Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Kanuni Sultân Süleyman
Milli kimlik korunmalıdır!..
Bursa Alâaddin Bey Camii
Osmanlı’da Kadın Askerler (2)
Kütahya Ulu Cami - Cami-i Kebir
Ermenek Meydan Camii
Osmanlı Kültür ve Uygarlığı
MEHTER, Osmanlılar'da
Alâaddin Arabî
Kütahya Deveyatağı (Deve Yatağı) Camisi

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Osmanlıının Büyük Değer Verdiği Şehir:Kudüs

Osmanlıının Büyük Değer Verdiği Şehir:Kudüs

İsmail Kahraman
Dünya’nın kalbi Kudüs’e yolculuk

Peygamberimizin Mirac'a çıktığı Kudüs'te ve Mescid-i Aksa içinde ilk kez TV5 belgesel çekti. Belgeselin TV5 kanalında yayımlanması büyük ilgi gördü. Türk televizyonları arasında ilk kez Mirac’ın gerçekleştiği Kubbetüssahra'nın içini Devr-i Âlem programı ekranlara getirdik. Araştırmacı gazeteci ve belgesel yönetmeni İsmail Kahraman'ın kaleminden Peygamberler tarihinde önemli yeri olan dünyanın kalbi Kudüs notları..

Peygamberimizin Miraç'a çıktığı Kudüs'te ve Mescid-i Aksa içinde ilk kez TV5 belgesel çekti. Belgeselin TV5 kanalında yayımlanması büyük ilgi gördü. Türk televizyonları arasında ilk kez Mirac’ın gerçekleştiği Kubbetüssahra'nın içini Devr-i Âlem programı ekranlara getirdik. Araştırmacı gazeteci ve belgesel yönetmeni İsmail Kahraman'ın kaleminden Peygamberler tarihinde önemli yeri olan dünyanın kalbi Kudüs notları..

Mirac Hadisesi ve Kudüs

Miraç hadisesinin yaşandığı Kudüs'te ve Mescid-i Aksa içinde çektiğimiz belgeselin yayını büyük ilgi gördü. Türk televizyonları içinde ilk kez Mirac’ın gerçekleştiği Kubbetüssahra'nın içini biz ekranlara getirdik. Dinler ve peygamberler tarihinde Kudüs’ün çok önemli yeri bulunmakta.

Bu yazımda sizleri dünyanın merkezi Kudüs'e götürmek istiyorum. Her taşında insanlık tarihinden izler bulduğumuz tarihi Kudüs şehrine girmeden önce doğu Kudüste kısa bir tur atalım...

Sultan Süleyman Caddesi eski Kudüs’ün simgelerinden biri. Her Kudüslünün hafızasında Selahaddin Eyyubi ismi büyük bir anlam ifade ediyor.

Kudüs, insanlık tarihiyle başlayan dinlerin beşiği

Kudüs, insanlık tarihiyle başlayan mübarek şehir. Kudüs, İslamiyetin, Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın kutsal şehri. Kudüs, Müslümanların ilk kıblesi. Hz. İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve Yusuf... Hz. Davud, Süleyman, Musa, Harun, İsa ve son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (sav) ve adını bildiğimiz, bilemedigimiz daha nice peygamberin gelip geçtigi, mukaddes topraklar… Kudüs, dünyanın merkezi kabul edilen mukaddes, masum ve mahzun şehir..

Kudüs: Peygamberler şehri

Kudüs, bir Peygamberler şehri. Peygamberler, Allah’ın mübarek kıldığı bu topraklarda görev yapmışlar.. Resul-i Ekrem, sadece üç mescid için yolculuk sıkıntısına katlanılabileceğini buyurmuş. Bunlardan ilki Mekke’de, Kabe’nin yer aldığı Mescid-i Haram, ikincisi Medine’deki Mescid-i Nebevî ve üçüncüsü Mescid-i Aksa. Efendimizin Mirac yolculugundaki ilk durağı olması bakımından da Kudüs ve Mescid-i Aksa ayrıca büyük önem arz ediyor.

Kudüs bize hiç de uzak değil. Elimizi uzattığımızda dokunabilecek kadar yakın.. Ancak ne yazık ki iç dünyamızdan o kadar uzaklaştırmışız ki bu mukaddes beldeyi. Bugün Kudüs mahzun, boynu bükük, kudüs kanadı kırık, biçare. Kopuk ve bölünmüş hayatlar hüküm sürüyor burada.

6000 yıllık şehir Kudüs

Filistin ve eski adıyla Şam bölgesinde yer alan en büyük şehirlerden birisi olan Kudüs’ün tarihi hakkında araştırma yapıyoruz. Şehrin ne zaman kurulduğu kesin olarak bilinmiyor. Ancak tarihçiler bu mukaddes beldenin 6000 yıllık bir geçmişi olduğunu tahmin ediyor. Sahih İslam kaynaklarına başvurduğumuzda Kudüs’le ilgili şöyle bir hadisle karşılaşıyoruz: Ebu Zer el-Gifari hazretleri, Peygamberimize; “Ey Allah’ın Resulü, dünyada ilk kurulan mescit hangisidir?” diye soruyor. Peygamber Efendimiz “Mescid-i Haram’dır” buyuruyor. Daha sonra hangisidir diye sorduğunda Efendimiz “Mescid-i Aksa’dır” diye cevap veriyor. Ebu Zer (ra), “Aralarında kaç yıl vardır?” diye soruyor. Resulü Ekrem 40 yıl diye cevap veriyor ve ekliyor: “Namazı hangi camide idrak edersen, onda namaz kıl. Fazilet ondadır.”

Böylesine kadim, böylesine mukaddes bir belde olan Kudüs’ü ziyaret ediyoruz. Bir taraftan da tarihiyle ilgili araştırmamıza devam ediyoruz. Kudüs, tarih boyunca birçok devletin yönetimi altına girmiş, yedi defa el değiştirmiş. Bazı tarihi kaynaklara göre Arapların en eski kabilesi kabul edilen YABUSİLER milattan önce 5000 yıllarında bu şehri kurarak şehre YABUS adını vermişler. Milattan önce 1049 yılından itibaren şehir Yahudilerin eline geçmiş. Ve DAVUT ŞEHRİ olarak anılmaya başlanmış. Yahudileri şehirden çıkartan Farisiler, milattan önce 586 yılında şehre egemen olmuş. Milattan önce 332 yılında YUNANLILAR; Milattan önce 63 yılında da ROMALILAR şehirde hüküm sürmüş. Roma hükümdarı “Hadiryan” miladi üçüncü asırda şehre İLİYA KAPTULİNA Adını vermiş. Milattan sonra 330 yılından itibaren Kudüs Bizanslıların yönetiminde üç asır kalmış. Ancak hiçbir zaman İslam medeniyetinde yaşadığı huzuru ve sükunu bulamamış.

Hicretin 14. yılı, Miladî 636 yılında Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in Âlem-i Bekâ’ya irtihalinden dört yıl sonra İslâm orduları, Suriye, Irak, Filistin ve Mısır cephesinde zaferden zafere koşuyordu. İslâm devletinin kuzeye doğru sınırlarının genişlemesiyle birlikte Müslümanlar Filistin topraklarına yöneldiler. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Filistin üzerine M. 633'te iki küçük birlik gönderdi. Bu birlikler önemli başarılar gösterdi. Daha sonra 634'te İslâm ordusunun Remle yakınlarında Bizans ordusuna karşı kazandığı zaferle Kudüs dışındaki bütün Filistin toprakları fethedildi. Nihayet Kudüs'ün fethi 638'de ikinci halife Hz. Ömer (r.a.) döneminde gerçekleşti. Bugün Hz. Ömer’in bıraktığı izler âlâ sımsıcak..

Hz. Ömer (r.a.) Kudüs Fermanı

Hz. Ömer (r.a.) Kudüs’e geldiğinde bu kapıdan yani Yafa Kapısı’ndan içeri girerek tam burada namaz kıldı ve namaz kıldığı yere bir camii inşa edildi. Bu cami Hz. Ömer Camii’dir. Harem-i Şerif’in dışında, 500 metre batıda yer alan Hz. Ömer Camii bize Hz. Ömer’le ilgili çok manidar bir olayı da hatırlatıyor. Duygulanıyoruz. Ebu Ubeyde bin Cerrah komutasındaki İslâm orduları Kudüs’ü kuşatmış, şehrin düşeceğini anlayan Patrik bir şartla teslim olabileceklerini belirtmişti. Anlaşmayı bizzat İslam ordusunun emiriyle gerçekleştirmek istiyordu. Ebu Ubeyde, “Emir benim. Buyurun şartları görüşelim,” deyince patrik “Hayır ordu komutanına değil, şehri bizzat devlet başkanınıza teslim edebilirim,” diye ısrar ediyordu. Bunu haber alan Hz. Ömer, Medine’de yerine Hz. Ali’yi vekil tayin edip yola çıkmıştı.

İki yolcu... Sadece bir binekleri var. Bineğe sırayla biniyorlar. Kudüs’e doğru ilerliyorlar. Biri efendi, diğeri köle... bu tepeye ulaşıyorlar. Hz. Ömer binekte, köle yürüyor. Efendi, nöbet sırasının bittiğini belirtmek için tekbir getiriyor. Tepe, hemen o gün, orada “Tekbir Dağı” adını alıyor ve hâlâ bu adla anılıyor. Binme sırası kölede... Köle itiraz ediyor: “Köle bineğin üzerinde, efendisi hayvanın yularını tutmuş vaziyette şehre girmek uygun olmaz. Bu da zaferimize gölge düşürür” diyor. Adalet timsali Hz. Ömer, “sıra seninse senindir” diyor. Hıristiyan halk, şehirlerini teslim almaya gelen devlet başkanını karşılamak üzere Şam Kapısında toplanıyor. Başlarında Patrik Sophronius... Halk, köleyi hayvanın üstünde görünce saygılarını sunmak üzere önünde secdeye kapanıyorlar. Köle, elindeki asa ile onlara dürtüyor ve: “Yazıklar olsun size...” diye haykırıyor; “Allah’tan başkasına secde edilmez.” Ve halka kendisinin köle, devlet başkanının yuları tutan kişi olduğunu söylüyor.

Patrik bir köşeye çekilip ağlamaya başlıyor. Hz. Ömer neden ağladığını soruyor. “Saltanatı kaybettiğim için mi ağladığımı zannediyorsun? Allah’a and olsun ki bunun için ağlamıyorum. Sırf sizin hakimiyetinizin sonsuza dek kesintisiz devam edeceğini anladığım için ağlıyorum. Zira zulmün hakimiyeti bir andır. Adaletin hakimiyeti ise kıyamete kadardır. Ben sizi fethedip geçen, sonra yıllar içinde kaybolup giden bir yönetim zannetmiştim,” diye cevap veriyor.

Evet bugün zulüm hakimiyetini sürdürüyor bu topraklarda.. Müslüman, gayrimüslim halk, İslamın adaletine hasret.. Nerden nereye… Bir zamanlar İslam medeniyetiyle huzur ve refah içinde yaşayan Kudüs bugün inim inim inliyor. Çatışmalar, sürgünler… gözyaşları… bölünmüş hayatlar…

Kudüs surlarından eski Kudüse girmek için Doğu kudüsün en hareketli kapısı şam kapısına geliyoruz. Burası modern zamanların cıvıl cıvıl Ortadoğulu havasını taşıyor hâlâ. Seyyar satıcılar tezgahlarda sergilenen eşyalar... Kapalı çarşılar ve dükkanlar... Sokak ve caddeler adeta dinler geçidi gibi. Her dinden insanları görmek mümkün. Şam kapısı ve etrafı Müslümanların yoğun olduğu bir bölge ve günün her saati farklı insan manzaralarıyla dolu. Bir kasetçi dükkanına giriyoruz. Arapça şarkılar bize eşlik ediyor. Kudüsle ilgili tarihi kitap ve belgeler satın alıyoruz.

Sergilediği malları satmaya çalışan bu insanlar aslında Kudüs’ün sosyo ekonomik yapısını gösteriyor. Kalabalıkların arasında Şam Kapısı’ndan giriyoruz. Bu kapıdan içeri girince gerçek Kudüs’e adım atmış oluyoruz. Dosdoğru ilerlediğimizde karşımıza Mescid-i Aksa çıkıyor. Ama Mescidi Aksa’nın kapısına varmamız içeri girmemiz anlamına gelmiyor. Burada İsrail polisinden onay almamız gerek.

Mescid-i Aksa: Ayrı bir dünya...

Mescid-i Aksa’da kendinizi ayrı bir dünyada hissedersiniz. Dünyayla irtibatınız kesilir kendinizi bir mana âleminde bulursunuz.. Dünya coğrafyasında yaşayan iki milyara yakın Müslüman bu mukaddes mekanı ziyaret etme arzusuyla yanıp tutuşur. Burası Harem-i Şerif... Ayrıca, Kudüs’te yaşayan tüm Müslümanların buluşma yeri... Bir sığınak, bir özgürlük alanı, bir varlık göstergesi. Genç, ihtiyar, kadın, erkek, her yaştan Kudüslü burada toplanır. Kudüs’ün nabzı burada atıyor. Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra’nın çevrelediği Harem-i Şerif’in içindeyiz. İslam âleminin en kutsal mabedlerinden Mescid-i Aksa karşımızda duruyor... 6 Osmanlı padişahının sürekli yenileyerek ayakta tuttuğu bu yapının bu günkü kubbesi 1752’ de III. Osman döneminde yaptırılmış.

Osmanlı büyük önem veriyordu

Seyyahların Piri, Evliya Çelebi’nin meşhur Seyahatnâmesini okuduğumuzda Mescid-i Aksa’yla ilgili şu bilgilere ulaşıyoruz. “Mescid-i Aksa’ya 800 kişi hizmet etmektedir. Bu muazzam teşkilatı, Osmanlı devletinin servetini sağlamış. Dört mezhebin birer hatibi ve imamı vardır. Elli müezzini bulunur. Sair hizmet erbabını ona göre kıyas ediniz.” Evliya Çelebi’nin verdiği bu bilgiler Osmanlının bu mübarek mabede ne denli önem verdiğini bize gösteriyor.

İçeri giriyoruz. Mescid-i Aksa’nın her köşesinde günün hemen her saatinde ders yapan vaaz dinleyen ibadet eden Müslümanlara rastlıyoruz. Çocuklar da bu manevi atmosferden payını alıyor. Yarım yamalak Arapçamızla çocuklarla sohbet ediyoruz.

Siyonistler minberi yaktı!

Camii’nin mimberi, 1969 yılında Siyonistlerin Mescid-i Aksa’ya düzenledikleri saldırı sırasında yakılmış. Yangında Selahaddin Eyyubi’den kalan ahşap minber kül olmuş. Onun yerine basit bir mimber yerleştirilmiş.

Mescidi Aksa’nın orijinal temelleri şimdiki caminin birkaç kat aldında. Süleyman Peygamber dört bin yıl önce buraya muhteşem bir mabed yaptırmış. Bu mabedin temelleri üzerinde Mescid-i Aksa yapılmış.

Köstebek Siyonistler!

Mescid’i aksanın alt kısmındaki eski mescide iniyoruz. Buraya eski mescidi aksa diyorlar. Zaman duruyor ve kendimizi bir anda binlerce yıl ötede hissediyoruz. Binlerce yıl önce konulan temel taş kolonlar yavaş yavaş erimeye başlamış. Osmanlılar döneminde Taş kolonların yıkılmaması için etrafı beton direklerle çevirilmiş. İsrail hükumeti Yahudiler için kutsal sayılan Süleyman Mabedi’nin temellerini bulmak için tüneller kazıyor. Mescid-i Aksa’nın altına doğru açılan tüneller bizi düşündürüyor.

İşte burası Peygamber efendimizin Miraca çıkarken bütün peygamberlere namaz kıldırdığı yer... Eski Mescid-i Aksa’nın bir kısmı bugün kütüphane olarak kullanılıyor.

Hemen karşıda Kubbet-üs Sahra

Mescid-i Aksa’nın tam karşısında, kubbesi som altından yapılmış Kubbet-üs Sahra’ya yöneliyoruz. Osmanlının sembolü çınar, ölümsüzlüğün sembolü selvi ve barışın sembolü zeytin ağaçlarının altından geçerek Kubbetüssahra’ya giriyoruz.

Peygamber Efendimiz (s.av.)’in Miraca yükseldiği kutsal kayayı çevreleyen kutsal yapı. 7. yüzyılda Halife Abdülmelik tarafından yaptırılmış. Bugünkü görünümünü Kanuni döneminde almış. Kanuni bu kutsal mabedin dış yüzünü mermer ve çinilerle bezemiş. Mavi yeşil ve sarıyla karışık bu çiniler binaya bugünkü özelliğini veriyor. Yapıya ayrı bir güzellik kazandıran ve Kanuni tarafından yaptırılan mermer kaplamalar göz dolduruyor. Binanın üst kısmını saran bir kitabe görüyoruz. Kitabe kuşağı renkli sır tekniğiyle yapılmış. Kuşak Kanuni’nin ismini taşıyor. 1551 yılında yazılmış.

Mirac’ın vuku bulduğu yer

Ve içerde Hz. Muhammed (sav)’in Miraca yükseldiği kutlu kaya... İçeri adımımızı attığımızda huşu dolu bir atmosferin içine giriyoruz. İşte Asılı Duran Taş anlamına gelen Hacer-i Muallak. Hicretten bir sene önce, Miladî 621 yılında Hz. Peygamber (sav)’in üzerine basarak Mirac’a yükseldiği kayadır... Buraya gelenler elini bu kayaya sürüp Efendimize olan hasretini giderir ve dua eder. Biz de bu kayaya el sürerek dua ediyoruz. Kayanın üstünü örten kubbe harika süslemelerle bezenmiş.

Burada dolaşırken Miracla ilgili Kur’an’daki ayeti hatırlıyoruz: “Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren Allah Yücedir. Gerçekten O, işitendir, görendir.” (İsra Suresi,1)

On bir basamak merdivenle kayanın altına iniyoruz. Aşağı indiğimizde namaz kılan ibadet edenlerle karşılaşıyoruz. İçeriden tavana baktığımızda kayanın havada asılı olduğunu görüyoruz. Zaten bu yüzden Hacer-i Muallak olarak anılıyor. Burada insan tarifi imkânsız duygulara kapılıyor. Rivayete göre Peygamber Efendimiz tam burada namaz kılmış, rükudan kalktığı sırada taş efendimizin başına değmemesi için kendiliğinden yukarı doğru çekilmiş.

Altın kaplama kubbesiyle Kudüs fotoğraflarını süsleyen ve bugün pek çok kimse tarafından Mescid-i Aksa zannedilen üstü altın kaplı, sekiz köşeli bu yapı Kubbet-üs Sahra..

Bir dönem Haçlılar ele geçirmişti

Bir dönem Kubbet-üs Sahra’yı Haçlılar ele geçirmiş. Burayı kiliseye çevirmişler. Daha sonra Selahaddin Eyyubi, Kudüs’ü fethettikten sonra burayı kilise olmaktan çıkararak, cami olarak ziyarete açmış. Bugünkü görünümüne ise Osmanlı padişahları tarafından birçok kez yapılan tamirat ve eklemelerle kavuşmuş. Kubbet-üs Sahra başta Sultan Birinci Abdülhamid olmak üzere II. Mahmut Abdülaziz ve son olarak 1894’te İkinci Abdülhamid tarafından büyük masraflarla yenilenmiş.

Mescid-i Aksa’nın avlusunda burada hüküm sürmüş hemen her hanedanın izine rastlıyoruz. Memlüklülerden Osmanlılara kadar… Bu zarif mimber 1388 yılında inşa edilmiş. Yağmur duası için namaz kılınacağı vakit kullanılıyor. Mermer sütunları dikkat çekici. 1482 yılında yapılan bu Memlük şadırvanı Filistindeki en orijinal şadırvan olarak kabul ediliyor. Bugün hala ayakta. Bu yuvarlak şadırvansa Eyyubilerin eseri..

1327 yılında Memlüklar tarafından yenilenmiş. Avlunun dört bir tarafına serpiştirilen namazgahlarsa her dönemin izlerini taşıyor. Ama çoğu Osmanlı eseri. Avluda bir köşe daha var ki Osmanlı su medeniyetinin en güzel örneklerinden biri sayılmalı. 1525 yılından kalma bu şadırvan Kudüs valisi Kasım Paşa tarafından yaptırılmış. Suyu yine bir Osmanlı eseri olan sultan havuzundan sağlanıyor. Sultan havuzu, Kanuni’nin kudüse kazandırdığı en önemli armağan.

Harem-i Şerif-i bezeyen küçük yapıların hemen hepsinin Osmanlıdan izler taşıdığını görüyoruz. Kubbetül Mirac, Kubbetül Nebi, Kubbetül Yusuf, Burhaneddin Minberi, Memlük Türk Sultanı Kayıtbay Vakf-ı Sebil’i.

Kudüs, Osmanlı adaletine muhtaç

Osmanlılarla birlikte bu topraklarda kesintisiz 401 yıl süren Türk-İslam medeniyeti hüküm sürdü. Devlet-i Âli Osman’ın burada sağladığı barış ve güven atmosferi bugün yerini kaos ve kargaşaya bırakmasına rağmen burada yaşayanlar Osmanlı adaletini arıyor. Asırlar geçse de Osmanlının tesis ettiği barış ve adalet insanların dilinde.

İslâm fethinden sonra Kudüs ve çevresi 1097'ye kadar sürekli Müslümanların hâkimiyetinde kaldı. 1097'de haçlı ordularının kırk gün süren şiddetli kuşatmaları sonunda bu kutsal belde Hıristiyanların eline geçti. Haçlılar Kudüs'ü işgal ettikten sonra bir hafta süreyle şehirde katliam gerçekleştirdiler. Bu katliamda Müslümanlardan yetmiş bin kişi öldürüldü. Haçlı işgali yaklaşık doksan yıl sürdü. Bu işgale 1186 yılında Selehuddin Eyyubi son verdi. Haçlıların Kudüs üzerindeki ikinci hâkimiyetleri, bir ara Mısır hükümdarlığı yapan İsa el-Kâmil'in 1243'te Kudüs'ü, kendisine ve kardeşine yardımcı olan Bizans imparatoruna hediye etmesiyle gerçekleşti. Ancak bu hediye olayının üzerinden birkaç ay geçmeden Müslümanlar, Necmeddin el-Eyyubi'nin komutasında Kudüs'ü geri almayı başardılar.

Osmanlıyla bölge huzur buldu

Türkler Kudüs’e büyük önem verdi tarih boyunca. Özellikle Osmanlı Devleti. Yavuz Sultan Selim'in 1516'daki Mısır seferi sonrasında Kudüs ve Filistin, Osmanlı devletine bağlandı. Osmanlılarla birlikte bu topraklarda kesintisiz 401 yıl süren Türk-İslam medeniyeti hüküm sürdü. Osmanlılar vakıflar kanalıyla eski dönemlerden kalan eserleri sürekli tamir ederek ayakta tuttu. Yeni yapılarla Kudüs’ü imar ve ihya ettiler. Kudüs seyahatimizde bugün bu eserlerin çoğunu görüyoruz.

Kudüs, Osmanlı’nın adalet ve hoşgörüsüne muhtaç

Devlet-i Âli Osman’ın burada sağladığı barış ve güven atmosferi bugün yerini kaos ve kargaşaya bırakmasına rağmen burada yaşayanlar Osmanlı adaletini arıyor. Asırlar geçse de Osmanlının tesis ettiği barış ve adalet insanların dilinde. Bugün Kudüs’te yaşayanlar Osmanlıdan övgüyle bahsediyor. Osmanlı padişahlarıyla ilgili özellikle Abdulhamit Han’la ilgili övgü dolu sözler bize Osmanlının hafızalarda silinmez izler bıraktığını gösteriyor.

Osmanlı Devleti burada hakimiyeti boyunca ırk, dil, din ayrımı gözetmeksizin adaletli bir yönetim izledi. Padişahlar bu mukaddes beldenin üç ilahi dine göre kutsal olduğunu göz önünde bulundurmuş, hakimiyetleri altında bulunan insanlara saygı ve şefkatlerinin bir göstergesi olarak, Kudüs’ün Şam kapısında kale duvarındaki kitabeye "Allah’tan başka İlah yoktur ve Hz. İbrahim de O’nun dostudur" ifadesini yazdırmışlar. Bugün bu mukaddes belde Osmanlı’nın bu adalet ve hoşgörüsüne muhtaç...

Kanuni’den Kudüs’e 40 milyon akçelik yatırım

Kanuni Sultan Süleyman’ın Kudüs’e 40 milyon akçe, bugünkü raiçle yaklaşık 1 trilyon 500 milyar lira vakfederek burayı bayındır kıldığını öğreniyoruz. Yaptırdığı eserlerden sadece çeşmelerin sayısı 18. Sebil el-Silsile... Elvaad Kanuni Çeşmesi... Babel Nezir Çeşmesi... Kudüs Köprüsü üzerinde Sebil bil-Kadissultan…

Osmanlı eserleri bu kadarla sınırlı değil. İşte son şeklini Lala Mustafa Paşa’yla alan Kudüs Kalesi ve kalenin girişinde Kanuni Namazgâhı... Kale içinde bulunan Lala Mustafa Paşa Camii görülmeye değer. Caminin minaresinin 19. yüzyıldan bu yana Davut kulesi adıyla anıldığını öğreniyoruz.

Zeytin dağından Mescidi Aksa’ya inen yolu takip ediyoruz. Bu yolun Hıristiyanlar açısından ayrı bir önemi var. Geleneğe göre Hz. İsa’nın hayatının son anları bu vadide geçmiş. Hristiyanlar her yıl Hz. İsa’nın geçtiği yolları izleyerek hacı olurlar.

Burası Hıristiyanlara göre Hz. İsa’nın (aslında ona ihanet eden Yehuda’nın) çarmıha gerilmek üzere götürüldüğü yolda ilk defa yere düştüğü üçüncü yer. Bugün burada bir kilise var. Mezar Kilisesi de Yehuda’nın çarmıha gerilip gömülü olduğune inanılan yer. Hristiyanlar bu kilisenin içindeki mezarı ziyaret ederek hacı oluyor.

Kutsal kilisenin arka tarafında yer alan Hankah Camiine giriyoruz. Burası Selahaddin Eyyubi’nin yaptırdığı bir camii Orta çağ mimarisinin tüm özelliklerini koruyor. Ortadoğu'daki tüm Müslüman emirlikleri bir sancak altında birleştiren Selahaddin Eyyubi, 1187'deki Hıttin Savaşı'nda tüm Haçlı Ordusunu bozguna uğrattı.

88 yıl Haçlı işgalinde kaldı

Selahaddin Eyyubi Hıttin Savaşı’nın hemen ardından Peygamberimizin Miraca yükseldiği gecede Kudüs'e girerek 88 yıl Haçlı işgalinde kalan şehri işgalden kurtardı. Haçlılar, 88 yıl önce Kudüs'ü aldıklarında tüm Müslümanları katletmişlerdi ve bu yüzden bu sefer de Selahaddin Eyyubi'nin aynı vahşeti kendilerine yapacağını korkuyla bekliyorlardı. Oysa Selahaddin Eyyubi kentteki Hıristiyanların hiç birine dokunmadı. İşte Hankah Camii bize Selahaddin Eyyubi’yi anlatıyor.

Şimdi de Kudüs yakınlarındaki Beyt Lehemen gidiyoruz. Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen bir başka mekan. Hz. İsa’nın burada doğduğuna inanılıyor. Doğuş Kilisesi yapılmış buraya. Beyt Lehem, Filistin yönetiminde... Şehir nüfusunun üçte biri Hıristiyanlardan oluşuyor. Nativiti meydanının tam karşısında Hz. Ömer Camiiyle göz göze geliyoruz. Hristiyanların kutsal mekanıyla cami aynı alanı paylaşıyor. Bu yapının içinde Hz. Davud’un mezarının olduğuna inanılıyor.

Kudüs, şimdi hiç olmadığı kadar karışık bir dönemde

Kudüs’ün yakın tarihini araştırıyoruz. Şehir, 1918 İngiliz işgaline kadar Osmanlı yönetimindeydi... İngilizlerin 1918'de Filistin topraklarını işgal etmeleri ne yazık ki zamanın Mekke şerifi ve bugünkü Ürdün krallığının kurucusu Şerif Hüseyin'in yardımıyla oldu. İngiliz dışişleri bakanı Artur Belfur tarafından 1917'de Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi devleti kurdurulacağı yolunda bir deklarasyon yayınlandı. Çok geçmeden İngilizler, Filistin topraklarını işgal ettiler.

Kudüs, İngiliz işgalinde

İngiliz işgalciler bir yandan Müslümanları öldürerek mülklerini ellerinden alırken diğer yandan yahudilerin bu topraklardan mülk edinmelerini ve yerleşmelerini kolaylaştırıyordu. Filistinli Müslümanlar işgal yönetimine ve yahudi göçüne karşı mücadele ettiler. Yahudi göçüne karşı gerçekleştirilen en geniş çaplı hareket 15 Nisan 1936'da Kudüs müftüsü Emin el-Huseyni'nin öncülüğünde başlatılan genel grevdir. Altı ay süren grevden sonra Yahudi göçünü durdurma sözü veren İngilizler daha sonra sözlerinden döndüler. Grevde öncülük edenleri de ya öldürdü, ya sürgün etti, ya da hapse attılar. İngilizler yerlerine yahudileri bırakarak 1947'de Filistin'den çekilmeye başladılar. Bunun hemen arkasından Yahudiler kendi devletlerini kurabilmek için bir iç çatışma başlattılar.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1947'de Filistin topraklarının Araplarla yahudiler arasında paylaştırılmasına dair bir karar aldı. 181 sayılı bu karar Filistin topraklarının % 55'ini ve verimli kısımlarını yahudilere, genellikle verimsiz ve çölden ibaret % 45'ini de Araplara veriyordu. Yahudilerin çıkardıkları tedhiş olayları ve iç savaş sebebiyle İngilizler 1948'de Filistin topraklarından tamamen çekildiler. Bunun ardından yahudiler BM'nin kendilerine verdiği toprakların üçte biri oranında daha toprak işgal ederek 14 Mayıs 1948'de İsrail devletinin kuruluş deklarasyonunu yayınladılar.

Her karışında Osmanlı hatırası

Filistin’in her şehrinde, özellikle Kudüs ve Yafa’da cihana adalet timsali olan Osmanlı İmparatorluğu’nun izlerini görmek mümkün. Sayısız cami ve külliyeyi yadigâr bırakan Osmanlının eserlerinden bazıları Siyonistlerce yok edilmiş; hatta II. Abdülhamit zamanında yapılan Yafa İstasyonu çalınarak müzeye konmuş.

Her şey 14 mayıs 1948’de başladı. Siyonist İsrail, o gün bağımsızlığını ilan ederek Ortadoğu’da sonu gelmeyecek gibi görünen çatışmayı ateşlemiş oldu. Osmanlının Kudüs’ten çekildiği 1917 tarihine kadar bölgenin yaşadığı en uzun barış dönemi bitmişti. Bu mukaddes belde artık büyük savaşlara sahne oluyordu. Osmanlıyı bölgeden çıkarmak isteyen İngilizler, sinsi ve gizli planlarla Osmanlıyı filistin topraklarından çıkarıyordu. 401 yıllık adaletli bir yönetimin sonu gelmiş ve cephelerdeki mağlubiyet Filistin’de sonun başlangıcı olmuştu. Filistin ve Sina cephesi mağlubiyeti Osmanlıyı derinden yaralamış ve 5200 mehmetçik bu bölgede toprağın kara bağrına düşmüştü.

Şehitlerimize sahip çıkmadık

Bugün Filistin ve çevresinde binlerce askerimiz yatıyor. Onların adına ne bir mezar taşı, ne de bir iz var. Onları temsil eden birkaç anıt var sadece. Filistin’de Gazze’de, Şeria Vadisi’nde, Şam’da ve Beyrut’ta savaştan hemen sonra Türk askerleri için anıt şehitlikler yapılmış. Filistin’in her köşesi Türk kanıyla sulandığı halde, ne yazık ki bugün bu topraklardaki şehitlerimize sahip çıkamamışız. Oysa müttefikimiz Almanya ve Avusturyalıların düzenli yapılmış anıt ve mezarlıkları bulunuyor.

Filistin ve Kudüs bölgesinde yaptığımız araştırma'da 1914 yılında ilk uzun menzilli uçuşu gerçekleştiren Türk pilotları Fethi ve Naci beyler adına yapılmış anıtı ziyaret etmek için İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri eteğindeki Tiberya bölgesine gidiyoruz. Yapılan anıtı güçlükle bulabiliyoruz. İlk kahraman Türk hava şehitlerini şükran ve minnetle yad ediyoruz. Bugün adlarına Tiberya gölü sahilinde anıt dikilen Fethi ve Naci beylerin mezarları Şam Emevi Camii bahçesinde, ünlü Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi’nin türbesinin yanıbaşında bulunuyor.

Kudüs'de Türk şehitlikleri

Zeytindağı, Kudüs'de Cemal Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu karargah merkezinin kurulduğu yer. 2550 şehidimiz anısına yapılan bu şehitlikte, sadece üç şehit mezarı bulunuyor. Ayrıca, I.Dünya Savaşı esnasında Filistin Cephesi'nde ölen bir kısım isimleri bilinmeyen şehitlerimizin kemikleri de toplanarak kabirleri şimdiki yerine nakledilmiş.

Ve gazze şehitliğindeyiz. GAZZE TÜRK ŞEHİTLİĞİ I. Dünya Savaşı’nda Gazze cephesinde şehit olan askerlerimize ait. 184 şehidimizin anısına yapılan şehitlik Telaviv askeri ateşeliği tarafından korunuyor. En derin duygularla bu şehitliğide ziyaret ederken Hint Savaş Mezarlığı’na gidiyoruz. Kudüs-Talpia'da olan şehitlik yine I. Dünya Savaşı'nda hayatını kaybetmiş olan Hint ve Türk askerleri için yaptırılmış. Şehitlikte 290 Mehmetçik bulunuyor. Buradan ayrılırken şehitlerimizi dua minnet ve şükranla yad ediyor ruhlarına Fatihalar okuyoruz.

İşte Sina ve Filistin cephelerindeki binlerce şehidimizin akan kanı, bu bölgelerin dünya barışı için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Osmanlı buradan çekildikten sonra huzursuzluklar artarak devam etti. Osmanlıdan sonra bölge dünyanın en uzak köşelerinde bile çatışma ve siyasal gerilimlerle anılacaktı. Ve bir de yüzlerce yıllık yurtlarından kovulan muhacir durumuna düşen Filistinliler... Vadedilmiş topraklara yüz binlerin gözyaşı feda edilmişti. Bu gerilimin bölünmüşlüğün en yoğun yaşandığı yer işte burası: Kudüs.

Sahte barış görüşmeleri

Filistinlilere yapılan zulüm ve işkencelerin yanı sıra siyonist İsrail'in henüz elli sekiz yıllık ömründe altı büyük savaş bulunuyor. Bunların birincisi 1948'de İsrail'in kuruluşuyla birlikte patlak veren savaş, ikincisi 1956'da bu ülkenin Fransa ve İngiltere'nin desteğiyle Mısır'a karşı açtığı savaş, üçüncüsü 1967'de ABD desteğinde Mısır, Suriye ve Ürdün'e karşı gerçekleştirilen savaş, dördüncüsü 1968'de Ürdün'e saldırı, beşincisi 1973'te İsrail tarafından başlatılan Arap - İsrail savaşı altıncısı da 1982 Lübnan işgalidir. Bu ülkenin tek taraflı olarak komşularına karşı saldırılar da eklenince İsrail'in savaşsız bir gününün geçmediğini görüyoruz.

Buna karşın Filistin halkı da sürekli bir bağımsızlık mücadelesi verdi. En geniş çaplı mücadele 8 Aralık 1987'de Filistin İslâmi Direniş Hareketi'nin öncülüğünde başlatılan intifadadır. İsrail'in intifadayı durdurmak için başvurduğu uygulamaların hiçbiri sonuç vermedi. Bunun üzerine gerçekte Filistin halkını temsil etmeyen bazı kişileri karşısına alarak onlarla barış görüşmeleri yapmaya başladı. Filistin meselesinin barış yoluyla bir çözüme kavuşturulması için görüşmelere 1991 Ekim'inde İspanya'nın başkenti Madrid'de başlandı. 1992'de de devam edildi. Ancak bütün yıl boyunca aralıklı olarak değişik yerlerde gerçekleştirilen barış görüşmelerinden herhangi bir sonuç alınamadı.

13 Eylül 1993 tarihinde Gazze ve Eriha'ya özerklik verilmesine dair bir anlaşma imzalandı. Anlaşmaya göre Filistin topraklarının % 5'inden daha az bir kısmında İsrail yönetimi kontrolünde ve yerel hizmetleri yürütme ve iç güvenliği sağlama dışında hiç bir yetkiye sahip olmayan bir özerk yönetim kurulacak buna karşılık İsrail’in kalan Filistin toprakları üzerindeki hâkimiyeti resmen tanınmış olacaktı. Anlaşma İsrail kuvvetlerinin 15 Ocak 1994'ten itibaren Filistin topraklarından çekilmesini gerektiriyordu. Ancak İsrail daha sonra bazı pürüzler ortaya çıkararak çekilmeyi geciktirdi. Sonra pürüzler İsrail'in lehine giderildi ve çekilme işlemi ancak Mayıs 1994'ten itibaren başladı.

Ancak bölgedeki gergin atmosfer, acı ve ıstıraplı günler hâlâ devam ediyor. Filistin’de karşılaştığımız her Müslüman “Bu toprakların Osmanlı adaletine muhtaç olduğunu söylüyor. Ve Osmanlıya olan özlemlerini dile getiriyor...

Hz. İbrahim’in şehri, işgal altında

Hüznümüzü biraz olsun dindirmek isterken İbrahim Peygamberin adıyla anılan Kudüs’ün güneyinde El-Halil kentine yöneliyoruz. Burası binlerce yıllık kadim bir belde. Elhalil şehri, Yahudi yerleşimciler tarafından adeta kuşatılmış. Yanyana zoraki yaşanılan farklı dünyalar ruhumuzda derin izler bırakıyor.

Elhalil Camii: Yani Hz. İbrahim Camii. Boynu bükük mahzun. Bu mabed 1994 yılından itibaren Yahudiler tarafından işgal edilmiş. Camiinin ana girişi Yahudiler tarafından kullanılıyor. Geri kalan kısmı ise Müslümanlara bırakılmış. Kudüs’te olduğu gibi Filistin’in her şehrinde yüreğimiz parçalanıyor. İşgal altında inim inim inleyen halkın yürek yakan iç yakarışları bizi derinden etkiliyor.

Osmanlı şehri Yafa

Yafa, Sultan Selim Han'dan beri Osmanlı idaresinde yüzyılar geçirmiş. Osmanlı devleti Yafa’yı mimari eserlerle donatmış ve burada adaletli bir yönetim sağlamış.

Yafa Kalesi’ne çıkıyoruz. Yafa Kalesi’ne çıktığınızda Osmanlı toplarının kurulduğu tepeden Telaviv ve Akdeniz sahilleri bambaşka bir manzara oluştuyor. Bu toplar Akdenizi korumak için yapılmış ve en fazla Napolyon’a karşı kullanılmış. Filistin bölgesinden özel izinle Yafa’ya gelen birkaç Filistinli Arap ile konuşuyoruz. Kale içinde yeni evli bir Filistinli çiftle karşılaşıyor sohbet ediyoruz. İstanbul'dan geldiğimizi öğrenen çiftin sevinci yüzlerinden okunuyor.

Sahile doğru iniyoruz. Bu yapı Osmanlının önemli bir eseri olan Hamidiye Külliyesi. Sahile bakan büyük taş duvar üzerinde Arapça ve İbranice tarihi bilgiler yazılmış. Hamidiye külliyesi tam bir şehir minyatürü. Osmanlı armaları ve kitabeler ve taşa vurulan mühür gibi. Minarenin altında taşa kazınmış ay yıldız Osmanlı hatıralarını canlandırıyor.

Her yerde Osmanlı kokusu

Venedik tarzı bir su hazinesini görüyoruz. Duvar tarafında yola bakan, kitabesi hâlâ duruyor. Üzerinde yine Osmanlının mührü var. Bu çeşme klasik bir Osmanlı çeşmesi. Burada dolaşırken Osmanlının ihtişamlı yapılarını görmek bizi heyecanlandırdığı kadar hüzünlendiriyor aynı zamanda. İşte 1900 tarihli Sultan 2. Abdülhamid’in saltanatının 25. yılında yapılmış saat kulesi. Eski Yafa’nın kalbine vurulmuş bir mühür gibi... Şehir meydanında yer alan bu kule üzerinde dalgalanan İsrail bayrağı ise yürek dağlıyor.

Yahudilerin ilk kez toprak satın aldığı yer Yafa

1750 yılında ilk Yahudi işhanı burada yapılmış. 1820'de Yahudi cemaati örgütlenmeye başlamış ve Avrupalı zengin Yahudiler Yafa'dan portakal bahçeleri satın almaya başlamışlar. Yafadaki camiler, ay yıldızlı hanlar, duvardaki Osmanlı süslemeleri, hatlar, çeşmeler ve her şey bize bizi, bizim geçmişimizi hatırlatıyor. Buradaki Osmanlılardan kalan bina müze olarak kullanılıyor. Hemen yanı başındaki türk hamamıysa hâlâ faaliyetini sürdürüyor. Akdenizin ve özellikle bu sahilde çalkalanan ve hırçınlaşan dalgalarında yolunu kaybedenler için adeta bir deniz feneri vazifesi gören Türk minaresiyle Bahriye Camii’ne geliyoruz. 400 yıllık bir geçmişin özeti olarak bu kare yeterli..

Hasan Bey Camii: 1882 yılında yaptırılmış yine bir Osmanlı eseri. Minare altında yer alan sebiliyle ilginç mimari özellikler sergiliyor. Yafa’nın ortasında yükselen Mahmut Paşa Camii 1812 tarihinde yapılmış. Ana giriş kapısına geldiğimizde yine ay yıldızı görüyoruz. Mahmut Paşa Camii duvarına yaslanmış 1809 yılında yaptırılan Mehmet Paşa çeşmesini gördüğümüzde yine Osmanlı geliyor aklımıza ve Osmanlının büyüklüğünü daha iyi kavrıyoruz.

1892 yılının Ağustos ayında Kudüs'e ilk yolcu treni yafadan hareket etmişti. Bugün ise Kudüs’ten gelen trenin yolcuları Yafa istasyonunu bulamıyor. Uzun araştırmalardan sonra bir şehrin kaybolan istasyonunu Telaviv askeri müzesi içerisinde terkedilmiş bir şekilde buluyoruz. Tarihi Yafa istasyonu tamamen yalnızlığa mahkum edilmiş bekliyor. Girişte bulunan Sultan II. Abdülhamit hanın tuğrası bize derin duygular yaşatıyor.

Filistin’e hüzünlü bir veda...

Bu topraklar insanlık tarihi kadar eski. Bir çok medeniyeti içinde yaşattı. Bu topraklar bir kutsal kenti, Kudüs’ü bağrında taşıdı yüzyıllar boyunca. Kudüs’de, Yafa’da, Hayfa’da, Akka’da adım başı Türk-İslâm mimarisine ait eserleri boynu bükük, barışa hasret bir şekilde İsrail bayrağı altında görmek vicdanı sızlatıyor. Ayrılmak zor bu mübarek topraklardan.

I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti, Cemal Paşa ve Alman Limon Von Sanders Paşa'yla bölgedeki hakimiyetini sürdürmek istemiş ve 28 Mart 1917'de Yahudi cemaatini, İngilizlerle işbirliği yaptığı için buradan sürmüş. 16 Kasım 1917'de İngilizler General Allenby komutasında Yafa'ya girip Osmanlı Hakimiyetine son vermişler. 400 yıllık Osmanlı hakimiyeti Yafa’da sona ermiş, ama Osmanlının burada bıraktığı eserler dimdik ayakta. Bu eserleri gördükçe hep Osmanlıyı özlüyoruz.

Yafa’yı terk etmeye hazırlanırken bu bölgelerin para ile Yahudilere nasıl satıldığı aklımıza geliyor ve üzgün bir halde eskiden bir Osmanlı şehri olan Yafa’yı geride bırakıyoruz.

Hayfa, bambaşka bir şehir

Yolculuğumuza devam ediyoruz. Her yol bizi ayrı bir şehre götürüyor; her şehir bize ayrı duygular yaşatıyor. Bakalım Hayfa neler söyleyecek bizlere. Derken Hayfa görünüyor...

Karmel Dağı’nın eteklerine kurulmuş bu şehir, 19. yy’ın sonlarında küçük bir yerleşim yeriydi. Bambaşka bir görünümü var... Rahibelerin kurduğu Karmelit Manastırı (Stella Maris), Anıt Zeytun ağacı önünde sanki canlıymış gibi duran Hz. Meryem heykeli ve serviler… Öylece tepeden Hayfa'ya bakıyor.

Hayfa’da gezmeye başlıyoruz. Hicaz demiryolunun 1913’lerde Hayfa’ya gelebildiğini öğreniyoruz. Hicaz demiryolunun Akdenizle buluştuğu Hayfa şehrinden denize paralel olarak gelmekte olan bu tren, Hayfa’yı daha da önemli hale getirmiş. Şehir, Hicaz demiryolunun buraya gelmesiyle büyümeye ve surlarına dar gelmeye başlamış. Kısa bir zamanda Ortadoğu’nun en önemli liman kentlerinden biri haline gelmiş. Yüz yıl önce çekilmiş ve Hicaz demiryolunu simgeleyen bu abide, bugün hâlâ ayakta ve bizlere Osmanlıyı anlatıyor. Üzerindeki Osmanlı tuğraları buranın bir kimlik kartı adeta.

Abidenin 1905 yılı tarihçesinde şu satırları okuyoruz. “Peygamberin halifesi ve müminlerin emiri, iki kıtanın sultanı ve iki okyanusun hanı, büyük Fatih Sultan Abdülmecid’in oğlu, Şam’dan başlayan bir demiryolu inşasını emretti ki Muhammed milleti, Allah’ın evini Pe peygamberin bahçesini ziyaret edebilsinler. Ve yine Hayfa’dan Hamidiye-Hicaz hattına birleştirilmek üzere bir hattın döşenmesini emretti. Böylece Hac farizasını yerine getirecek ve Peygamberin kabrini ziyaret edecek her Müslüman, Sultanın büyük hilafeti için Allah’a dua etsin.”

Hayfa’nın gururla sergilediği bu tarihi tablonun sahibi olan ülkemizde Hicaz demiryolu müzesi bulunmaması ve bu konunun okul kitaplarında dahi yer almaması İsrailli çocukların meraklı bakışları arasında aklımızdan geçiyor.

Hayfa’yı gezerken sarayı andıran bir yer dikkatimizi çekiyor. Ve buranın batıl bir inanış olan Bahailerin dini merkezi olduğunu öğreniyoruz. Kendisini son peygamber ilan eden Abdülbaha, mezarıyla ve özellikle etrafını çeviren İran Bahçeleri'yle ilginç bir görünüm sergiliyor. Yukarıdan aşağıya havuz, dağdan ovaya uzanan bakımlı çimenler bir dini mabed ve türbeden ziyade, sanki tarihi bir saray bahçesine benziyor.

Hayfa’daki Mısır, muz tarlaları Cezar Ahmet Paşa tarafından yapılmış su kanallarıyla sulanırken, dikenli kaktüs meyveleri gözümüze çarpıyor.

Düzenli şehir yapısı, kesme taşlı güzel evleri, XIX. yüzyıldan kalma Osmanlı mahalleleri ve en önemlisi Hicaz demir yoluyla sevmeye başladığımız Hayfa, bir anda bizden uzaklaşıyor.

Napolyon’u perişan eden Ahmet Paşa’nın Akka’sındayız

Ve yol Napolyon Bonapart'ı perişan eden Cezzar Ahmet Paşa'nın Akka'sına çıkıyor. Doğu Akdeniz kıyısındaki eski sancak merkezlerinden Akka: Cezzar Ahmet Paşa’nın Napolyon kuvvetlerini püskürttüğü rüya şehir.

İsrail’in kuzeyinde yer alan Akka, kubbeleri ve uzun minareleriyle tipik bir Osmanlı şehri. Akka’da dolaşmak tarihte bir seyahat anlamını taşıyor. Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferi'nde Osmanlı topraklarına katılan Akka’nın, Şam eyaletinde Safed sancağı sınırları içinde yer aldığını öğreniyoruz.

İlk gözümüze çarpan Akka Kalesi oluyor. bu kale Osmanlılar zamanında onarımdan geçilerek buraya şehir naibi, şehir muhtesibi, gümrük emini ve yeniçeri serdarı yerleştirildi. Kanuni'nin vezirlerinden Koca Lala Mustafa Paşa’nın izlerini görmek mümkün burada.

Ancak Akka deyince Cezzar Ahmet Paşa geliyor aklımıza. Doğu Akdeniz kıyısında bulunan Osmanlı kenti Akka, 1517-1918 yıllarında Osmanlı yönetiminde kalmış. 1799 yılında Akka Kalesi’ni kuşatan Napolyon Bonapart'a karşı Cezzar Ahmed Paşa müthiş bir savunma yaparak onu perişan etmiş. Napolyon Akka'dan geri dönerken tarihe geçen şu sözleri söylemiştir: "Cezzar Ahmet Paşa, Akka'da karşıma çıkmasaydı şarkın başkomutanı ve imparatoru olacaktım. Cezzar bu hayalimi yıktı." Daha sonra Akka, Cezzar Ahmet Paşa'nın yönetiminde yeniden inşa edilerek daha çok gelişti. Savaşlarda tümüyle tahrip edilen Akka'da Osmanlı, 1840-1918 yılları arasında bayındırlık işlerine önem verdi. Burada bulunan yapıların büyük bir kısmı onarıldı veya yeniden yapıldı.

Sahile iniyoruz. Cezzar Ahmet Paşa'nın Napollon Bonapart'ı perişan ettiği surların dibindeki lokantada yemek yiyoruz. Burada Sultan Abdülhamit Han tarafından yapılan ünlü Saat Kulesi ile göz göze geliyoruz.

Akka'da barışı simgeleyen zeytin ağaçları ve hurma dallarının arasından Saat Kulesi'ne yaklaşıyoruz. Kulede taşa vurulan Osmanlı arması ile Ayyıldızlı Türk mührünü gördüğümüzde içimiz sevinçle doluyor. Ancak Saat Kulesi'nin tepesindeki İsrail bayrağını gördüğümüzde bir rüyadan uyanır gibi kendimize geliyoruz.

Akka’da, Sinan Paşa Camii

Cami'nin banisi Sinan Paşa'nın adı mermer kitabeye yazılmış. Caminin avlusu adeta çiçek bahçesi gibi. Üzüm asması ve güller camiye ayrı bir renk veriyor.

Caminin yanında, balıkçı dükkanlarından sonra hendekle kaleyi çeviren caddenin adı: Bonaparta. Ardından Akka'nın alamet-i farikası, medarı iftiharı Cezzar Ahmet Paşa Külliyesi’ne geliyoruz. Cezzar Ahmet Paşa'nın yeşil kubbeli camisini ziyaret ediyoruz. Cami, tarihi Akka şehrinin adeta kalbi gibi.

Napolyon Bonapart'ı hezimete uğratan Akka komutanı Cezzar Ahmet Paşa’nın yaptırdığı caminin yeşil kubbesi, Kubbetül Hadra’nın kubbesini hatırlatıyor bize. Bu yapı granit sütunları, mermer mihrabı, harika mimberi, sade ve güzel vaaz kürsüsü, mavi zeminli kuşak yazılarıyla renkli bir Osmanlı camii. Cami bahçesindeki hurma ağaçları ve çiçekler camiye ayrı bir güzellik veriyor. Osmanlı arması ve güneş saati korumaya alınmış. Camiye gelen Filistinli ailelerle görüşüp sohbet ediyoruz. Medrese hücreleriyle çevrilmiş avludayız. Avlunun ortadasında şirin bir şadırvan var. Bahçe revaklarla çevrilmiş. Gerçekten de camiinin kendine özgü bir havası var. Son cemaat yeri açık, hasır kaplı Caminın avlusundaki Cezzar Ahmet Paşa’nın türbesini ziyaret edip ruhuna Fatiha okuyoruz.

Sokak ve caddelerindeki Osmanlı medeniyet eserleriyle bir açık hava müzesini andıran Akka’dan ayrılma zamanı.. Kudüs ve Filistin bölgesindeki gezimiz akka’da gün batarken sona eriyor. Muhteşem bir medeniyetin silinmez izleri ruhlarımızda derin izler bırakıyor.

Dünyanın kalbi Kudüs'e veda

Bu topraklar insanlık tarihi kadar eski. Bir çok medeniyeti içinde yaşattı. Bu topraklar bir kutsal kenti, Kudüs’ü bağrında taşıdı yüzyıllar boyunca.

Kudüs, İslamiyetin, Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın kutsal şehri. Kudüs, Müslümanların ilk kıblesi. Adını bildiğimiz, bilemedigimiz nice peygamberin gelip geçtigi, mukaddes bir belde…

Kudüs’ten Filistin’den ayrılmak kolay değil. Burası bizden bir parça gibi. her yerde bizim tarihimiz, bizim kültürümüz, bizim medeniyetimiz. Ve taşa kayalara vurduğumuz mührümüz. Evet ayrılmak zor oluyor bu mübarek topraklardan, ama vakit akşam vaktidir. Kudüs’ü Masum ve mahzun haliyle bırakıyor, başka bir coğrafyada Türk-İslam kültür ve medeniyet tarihimizi araştırmak için yine yollara düşüyoruz.

Bu sayfayı düzenle

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz