakbeyleri taşrada otururlar."
Sancakbeyleri, gönderildikleri sancakların önemine göre dirlikleri farklı idi. "Dirliği dört yüz bin akçaya varan sancakbeyi Beylerbeyi olurdu.Ve sancakbeyleri, beylerbeyiler gibi altmış bin akça ile tekaütlük hakkına sahiptiler. Vezirlerle diğer devlet erkânı gibi sancakbeyi oğullarına otuz bin akça zeamet verilirdi.
Sancakbeyleri'nin Divan'a gelirken giyecekleri elbise, yanlarındaki hademe, oturacakları yer ve Padişah’ın huzuruna girişleri Beylerbeyileri gibidir. Ancak Huzur'da kalamazlar. Huzura ne suretle girecekleri de kanunnâmede gösterilmiştir. Sancakbeyleri teşrifat'da beylerbeyilerden sonra fakat kendilerine "tabu ve a'lem" verildiği için kuzat'tan önce gelirler. Sancakbeyleri, vezaretsiz beylerbeyiler gibi infisallerinden sonra bütün salahiyyetleri kalkardı. Sancakbeyliği en az iki yüz bin akça ile tevcih olunur, gayretleri görülürse hasları arttırılırdı.
Kaptanpaşa Eyâleti'nin sancakbeylerine "deryabeyi" denilir. Bunlar kendi sancaklarındaki zeamet ve tımar sahipleriyle birlikte, 1-3 gemi donatarak donanmayla sefere katılırlardı.

(d) Mir mir an
Mirmiran, On sekizinci yüzyılın başında büyük sancaklara ya da birkaç küçük sancağı kapsayan bölgelerde beylerbeyi'nin bir altındaki rütbedir.
On sekizinci yüzyıl boyunca Anadolu'daki eyâlet ve sancakların çoğunun yöneticileri, yörenin önde gelenleri arasından atanan mirmiranlardı. Bunların kendi yörelerinde sancakbeyliği ve mütesellimlik, cephelerde de başbuğluk ve seraskerlik yapmaları gelenekleşti. Başarılı olanlara vezirlik rütbesi verilerek ödüllendirildi ve beylerbeyliğe atandı. Başarısız olanlar ise mirmiranlık rütbesi geri alınarak cezalandırıldı. Mirmiranlar taşra vezirleri gibi kapı halkı bulundururlardı. Buyrulduları da vezir buyruldusu gibi geçerliydi. Teşrifatta İstanbul kadısına eşitti. Mirmiranlara "mirmiran hassı" adı altında ikinci sınıf dirlikler, başarılı olanlarına geliri fazla malikâneler
verilirdi.
Kaptanıderya'lara, güçlü ayan ve derebeylerine iki tuğlu mirmiranlık verildi. Teşrifat'ta ilmiye’nin Haremeyn Mevleviyeti'ne göre bir üst düzeyde gelirdi.

(e) Beylerbeyi
Eyâletlere veya sancaklara gönderilen yeni beylerbeyleri veya sancak-beyleri tayin beratları paşa sancağı kadısı tarafından şer'iyye siciline kaydedildikten ve halkın önünde okutulmasından sonra göreve başlarlar. Sadrazam’ın bütün ülke üzerinde Padişah’ın vekili olarak nasıl mutlak yetkisi varsa, beylerbeyileri de kendi eyâletlerinde tıpkı sadrazam gibi saltanatın vekilleridir.
Rumeli'de sefere çıkılmışsa Padişahın sağında eyâlet askerleriyle Rumeli beylerbeyi, solunda ise Anadolu beylerbeyi yer alırdı. Anadolu seferlerinde bunun tersi olurdu.
Eyâletin özelliğine göre sayıları bazen 3-4 bini bulan Sarıca, Sekban, Levent, Tüfekçi, Deli denilen milis ve başıbozuk birlikleri gibi kolluk kuvvetleri bulunurdu. Bunların giderleri ve maaşları, paşa sancağı ile öteki sancaklardan ayrılan haslar, tekâlif-i örfiye türünden vergi gelirleriyle karşılanırdı. Yönetimine getirildiği eyâletin paşa sancağına kendi özel kolluk kuvvetleriyle gelen beylerbeyleri, başka bir yere gönderildiğinde de bütün hizmetlilerini yanında götürürdü.
On altıncı yüzyılda çıkarılan bir kanunnâme ile Osmanlı devletinde o sıralarda sayıları kırk civarında olan "beylerbeyi"ler, vezir rütbesinin bir alt sırasında paye aldılar. Vezirin üç tuğuna karşılık beylerbeyinin iki tuğu vardı. Beylerbeyleri Saray mensupları, yeniçeri ağalan ve sancak beyleri arasından seçilirlerdi.
Beylerbeyiler eyâlet içinde istedikleri tayinleri yaparlar ve devlet işlerini görürler, dava dinlerlerdi. Eyâlet'de cereyan eden iyi ve kötü her şey kendilerinden sorulurdu. Eyâletleri dahilinde bütün ümerâ, kadılar ve hükümet memurları onun emrine itaatle yükümlüdür.
Beylerbeyleri önceleri, tımar ve zeamet dağıtmak konusunda tam yetkiliyken On altıncı yüzyılın ikinci çeyreğinden sonra ancak çok küçük tımarları verebilme hakkına sahip oldular.
Merkezden çıkan hükümlerde Beylerbeyilerin üzerine vezirlerden başka kimsenin adı yazılmazdı. Rumeli beylerbeyinin diğer Beylerbeyilerden farkı, hükümlerde adının önüne «Paşa» ve «dâme maalihû» unvan ve dualarının konulmasıydı.
Aynı zamanda vezir olan beylerbeyi civar eyâletlerin Beylerbeyilerine de hüküm gönderebilirdi. Atandığı eyâlete giderken ya da görevden alındığında Merkez'e dönerken yollarda vezir olarak davaları dinler ve üzerine düşen görevi yapardı. Ancak Beylerbeyi’si "vezir" rütbesinde olan eyâletlerden geçerken dava dinlemezdi.
Görevden alınan beylerbeyi vezir rütbesinde değilse, hükümetten de ayrılmış sayılırdı. Bununla beraber isterlerse Divan'da bulunmak yetkileri vardı.
Beylerbeyilerin Divan-ı Hümâyûn'a geldikleri zaman vüzerâ-yı izam gibi mücevveze ve kumaş üst ve lokmalı kumaş iç kaftanı giyerler, ağır raht, ağır abayı ve çifte gümüş zincirle müzeyyen ata binerlerdi.
Eyâletin tımarlı sipahi ordusundan mülkî ve askerî yönetici olan beylerbeyi sorumludur. Ama eyâlet yeniçerilerinin ağaları da beylerbeyinden bağımsızdılar. Beylerbeyi kapı halkını kendi oluşturur, tayin edildiğinde onları da getirir. Beylerbeyleri Padişahın iktidarının temsilcisi olarak merkezin emirlerini, kadıların kararlarını uygulardı. Eyâletlerin bağımsızlığa özenmelerini engellemek için beylerbeylerinin sık sık yerleri değiştirilmekteydi.
Eyâlet'in idarî bölümlenmesi sancaklara, sancaklar da kazalara ayrılmıştır. Beylerbeyleri de vezirler gibi "paşa" unvanını aldıklarından idaresinden sorumlu oldukları sancağa "paşa sancağı" deniyordu. Yönetimin en küçük birimi ve temel modülü ise kadı ile subaşının yönetiminde olan "kaza"dır. Kadılar ve mal defterdarları kararlarında bağımsız olup doğrudan merkeze bağlıydılar.
Eyâletlerin yönetimi, önceleri Mısır dışında iki tuğlu paşalara (beylerbeyi) verilirken daha sonra Budin, Yemen, Bağdat'a vezir rütbesi ile valiler atandı. Diğer taraftan Kubbealtı'nda vezir sayısının artmasıyla artık diğer eyâletlere de vezir payesinde beylerbeyleri atanmağa başladı.
Beylerbeylerinin en az 400 000 akçe gelir getiren çeşitli değerde dirlikleri olurdu.

(3) Yerel Yöneticiler
Yerel yöneticiler Merkez'in onayına bağlı bir prosedür içinde göreve gelirlerdi. Örneğin her ne kadar kendilerine hizmetleri karşılığı olarak dirlik tevcih edilmiş olsa da tımarlı sipahiler ile devlet arasında kamu hukuku açısından ilişkiler vardır. Kendisine bazı görevleri yerine getirmek şartıyla rakabesi devlete ait bir toprağın gelirlerinden yararlanma hakkı verilmektedir. Bunları aksattığı taktirde verilen hakların geri alınması hatta cezalandırılmaları da mümkündür.

(a) Tımarlı Sipahiler
Tımar sisteminde devletin ve reâya'nın karşılıklı hak ve yükümlülüklerini belirleyen kanunnâme'ye göre "tahrir" (yazılım) denilen işlemle her sancakta toprağı işleyen erkek nüfus, hâne sayısını, yetiştirilen ürünler, vergi miktarlarını, vergiden muaf olanları "Mufassal" adı verilen defterlere kaydediliyordu. Tımarlı sipahi sulh zamanında mutlaka kendi bölgesinde ve sancağında yerleşmek zorundadır. Ancak sipahilik yerli asalet sınıfı oluşturmaz. Zira dirlikler şahsın kendisine değil, tımarı yönetmek şartıyla göreve bağlı olarak verilmektedir.
"Tımar", tımar beyi olma vasfını kazanmış sipahilere; "zeamet", yararlığı görülen tımar sahipleri ile Divân-ı Hümâyun çavuşları ve müteferrikalarına verilirdi.

• Benevbet Tımar Sahipleri
Yararlanma hakkı birkaç kişi üzerinde olan tımar'dır. Kullanılış biçimine bağlı olarak bu tür tımara "münavebeli tımar", "münavebe tımarı" da denirdi. Bu tımardan yararlanma hakkına sahip olan hissedarlar sıra ile, nöbetleşe sefere giderlerdi. Benevbet tımar verasetle oğullara geçer, eğer yoksa harice verilirdi. İntikal aynı şartlarda yani "benevbet tımar" olarak yapılırdı. Oysa kendisine verasetle "tımar" intikal eden bir kişi onu "benevbet tımar"a dönüştürebilirdi.

(b) Z â i m' l er
Kendilerine yıllık geliri 20 bin akçenin üstünde beratla dirlik verilen seyfiye mensuplarına, yörük, voynuk, müsellem ve yaya beylerine "zaim" denirdi. Zaim'ler bulundukları şehir ve kasabalarda subaşılık görevini de üstlenirlerdi. Dolayısıyla zaimlerin, dirliklerinde oturmaları kanun gereğidir.
Zeametler serbest tımar sayıldıklarından zaim'ler dirliklerinde tam yetkilidirler. Ve cebelüleriyle alaybeyi pâyesiyle sancakbeyinin buyruğunda sefere katılırdı. Ancak sefer sona erdiğinde artık sancakbeyinin emrinde değildir. Toprağında suç işleyenleri yakalamak ve kadı önüne sevk etmek yetkisi vardı. Nitekim sancakbeyi ya da subaşı bile dirliğin iç güvenliğine karışamazdı.

(c) Ç er i b aşıl ar
Diğer taraftan bir kaza içindeki birkaç tımarın yer aldığı nahiyelerde bulunan tımarlı sipahiler çeribaşı'na bağlıdır.
Çeribaşılar Müsellem, Voynuk, Evlâd-ı Fatihan gibi milis eyâlet askerlerinin zabitidir. Tımar veya zeamet sahibidirler. Bir nahiye içindeki tımarlı sipahiler çeribaşı'na, birçok nahiyelerden oluşan bir kaza bölgesindeki çeribaşılar da, hiyerarşik düzen içinde "alaybeyi"ne bağlıdırlar.
(d) Al ay b ey l e r i
Zeamet sahibidirler. Sayıları eyâlet'in kaza sayısına ve büyüklüğüne göre değişirdi. Müsellem, Voynuk, Evlâd-ı Fatihan çeribaşıları alaybeylerine bağlıdır. Alaybeyleri ise sancakbeyine bağlıdır. Seferde çeribaşıların kendi bölgelerindeki tımarlı sipahiler ve cebelü'leri toplayarak alaybeylerinin emri altına girer sonra hep birlikte sancakbeyi'nin kuvvetlerine katılırlardı.

(e) Eşraf ve Ay an
Beylerbeyi ve sancakbeyilerinin erkânı ile yeniçeri serdarı, kadı, müderris,gibi Merkez'e bağlı pay eli ve rütbeliler dışında bir Osmanlı şehrinin ileri gelenleri yerli halktan ulemâ, imam, hatib gibi ilmiye müntesibi, tarikat, tekke, zaviye şeyhleri gibi tasavvuf erbabı, ma'zul ve mütekaid askerler, zengin tüccarlar, esnafın yaşlı ve gün görmüşleri, mukata'a, malikâne ve çiftlik sahipleri, vakıf mütevellileridir.
Ancak zamanla Osmanlı şehirlerinde merkezden gönderilen memurlar dışında, yani "Enderun'dan çıkma" olmayan ve yerli halk içinden seçilen, devletle halk ilişkilerini düzenleyecek yeni bir "yönetici zümre" oluştu.
Bu idareci zümre Müslüman ahali için "eşraf ve ayan", gayrimüslimler için, bazı müelliflerin "Hıristiyan ayan" dedikleri, "kocabaşı, papaz ve knez"lerdir.
Bunlar genel olarak yerel itibarlarıyla yönetimle yönetilenler arasındaki iletişimi, dengeyi sağlayabilecek nitelikte tanınmış ve zengin kişilerin oluşturduğu seçkinler zümresidir.
Bir ferman geldiğinde, beldenin kadısı, şehrin ayan ve eşrafını, lonca kâhyalarını ve imamları topluyor, halkın temsilcileri ve vekilleri olarak Padişahın emrini kendilerine bildiriyordu. Seyyid ve şeriflerle Şeyhülislâmın vekili olan müftü de eşraftan sayılırdı. Bunlar toplumun hem zengin, hem de nüfuzlu kişileriydi. Ayan da zenginlik ve nüfuz açısından onlardan geri kalmazdı. Ayanların görevleri genel olarak şunlardı:

- Devletle halk arasındaki irtibatı sağlamak,
- Kazalarda asayişin temini,
- Kanuna göre tahakkuk ettirilmiş vergilerin tahsili,
- Narhın sabit tutulması,
- Kazalarda kaza'i fonksiyonlar dışında idari ve askeri bütün işlerin görülmesinde kadılardan bu görevleri devir almak,
- Gerekli hallerde asker celbini sağlamak,
- Müslüman ahalinin asker toplama için çağrılması,
- Osmanlı Devleti hudutları dışına zahire, hayvan vd. malların kaçırılmamasına ve,
- Bazı eşyaların kaçak olarak yurtiçine girmesine mâni olmak,
- Menzilhanelerin tesisini sağlamak,
- Posta örgütünün işlemesini sağlamak,
- Sınır karalarının tamir, bakım ve inşaatına yardım etmek ve oralara zahire temin etmek,
Yukarıdaki görevler özetlenirse "Kazalarda âyanlık vazifesi gören bir kimsenin, yalnız kaza'î işleri hariç, ne yapmağa kudreti yetmiş ise her şeyi yaptığı" söylenebilir.
Âyanlık kurumu menşe itibariyle hükümetin herhangi bir emriyle kurulmuş bir müessese değildir". Ayanlar "eşrâf-ı belde" arasından halk tarafından seçilirler. Ve seçildikleri kazalarda nüfuzlarını koruyabildikleri sürece âyanlık yaparlardı. "Kötü hareketlerinden şikâyet edildikleri için âyanlıktan azil edilenlerin çoğu zaman ya bir müddet "kale-bend" kaldıkları veya bazı hallerde kaza halkına belli miktarda "nezir parası" ödemek şartıyla kazadan uzaklaştırıldıktan sonra "kendi halinde olmak üzere" affedilmektedir.
On yedinci ve On sekizinci yüzyıllarda Devletin mâli ihtiyacı sebebiyle tımarlar iltizama verilmeye başlayınca eyâlet askerlerinin önemi azaldı ve Merkez'in taşra ile ilişkisi daha çok malî bir nitelik aldı. Taşra yöneticileri de eyâletlerde nüfuz ve servet sahibi ayan zümresi karşısında güçsüz kaldılar. Ve böylece "taşra hanedanları" oluştu.

(f)Vo y v o d a' l ar
Macarca, Slovence, Eski Bulgarca ve Sırp-Hırvat dillerinde "voyvoda" ( temelde aynı olmakla beraber bazı fonem farklılıklarıyla) "başbuğ- komutan, başkan" anlamlarına gelir. Eflâk ve Buğdan Osmanlı egemenliğine geçtikten sonra, liderleri "voyvoda" unvanını devam ettirdiler. Diğer taraftan İstanbul'da gayrimüslimlerin oturduğu Galata ve Pera bölgelerinin yöneticilerine de "voyvoda" denilmekteydi.
Onyedinci yüzyıldan itibaren Beylerbeyi ve sancakbeyleri kendilerine tevcih olunmuş eyâlet ve sancakların mülhak kazalarına, görevlilerden veyahut ileri gelenler arasından halkın istediği kişileri voyvoda tayin ederlerdi. Vezirler ve mirmiranla beraber sefere gittikleri zamanlarda kendi bölgelerindeki küçük birimleri bu "voyvoda"lar ile idare etmek zorunda idiler. Bunlar mansıp gelirlerini toplar ve kendilerine gönderirlerdi. Voyvodalara merkezce Mukataat Hazinesi Kalemi'nden "evâmir-i şerife" verilirdi.
Kıtlık, doğal âfet vesâir sebeplerle gelirleri azalmış bölgelerin varidatı, vezir ve mirmiran'lık tevcih edilmeğe yetmeyeceğinden, böyle yerler doğrudan doğruya mütesellim olarak tayin edilmiş "voyvoda" larla idare olunurdu.

b. Yönetim
Ülke bütününde yönetsel bölümlemenin en büyük birimi "eyâlet'tir. Taşra teşkilâtı toprak ve askerlik rejimleri bakımından "dirlik düzeni"nin geçerli olduğu "tımarlı eyâletler", tımar düzeninin uygulanmadığı "müstesna (salyâneli) eyâletler" ve yarı özerk "mümtaz eyâletler" olarak üç ayrı sisteme bağlanmıştır.
Ancak "Haremeyn" denilen Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere ise eyâlet sisteminin dışında tutulmuşlardı.

(1) Tımarlı Eyâletler
On altıncı yüzyıl başlarında Rumeli, Anadolu, Eyâlet-i Rum ve Karaman olmak üzere dört eyâlet bulunmaktadır. Aynı yüzyılın ikinci yarısından sonra yeni fetihler sebebiyle ya da büyük eyâletlerin parçalanmasıyla yeni eyâletler oluştu. On yedinci yüzyıl başında eyâlet sayısı 32'ye yükselmişti. Bunlardan 23'ü doğrudan tımar sistemine bağlı eyâletlerdi .

(2) Kaptan Paşa Eyâleti
Kanunî devrinde merkezi Gelibolu sancağı olmak üzere Kaptanpaşa veya "Cezâyir-i Bahr-i Sefîd" Eyâleti olarak adlandırılan bir eyâlet teşkil edildi.
Kaptanpaşa Eyâleti, Anadolu'ya yakın Ege Adaları ile kıyı kesiminin bir bölümünü ve Cezayir'i (Cezâir-i Garb) içine almaktaydı. Sıralamada Anadolu Beylerbeyliği'nden sonra gelmekteydi. Eyâletin beylerbeyliği, (yönetim işlerini kendi tayin edeceği bir vekille yürütmek üzere) kaptan-ı deryâ'ların uhdesine verildi.
Kaptan Paşa Eyâleti Kanunnâmesine göre beylerbeyi, kaptan-ı derya olmakla beraber görevinin gereği yılın yarısında seferde bulunmasından dolayı, Eyâlet'i kendi seçtiği vekili yönetir.
Bununla beraber Kaptanpaşa, eyâletin sancaklarında tımar ve zeamet tevcihlerini yapmağa yetkili idi. Kaptan Paşa Eyâleti'ne bağlı tüm zeamet, tımar tevcihatı ve "mensuhat" adı verilen çiftlikleriyle ilgili işlemler Derya Kalemi'nde tutulurdu. Kaptanpaşa'nın haslarından her sefere çıkışta iyi yetişmiş, 1.000 cebelû götürmeleri, başka bir deyişle hazır bekletmeleri gerekliydi.
Bu büyük eyâlete Gelibolu, Eğriboz, İnebahtı, Midilli, Sığacık, Kocaeli, Mora'da Karlı-ili ve Mezistre, Sakız, Mehdiye, daha sonra Kıbrıs sancakları dahildi. Bu eyâletten savaş sırasında Donanma hizmetine 4000-4500 kadar asker gelir ve bunlar kaptan-ı derya kalemine kaydedilirlerdi.
Kaptan Paşa Eyâleti'nde tımar sahiplerine "Tersane tımar sipahisi" denilmekteydi. Bunlar kendilerine verilen tımarlar karşılığında Donanma için hizmet verirlerdi. Eyâlet'in sancak beylerine "deryabeyi", gemilerine de "bey gemileri" denilirdi. Deniz seferlerine en az ikişer gemiyle katılmaları gereken deryabeyleri'nin toplam sefer gücü yaklaşık 8 bin askerdi.

(3) Müstesna Eyâletler
Sayda (Beyrut ve Suriye), Haleb, Bağdad, Basra, Musul, Bingazi, Mekke, Hicaz , Yemen, Habeşistan, Trablusgarb, Cezayir ve Tunus gibi halkı Müslüman olan eyâletler için daha gevşek ve özerk bir çeşit iltizam usulü olan salyane sistemi uygulanmaktadır. Yarı özerk olan "müstesna eyâletler" toprakları Merkez'den tımar olarak dağıtılamadığından Osmanlı idaresine girmeden önce aynı bölgede geçerli olan vergiler, bazı ufak değişikliklerle aynen devam ettirilmişlerdi. Dolayısıyla bu tür eyâletlere atanan beylerbeyleri bu bağlamda emanet yoluyla mültezimi de sayılırlar ve vergileri toplarlar. Aslında sistemin amacı yerli hanedanların ve beylerin otoritelerini zedelenmeden bölgenin yönetsel denetim altında tutulmasıdır. Daha sonraları salyaneler gerçek iltizama verilmiştir.
Nitekim On altıncı yüzyılda Osmanlı egemenliğine geçen Kuzey Afrika yüzyılın sonlarına doğru "Garb Ocakları" adıyla Cezayir, Tunus ve Trablusgrap olarak üç eyâlete bölündü. Merkezî otoriteyi sağlamak için oralara gönderilen yeniçeriler ayrı birer ocak sayıldılar.
Aslında bu üç eyâletin fiilen yönetimi giderek aristokrat bir yönetim kadrosu oluşturan yeniçerilerin "dayı" denilen bölük komutanları arasından seçimle gelen birinin eline geçti. Eyâlet'te Osmanlı devletini temsil eden beylerbeyi'nin ancak sembolik bir durumu vardı.

Örneğin, Hicaz'ın da bağlı olduğu Mekke'yi «Katade» soyundan bir şerif yönetirdi. Medine'ye ise «Şeyh üI-Harameyn» denilen saygın bir Saray hadımı gönderilirdi.

(4) Mümtaz Eyâletler
Yarı özerk olan, örneğin Mısır, Sisam Beyliği, Kırım Hanlığı, Bulgaristan Prensliği, Eflak - Boğdan voyvodalıkları, Bosna-Hersek, Aynaroz gibi eyâ-let-i mümtâze'ler'in siyasî konumları birbirinden farklıdır.
Mısır, eyâlet-i mümtaze olarak bir kubbealtı vezirinin beylerbeyi olarak gönderildiği ilk Osmanlı eyâletidir.
Kırım Hanlığı, Eflak - Boğdan Voyvodalıkları ile Erdel Krallığı, Bosna-Hersek, Sisam Beyliği, iç işlerinde serbest ama Osmanlı yönetimine bağımlı devletlerdir. Eflâk ve Boğdan mirîli eyâletleri ile Adriyatik kıyılarında Dobravenedik (Dubrovnik) Cumhuriyeti ahalisi Hıristiyan dinindedir ve her yıl cizye ödemektedirler. Eflak ve Boğdan (Şimdiki Romanya) Merkez'den yollanan ve «voyvoda» denilen görevliler tarafından yönetilirdi. Voyvodalar iç işlerinde özerk olmakla birlikte, en ufak uygunsuzluklarında çok ağır cezalara çarptırılırlardı.
Teşrifat'da hükümdar muamelesi gören içişlerinde özerk Kırım Hanlığı'na, komşusu Hıristiyan devletlere savaş açma izni verilmiştir. Ancak han, Padişahça seçilir ya da gene gerekirse işine son verilebilirdi. Sefere çağrıldığında kendisine "harc-ı rah bahası" (yol harçlığı) gönderilmekteydi.
Kafkasya'da yarı bağımsız ve vergiye bağlanmış Gürcü, Dadyan, Açık-baş Krallık ve Meliklikleri vardır.
Özel imtiyaz antlaşmalarıyla yönetilen Osmanlı yönetimine bağlı devletler, antlaşmalarla saptanmış yönetim biçimine uymaları ve yıllık vergilerini ödemeleri, savaşlarda belirli miktarda askerle şartıyla iç işlerinde serbest bırakılmışlardı.
Diğer taraftan eyâlet olan Kıbrıs Adası sadrazamın has'sı sayıldığından beylerbeyisi yoktu. Ada bir «muhassıl»! aracılığı ile yönetilirdi.
Musul'da da, Çıldır ve Diyarbakır eyâletlerinde yer alan Ekrad beyliklerinin beylerine verasetle geçen yönetim hakkı tanınmıştı. Devlet bu beyliklere akçalı yardımlarda bulunmakta, çıkarttıkları askerlerin masraflarını karşılamaktadır.

(5) Sancak'lar
Eyâlet sisteminde yönetsel alt bölüm sancaktır. Nitekim beylerbeyi'nin bulunduğu yönetsel bölgeye de "paşa sancağı" denirdi. Reaya'nın şer'i ve örfî vergi yükümlülükleri, ve çıkarılacak tımarlı sipahi sayısı sancak ölçeğinde belirlenirdi. Dolayısıyla nüfus ve arazi tahrirlerinden (sayımlarından) sonra, sancak kanunnâmeleri çıkarılırdı.
Sancaklar genel taksimatta eyâletlere bağlı olmakla beraber müstakil olanları da vardı. Örneğin Osmanlı şehzadelerine "has" olarak verilen mmtakalara da «Sancak» denirdi. Nitekim Kapudân Paşa'ların rütbesi önceleri sancakbeyi derecesinde idi. Gelibolu Tersanesi kurulduktan sonra "Deryabeyi " unvanıyla bağımsız olarak (daha sonra eyâlet paşa sancağı'na dönüşecek olan) Gelibolu Sancak Beyliği verildi. Kaptanpaşa Eyâleti kurulduktan sonra da kendisine bağlı sancak beylerine de "derya beyi" denildi.
Diğer taraftan özellikle doğu Anadolu'da bazı sancaklar da, huzurun bozulmaması için "ocaklık ve yurtluk" olarak aşiret hanedanlarına bırakılmıştı.
Sancağın en büyük amiri merkezî idarenin atadığı sancakbeyi'dir. Kendi yönetim bölgesini temsil eden bir "sancak"ın da muhafazasına memurdur. Savaşta ve toplanma yerlerinde tımarlı sipahiler kendi beylerinin sancağı etrafında yer alırlardı.

(6) Şehzade Sancakları
Osmanlı şehzadeleri, devlet yönetiminde eğitilmeleri amacıyla Anadolu'nun eski beylik merkezleri olan Konya, Manisa, Trabzon, Kastamonu, Kütahya, Çankırı, Aydın, Amasya ve Teke sancaklarına sancakbeyi olarak gönderilmektedirler. Anadolu dışındaki tek şehzade sancağı Kefe idi.
Sancakbeyliğine gönderilen şehzadeler, yanlarında lala, silahdar, miri-alem, kapıcıbaşı, imrahor, solaklar ve peyklerden oluşan kapı halkı ile birlikte halkın "Şehzade Alayı" dediği bir törenle uğurlamrlardı. Sancağa çıkan şehzade, hocasını da yanında götürürdü. "Çelebi Sultan" unvanıyla anılan şehzadelerin maiyetlerinde bir veya birkaç "lala" bulunurdu.
Diğer taraftan On altıncı yüzyılın sonlarına kadar yönetim eğitimi yapmaları için eyâletlere vali olarak gönderilen şehzadelerin eyâlet divânları da, Divân-ı Hümâyun'un tam bir küçültülmüş modeli sayılır. Nitekim şehzadelere «kendi adlarına tuğra çekme» yetkisi de verilmiştir. Eyâletlerinde bir hükümdar gibi davranırlar. Hatta bu sebeple Divân kurulu üyeleri arasında nişancı da vardır. Kendi adlarıyla hüküm yazarlar, tımar verirler, atamalar yaparlardı. Yaptıkları atamaları ve verdikleri tımarları Merkeze bildirmek zorundadırlar. Tahsisatları 1-2 milyon akçe arasındadır. Ancak hükümranlık simgeleri bağlamında para bastıramaz ve hutbe okutamazlardı. Dolayısıyla bütünüyle bağımsız olmadıkları ve Divân-ı Hümâyun'un denetiminde bulundukları görülüyor.
Ancak Sultan İkinci Selim devrinden itibaren yalnız veliaht olan (en büyük) şehzade Sancak'a gönderilmiş ve Manisa Sancağı veliaht Şehzade Sancağı olmuştur.
On yedinci yüzyıl başında bu uygulama da kaldırıldı.

TIMAR VE İLTİZAM SİSTEMİ
a. Arazi Tahrirleri
Arazî tahrirleri dirlik'lerin düzenini takip etmek için olduğu kadar, reaya'nın iskân siyaseti, varidatı ve nüfusu hakkında Merkez'e değerli bilgiler sağlamaktadır. Yeni fethedilen ülkelere heyetler gönderilerek arazî ve emlâkin kayıtları çıkartılırdı. Bunun dışında bir yerin geliri büyük miktarda artar veya eksilirse, nüfusu başka yere geçerse veya yeni göçlerle kalabalıkla-şıp yeni köyler kurulursa, yahut da arazi ihtilâfları artarsa ve periyodik olarak da her 30 yılda (en geç 80-100 senede) bir arazî tahrirleri yenilenirdi.
Arazî tahriri işleri "Nişancı" nezaretinde( “muharrir” veya "İl yazıcı") denilen bir görevlinin emrindeki kâtiplerle yapılırdı.
Arazî, önce Padişah Kaş'ları, havass-ı vüzerâ, paşmaklıklar, arpalıklar zeametler ve tımarlar, Padişahlara mahsus vakıflar, diğer vakıflar ve bütün mülkler olmak üzere muhtelif cinslere ayrılırdı. Sonra arazî tahriri yapılacak bölgedeki şehir, kasaba ve köyler dolaşılarak vergi yükümlülerinin ve vergi muafiyeti olanların künyeleri, hangi sebeplerle muaf oldukları, topraksız köylü, evli ve bekâr, ihtiyar, sakat, sanat sahibi ve ilmiye mensupları, köy merası, kışlağı ve yaylağı, korusu, ormanı, çayırı, hayvanları, buğday, arpa, nohut, ceviz, üzüm, bal, sebze, meyve, pirinç ve sair üretiminin yıllık miktarı ve yükümlü olduğu vergiler ve kimlere "dirlik" olarak tahsis edildikleri yazılırdı.
Yeni tahrirler sırasında edinilen bilgiler eski tahrire ait defter kayıtları ile karşılaştırılarak yanlışlık yapılmamasına çalışılırdı. Bu defterlerde bütün nüfus tek tek sayılmaz, yalnız vergi mükellefi erkekler ve bazı vergilerin taksimatı için gerekli olan "hane sayısı" belirtilirdi, il yazıcı (muharrir)'mn topladığı bu bilgilerin temize çekildiği deftere “mufassal “ denilirdi.


b. Dirlik'ler
Yeni ülkeler fethedilince toprak ve nüfus sayımı yapılır, geliri saptandıktan sonra padişah'a "havass-ı hümayun" olarak ayrılanlar dışında kalan arazi gelirleri açısından belirli dilimlere bölünür, vezir beylerbeyi, sancakbeyi ve sipahilere "dirlik" olarak verilirdi.
"Dirlik" terimi, genel anlamıyla "tımar, zeamet, has" olarak seyfiye sınıfı için hizmet karşılığı gelir olarak tahsis olunan tevcihat'ı kapsar. Aslında kapıkulu askerlerine maaşları yevmiye, ulufe türünde nakit para olarak verilir. Bunlar dışında sürekli olmasa da bazı devlet hizmetlerine maaş verildiği gibi, bazı ulemâ'ya da vakıf gelirlerinden gündelik bağlanmıştı.
Dolayısıyla ulufe ve benzeri verilen maaşlara da veya malikâne, arpalık türü tahsislere de "dirlik" denilirdi. Yıllık geliri 3 000-20 000 akçe olanlara "tımar", 20 000-100 000 akçe olanlara "zeamet", 100 000 akçeden fazla olanlara da "has" adı verilirdi.
Tımara çıkan bir yeniçeri'ye 9 bin akçelik dirlik verilmektedir. Ocak hasekilerine 10 bin, yayalar ve bölükbaşılarına 15 bin, defterdar'lara 130-160 bin, nişancıya 180 bin, yeniçeri ağasına 200 bin, vezirlere l milyon, sadra -zam'a 1,2 milyon akçelik dirlikler verilirdi.
Dirlik sahiplerinin toplayacakları vergiler bağlı oldukları eyalet ya da sancak kanunnamelerinde gösterilmişti. Ancak dirlik sahipleri toprağın mülkiyetine sahip değil, fakat bazı yükümlülükleri yerine getirmek şartıyla, toprağı işleyen reaya'nın "cizye, koyun resmi ve avânz vergisi" dışındaki tekâlif-i seriye'si ile sınırlıdır. Bu bağlamda "selâmet, geçit, otlak, yaylak, kasabhane, şercin" denen sevaim zekâtı ile "öşür, cizye, zemin, çift, tapu, bennak, raiyyet" vergi ve resimlerini toplamak ve tasarruf etmek hakkına sahipti.
Diğer taraftan tımar sisteminin bozulması ve tımarlı sipahilerin geri hizmete alınmasıyla sayısı arttırılan kapıkullarına ulufe sağlamak Hazine'nin yükünü iyice ağırlaştırdı. Üstelik ziraî üretim de azaldı.
(1) Tımarlar
Osmanlı tarım ekonomisinin temelini oluşturan tımar sistemi özellikle Rumeli'de gayrimüslim ülkelerden kazanılmış topraklar üzerinde yaygın olarak uygulanmaktadır. Osmanlılar Anadolu'da yerleşik toprak düzenini bozmak istemediler. Dolayısıyla Beylikler Dönemi'nden devredilmiş tımarlara dokunmadılar. Hatta eski tımar sahiplerini de yerlerinde bıraktılar.
Timar sahibine "sipahi, sahib-i arz, sahib-i râiyet" denirdi. Çıplak mülkiyeti devlete ait timar arazisinin sipahiye tahsis edilmiş bölümü "kılıç", "kılıç yeri", "hassa yeri", "hassa çiftlik" adlarıyla anılırdı. Bunun dışında kalan "reaya çiftlikleri" ne ayrılmış arazî'yi, tescilli tapu resmi karşılığında işlenmek üzere reayaya kiraya verirdi. Toprağın mülkiyetine değil bazı yükümlülükleri yerine getirmek şartıyla, toprağı işleyen reaya'nın cizye, koyun resmi ve avarız vergisi dışındaki vergilerini toplamak ve tasarruf etmek hakkına sahipti.
Köylüler bir çift öküzün işleyebileceği büyüklükte toprak üzerinden elde ettikleri gelir karşılığında "cebelû" olarak sefere katılmak ve sipahi'ye "çift resmi, (gayri müslimler için "ispençe"), bennak resmi, arûs resmi, cürüm ve cinayet resmî" gibi tekâlif-i örfiye ile (öşür gibi) tekâlif-i şeriyeyi ödemekle yükümlüydüler. Reaya aynî olarak ödediği vergileri sipahinin anbarına ya da pazar yeri'ne götürmek zorundaydı.
Sipahi, kendisine ayrılmış "hassa çiftliği"ni de kiraya verebilirdi. Bu durumda ekilen arazinin dönümü üzerinden "kulluk hakkı" olarak toprağın verim durumuna göre âlâ (en iyi) için iki, evsad (orta) için üç ve ednâ (kötü) için beş dönümünden beş akçe alırdı.
Küçük tımar sahipleri "rüsûm-i seriye" (öşür, tapu resmi) ve "rüsûm-i raiyet" (bennak/esmi, mücerret resmi) toplarlar ve tasarruf ederler. Üzerlerinde "serbest" kaydı bulunan ve "Serbest dirlik" denilen büyük tımarlar ya da zeamet ve hasların dirlik sahipleri "rüsûm-i serbestiye" (cürüm ve cinayet vergileri, arûs resmi) de alırlardı. "Cizye, koyun resmi ve avarız vergisi" devlete kalırdı.
(a) Timar'ın Şartları

Tımar’ın süresi sahibinin ömrü ve sipahilik hizmetini aksatmaksızın yerine getirmesiyle sınırlıdır. Yararlığı görülen sipahilere (ya da bazı durumlarda kapıkullarına) "ibtida" olarak tımarın yalnızca "kılıç" (ya da "kılıç hakkı") denen çekirdeği verilirdi. Bu çekirdek kısma zamanla yeni "terfi" ve "iltihaklar" olarak gelirini toplayabileceği bazı köyler ya da mezralar eklenirdi. Ancak bu ilavelerden elde edeceği gelirin sınırı kanunnamelerle saptanmıştır.
Sipahi öldüğünde yetişkin oğluna tımarın yalnızca "kılıç" (ya da "kılıç hakkı") denen ilk çekirdeği devletin yeniden değerlendirmesine bağlı olarak verilebilir. Ancak yararlıkları karşılığı babasının tımarına sonradan yapılmış "terakki", "terfi" ve "iltihak" gibi eklentiler varsa onlar geri alınır.
Tımar’ın çeşitli türleri vardı. "Serbest tımar"ların gelirleri daha fazla olduğu gibi, sahiplerine bazı yetkiler de tanınmıştı. "Münavebe uman" ya da "benevbet tımar" birden fazla kişinin üzerinde bulunmakta ve bunlar sırayla sefere gitmekle yükümlüydüler. "Mülk tımarlarda mülkiyete yakın bir tasarruf hakkı bulunurdu.
Tımarlar sipahiler dışında kale dizdarları (komutanları), savaşta yararlık göstermiş askerler, Kaptan Paşa eyâletinde denizle ilgili görevleri olan kimselere de tevcih edilmekteydi. Örneğin "Müstahfiz tımarı" bir kaleyi korumakla sorumlu dizdarlara verilirdi.
(b) Tımar’ın Geri Alınması
Tımarını terk ederek hizmetini ihmal eden ya da sefere katılmayan sipahilerin tımarları geri alınırdı. Cinayet, dine saygısızlık, isyan, sarhoşluk, zina, reayaya kötü muamele gibi suçlar da tımarın kaybedilmesine sebeplerindendir. Ancak devlet tımarı hiçbir sebep gösterilmeksizin de geri alabilir. Ölüm ve emeklilik durumlarında da tımar boşalırdı. Boşalan tımarların (mevkuf) gelirleri, yeni bir tevcih yapılana kadar, bir mevkufçu (ya da mevkufatçı) tarafından toplanırdı.Devletin tımar üzerindeki denetimleri ve tımar sahiplerinin değiştirilmesi, sipahilerin taşrada bir toplumsal güç olarak ortaya çıkmasını önlemiştir.
(2) Zeâmet'ler
Zeamet, sancakbeyleri ve beylerbeylerinin yararlık göstermiş oğullarına, tımarlılara, yörük, voynuk, müsellem ve yaya beylerine, tımar defterdarlarına, defter kethüdalarına, çavuş, müteferrika, kapıcı, Dîvân katibi olanlara, subaşılara askerî görevler karşılığı beratla verilen ve yıllık geliri 20-100 bin akçe arasında bulunan orta boy dirliklerdir.
Zeametin 20 bin akçelik çekirdek kısmına "kılıç", fazla kısmına da "hisse" denirdi. Zeamet herhangi bir sebeple boşalırsa, "bozuntu fermanları" hazırlanarak 20 bin akçelik "kılıç" kısmı önceki zaimin oğluna ya da bir başkasına beratla verilir, "hisse" dilimi ise diğer tımar ve zeamet sahiplerine "terakki" olarak dağıtılabilirdi. Zaimlere bazen başka sancak ve kazalardaki zeametlerden de terakki verilebilirdi. Merkez isterse zeameti geri alabilir, ya da yerine "bedel-i zeamet" denen aylık bağlardı.
Zâim'ler zeamet gelirinin gerektirdiği sayıda atlı, donanımlı, harçlıklı cebelü besler. Buna karşılık dirliğin tekalif-i Seriye ve tekalif-i örfiyesini doğrudan toplardı.
(3) Haslar
"Hass-ı Hümâyun" terimi ile anılan Padişah'a ilişkin dirlikler Fatih Kanunnamesi ile düzenlenmiştir. Hass-ı Hümâyun gelirinin bir bölümü Devlet Hazine'sine, diğer bölümü de doğrudan Padişaha ait olurdu.
Sadrazam, vezirler, beylerbeyleri ve sancakbeyleri'ne görevle ilgili tevcih edilen haslar ise "havass-ı vüzera" adıyla anılırdı. Bu hasların yıllık gelirleri 1-1,5 milyon akçe arasında değişirdi. Has sahiplerinin vergilerini voyvoda denilen görevliler toplardı.
Her Padişah değişiminde tüm beratlar değişir, has sahiplerine de yeni beratları belirlenen bir hare karşılığı olarak gönderilirdi.
Has'taki toprakları gerektiği işlemeyen köylünün elinden arazi alınarak bir başkasına verilirdi.
İltizam Yöntemi
iltizam sistemi, ziraî üretimin gerçek değerinden bağımsız olarak, belirli dönemler için önceden belirlenen tahminî vergilerin peşin para karşılığında "mültezim" denilen bir girişimciye satılması demektir. Başka bir deyişle mültezim belirli bir bedel karşılığında vergi toplama işini üslenmiş müteahhit'tir. Dolayısıyla mültezim bu işe kâr amacıyla girmiştir, ilke olarak toplanan gelirin Hazine'ye ödenen kısmından fazlası mültezimin kân demektir. Ancak mültezimin elde ettiği gelirin iltizam bedelinin altında kalması da mümkündür. Bundan dolayı tek bir mukataa değil birkaçı bir arada eklenerek iltizama verilirdi. Dolayısıyla birinin kârının, diğerinin zararını telafi etmesi sağlanırdı. Böylece devleti toplamakta zorluk çekeceği ya da Hazine'nin yapacağı masrafı karşılayamayacak olanlar da mültezimler vasıtasıyla takip ettirilerek vergi adaleti sağlanmış olmaktadır.
Vergilerinin tahsil işi bir mültezime verilmiş mukataalar için "iltizamen idare ettiriliyor" denilirdi. Diğer taraftan bir mukataa'dan iltizam karşılığında Hazine'ye giren para "bütçe"lerde vergi olarak değil, "iltizam bedeli" olarak görünür.
Mâliye tarafından en az yıllık gelirine göre açık artırmaya çıkarılan mukataaların vergilerini toplama hakkı, en yüksek teklifi yapan mültezime 1-3 yıllığına devredilirdi. Diğer taraftan On altıncı yüzyılın ikinci yarısında devletin nakit ihtiyacının artmasıyla, tımar düzeninin bir parçası olan vergi kaynakları da mukataaya çevrilerek iltizama verilmeye başlandı.
iltizamlar açık arttırma yoluyla yapılırdı. İhaleyi alan kişi ihale bedelinin bir miktarını "muaccele" adıyla peşin, kalanı taksitle ödemektedir. Ancak taksitlerin ödenme tarihleri geldiğinde mültezim, borcunu devlete ödeyememesi yahut da ölmesi durumlarına karşı bir kefil gösterirdi. Bununla beraber kefilinden de herhangi bir sebeple tahsil edilememesi halinde Hazi-ne'nin zararlar hanesine kaydedilirdi.
Mültezim İstanbul’da bir kefil göstermek ve ihale bedeli olan tahmin edilmiş vergi gelirinin "muaccele" denilen ilk taksidini Mukataa Kalemi'ne yatırmak zorundadır. Bundan sonra vergi yükümlülerinden vergileri toplaması hakkında kendisine Divan-ı Hümayun tarafından bir "mukataa beratı" verilirdi. Geri kalan taksitleri toplanan vergiler içinden öder ve farkı ise kazanç olurdu.
Büyük mukataalar küçük birimlere ayırabilir ve kendi seçtiği ve kadı tarafından tasdik olunan ikinci ellere iltizama verilebilirdi.
VAKIFLAR
İslâm toplumlarında sistemli "karşılıksız hizmet" "Vakıf" müessesesi ile sağlanır, İslam hukukuna göre vakıf, "Yararları insanlara ait olmak üzere Allah'a adanan ve zaman süresi ile tahdîd edilmeksizin temlik ve temellükten habs ve men' edilen mal'dır. İslâm vakıflarında gaye "kurbet" kasdıdır. Yâni vakfın Allah rızâsı için yapılması ve hizmetin "sevab ve ibâdet" nitelikli olması gereklidir. Böylece vakfedenin irâdesi peşinen yönlendirilmiş olmaktadır. Diğer taraftan vakıf bir başka kutsal kavram olan "beka" fikrine istinat eder. Görüldüğü gibi esas açısından bir hukuk kurumu olan Osmanlı vakıflarının kendine özgü kavramları ve özel bir hukuk terminolojisi vardır. Hayır müesseseleri biçiminde kurulmuş vakıflarda intifa hakkından (kullanım), diğerlerinde ise bağışlanan malın gelirinden yararlanılır. Bu nedenle vakıfnamelerde bağışlayanının ağzından naif konuşma dili ile yapılmış anlatımın yanında güçlü bir hukuk dili ile yapılmış açıklamalar birlikte bulunur.
İslam inancında bir Müslüman ölümünden sonra devam eden bir hayır bıraktığı takdirde "sevab defteri" kapanmaz. Vakıf ise nass'ın koruması altına alınmış "ebedî" bir hayırdır. Dolayısıyla Osmanlı ülkesinde Padişahları başta olmak üzere sadrazamlar, devlet ricali ve ümerâ ile diğer varlıklı kişiler sayısız vakıflar yapmışlardır.
1. AMAÇ
Vakıflar yalnız ibadet, eğitim, sağlık ve ulaşım gibi toplumsal temel ihtiyaçları konu almaz. Genelden özele doğru insanların toplum hayatı içinde yolculara yardım etmek, esirleri azad etmek, dul kadınlara yardım, fakir kızlara çeyiz temini, düşkünlere bakılması, mektep çocuklarının gezdirilmeleri, muhtaç kadınların çocuklarını bir yerde toplayarak onlara süt annelerin tayin edilmesi, yetim fakir çocukların korunması, hizmetçilerin kırdıkları kap-kacak ve testi gibi malzemelerin ödenmesi, kimsesiz fakirlerin cenazelerinin defni, zayıf hayvanların otlayıp beslenmeleri için çayırlar ve hatta, yollara atılan pisliklerle balgamların kaldırılması, duvarlara, hela kapılarına yazılan çirkin yazıların sildirilmesi gibi akla gelebilen tüm toplumsal ihtiyaçları gidermek, sıkıntıları hafifletmek amacıyla sürekliliği olan nakdî, aynî gelirler ve arazîler vakfedilmiştir.
Nitekim zorhâne, cündî , pehlivan tekkeleri gibi kuruluşlar, ya da Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesi olan "Okmeydanı" ve benzerleri, kemankeş zaviyeleri gibi vakıflar, çağdaş anlamıyla spor faaliyetleri yapılan vakıf müesseseleridir. Orduya nişancı, okçu, binici yetiştiren bu vakıf tesislerinde eğitilen sporculara maaş bağlanıyordu.
Sel, yangın, hastalık, fakirlik, vergi borçları gibi zaruretlerin giderilmesi âcizlerin doyurulup giydirilmesi, tedavi edilmeleri, iş yapacaklara sermâye bulunması, borçtan mahkûm olanların borçlarının ödenmesi için "avarız vakıfları" olarak bilinen bir vakıf kategorisi vardır. Bu bağlamda yalnız İstanbul’daki imaretlerde günde 30.000 kişiye parasız yemek veriliyordu.
Vakıflar başlangıçta tayin ve azilleri kadı tarafından arz edilen vakıf mütevellileri ile idare olunmuşlar, kadı ve vakıf müfettişleri tarafından denetlenmişlerdir.
Padişah vakıfları ise önceleri sadrazam, vezirler, daha sonra şeyhülislamlar, nihayet (Saray'da Padişahın vekili sayılan) babüssaade ağaları tarafından idare edilmiş ve denetlenmişlerdir.
Bunlar dışında "avarız vakıfları" gibi bazı vakıflar mahiyetleri icâbı devlet murakabesi olmadan yalnızca mütevellilerin idaresinde yönetilirler.
Bu toplum faydaları dışında, geliri kısmen ya da tamamen vâkıfın evlâd ve ahfadına tahsis edilmiş, mülkiyetin dağılmaması için bir tür vasiyetname mahiyetinde vakıflar da kurulmuştur. Bunlara "zürrî" vakıflar denilirdi.

Vakfiyeler
Osmanlı hükümdarlarına ait bilinen ilk vakfiye Orhan Bey'e aittir. Vakıf yapmak isteyen dileğini "vakfiye" denilen bir senetle belirtir. Kadıya müracaat ederek senedi mahkeme siciline kaydettirir. Bu vesika artık "vakıf senedi"dir. Tescil işleminden sonra kanunlaşır. Üstelik İslam Hukuku'na göre "Vâkıfın şartı, şârî'in nassı gibi" yâni Kur'an âyetleri hükmünde olur ve değiştirilemez. Artık Padişah dahil herkes bu senedin hükümlerine uymak zorundadır.
Diğer taraftan Padişahlar bile bu yol'dan gitmeğe, yâni kendi vakfiyelerini mahkeme siciline kayıt ve tescil ettirmeğe mecburdurlar. Aksi halde vakfiyelerinin "nas'lar" niteliğinde hükmü olmaz. Yalnızca Padişahı bir emir niteliğinde kalırlar.
Bir vakfiyede önce kurucunun adı, künyesi, lâkabı, şöhreti, unvanı gibi kendisini iyice belirleyen bilgiler bulunur. Daha sonra ne maksatla bu vakfı kurduğu, isteklerinin neler olduğu açıklanır. Bu isteklerinin yerine getirilebilmesi için kurulan vakfa terk ve tahsis edilen gelirlerin neler olduğu, nerelerden ne miktar para veya mal temin edileceği belirtilir. Bu gelirlerin hangi oranlarda nerelere ve kimlere sarf edileceği açıklanır. Nihayet Allah rızâsı için yapmak istediği bu arzusunu yerine getirmeyenlere, parasını yiyenlere yahut başka yerlere sarf edenlere uhrevî bir ceza şartı olarak uzun beddualar edilir.
2. YÖNETİM
Osmanlı Devleti'nde padişahlar, vezirler, yüksek görevliler ve halktan zengin olanların ülkenin çeşitli yerlerinde yaptırdıkları cami, medrese, mektep, han, hamam, kervansaray, tekke, zaviye, çeşme, yol ve köprü gibi sayısız vakıf eser kurumların işletilebilmesi, onarım ve bakımlarını sağlamak için yönetimi "evkaf nazırı" denilen görevlilere bırakılmıştı.
Osmanlı ülkesinin üç kıt'a üzerinde genişlemesi ve iktisadi gelişmesi sonucunda vakıfların da sayısı çok arttı. Dolayısıyla başlangıçta yalnızca sadrazam’ın nezaretine bırakılmış olan vakıf yönetimi genişletildi. On altıncı yüzyıla gelindiğinde sadrazam yetkisinde bulunan tüm vakıfların yönetimi onun adına reisülküttab'ın, ulema nezaretinde bulunan vakıflar şeyhülislam'ın, Hanedan'a mahsus vakıfların yönetimi de kapı ağası'nın nezaretine bırakılmıştı.

TARİH ÖĞRETMENİ-SUAT HİTAY Bursa Kız Anadolu Lisesi

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz