Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
SULTAN III. SELİM'İN DUASI
Minkarizâde Yahya Efendi
Gürcü Yusuf Paşa
Dadaloğlu
hilafetin sayesinde kuruldu
Tımarlı sipahiler
Afyonkarahisar Kabe Mescidi
Mekke-i Mükerreme Emirliği
Ermeni soykırımı iftiracıları
Taşköprülüzâde

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Osmanlı'da Devlet Yönetimi

Sayfadaki Başlıklar


OSMANLI PADİŞAHLARI
OSMANLI ŞEHZÂDELERİ
OSMANLI MERKEZ TESKILÂTI
DİVAN-I HÜMÂYUN
DİVAN ÜYELERİ
VEZIR-İ A'ZAM VE VEZİRLER
KADIASKER
DEFTERDÂR
NİŞANCI
SARAY TEŞKİLÂTI
ENDERÛN
HAREM
AK VE KARA HADIM AĞALARI
BİRÛN ERKÂNI

OSMANLI PADİŞAHLARI

Osmanlı hânedanı, Oğuzların Kayı boyuna mensuptu. Bu boy, Avşar, Beydili ve Yiva gibi hükümdar çıkaran boylardandı. Bir uç beyliği olarak tarih sahnesine çıkışından itibaren bünyesinin gerektirdiği dini, sosyal ve ekonomik degisIklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanlı Beyliği, kısa bir müddet içerisinde köklü bir devlet haline geldi. Döneminin şartlarına göre çok kısa denilebilecek zamanda, tarihin akışını değistirecek kadar büyüyen bu devletin gelismesini, basit ve bazı tesadüflerle izah etmeye çalışmak mümkün değildir.

Gerçekten, çok geniş topraklar üzerinde hakimiyetini tesis eden Osmanlı Devleti, çeşitli din, dil, ırk, örf ve âdetlere sahip toplulukları asırlarca âdil bir sekilde idare etmişti. Ulaşım teknolojisi bakımından günümüzle mukayese edilemeyecek derecede imkansızlıklar içinde bulunan o asirların dünyasında, bunca farkli yapıdaki topluluklari cebir ve tazyik kullanmadan idare etmek basit bir hakimiyet anlayışının sonucu olmasa gerekir. M. Fuad Köprülü'nün on bir madde halinde sıralaığı ve Rasonyi'ye göre Batılı tarihçilerce de kabul edilen başarının bu sebepleri de pek tatmin edici görünmemektedir. Zira onun işaret ettigi bu on bir maddenin birçoğunda diger Anadolu beylikleri de ortaktı. Osmanlıların din, ırk ve coğrafî ortam bakımından Anadolu beyliklerinden pek farki yoktu. Hal böyle olunca Osmanlı başarısının sebeplerini başka sahalarda da aramak gerekir. Öyle anlaşılıyor ki Osmanlılar, diğer beyliklerin sahip olmadıkları veya yapamadiklari bazı şeyleri basarmışlardı. Bu konuyu araştıran pek çok tarihçi gibi Mustafa Nuri Paşa da başlangıçta küçük bir uç beyliği olan bu devletin başarısını, maddî ve manevî sebeplere bağlar. Ona göre bu sebepler şunlardır:

1-Kuruluş dönemindeki hükümdarların tamamı, İslâm dinine ve bu dinin prensiplerine bağlı olan kimselerdi. Onlar, hukukî ve şer'î meseleleri bütünüyle kadılara havale etmişlerdi. Bu mevzuda kendilerini halktan ayrı görmezlerdi. Dolayısıyla halktan herhangi birine yapılan muamele, kendileri için de geçerli idi. Keza onlar, hukuk adamlarina baskı yapmadıkları gibi, tamamen İslâm hukukunun ruhuna uygun olarak verilen kararlarına da müdahalede bulunmazlardi. Bu da ülke içinde sağlam bir adlî mekanizmanın çalışmasına ve adaletin gerçekleşmesine sebep oluyordu. İşte bu adalet anlayışı sayesindedir ki, devletleri büyüyüp gelişti.

2- Osmanlılar, kuruluşlarından itibaren Anadolu Selçuklu Devleti'ne bağlı kaldılar. Bu bağlılık, adı geçen devletin varliğina son verildiği ana kadar devam etti. Onlarin bu bağlılık ve vefalarından dolayı Allah, kendilerini mükâfatlandırdı. Zaman zaman ortaya çikan isyan ve baş kaldırmalarda hep onlara yardımcı oldu.

3- Selçuklu Devleti'nin ortadan kalkmasi ve Bizans'ın içinde bulunduğu sıkıntılı durumlar yüzünden çevresinde kuvvetli bir devletin bulunmaması.

4- Osmanlılar, İslâm dünyasinin hudud boylarında kurulmuşlardı. Cihad ve ila-yı kelimetullah için devamlı harp edip ganimet elde ettiklerinden şan ve şöhretleri de artıyordu. Onların bu durumunu öğrenen ve başka ülkeler ile topraklarda yasayan Müslümanlar, gelip kendilerine iltihak ediyorlardi. Bu da onların kuvvetlenmesine sebep oluyordu.

5- Osmanlı hükümdarları, ilim adami ile fazilet ehli kimselere karşı son derece hürmetkâr davranıp onları gözetiyorlardi. Devlet için hizmet edip yardımcı olanlara timar arazisi vermek suretiyle onlari devlete ortak ediyorlardi. Ayrıca topraklarını genişletip Müslüman nüfusunu artırmak için büyük bir gayret sarf ediyorlardi. Çıkardıkları kanunlara da sıkı sıkıya bağlı kalıyorlardi. Mustafa Nuri Paşa'ya göre, Osmanlı Devleti'nin kısa bir zamanda büyüyerek müesseselerinin kemal mertebesine ulaşmasına ve emsâllerine göre daha uzun ömürlü olmasina sebep olan âmiller, onların bu anlayış ve davranışlarıdır.

Selçuklu-Bizans hududlarında tesekkül eden bir uç beyliğinin, yeni bir din ve kültürün taşıyıcısı olarak eski Bizans Imparatorluğu'nun enkazı üzerinde kurulan bu yeni devlete bir Türk ve İslâm damgası vurması hadisesi, çağdaş tarihçiler arasinda henüz tam anlamıyla izah edilemeyen bir mesele olarak münakaşa edilmektedir. Öyle anlaşılıyor ki bu münakaşa daha uzun süre devam edeceğe benzemektedir. Nitekim Leopold Von Ranke gibi bazı kimseler de bu gelişmeyi padişah şahsiyetlerine, askerî sisteme ve toprak uygulamasi gibi maddî manevî bazi unsurlara baglarlar.

Tarihin uzak dönemlerinden itibaren kurulmus bulunan bütün Türk devletlerindeki töreye göre, Osmanlılarda da ülke, ailenin müsterek mali olarak kabul ediliyordu. Osmanlılarda saltanatin intikalinde yerlesmis bazı merasimler önemli yer tutmaktadir. Bunların başında bey'at, cülûs ve kılıç kuşanma merasimleri gelmektedir. Saltanatın intikali, baslangiçtan 1617 tarihine kadar ilk on dört padişahta "amûd-i nesebî" denilen babadan oğula geçmek suretiyle olmuştur. Eski Türklerdeki devletin, hânedanın ortak mülkü olma telakkisi Osmanlılarda özellikle Fâtih döneminde değişik bir anlayışa bürünmüştür. Kanunnâmenin meşhur olan maddesi ile saltanatin babadan oğula intikalinde kolaylık sağlanmıştır. 1617'de I. Ahmed'in ölümü üzerine "ekberiyet" usûlü benimsenmiş. Daha sonraki dönemde bir iki istisna dışında "ekberiyet ve erşediyet" usûlüne göre hânedanın en yaşlı erkek üyesi padişah olmuştur. Hükümdarlık ailesinin reisi olan ve "Ulu Bey" adını taşıyan kişi, aynı zamanda devletin de reisi olurdu. Osmanlı Beyliği'nin ilk zamanlarinda da görülen bu âdet, I. Murad zamanından itibaren sadece hükümdarın çocukları için geçerli hale gelmişti. Buna göre belirtilen dönemden itibaren saltanat, hükümdar olan kimsenin çocuklarının hakkı olarak telakki edilmeye başlandı. Bununla beraber bir veliahd tayini söz konusu değildir. Devlet adamları ve askerlerce sevilip takdir edilen şehzade, ölen babasının yerine hükümdar ilan olunurdu.

Osmanlı padişahları cülûsları münasebetiyle çıkardıkları fermanda Allah'ın lütfu ile "bi'l-irs ve'l-istihkak" saltanatın kendilerine müyesser olduğunu ifade ederler. Öyle anlaşılıyor ki ilk dönemlerde devletin kuruluş hamurunda mayası bulunan ahi teşkilatının da bu seçimde büyük bir payı bulunmaktadır. Çok nadir de olsa, zaman zaman padişahların, yerlerine geçecek şehzadeyi devlet ileri gelenlerine vasiyet ettikleri görülmektedir. Mesela Çelebi Mehmed, Bizanslıların yaninda bulunan kardeşi Mustafa Çelebi'nin tekrar hükümdarlık iddiasiyle ortaya çikma ihtimalini göz önüne alarak hayatından ümidini kestiği sırada yanındaki vezir ve beylerine oğlu Murad'ın hükümdar yapılmasını ve o yetişinceye kadar ölümünün gizli tutulmasını vasiyet etmisti. Böylece Çelebi Mehmed, kardeş kavgasının sebep olacagi politik ve ekonomik huzursuzluklar için tedbir almiş oluyordu.

Biraz önce temas edildigi gibi, Osmanlılarda hükümdarın çocuklarından kimin padişah olacağına dair kesin bir saltanat kanunu yoktu. Hükümdarlar, bir isyan hareketinin önüne geçmek için kardeşlerini öldürürlerdi. Kardeş katli, Yıldırım Bâyezid zamanından beri tatbik edilmekle beraber Fâtih kanunnâmesi ile yazılı hale getirilmiştir. Bu kanunnâmede "Ve her kim esneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşlarını nizâm-ı âlem içün katl etmek münasibtir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmistir. Anınla âmil olalar" denilerek memleketin selameti için kardeşlerin katline bir nevi izin verilmiştir.

Töreye göre Osmanlı padişahı, memleketin sahibi sayılırdı. Bu sebeple tebeasının malı ve canı üzerinde tasarruf hakkı vardi. Vasıtalı vasıtasız bunu kullanırdı. Her türlü kuvvet padişahın elindeydi. Fakat o bunu keyfî olarak değil, kanun, nizam ve an'anenelere dayanarak muamelatin icaplarına göre yürütürdü. Fâtih Kanunnâmesi'nde, padişahın yetkilerini nasıl kullandığına işaretle şöyle denilmektedir: "Ve tuğra-yı şerifim ile ahkam buyrulmak üç canibe mufazzdir. Umur-ı âleme müteallik ahkâm vezir-i azam buyruldusu ile yazıla ve malima müteallik olan ahkâmı defterdarlarım buyruldusu ile yazalar. Ve ser'-i şerîf üzre deavi hükmünü kadıaskerlerim buyruldusu ile yazalar." Bu ifadelerden anlaşıldığına göre bütün dünyevî ve dinî idare padişah adına yapılmaktadır. Buna dayanılarak padişahın, dünyevî yetkilerinin idaresinde sadrazamları, dinî yetkilerinin idaresinde ise önceleri kadıaskerleri, daha sonra da seyhülislâmları vekil tayin ettiği söylenebilir. Nitekim bu iki makama yapılacak tayin ve azillerde padişahın mutlak selâhiyet sahibi olduğu bilinmektedir. Bundan baska divan toplantılarında alınan her türlü kararın "arz" yolu ile onun tasdikine sunulması da padşahın nihaî karar mercii olduğunu teyid etmektedir.

İslâm hukukuna göre devletin başında bulunan hükümdarın, hakkında nass bulunmayan mevzularda tebeasının maslahatını gözeterek çıkardığı kanunlarına uymak dinin emridir. İslâm hukukuna göre hükümdar her istediğini yapan ve her türlü arzusuna uyulması gereken bir kişi değildir. O da şer'î hukukun gerektirdiği emirlere uymak zorundadir. Aksi takdirde Hz. Peygamber'in "Allah'ın emirlerine uymayana itaat yoktur" Hadis-i şerifi ile Hz. Ebu Bekir'in halife seçildiği zaman yaptığı ilk konuşmasında dediği gibi emirlerine itaat mecburiyeti kalkar.

Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Osmanlı devlet adamları, bundan başka türlü hareket de edemezlerdi. Zira bu devletin geleneğinde hâkim bulunan anlayışa göre "devlette din asıl, devlet ise onun bir fer'idir" Kanun, hüküm, ferman ve uygulamada dinî anlayışın dışına çıkmamak için Osmanlılar, kuruluşlarından itibaren İslâm fıkhına (hukuk) yakından âşina olan ulemâya devlet idaresinde yer veriyorlardi. Nitekim Orhan Gazi'nin vezirlerinden Sinan Paşa ile Çandarlı Halil Hayreddin Paşa ulemâdandı. Esasen, XIV. asır Türk dünyasını gezip onlar hakkında canlı levhalar gibi sağlam bilgiler veren İbn Batuta'nın müşahede ettiği gibi, Anadolu Türkmen beyliklerinin hemen hepsinde fakihler, beylerin yanında en şerefli mevkide yer almakta idiler.

Bernard Lewis'in dediği gibi; "Kuruluşundan düşüşüne kadar Osmanlı Devleti, İslâm gücünün ve inananın ilerlemesine veya savunmasına adanmış bir devlet idi. Osmanlılar, altı yüzyıl, ilk önce esas itibarıyla başarılı olarak, Avrupa'nın geniş bir kısmında İslâm egemenliği kurma çabasıyla, daha sonra da Batı'nın amansız karşı saldırısını durdurmak ya da geciktirmek için uzun süreli hareketleriyle hemen hemen devamlı olarak Hıristiyan Batı ile savaş halinde idiler. Yüzyıllar boyu süren bu mücadele, Türk İslâmlığının tâ köklerindeki kaynakları ile Türk toplumunun ve kurumlarının bütün yapısını etkilememezlik edemezdi. Osmanlı hükümdarının halkı, her şeyden önce kendini Müslüman sayardı. Osmanlı ve Türk, nisbeten yeni kullanılan deyimlerdir. Osmanlı Türkleri, kendilerini İslâm ile özdeş görmüşlerdir. Diğer herhangi bir İslâm ulusundan çok daha büyük ölçüde hüviyetlerini İslâmiyet içinde eritmislerdi. Türk kelimesi, Türkiye'de hemen hemen kullanılmaz iken, Batı'da Müslüman'ın eş anlamı haline gelmesi ve Müslüman olmuş bir Batılı'ya, olay Isfahan veya Fas'ta olsa bile "Türk olmuş" denmesi ilginçtir.

Osmanlı pâdişahlarının, kanun ve nizamlara göre hareket etme mecburiyetini hissetmeleri, onların keyfî bir şekilde hareket etmelerine mani oluyordu. Hatta öyle ki, bazan devlet güvenliği için tehlike teşkil edenlerin durumu bile hükümdarlarin fevrî hareketlerine terk edilmiyordu. Nitekim II. Murad dönemi olaylarından bahs edilirken görüldügü gibi Haçlılarla birlik olup Osmanlı vatandaşı olan Müslümanları arkadan vurup öldürmekten çekinmeyen Karamanoğlu İbrahim Bey'in bu tecavüzünü, İslâmla bağdaştıramayan hükümdar, döneminin Ehl-i Sünnet âlimlerine müracaatla Karamanoğlu'nu yola getirmek üzere onlardan fetva istemişti. İbn Hacer el-Askalanî, Saadeddin Deyrî, Abdu's-Selâm el-Bagdadî, Bedreddin Tenesî ve Bedreddin el-Bagdadî gibi dört mezheb otoritesi, onun, Karamanoğlu ile mücadele etmesi için fetva vermislerdi. Sultan Murad, bu fetvalara dayanarak Karamanoğlu üzerine yürümüştü. Keza Çelebi Sultan Mehmed döneminde etrafına topladığı bazı çapulcularla birlikte isyan başlatarak halk ve devlet için büyük bir tehlike haline gelen Şeyh Bedreddin Mahmud, yakalandığı zaman hemen öldürülmedi. Hareketinin İslâm'a uygunluk derecesinin araştırılması ve cezanın, âlimler tarafından kurulacak bir heyet tarafından takdir edilmesini bizzat padişah istemişti. Padişahlar, her zaman bir kurulun danışma niteliğindeki kararlarını almazlarsa bile hiç olmazsa en az şeyhülislâm veya müftüden fetva aldıktan sonra hüküm verirlerdi. Onların bu emir ve iradeleri, hatt-ı hümâyun, biti, ferman, berat, irâde, ahidnâme ve emannâme gibi belgelerle ifade edilirdi. Bunlardan hatt-ı hümâyunun bizzat padişahın kendi el yazısı olduğu, diğerlerinin onun adına Divan-ı Hümâyundan çıktığı bilinmektedir.

Osmanlılarda, devlet işlerinde kesin bir karar verilmeden önce işler, Divan'da görüşülürdü. Bu görüşmelerden sonra son karar hükümdarın olurdu. Hükümdarın herhangi bir mesele hakkinda verdiği karar ve kesin olarak beyan ettiği fikir, kanundu. Bununla beraber pâdişah, devlet işleri ile ilgili meselelerde şer'î ve hukukî konularda gerekli gördüğü kimselerle görüşüp onların fikirlerini alırdi. Bu durumdan anlaşılacaği üzere zâhiren geniş ve hudutsuz selâhiyeti olduğu görülen padişah, gerçekte bir takım kanunlarla bağlı di. Bu da bir devletin devam ve bekası için şarttı. Osmanlı hükümdarlarının ilk ve en kudretli zamanlarında bile divan kararlarına tamamen riayet ettikleri ve alınan kararların dışına çıkmadıkları görülmektedir.

Osmanlı padişahları, XVI. yüzyıl sonlarına kadar şehzadeliklerinde hizmet ve muharebelerde ordunun kollarında komutanlık yaparak memleket idaresinde ve muharebe usûllerinde tecrübe kazaniyorlardi. Hükümdar olduklari zaman bu bilgi ve tecrübe birikiminden istifade ediyorlardi. Osmanlı hükümdarları, ordularının başkomutani idiler. Büyük ve önemli savaşlara bizzat kendileri istirak edip komutanlık yapıyorlardi. Küçük savaşlara ise selahiyetli bir komutan tayin ediyorlardı.

Fâtih Sultan Mehmed döneminin ortalarına kadar Osmanlı padişahları, Divan-ı Hümâyuna başkanlık ederlerdi. Divan'da halkı ve devleti ilgilendiren işleri görüp gereken hükümleri verirlerdi. Hastalık veya başka bir sebepten dolayı padişahın iştirak etmemesi halinde onun yerine vezir-i azam başkanlık ederdi. Solakzâde'nin bir ifadesine dayanılarak Fâtih'in, Divan başkanlığını terk edişi şöyle bir hadiseye bağlanır: Bir gün Fâtih'in başkanlığında Divan toplantısı yapıldığı sırada işini takip etmek üzere payitahta gelmiş olan bir Türk köylüsü, Divan çavuşlarının ellerinden kurtularak toplantı yerine girer ve "Devletlû Hünkâr kanginizdir, şikâyetim var" demiş. Bir suikast tehlikesini de beraberinde getiren bu hareket, padişahın canını sıkmış. Vezir-i A'zam Gedik Ahmed Paşa'nın tavsiyesiyle hükümdarın Divan müzakerelerini bir perde arkasından dinlemesi ve vezâret mührünün yani mühr-i hümayunun vezir-i a'zama verilmesi sistemi kabul edilmisti. Bundan sonra adı geçen vezir-i a'zamın teklifi üzerine padişahlar için toplantı mahallinin arkasında biraz yüksekçe ve önü kafesli bir yer yapılmıştı. Bundan sonra padişahlar, divan müzakerelerini oradan dinleyip takip etmeye başlamışlardı.

Bu hadiseden sonra Fatih Sultan Mehmed, divan müzakerelerine başkanlık etmeyip bir perde veya kafes arkasından dinlerdi. Meşhur kanunnâmesinde de "Cenab-ı şerifim pes-i perdede oturup" demek suretiyle bunu bir kanun hükmü haline getirmisti. Görüldüğü gibi II. Murad da dahil olmak üzere Osmanlı hükümdarları devamlı olarak halkla temasta bulunuyor, bizzat davaları dinleyip devlet işlerini görüyorlardi.

Öyle anlaşılıyor ki, Osmanlılarin ilk dönemlerinden itibaren hükümdarlar, halk ile temas ediyor, her firsatta halka yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Bunu bilen halk, şikâyet, taleb ve arzularını çesitli vesilelerle hükümdarlara ulaştırıyordu. Bu anlayış, kökleri mazide olan eski bir an'anenin yerlesmesine sebep oluyordu. Bu an'anelerden biri, Hz. Peygamber'den beri devam edegelmekte idi. Buna göre Medine şehir devletinde, oldukça sade bir yapı içerisinde halk, külfetsizce Hz. Peygamber ile görüşüyordu. Süphesiz ki bu davranış, daha sonraki Müslüman hükümdarlar için ideal bir örnek teskil ediyordu. Hulafa-i Raşidîn döneminde gelisen fetihlerle büyüyen idarî yapıda, çok farklı inanç ve düşüncede olan kimselerin mevcud olmasi, bazı suikast ve cinayet ihtimallerini de akla getiriyordu. Bu yüzden halifelerin halk ile temaslarında bazı tedbirlerin alınması ihtiyacı doğdu.

Halk ile Osmanlı hükümdarları arasindaki münasebeti sağlayan çeşitli vesileler vardi. Cuma ve bayram namazlari, ava çıkma, İstanbul'un içi ve çevresindeki mesire yerlerine, saray ve kasırlara yapılan ziyaretler, halka hükümdara ulaşma imkanı veren fırsatlardı.

Osmanlı hükümdarları, daha Osman Bey'den itibaren meşru mazeretlerinin dışında Cuma namazını sarayın dışında ve halka açık bir camide kılmaya büyük bir itina gösteriyorlardı. Bu durum, vekayinâme, hatırat ve seyahatnâmelerden açıkça anlaşılmaktadır. Cuma selamlığı sırasında üzerinde durulması gereken en önemli husus, halkın dilek ve bilhassa şikâyetlerini bizzat hükümdara ulaştırmış olmasıdır. Osmanlı tarihi boyunca bunun pek çok örneğini görmek mümkündür. Aslında Osmanlı Devleti'nde tebeanın padişaha ulaşması yerleşmiş bir gelenekti.

Padişahların zaman zaman kıyafet değiştirerek halk arasinda dolaşıp kamuoyunu yoklamaları (tebdil gezmeleri), günlük hayatları, yemekleri, İstanbul ve civarinda çesitli gezintiler, saltanat kurumu açısından önemli hususlardır.

Gerek günümüzde gerekse tarihteki devletlerde oldugu gibi Osmanlılarda da hükümdarın hakimiyet (egemenligini)'ini temsil eden ve adına "Hükümdarlık alametleri" denilen işaret ve semboller vardı. Kaynaklar, yeri geldikçe bu sembollerden söz ederler. Buna göre kuruluş döneminde Osmanlı padişahlarının hakimiyet sembolü olan hükümdarlık alametleri şunlardir: Payitaht, saray, çadır (otağ), taht, tac, hutbe, sikke, ünvan ve lakaplar, nevbet, kılıç, bayrak, tıraz, tuğ.

Padişahların kullandıkları unvanlar, bunlarin kullanıldığı yerler Osmanlı hâkimiyet anlayışı açısından önemlidir. Halil Inalcik ("Padişah", ÎA, IX) bunları şer'î ve örfî ünvanlar olarak iki kısımda değerlendirmekte ve resmî belgelerde bunlarin itina ile kullanıldığına işaret etmektedir. Bunlar: bey, han, hâkan, Hüdavendigâr, gazi, kayzer, sultan, emîr, halife ve padişah gibi ünvanlardır. Bundan baska Yavuz Sultan Selim, Mercidabık zaferinden hemen sonra Haleb'de "Hadimu'l-Haremeyn eŞ-Şerifeyn" ünvanını kullandı. Bu ünvan daha sonraki padişahlarca da kullanıldı.


OSMANLI ŞEHZÂDELERİ

XIV. asrın sonları ile XV. asırda, diğer Anadolu beyliklerinde de görüldüğü gibi "çelebi" ünvanııi ile de anılan Osmanlı hükümdar çocuklarına, şehzâde ismi verilmekte idi. Menşe' ve mânâsı tam olarak tesbit edilemeyen ve Türkçe bir kelime olan "çelebi" kelimesinin ilk defa Anadolu'daki Türkler tarafindan kullanıldığı ifade edilmektedir.

Osmanlı şehzâdeleri babalarının sağlığında yüksek haslarla bir sancağın idaresine (sancağa çıkma) tayin ediliyorlardi. Böylece, askerî ve idarî işlerde tecrübe kazanıp yetiştiriliyorlardi. Şehzâdeler, tâkriben on on beş yaşlarında tayin edildikleri sancağa gönderilirlerdi. Devlet işlerinde kendilerini yetiştirmek üzere, "lala" denilen tecrübeli bir devlet adamı ile çesitli hizmetler için kalabalik bir maiyet verilirdi. Şehzâdeler, gidecekleri sancağa validelerini de beraberlerinde götürürlerdi. Sancakta bulunan şehzâdelere "Çelebi Sultan" denirdi.

Osmanlı şehzâdelerinden, sancak beyi olanların maiyetlerinde nişancı, defterdar, reisü'l-küttab gibi kalem heyetiyle miralem, mirahur, kapı ağası ve diğer bazı saray erkânı vardı. Çelebi sultanların yaşları müsaitse bizzat kendileri divan kurup sancaklarına ait işleri görürlerdi. Yaşları küçük olanların bu işlerine de lalaları bakardi. Sancağın bütün işlerinde söz sahibi olan lalalar, devletçe itimad edilen şahıslardan (vezirlerden) tayin edilirdi. Şehzâdeler, kendi sancaklarında zeâmet ve timar tevcih edebildikleri gibi berat ve hüküm verip bunlara kendi isimlerini hâvi tuğra çekebilirlerdi. Ancak yapacaklari bu tayin ve tevcihlerde devlet merkezine bilgi vermek ve asıl deftere kaydettirmek mecburiyeti vardi.

XV. yüzyıl ortalarina kadar duruma göre İzmit, Bursa, Eskişehir, Aydın, Kütahya, Balıkesir, Isparta, Antalya, Amasya, Manisa ve Sivas gibi şehirler, başlıca şehzâde sancak merkezleri olmuştur. Şehzâdelere Rumeli'de sancak verilmesi kanun değildi. Şehzâdelerin bulundukları sancak merkezlerinde çevrelerinde bir fikir ve kültür hâlesi meydana gelirdi.

Kuruluş dönemindeki Osmanlı şehzâdeleri, ya babaları ile beraber veya yalnız olarak sefere giderlerdi. Babalarıyla sefere katıldıkları zamanlarda ordunun yanlarinda, bazan da gerisindeki (ihtiyat) kuvvetlere komuta ederlerdi. Her Osmanlı şehzâdesi, veliahd tayini usûlü olmadığından dolayı hükümdar olma hakkına sahipti. Bu sebeple hükümdar olana karşı zaman zaman diğer kardeşlerin saltanat iddiasıyla ortaya çiktiklari görülür. Bu arada Savcı Bey gibi, babası I. Murad'a karşı hükümdarlık iddiasıyla ortaya çıkanlar da olmuştur.

III. Mehmed'in cülûsundan (1595) itibaren şehzâdelerin fiilen sancağa gönderilmeleri usûlü tamamen terk edilerek, onun adına bir vekil sancağa gönderilmiştir. Şehzâdeler ise âdeta Harem'e hapsedilmislerdi. Bu geleneğin terk edilmesi, Osmanlı saltanat kurumu için tam bir felaket olmustu. XVII-XVIII. asırlarda Topkapı Sarayı'nin Harem kısmında "Şimşirlik" denilen dairede hayatını geçiren şehzâdelerin şahsiyetleri, tam gelişememiş, ilim ve kültür bakımından zayıf kalmışlardı. Bununla beraber XVIII. asrın sonlarında şehzâdeler, tekrar serbest hareket eder olmuş ve devlet işleri ile ilgilenir olmuşlardır.


OSMANLI MERKEZ TESKILÂTI

Kuruluş dönemi Osmanlı Devleti'nde yönetim, eski Türk töresindeki aşiret usûllerine göre tatbik ediliyordu. Bu mânâda memleket, ailenin müşterek malı sayılıyordu. Bununla beraber hükümdar, önemli konularda tek başına karar vermeyerek bir kısım devlet adamının fikrine de müracaat ediyordu. Bu fonksiyon, daha sonra adina "Divan" denecek meclis (bir çesit bakanlar kurulu) tarafindan yerine getiriliyordu. Baslangiçta vezir-i azam ve vezirler, hükümdarın birinci derecede yardımcıları idi. Her şey belli kanun ve nizamlar çerçevesinde yürütülüyordu. Fâtih dönemine kadar örfe dayalı olan bu sistem, Fâtih'le birlikte yazılı kanun haline getirilmiştir. Bununla beraber, devletin genel kanunları dışında, her kaza ve sancağın ekonomik ve sosyal durumuna göre özel kanunları vardı.

İdarede bütün yetki padişahın ve onu temsilen divanın elinde toplanmıştı. Bu durum, mutlak bir merkezî otoriteyi ön plâna çıkarmış oluyordu. Bu da devlete merkeziyetçi bir karekter kazandırıyordu. Çünkü daha kuruluştan itibaren hükümdarlar, merkeziyetçiliğe giden bir yol tutmuşlardı. Bu bakımdan bütün tayin ve aziller, merkezin bilgisi altında yapiliyordu. Merkezin en önemli karar organı da "Divan-i Hümayûn" denilen müessese idi.


DİVAN-I HÜMÂYUN

İslâm dünyasında, Hz. Ömer ile başlayan divan teşkilatı, daha sonra değişik şekil ve isimlerle gelişip devam etti. Osmanlı döneminde bizzat padişahın başkanlığında önemli devlet işlerini görüşmek üzere toplanan Divan'a, "Divan-ı Humâyun" denirdi. Bu müessesenin, devletin ilk yıllarinda nasıl geliştiğine dair kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ancak İbn Kemâl, (Defter I, s. 28, 106) bu müessesenin daha Osman Gazi zamaninda ortaya çiktigini kayd eder. Herhalde bu, Anadolu beyliklerinde ortaya çıkan divanın bir benzeri olmalıdır ki, pek fazla bir gelişme göstermemiştir. Babasının yerine geçip Bey ünvanını alan Orhan döneminde, divanın varlığı artık kesinlik kazanmış görünmektedir. Hatta ÂsIkpasazâde'nin, bu bey zamanında, divana gelmek zorunda olan devlet adamlarının (divan üyeleri) burmalı tülbent, yani bir çesit sarık sarmalarını emr ettiğini söylemesi, onun divan erkânı için bir kıyafet tesbit ettiğini göstermektedir. Osmanlı divanı, daha sonra gelen hükümdarlar vâsitasiyle bir hayli geliştirilerek devletin en önemli organları arasında yer alacaktır.

İlk dönem Osmanlı divanının çok sade ve basit olduğu tahmin edilebilir. Öyle anlaşılıyor ki bu ilk divan, uç beyliği zamanındaki şeklini az çok muhafaza etmisti. Divan heyetinde, Osmanlı beyinin kendisinden başka bir veziri, muhtemelenhükümet merkezi olan şehrin kadısı, beyliğin malî islerini idare eden nâib veya defterdar gibi az sayıda üye vardi. Zaman zaman, bey yerine icabında orduya kumanda eden şahıs olarak sahnede Osmanlı beyinin oğlu görülmektedir ki, bu vaziyet, divan kuruluşunun uç beyliği divanının modeline göre olduğu hakkında bir kanaat vermektedir. Fakat Selçuklu Devleti tamamen yıkılıp Moğol nüfuzu da sarsılmaya başlayınca müstakil bir devlet olma yolunu tutan Osmanlı Beyliği'nde, divanın gittikçe Selçuklu divanı modeline benzer bir mahiyet kazandığı görülür.

Orhan Bey zamanında müesseseleştiği görülen divanın üyeleri için, artık resmî bir kıyafetin tesbit edildiği görülür. Divan toplantıları, Sultan I. Murad, Yıldırım Bâyezid, Çelebi Sultan Mehmed ve II. Murad devirlerinde de devam etmişti. Yıldırım Bâyezid, halkın şikâyetlerini dinlemek üzere her sabah yüksek bir yere çıkardi. Herhangi bir derdi ve sıkıntısı olanlar orada kendisine şikayette bulunurlardı. O da bunların problemlerini derhal çözerdi.

Divan, Orhan Bey zamanından, Fâtih'in ilk devirlerine kadar her gün toplanırdı. Toplantılar sabah namazından sonra başlar ve öğleye kadar devam ederdi. XV. asrın ortalarından sonra (Fâtih dönemi) toplantılar haftada dört güne (Cumartesi, Pazar, Pazartesi, Salı) inmiş, Pazar ve Salı günleri de arz günleri olarak tesbit edilmişti.

Divan, hangi din ve millete mensub olursa olsun, hangi sınıf ve tabakadan bulunursa bulunsun, kadın erkek herkese açıktı. İdarî, siyasî ve örfî işler re'sen, diğerleri de müracaat, şikâyet veya görülen lüzum üzerine veya itiraz sebebiyle temyiz suretiyle tedkik edilirdi. Memleketin herhangi bir yerinde haksızlığa uğrayan, zulüm gören veya mahallî kadılarca haklarında yanlış hüküm verilmiş olanlar, vali ve askerî sınıftan şikâyeti bulunanlar, vakıf mütevellilerinin haksız muamelelerine uğrayanlar vs. gibi davacılar için divan kapısı daima açıktı. Divanda önce halkın dilek ve şikâyetleri dinlenir, ondan sonra devlet işleri görüşülüp karara baglanırdı.

Divanda idarî ve örfî işler vezir-i azam, şer'î ve hukukî işler kadıasker, malî işler defterdar, arazi işleri de nişancı tarafından görülürdü. Divan müzakereleri o günkü rûznâmeye (gündem) göre yapılırdı. Toplantı bittikten ve Maliye hazinesi ile Defterhane, vezir-i a'zamın mührü ile mühürlenip kapandıktan sonra çavuşbaşı, elindeki asasını yere vurarak divanın sona erdiğini bildirirdi. Divandan sonra Yeniçeri ağası, padişah tarafından kabul olunarak ocak hakkinda bilgi alınırdı. Ondan sonra kadıaskerler huzura girip kendileri ile ilgili işleri arzederlerdi. Bundan sonra da vezir-i a'zam ile vezirler ve defterdar kabul olunurdu. Bütün bunlardan sonra da padişahlar, vezir-i a'zam ve vezirlerle beraber yemek yerlerdi. Ancak bu usûl, Fâtih Sultan Mehmed döneminde kaldırılmıştı. Divan erkânından baska o gün işleri için divana gelmiş bulunan halka da din ve milliyet farkı gözetilmeksizin yemek verilirdi.

Öyle anlaşılıyor ki Osmanlı Devleti divanı, devletin en yüksek organı özelliğini taşımaktaydı. Devlet başkanı olarak hükümdar, sık sık divan üyelerinin fikirlerini almak ihtiyacını hissediyordu. Bu durum, devlet idaresinin bir kişinin değil, bir kurulu teşkil eden üyelerinin fikirlerinden yararlanılarak en mükemmel şekilde yapilabileceğinin açık bir göstergesidir. Divanda, halk ile devletin bütün problemleri, özellikle timar tevcihleri ve önemli mevkilere yapilacak atamalar da görüşülmekteydi. Bu, yüksek memuriyetlere, hükümeti teşkil eden üyelerin fikirlerinin alınarak atamalar yapıldığına işarettir. Bir kurulun yapacağı atamalarin ise bir tek kişinin yapacağı atamalardan daha isabetli olacağı bir gerçektir. Divanda son söz şüphesiz ki sultanındır. Ancak gördüğümüz gibi hükümdarın, vezirlerin mütalaalarını alması, daha doğrusu böyle bir ihtiyacı hissetmesi, devlet idaresinde iş birliği ve koordinasyonun ön planda tutulduğunu göstermektedir.


DİVAN ÜYELERİ

Kuruluş dönemi Osmanlı divanı, her gün sabah namazından sonra padişahın huzuru ile toplanarak görevinin gerektirdiği işleri yapardı. Divan toplantılarında üyelerden her birinin kendisini ilgilendiren vazifeleri vardı. Her üye kendini ilgilendiren vazifeleri ile meşgul olurdu. Padişahı bir tarafa bırakacak olursak kuruluş döneminde divanda vezir-i a'zam, kadıasker, defterdar ve nişancı gibi asil üyeler bulunuyordu.


VEZIR-İ A'ZAM VE VEZİRLER

Osmanlıların ilk dönemlerinde divanda sadece bir vezir bulunuyordu. O da ilmiye sınıfına mensuptu. Daha sonra vezir sayısı artınca birinci vezire "Vezir-i a'zam" denildi. Bundan başka "Sadr-i âlî", "Sâhib-i devlet", "Zât-i asefî" ve "Vekil-i mutlak" gibi tabirler de kullanılmış ise de bunlar asıl elkabdan değillerdir.

Osmanlı Devleti'nde ilk vezir, Hacı Kemaleddin oğlu Alaeddin Paşa'dır. Bu zat, ilmiye sınıfına mensup olduğu gibi aynı zamanda tanınmış ahi reislerindendi. Osmanlı tarihçilerinin büyük bir kısmı, bu zat ile Şehzâde Alaeddin'i birbirine karıştırır. Alaeddin Paşa'dan sonra bu makama sıra ile Ahmed Paşa, Hacı Paşa ve Sinaneddin Yusuf Paşa gelmişlerdi. Çandarlı Halil Hayreddin Paşa ise Sinaneddin Yusuf Paşa'dan sonra vezirliğe getirilmişti. Onun ölümü üzerine vezir olan ve bu makamda on bir yıl kadar kalan Çandarlızâde Ali Paşa zamanında, Timurtaş Paşa'ya da vezirlik verilince Çandarlızâde Ali Paşa vezir-i a'zam diye anılmaya başlandı.

Çandarlı Halil Hayreddin Paşa'dan önceki vezirler orduya komuta etmiyorlardı. Bu görevi, askerî sınıfa mensup olanlar yürütüyordu. Fakat Hayreddin Paşa'nın Rumeli fetihlerinde komutanlığı vezirlikle birleştirip mühim muvaffakiyetler kazanması, idarî ve askerî islerin bir elde toplanmasına sebep olmuştu. Bundan sonra gelen birinci vezirler hep aynı şekilde hareket etmişlerdi.

Daha sonraki tarihlerde vezirlerin sayısı artmış ve XVI. asır ortalarına yakın zamana kadar vezirlik, sadece İstanbul’da bulunan mahdud kimselere münhasır iken Kanunî devri vezirlerinden Çoban Mustafa Paşa ile Hain Ahmed Paşa, önemine binaen vezirlikle Mısır valiliğine tayin edilmişlerdi. Daha sonraki tarihlerde Budin, Yemen ve Bağdad eyaletlerine de vali olarak vezirler gönderilmişti.

Vezir-i azam, padişahtan sonra devletin en büyük reisi ve hükümdarın mutlak vekili olduğundan, sözü ve yazısı padişahın iradesi ve fermanı demekti. Çandarlı hanedanının düşüşüne kadar bütün işlerde birinci merci vezir-i azamdı. Çelebi Mehmed zamanındaki Amasyalı Bayezid Paşa’nın vezir-i azamlığı bir tarafa bırakılacak olursa Çandarlı ailesinin bir silsile halinde kadıaskerlikten gelmek suretiyle yetmiş seneden fazla bir müddet kesintisiz o mevkii işgal etmeleri ve hükümdarların itimatlarını kazanmaları bütün Türk devlet adamlarının bir ailenin etrafında toplanmalarına sebep olmuştu. Hatta Segedin muahedesinin akdi üzerine saltanatı oğlu Mehmed'e bırakan İkinci Murad, karşı tarafın bu fırsatı ganimet bilip antlaşmayı bozması üzerine, anormal bir hal alan olaylar karşısında tekrar hükümdar olup idareyi eline almak istediği zaman, Vezir-i azam Çandarlızâde Halil Paşa’nın teşebbüsüyle ikinci defa hükümdarlık makamına getirilmişti.

İcabında padişah adına divana riyaset (başkanlık) eden vezir veya vezir-i azamlar, hükümdarın mutlak vekili idiler. Pâdişahın elips şeklindeki altın bir mührü, bunun alameti olarak yanlarında bulunurdu. Vezir, devlet işlerinde bütün salahiyet ve mesuliyetlere sahip olduğu gibi bütün azil ve tayin işleri de onun reyi ile olurdu. Bu dönemlerde, hükümdarlarca hiç bir taleplerinin reddedilmemesi adet haline gelmişti.

Kendisinden önceki töre, örf ve gelenekleri yazılı bir metin haline getiren Fâtih Sultan Mehmed'in kanunnâmesinde vezir-i âzamla ilgili olarak şöyle denilmektedir:

"Bilgil ki vüzerâ ve ümerânın vezir-i azam başıdır, cümlenin ulusudur. Cümle umurun vekil-i mutlakıdır. Ve malımın vekili defterdarındır ve ol, vezir-i azam nâzırıdır. Ve oturmada ve durmada ve mertebede vezir-i azam cümleden mukaddemdir."

Tevkiî Abdurrahman Paşa kanunnâmesinde de vezir-i azam hakkında şu ifadeler kullanılmaktadır:

"Evvela sadr-ı azam olanlar cümleyi tasaddur edüp amme-i mesalih-i din ve devlet ve kâffe-i nizâm-i ahval-i saltanat ve tenfiz-i hudud ve kısas ve haps ve nefy ve enva-ı ta'zir ve siyâset ve istimai da'va ve icra-yı ahkâm-i şeriat ve def-i mezâlim ve tedbir-i memleket ve tevcih-i eyâlet ve emâret ve ulûfe ve zeamet ve tımar ve tevliyet ve hitabet ve imâmet ve kitâbet ve cem'i cihet ve taklid-i kaza ve nasb-i müvella ve tefviz ve tevkil ve tayin ve tahsil ve umur-i cumhur ve tevcihat-ı gayr-i mahsur ve'l-hasıl cemi-i menâsib-i seyfiyye ve ilmiyenin tevcih ve azli ve cemi-i kadaya-i şer'iyye ve örfiyenin istima ve icrası için bizzat cenab-ı padişahîden vekil-i mutlak ve memâlik-i mahruse-i Osmanî ve taht-ı hükümet-i sultanîde olan cemi-i nâsın üzerine hakim-i sahib-i ferman olduğu muhakkaktır.

Sair vüzera ve vülat ve amme-i ulemâ ve kudat ve meşayih ve sâdat ve a'yan ve ekâbir ve tavaif-i asâkir ve reâya ve berâya ve ehl-i cihât ve ashab-ı ticarat kebir ve sagir ve gani ve fakir ve kavi ve zayıf ve vadi" ve şerif ve muhassalan havas ve avam kâffe-i enâm cemian sadr-ı a'zam olanlarin kelamını bizzat şevketlû ve mehâbetlû ve seadetlû padişah zıllullah hazretlerinin mübarek lisan-ı şeriflerinden sadır olmuş ferman-ı vâcibu'l-iz'an bilüp emrine imtisâl ve kendüye ta'zim ve tavkir ve iclâl etmeye me'murlerdir."

Kanunnâme metinlerinde görüldüğü gibi vezir-i a'zamlar, vekil-i mutlak olarak büyük ve geniş yetkilere sahip olan kimselerdi. Herkes onun emirlerine itaat etmekle yükümlü görünmektedir. Çünkü o, padişahı temsil etmekteydi. Vezir-i azam (Kanunî döneminden itibaren) sadr-ı a'zamlar, padişahın yüzük seklindeki tuğralı altın mührünü taşırlardı. Vezir-i a'zamların, diğer vezirlerden farkları "mühr-i hümâyun" denilen bu mühür ile olup hükümdarlık salâhiyetinin icrasına ve padişahın kendisini vekil ettiğine dair bir delil olduğu için onlar bu mührü örülmüş bir kese içinde koyunlarında taşırlardı. Vezir-i azamın azlinde veya ölümü halinde "mühr-i hümâyun" ikinci veya üçüncü vezire verilirdi. Mühr-i hümâyun ya divana gönderilmek veya vezir-i a'zam olacak kimsenin huzura kabul edilmesi suretiyle verilirdi.

Osmanlı Devleti'nde XVI. asrin ilk yarılarına kadar yalnız devlet merkezinde bulunup divan-ı hümâyuna memur "kubbe veziri" veya "kubbenişîn" denilen vezirler vardı. Bunların sayıları pek fazla değildi. Kubbe vezirleri divanda kıdem sırasına göre otururlardı.

Fâtih Sultan Mehmed'den itibaren hükümdarlar Divan-ı Hümâyun toplantılarına katılmayı terk edip, riyaseti sadrazama bıraktıktan ve XVI. asrın ikinci yarısında bu toplantılar haftada dört güne inhisar edildikten sonra hükümdarlar, arz odasında sadrazamın verdiği izahatı dinleyerek müzakerelerden haberdar olurdu. Bir müddet sonra devlet işleri Paşakapısı'nda görülmeye başlanmış ve Divan-i Hümâyun XVIII. asırdan sonra elçi kabulü ve ulûfe tevziine tahsis edilmişti. Sadrazamların hükümdarlarla görüşmeleri ise XVI. asırdan itibaren gittikçe azalmıştı. Bunlar, devlet işlerini "telhîs" veya "takrîr" adli vesikalarla ve ekleri ile birlikte hükümdara arz ederlerdi. Böylelikle telhîsler, kanun, nizam, tevcih, usûl ve âdet ile tayin edilmiş olan ve hükümdarın tasdikine ihtiyaç gösteren hususlara ait sadrazamın arzı mahiyetinde idiler. Sadrazam kendi fikrini de beyan ettikten sonra ilgili konu hakkında padişahın fikrini sorardı. Telhislerin hazırlanması Reisü'l-küttabın görevi olup, hazırlandıktan sonra genellikle padişahı yormamak ve meramı açıkça ifade etmek üzere sade bir ifade ve iri nesihle yazılarak saraya gönderilirdi. Padişahın "manzurum oldu", "verilsin", "verdim", "tedarik edesin", "zamanı değildir", "berhudar olasın", "olmaz" gibi hatt-i hümâyunu ile işaret etmesinden sonra sadrazam onu işleme koyardı. Sadrazamların diğer devlet ricaline ve idarecilere olan tahriratına ise "buyruldu" denirdi. Osmanlı Devleti'nin ilgasına kadar sadrazamların ya re'sen veya bir muamele dolayısıyla mektubî kaleminden yazılan kağıtlara "buyruldi-i sâmi" ismi verilmektedir. Bu buyruldunun divanî yazı ile yazılması ve baş tarafına da sadrazamın ismini havi sadaret mührünün basılması usûldendi.


KADIASKER

Osmanlı Devleti'nde askerî ve hukukî işlerden sorumlu olan kadıaskerlik teşkilâtı, gerek kelime gerekse meslek olarak uzun bir geçmişe sahiptir. Hz. Ömer tarafından ordugâh şehirlerine tayin edilen kadılar, sivil olmaktan ziyade askerî bir hüviyet taşıyorlardı. Bu sebeple, kadıaskerliğin Hz. Ömer tarafından kurulduğu belirtilmektedir. Abbasîler'de de görülen bu mansib, Harzemşahlar'da, Anadolu Selçukluları'nda Eyyûbîler'de, Memlûklerde ve hatta Karamanlılar'da da vardı.

Osmanlı Devleti'nde ilk kadıaskerin Bursa Kadısı Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa olduğu belirtilmektedir. Kaynaklar, ilk kadıaskerin adı geçen zat olduğunda müttefik olmalarına rağmen, tayin tarihi için farklı rakamlar vermektedirler. Âşıkpaşazâde ve Oruç Bey, bu makamın 761 (M 1359), Hoca Saadeddin, Solakzâde ve Müneccimbaşi 763 (M. 1361)'de ihdas edildiğini belirtmektedirler. Bundan başka kadıaskerlik hakkındaki araştırmasında M. İpsirli, başka kaynaklarda bu tarihin 762 (M. 1360) olarak verildiğini söyler.

Kelime olarak lügat mânâsı "asker kadısı" demek olan kadıaskerlik, Osmanlı ilmiye teşkilâtı içinde önemli bir mevki idi. Kadıasker terkibindeki "asker" kelimesi, müessesenin özelliği açısından önem taşır. Zira, Şeyhülislâmlıktan takriben bir asır kadar önce (80 sene) kurulmuş olan müessesenin kuruluşunda devletin, asker ve onların ihtiyaçlarını karşılamada titizlikle hareket ettiğini göstermektedir. Bununla beraber, Divan-i Hümâyun azası olan kadıaskerin vazifeleri sadece askerî saha ile sınırlı değildi. Kadıaskerler aynı zamanda bütün sivil adlî işlere de bakıyorlardı. Onlar, belli seviyedeki bazı kadı ve nâiblerin tayinlerini de yapıyorlardı. Divan toplantılarında vezir-i azamın sağında vezirler, solunda da kadıaskerler yer alırdı.

Fâtih Sultan Mehmed'in son senelerine kadar yalnız bir kadıaskerlik vardı. Hududların genişlemesi ve işlerin çoğalması yüzünden 885 (M. 1481) yılında biri Rumeli, diğeri Anadolu olmak üzere ikiye ayrıldı. Belirtilen tarihte, Muslihiddin el-Kastalanî daha üstün kabul edilen Rumeli kadıaskerliğine, o dönemde İstanbul kadısı olan Balıkesirli Hacı Hasanzâde Mehmed b. Mustafa da Anadolu kadıaskerliğine getirildiler. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun Osmanlı ülkesine ilhakından sonra Yavuz Sultan Selim (1512-1520) tarafından 922'de yani XVI. asrın ilk çeyreğinde (1516) merkezi Diyarbekir (Diyarbakır) olan Arap ve Acem kadıaskerliği adı altında üçüncü bir kadıaskerlik kuruldu. Devlet merkezine olan uzaklığı sebebiyle olsa gerek ki divân üyeliği bulunmayan bu kadıaskerliğin başına meşhur tarihçi ve bilgin İdrisî Bitlisî getirildi. Bilahare merkezi, payitahta (İstanbul) nakledilen bu kadıaskerliğe Fenarîzâde Mehmed Şah Efendi tayin edildi. 924 (M. 1518) de adı geçen şahsın bu görevden ayrılmasından sonra bir müddet vekaletle idareye başlanan bu kadıaskerlik lağvedilerek vazife ve salahiyetleri Anadolu kadıaskerliğine bırakıldı. Böylece Rumeli ve Anadolu kadıaskerlikleri diye tekrar ikiye indirilen bu müessese, Osmanlı saltanatının sonuna kadar devam etti.

Protokole göre daha üstün addedilen Rumeli kadıaskerleri ile daha aşağı bir mevkide bulunan Anadolu kadıaskerinin vazifeleri kanunnâmelerde söyle belirtilir:

"Bilfiil Rumeli kadıaskeri olan efendi, Rumeli ve adalarda vaki kazaları ve kısmet-i askeriyeleri tevcih eder.

Ve bilfiil Anadolu kadıaskeri olan efendi, Anadolu'da ve Arabistan'da vaki kazaları ve kısmet-i askeriyeleri tevcih eder.

Ve bu efendiler, divân günlerinde elbette Divan-ı Hümâyuna müdavemet edüp Cuma günlerinde vezir-i a'zam hazretlerinin hânesine varırlar. Amma dâva istimaı lâzım gelse Rumeli kadıaskeri istima edüp Anadolu kadıaskeri kendi halinde oturur. Meğer vekil-i saltanat tarafından me'zûn ve me'mûr ola, ol zaman istimai şer'an caiz olur.

Ve yirmi, yirmi beş ve otuz ve kırk medreselerin ve kendi taraflarına müteallik olan bazı mahallin cihet ve tevliyet makulesin tevcih edegelmişlerdir."

Böylece Anadolu'da bulunan müderris ve kadıların tayini, Anadolu kadıaskeri, Rumeli'de bulunan müderris ve kadıların tayini de Rumeli kadıaskeri tarafından yapılmaktaydı. Görüldüğü gibi müessesenin görevleri, eğitim ve yargı teşkilatının idaresi, ordu ve askerî zümrenin gerek barış, gerekse savaş sırasında hukukî ihtilaflarının giderilmesi ve davalarının görülmesi seklinde iki ana grupta toplanabilir.

Kadıaskerler, XVI. yüzyılın ikinci yarısını müteakip, Şeyhülislâmlığın ön plâna çıktığı tarihe kadar bütün kadı ve müderrisleri aday (namzet) gösterip tayinleri sadr-ı a'zama ait olan kırktan yukarı müderrisler ile mevâliyi vezir-i a'zama arz ile tayinlerine delâlet ederlerdi. Daha sonra bu gibilerin arzları kendilerinden alınarak, kırk akçaya kadar olan müderrislerle kaza kadılarının tayinleri eskisi gibi bunlara bırakıldı. Kırktan yukarı yevmiyeli müderrisler ile mevâlinin tayinleri ise şeyhülislâmlara verilmiştir. Tayin olunacak müderris veya kadı Anadolu'da ise Anadolu kadıaskeri, Rumeli’de ise Rumeli kadıaskeri tarafından arz günlerinde, bizzat kendisi tarafından, padişah huzurunda okunan "Defter-i akdiye" de okunup inha olunan kadıların tayinleri için padişahın muvafakati alınırdı.

Bir kimsenin kadıasker olabilmesi için "mevleviyet" denilen 500 akça yevmiyeli büyük kadılık mansibinda bulunması gerekirdi. XVI. asrın ikinci yarısına kadar kadıasker olmak için muayyen bir usûl yoktu. Fakat bu tarihten sonra İstanbul ve Edirne kadılarından veya Anadolu kadıaskeri pâyesi olan İstanbul kadısı mazullerinden birinin fiilen Anadolu kadıaskeri olması kanun haline gelmişti. Bu kadıaskerlikten sonra da Rumeli kadıaskerliği gelirdi. Kuruluştan sonraki dönemlerde kadıaskerlik müddeti, diğer mevleviyetlerde olduğu gibi bir yıldı. Bu müddeti dolduran kadıasker, mazûl sayılarak yerine sırada olan bir başkası tayin edilirdi. XVI. asrın ikinci yarısından itibaren Rumeli kadıaskerleri Şeyhülislâm olurlardı.

Zamanla maaşlarında farklılık görülen kadıaskerler, Fatih kanunnâmesine göre devlet hazinesinden yevmiye 500 akça alıyorlardı. XVI. yüzyılın ortalarından sonra Rumeli kadıaskeri 572, Anadolu kadıaskeri ise 563 akça yevmiye alıyorlardı. Bunların maaşlarından başka askerî sınıftan olup vefat edenlerin "resm-i kısmet"lerinden, binde on beş akça olarak gelirleri vardı. Bu para, kadıasker kassamları vasıtasıyla tahsil edilirdi. Âli'nin kaydına göre Rumeli kadıaskerine resm-i kısmetten günde sekiz bin akça hasıl olurdu. Anadolu kadıaskerinin resm-i kısmeti ise daha fazla idi. Irak, Suriye ve Mısır’ın bu kadıaskerliğe bağlı olması, bu artışa sebep oluyordu. Mazuliyet veya tekaütlerinde de kendilerine maaş tahsis edilen kadıaskerlere, daha sonra birer arpalık verilerek iaşelerinin temin edilmesi sağlanırdı.

Divândaki davaları dinleyen kadıaskerler, salı ve çarşamba hariç olmak üzere her gün kendi konaklarında divân akdedip kendilerini ilgilendiren şer'î ve hukukî işlere bakarlardı. Kadıaskerlerden her birinin tezkireci, rûznamçeci, matlabçi, tatbikçi, mektupçu ve kethüda olmak üzere yardımcıları bulunurdu. Ayrıca her birinin davalı ve davacıyı divâna getiren yirmişer muhzırı bulunmaktaydı.

Padişah, sefere çıktığı zaman kadıaskerler de onunla birlikte giderlerdi. Padişah sefere gitmediği takdirde onlar da gitmezlerdi. Bu durumda şer'î muameleleri görmek üzere onların yerine "ordu kadısı" tayin edilip gönderilirdi. Aynı şekilde padişahlar Edirne'ye gittikleri zaman onlar da padişahla birlikte gider ve akd edilen divân oturumlarına iştirak ederlerdi.

Bu müessese, Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar devam etmiş, Osmanlı hükümeti ile birlikte o da tarihe mal olmuştur.


DEFTERDÂR

Defter ile dâr kelimelerinden meydana gelen bir terkib olan "defterdâr", "defter tutan" demektir. Doğudaki Müslüman devletlerin "müstevfi" dedikleri görevliye Osmanlılar, defterdâr diyorlardı. Bir bakıma günümüzdeki Maliye bakanlığı mânâsını ifade eder. Osmanlılar, XIV. asrın son yarısında ve Sultan I. Murat zamanında maliye teşkilâtının temelini atıp onu tedricen geliştirmişlerdir. Buna bakarak Osmanlıların daha kuruluş yıllarından itibaren maliye işleri üzerinde önemle durdukları söylenebilir. Hatta Abdurrahman Vefik, Osman Gazi'nin ölümü esnasında oğlu Orhan'a yaptığı vasiyetinden bahs ederken onun "beytü'l-mal-i Müslimîn"i koruması gerektiğini söyleyerek devletin servetini muhafaza etmesi ve gereksiz yere para harcamaması gerektiğine işaretle bunun önemini belirttiğine temas eder.

Fâtih Sultan Mehmet tarafından tedvin ettirilmiş olan kanunnâme-i Âl-i Osman ile diğer kanunnâmelere göre defterdâr, padişah malının (Devlet hazinesi) vekili olarak gösterilmektedir. Dış hazine ile maliye kayıtlarını ihtiva eden devlet hazinesinin açılıp kapanması defterdârın huzurunda olurdu. Başka bir ifade ile hazinenin açılmasında hazır bulunmak, defterdârın vazifeleri arasında bulunuyordu. Divân'ın aslî üyelerinden olan defterdâr, sadece salı günkü divan sonunda arza girer ve kendi dairesi ile ilgili bilgiler verirdi. Bununla beraber, padişahın huzurunda okuyacağı telhîs hakkında daha önce vezir-i a'zamla görüşür ve onun muvafakatini alırdı. Bayram tebriklerinde padişah, vezirlere olduğu gibi defterdarlara da ayağa kalkardı.

Genel olarak devlet gelirlerini çoğaltmak, gerekli yerlere sarf etmek ve fazla olanı da muhafaza altında bulundurmak vazifesi ile yükümlü bulunan defterdâr, Osmanlı Devleti'nin kurulu yıllarında bu görevleri yerine getiriyordu. Devletin kuruluş yıllarında bir defterdâr varken, daha sonra, yeni yeni yerlerin feth edilmesi ve ihtiyaçların çoğalması yüzünden sayılan artırıldı. Bunlar, II. Bâyezid dönemine kadar Rumeli'de hazineye ait islere bakan Rumeli defterdârı veya baş defterdâr ile Anadolu'nun malî islerine bakan Anadolu defterdârı olmak üzere iki kişi idi. Tevkiî Abdurrahman Paşa kanunnâmesine göre daha sonraki dönemlerde baş defterdârdan başka Anadolu defterdârı ile "şıkk-i sânî" denilen defterdârlar vardır. Bunlar da baş defterdâr ile divana devam ederler. Sefer esnasında baş defterdâr ordu ile gittiği zaman, Anadolu defterdârı onun yerine vekâleten bakardı.

Defterdârlar, kendilerini ilgilendiren malî islerdeki şikâyetleri, Defterdâr Kapısı'nda akd edilen divanda dinler ve gerek görülürse "tuğralı ahkâm" verirlerdi. Zaten kanunnâmeye göre kendilerine bu selahiyet verilmiştir. Her defterdâr, kendi dairesinden çıkan evrakın arkasını imzalardı. On yedinci asrın ortalarından itibaren bütün maliye hükümlerinin (tuğralı ahkâm) arkalarına kuyruklu imza koyma hakkı, baş defterdâra verildi. Bundan başka başdefterdâr, divan kararı ile malî tayinlere ait kuyruklu imzası ile "buyruldu" yazmakla birlikte bunun üst kenarı sadr-ı a'zamın buyruldusuyla tasdik olunurdu. Defterdâr, sadr-ı a'zama re'sen yazdığı veya havale edilmiş bir muameleli kağıt üzerine cevap verdiği zaman, kuyruklu imza koymaz, topluca bir imza koyardı.

Kanunnâmede baş defterdâr ve vazifeleri hakkında şu bilgiler verilmektedir:

"Bas defterdâr pâye ve itibarda "nişancı" gibidir. Baş defterdâr olan mal vekilidir. Ve kendi evinde divân eder. Ve maliyeye müteallik davaları dinler. Maliye tarafından ahkâm verir. Ve ahkâmın zahrına (tuğralı ahkâmın arkasına) kuyruklu imza çeker. Ve tahsil-i mal-i mirî için mültezimleri haps eder. Ve mahallinde mukataati tevcih edüp buyurur. Ama "pençe" çekmez. Ve bi'l-cümle mal-i beytü'l-mali tahsil ve hazineyi tekmil ile memur olup beytü'l-mala müteallik olan umur-ı cumhuru onlar görür. Ve mültezimleri zulüm ve taaddiden tahzir ve reaya fukarasını himaye babında sa'y-i kesir etmek ve söz tutmayıp fukaraya zulm eden mültezimleri vekil-i devlete arz ve ta'zir ettirmek, defterdârlarin lazime-i zimmetleri ve zahr-i ahiretleridir (ahiret azıkları). Hususan emval-i yetamadan (yetim mallarından) hazine-i âmireyi siyânet (korumak) ve beytü'l-mal-i müslîmîni mal-i haramdan himayet etmek. Kanunnâme metninden anlaşılacağı üzere devlet gelir ve giderleri ile ilgilenen defterdârların vazifeleri, sadece devlet hazinesini zenginleştirmek değildir. Onlar, devlet hazinesine haram malın girmesine engel olmak zorunda oldukları gibi yetim malı dahi sokmayacaklardır.

On sekizinci asır başlarından itibaren Rumeli defterdârlarına veya baş defterdâra "şıkk-ı evvel", Anadolu defterdârına "şıkk-i sânî", üçüncü defterdâra da "şıkk-i sâlis" adı verildi.

İcraat ve tahsilatta defterdârın icra memuru olarak maiyetinde farklı vazifeleri bulunan beş görevli bulunurdu. Bunlardan ilki, baş bakikulu denilen devlet gelirlerinin birinci tahsil memurudur. Defterdârlıkta bunun bir dairesi olup emri altında bakikulu ismiyle altmış kadar mübaşir vardır.

Bunlar, hazineye borcu olup vermeyenleri hapis ve sıkıştırma ile tahsilat yaparlardı. Bu yüzden maliyeye borcu olanlar baş bakikulu hapishanesinde tutuklanırlardı.

İkinci icra memuru, cizye baş bakikuludur. Bu da cizye sebebiyle hazineye borcu olanları takip eder. İltizama verilen cizyelerin, mültezimlerinden henüz borcunu ödememiş veya yatırmamış olanları takip ederdi.

Adı geçen dairenin üçüncü icra memuru, tahsilat ve ödemelere nezâret eden veznedar başıdır. Bunun da maiyetinde dört veznedar vardı. Baş defterdârın icra memurlarından dördüncüsü sergi nâzırı, besincisi de sergi halifesi olup her ikisi de hazine muamelatının defterini tutuyorlardı.

Defterdâr tabiri, 1253 (1838) senesinin Zilhicce ayında sadır olan Hatt-ı hümâyun mucibince terk edilerek yerine "Maliye Nezâreti" tabiri kullanılmıştır.


NİŞANCI

Osmanlı devlet teşkilâtında Divan-ı Hümâyunun önemli vazifelerinden birini yerine getiren görevli için kullanılan bir tabirdir. Nişan kelimesinden türetilmiş olan "Nişancı", ferman, berat, mensûr, nâme, mektup, ahidnâme, hüküm ve biti gibi devlet resmî evrakının baş tarafına padişahın imzası demek olan nişanı koyardı. Bu görevliye nişancı, muvakkî, tevkiî ve tuğraî gibi isimler de verilirdi.

Osmanlı devlet teşkilâtında XVIII. asır başlarına kadar önemli bir makam olan nişancılık, daha önceki Müslüman ve Müslüman Türk devletlerinde de vardı. Nişancılık müessesesinin başında bulunan görevliye Osmanlılarda nişancı denirken, Abbasîler'de buna "Reisu Divani'l-İnşa" deniyordu. Bu teşkilat, sadece Müslüman Doğu'da değil, Batı Müslüman devletlerinde de vardı. Nitekim batıda devlet kurmuş ve zaman zaman Endülüs'e de geçmiş bulunan Merinîler (592-956 = 1196-1458)'de "Divanu'l-inşa" adı ile aynı görevi yerine getiren bir müessese vardı. Büyük Selçuklularda da aynı vazifeyi gören bir divan vardı ki, bu divanın başındaki görevliye "Sahib-i Divan-i Tuğra ve İnşa" adı veriliyordu. Bazan da sadece "Tuğraî" deniyordu. Bu zat, hükümdarın mensûr, ferman vs. gibi isimler altında çıkardığı emirnâmelere, onun işaret ve tuğrasını koymakla görevliydi. Anadolu Selçuklu Devleti'nin merkez teşkilatı içinde de aynı görevleri yerine getiren ve adına "Tuğraî" denilen bir görevlinin bulunduğunu belirtmek gerekir. Kalkasandî, Mısır'daki bu hizmeti beş merhalede ele alır ve Memlûklerde bu görevi üstlenen kişiye "Kâtibu's-Sir" veya "Sahibu Divani'l-înşa" adının verildiğini bildirir. Görüldüğü gibi müesseseleşmiş hali ile Abbasîlerde görülen nişancılık, daha sonraki bütün Müslüman devletlerde olduğu gibi Osmanlılarda da olacaktı. Bunun için Osmanlı Devleti'nin merkez teşkilâtı içinde önemli bir yeri bulunan divanın azalarından biri de "Nişancı" adını taşıyan görevli idi. Önemli hizmeti bulunmasına rağmen, nişancılığın Osmanlılarda hangi tarihlerde kurulduğu kesin olarak tesbit edilebilmiş değildir. Bununla beraber, bazı araştırıcılar bu kuruluşu Osmanlı Devleti'nin ikinci hükümdarı olan Orhan Gazi dönemine kadar çıkarırlar. Çünkü bu döneme ait fermanlarda tuğra bulunmaktadır. Bu da nişancılığın basit şekli ile de olsa Orhan Gazi döneminde var olduğunun bir işareti olarak kabul edilebilir. Keza, bu tabirin devletin ilk zamanlarında kullanıldığını gösteren kayıtlar da vardır. Nitekim, Sultan İkinci Murad'ın emri ile Türkçe'ye tercüme edilen İbn Kesir tarihinin Arapça metnindeki "Muvakkî" tabirinin "Nişancı" olarak tercüme edilmesi de bunu göstermektedir. İbn Kesir'in el-Bidâye ve'n-Nihâye adlı tarihinin mütercimi olan zat, nişancı kelimesini kullandığına göre, bu tabir, o dönem Osmanlı toplumu arasında biliniyordu demektir.

Fâtih Sultan Mehmed'in tedvin ettirdiği kanunnâmede bu memuriyetin isim ve selâhiyetleri ile zikr edilmiş olması, bunun Fâtih'ten önce mevcud olduğunu, fakat onun zamanında tam anlamıyla geliştiğini göstermektedir.

Divan-i Hümâyunda vezir-i a'zamın sağında ve vezirlerin alt tarafında oturan nişancı, önemli bir hizmeti yerine getiriyordu. Nişancılar, görevleri icabı bazı özellikleri taşıyan kimseler arasından seçiliyorlardı. Nişancı olacak kimselerin inşa konusunda maharetli bulunmaları gerekirdi. Nitekim kıraat ilminin büyük isimlerinden Şeyh Muhammed Cezerî'nin küçük oğlu Ebu'l-Hayr Muhammed (Muhammed-i Asgar), Mısır'dan, Osmanlı hizmetine geldiği zaman inşadaki kudretinden dolayı kendisine nişancılık verilmişti.

Görevleri icabı olarak inşa konusunda maharetli olmaları, devlet kanunlarını iyi bilerek yeni kanunlar ile eskiler arasında bağ kurup onları telif etme kabiliyetine sahip bulunmaları gereken nişancıların, ilmiye sınıfı arasından dahil ve sahn-ı semân müderrislerinden seçilmesi kanundu.

Nişancılar, XVI. asrın başlarından itibaren Divan-ı Hümâyunun kalem heyeti arasında, bu vazifeyi yerine getirebilecek olan reisü'l-küttâblardan seçilmeye başlanmıştır. Eğer reisü'l-küttâb bu vazifeyi yerine getirebilecek kabiliyete sahib değilse yine müderrisler arasından uygun görülen bir kişi bu vazifeye tayin edilirdi.

Fâtih döneminde müesseseleşerek kurulduğunu gördüğümüz nişancılık, Osmanlı Divan-i Hümâyununun dört temel rüknünden birini teşkil ediyordu. Fâtih kanunnâmesinde de belirtildiği gibi bu dönemde vezirlik, kadıaskerlik ve defterdarlıktan sonra en önemli vazife nişancılıktı. Fâtih zamanında bu görevi büyük bir başarı ile yürüten Karamanî Mehmed Paşa ile nişancılığın itibarı daha da artmıştı. Fâtih'ten sonra gelen II. Bâyezıd ve onun oğlu Yavuz Sultan Selim dönemlerinde nişancılık yapan Tacizâde Cafer Çelebi de büyük bir itibar kazanarak teşrifatta defterdârın üstüne yükseltilmiş ve vezirler gibi otağ kurmasına müsaade edilmiştir. Nişancılık mansıbının üstünlüğü, Kanunî Sultan Süleyman döneminde de devam etmiş, "Koca Nişancı" lakabı ile tanınan Celalzâde, mesleğindeki kıdemi ve vukufiyeti sebebiyle defterdârın önüne geçirilmişti.

Nişancıların nüfuzları ve gördükleri önemli hizmetler, bundan sonra da devam etti. Bunlardan büyük bir kısmı beylerbeyi ve vezir rütbesini ihraz etti. Bununla beraber, XVI. asrın sonuna kadar nişancılar vezir olmayıp sadece beylerbeyi rütbesinde idiler. Bu rütbe ile nişancı olan Boyalı Mehmed Paşa (öl. 1001) vezirliğe nakl edilince nişancılığı bırakmış fakat sonradan tekrar nişancı olunca tayini beylerbeyi rütbesi ile yapılmıştı. Daha sonra bazan kubbe vezirliği ile nişancılığını birleştirilerek bir kişiye verildiği (tevcih) de oldu.

Nişancı, Divan-ı Hümâyun azası olmasına rağmen, vezir rütbesini haiz değilse kanun gereği arz günlerinde padişahın huzuruna kabul edilmezdi. Sadece nişancılığa tayin edildiği zaman bir defa padişahın huzuruna girip tayinlerinden dolayı teşekkür ederdi.

XVI ve XVII. asrın başlarında serdar veya padişah seferde bulunduğu zaman, İstanbul muhafazasında bırakılan vezire nişancı tarafından tuğraları çekilmiş boş ahkâm kağıtları gönderilir ve bunlar, icab ettikçe kaim-i makam tarafından doldurularak kullanılırdı.

XVII. asrın sonlarında (1087) tedvin edilmiş önemli bir Osmanlı kanunnâmesi olan Tevkiî Abdurrahman Paşa kanunnâmesinde "Kanun-ı Nişancı" başlığı altında ayrı ve özel bir fasıl bulunmaktadır. Bu fasılda, o dönem nişancılarının nizamları tafsilatlı bir şekilde verilmekte, onların resmî ve hukukî durumları belirtilmektedir. Buna göre nişancı, "tuğra-i şerif hizmeti ile me'murdur. Kendi dairesinde kanuna müteallik ahkâm yazılır. Mümeyyizi tashih ettikten sonra tuğralarını çeker ve defteri tashih etmek lazım gelse, kendisine hitaben vârid olan ferman mucibince defterhaneden getirtip kendi kalemi ile tashih eder. Bu ferman gelince defter emini ile defter kesedarını, düzeltilmesi lazım gelen defter hakkında vazifeli kılar. Sonra tashihi yapar, fermanı da kendisi saklar, Kadıaskerlerden mühürlü kese ile gelen ehl-i cihat beratlarının tuğralarını çektikten sonra ehl-i cihatın isimlerini defterlerine "sahh" çekip ve yine kesesine koyup mühürleyerek kendi kesedarı ile kağıt eminine gönderir. Divan tarafından verilen şikâyet ahkâmını reis efendi (reisu'l-küttâb) reşid ettikten sonra kesedarı toplayıp kendisine getirir, tuğralarını çekerdi." Kanunnâmede aynen şu ifadeler yer almaktadır: "Ve kavanin-i Osmaniye ve merasim-i sultaniye, nişancılardan sual olunagelmiştir. Sâbıkta (eskiden) bunlara müftî-i kanun itlak olunmuştur.”

Kanunnâme, nişancılar hakkında daha tafsilatlı bilgiler vermektedir. Buna göre, nişancının vezirliği varsa vüzeray-ı izam silkine dahil hükmünü verir. Eğer Rumeli beylerbeyilik pâyesi var ise beylerbeyi merasimini icra edip kendisinden kıdemli Rumeli pâyesinde olan beylerbeylerden başka bütün beylerbeylere ve kadıaskerlere tasaddur eder. Bu pâye ile Divan-i Hümâyuna girip çıktıkça vezirler ile birlikte girip çıkar. Fakat arza girmezdi. Kanunnâme, arz esnasında nişancının dışarıda nerede ve nasıl selama çıkacağını da belirtmiştir. Nişancının beylerbeyilik pâyesi yok ise sadece ümerâ pâyesindedir. Kendisine nişancı bey denilmektedir. Bu takdirde Divan-i Hümâyuna ümerâ tariki üzere gider. Ancak taht kadılarına tasaddur eder. Diğer divan hacegânı gibi mücevveze, sof üst, lokmalı kutnî ve iç kaftanı giyer. Ata orta abayı ve orta raht vururdu. Hasları da dört yükten (400.000 akça) fazla olurdu. Nişancıların vezir-i a'zama gitmeleri için belli ve muayyen bir zaman yoktu. Sadece isti'zan (izin isteme) âdet idi.

Nişancılık, XVI. asrın sonlarından itibaren yavaş yavaş önemini kaybetmeye başladı. Bunun içindir ki, önceleri âmiri durumunda bulunduğu reisü'l-küttâbla eşit duruma getirilmişti. XVII. asrın ortalarında nişancılık adeta kuru bir unvan haline geldi. XIX. yüzyılın başlarına kadar ismen de olsa varlıklarını devam ettiren nişancılar, eski önemlerini tamamen kaybettiler. Bu sebeple nişancılık 1836 yılında tamamen lağv edilerek vazifeleri "Defter emini"ne verilmiştir. Mühim işlere dair fermanların üzerlerine Bâbıâlî, diğerlerine de defter eminleri tarafından tayin edilen ve tuğranüvis denilen memurlar tarafından tuğra çekilirdi. 1838'de tuğra-nüvislik görevi de kaldırılıp Bâbıâlî ile defter eminliği tuğracılığı birleştirildi. Böylece bu hizmetin Bâbıâlî'de görülmesi kararlaştırıldı.


SARAY TEŞKİLÂTI

Bursa fethedilip merkez haline getirilmeden önce, Osmanoğulları'na ait özel bir saray yoktu. Osmanlı Beyi, diğer emirler gibi kendi ailesi halkı ile birlikte bir evde oturur, beyliğin ileri gelenlerini ve tebeasını burada kabul ederdi. İşler, bu mütevazı evde görüşülürdü. Bu şekildeki bir ikametgâhın, muhafız vs. gibi fazla sayıda yardımcı kimselere de ihtiyacı yoktu. Nitekim bir katip, birkaç çavuş, haberci ve az sayıda bir muhafız grubu, bütün işleri görmeye yetiyordu. Yaz aylarında, genellikle bey evinin karşısındaki ulu çınarların serin gölgelikleri, toplantı yeri olurdu. Yaz mevsimindeki bu toplantılar, Osmanlıların Söğüt bölgesine yerleşmeden önceki göçebelik dönemini hatırlatıyordu. Zira bu dönemlerde, aşiretin ileri gelenleri açık havada, beyin çadırının önünde toplanıp işleri görüşüyor ve bir karara varıyorlardı. Bununla beraber zaman zaman sefer veya herhangi bir sebeple hareket halinde bulunan beyler, eski Türk âdetlerine göre at sırtında da toplantılar yaparlardı. Böyle toplantılarda sadece şifahî kararlar verilirdi. Bey, Cuma günleri Cuma namazında hazır bulunurdu. Bu, beyin tebeasıyla görüşmeye, onların dert ve şikâyetlerini dinlemeye vesile olurdu. Bu dönemdeki bütün âdet ve merasimler, Oğuz töresince icra olunurdu.

Orhan Bey, Bursa'yı feth edip iş başına geçtikten sonra beyliği her sahada teşkilâtlandırmaya gayret etmişti. Bunun içindir ki bazı araştırıcılar, Osmanlı Devleti için onun döneminden itibaren bugünkü mânâda "devlet" denebileceğini kaydederler.

Gerçekten, Osmanlı Devleti, gelişip büyüdükçe, hükümdarlarının oturdukları saraylar da bu gelişmeye paralel olarak büyümüş ve ihtişamları artmıştı. İlk Osmanlı sarayı, mütevazı bir şekilde Bursa'da yapılmıştı. Bundan sonra Edirne'de saraylar inşa edilmişti. İstanbul'un fethinden sonra Fâtih Sultan Mehmed tarafından bugünkü Bâyezıd'de İstanbul Üniversitesi'nin bulunduğu sahada bir saray yaptırılmıştı. Fakat daha sonra beğenilmeyen bu sarayın (Eski saray) yerine Marmara ile Haliç arasında bulunan çıkıntılı tepe (Sarayburnu) üzerinde yeni bir saray inşa edilmişti. Yeni saray adı verilen bu saray (Topkapı Sarayı), padişahın ailesine mahsus daireler (harem), Enderûn ve dış hizmetlerle alâkalı Birûn adı verilen üç kısımdan teşekkül etmekteydi. Fâtih'ten sonra gelen Osmanlı padişahları, 1400 metre uzunluğunda "Sûr-i Sultânî" denilen yüksek ihata duvarı ile çevrili olan bu sarayda ikamet ettiler.

Fâtih Sultan Mehmed tarafından inşasına başlanılan ve XIX. yüzyıl ortalarında Dolmabahçe Sarayı'na taşınıncaya kadar yaklaşık dört asra yakın Osmanlı padişahlarına hizmet eden Topkapı Sarayı'na, hemen her Osmanlı padişahı bir ilavede bulunmuştu. Bu saray, 3 Nisan 1924 tarihinde çıkan Bakanlar Kurulu karan ile müze haline getirilmiştir.

Orhan Bey'in, Bursa'nın iç kalesinde bir sarayı vardı. Fatih devrine kadar gelen Osmanlı hükümdarları tarafından kullanılan Bursa sarayından Evliya Çelebi de bahsetmekte, ancak sarayın bu hükümdardan sonra rağbet görmediğini, sadece muhafız bostancılarının burada bulunduğunu kaydetmektedir. Mamafih, Bursa büyük bir yangın ve depreme maruz kaldığı için Evliya Çelebi'nin bahs ettiği sarayın, Orhan Bey devrinden kalan bina olmadığı söylenebilir. Ayrıca 1402'deki Ankara Muharebesi'nden sonra Bursa'nın maruz kaldığı Moğol istilası esnasındaki yangın ve yağmalamalar da düşünülecek olursa Orhan döneminden XVII. asra pek fazla bir şeyin kalmayacağı kanaatine varılabilir.

Bursa sarayı hakkında bilinenler pek fazla değildir. Teşkilat ve iç taksimatı ise hemen hemen hiç bilinmemektedir. Sadece, muhafazası için kapıcılarının, muhtelif hizmetler için iç halkının ve harem kısmının bulunduğu söylenebilir. Edirne'nin fethinden sonra da Bursa bir müddet daha devlet merkezi olmakta devam etmişti.

Bilindiği gibi Rumeli fetihlerinin başladığı sıralarda Osmanlı Devleti'nin merkezi Bursa idi. Edirne'nin fethinden sonra da burası hemen terk edilmedi. Bununla beraber Edirne'de ilk sarayın Murad Hüdavendigâr (I. Murad) tarafından h. 767 (m. 1365) yılında yaptırıldığı ve yerinin de bugünkü Selimiye Camii'nin bulunduğu yüksek yerde veya yakınında olduğu ileri sürülmektedir. Evliya Çelebi, kendi zamanında bu sarayın bulunduğunu ve Musa Çelebi tarafından etrafının bir duvarla çevrilmiş olduğunu bildirir. Yine onun yazdığına göre, Kanunî Sultan Süleyman da bu sarayı tamir ettirmiş ve acemi oğlanlarına tahsis etmiştir. Bu eski saraydan günümüze kadar bir iz kalmamakla beraber, Selimiye Camii'nin üst tarafındaki Saray Hamamı denilen Çifte Hamam harabesinin bu saraya ait hamamın kalıntısı olduğu kabul edilmektedir.

Edirne saraylarının en meşhuru, Hünkârbahçesi Sarayı denilen Yeni Saray olup burada harem daireleri ile diğer teşkilâtlar vardı. Yine Evliya Çelebi'nin kaydına göre önceleri koru halinde bulunan bu yer, Sultan Birinci Murad tarafından imar edilmiş, fakat Sultan II. Murad, Tunca nehrinin kenarında bulunan bu mevkii köşklerle süslemişti. Kendisinden sonra gelenler de buraya ilaveler yaparak Kanunî zamanında mükellef bir hale getirmişlerdi.

İstanbul'un fethinden üç yıl sonra, yani 1457 senesinde Edirne şehri büyük bir yangın sonunda tamamen yok olmuş gibiydi. Bu arada saray da yangından zarar görmüştü. Bunun için şehrin yeniden imarı sırasında Fâtih'in emri ile yeniden Hünkârbahçesi Sarayı diye anılan yerde inşa edilen sarayda altı bin iç oğlanı ile beş yüz civarında bostancı vazife görüyordu. İç oğlanları, Topkapı Sarayı'nda olduğu gibi muhtelif koğuşlar halindeydiler. Bostancılar hem Edirne sarayı bahçelerine hem de Edirne'de bulunan Mamak, Çömlek ve Mesihpaşa bahçelerine bakıyorlardı. Ayrıca Edirne Bostancıbaşısının idaresinde şehrin inzibat işleri ile de meşgul oluyorlardı. Hükümdarlar, İstanbul'da ikamete başlamadan önce Edirne sarayında, muhafız kapıcılar ve kapıcıbaşılar vardı. Bunlar sonradan kaldırılmışlardı. Onların yerine bostancılar bakmaya başlamışlardı. Edirne sarayındaki iç oğlanların kıdemlileri, üç senede bir İstanbul'daki yeni sarayın Enderûn kısmına veya kapı kulu süvari ocaklarına verilirlerdi. Keza Bostancılar da zamanı gelince kıdemlerine göre Yeniçeri, Sipahi veya Müteferrika olurlardı.

Edirne sarayı da İstanbul'daki yeni sarayda olduğu gibi Enderûn, Birûn ve Harem kısımlarından meydana geliyordu.


ENDERÛN

Osmanlı Devleti’nde XV. asır ortalarından itibaren medrese dışında en köklü ve sağlam ikinci eğitim kurumu, Enderûndu. Sarayın, Enderûn halkını, devşirme denilen bazı Hıristiyan tebea çocukları veya harplerde esir alınıp yetiştirilen gençler meydana getiriyordu. Bunlar, devşirme kanununa göre sekiz ila on sekiz yaşları arasında toplanıp önce Enderûn dışındaki Edirne Sarayı, Galatasarayı ve İbrahim Paşa Sarayı gibi saraylarda terbiye ve tahsil görüp Türk-İslâm âdet ve geleneklerini öğrendikten sonra Enderûn'daki ihtiyaç ve kıdemlerine göre yeni saraydaki küçük ve büyük odalara verilirlerdi. Bunlar, burada da tahsile devam edip saray âdap ve erkânını öğrendikten sonra yeteneklerine göre Seferli, Kiler ve Hazine odalarından birisine çıkarılırlardı. Bundan sonra da en mümtaz oda olan Has oda gelirdi. Kiler ve Hazine odasındaki eskiler, yani kıdemlilerin seçmeleri münhal vukuunda (boşaldığında) buraya verilirlerdi. Veya zamanları gelince kapıkulu süvarisi olarak dışarı çıkarılırlardı. Bu odaların en ilerisi ve mümtazı olan Has oda idi ki, asıl Enderûn ağaları bunlardı. Gerek devşirme sistemi, gerekse İç oğlanları hakkında aşağıdaki bilgiler konuya daha bir açıklık getirecektir.

Devşirme olarak alınıp sarayda uzun müddet hizmet ve terbiyeden sonra devletin muhtelif makamlarına namzet olarak yetiştirilen çocuklara, İç oğlanı denirdi. Rivayete göre Osmanlı sarayında İç oğlanı istihdamı Yıldırım Bâyezid zamanından itibaren başlamıştır. İç oğlanlarının bedenî eğitimlerine de önem verilirdi. Ok atmak, mızrak kullanmak, cirit ve çomak oynamak, binicilik gibi hareketler, o dönem için başlıca bedenî hareketler olarak kabul ediliyordu. Bundan dolayı bunlar kuvvetli, çevik ve dayanıklı olurlardı. Bazan odalar arasında müsabakalar yapılırdı. Bunlar, mensup oldukları odalara göre hizmet ve sanat öğrenirlerdi. Öyle anlaşılıyor ki, İç oğlanları II. Murad zamanına kadar silah eğitiminden başka eğitim görmüyorlardı. Bu dönemde saray, Osmanlı Devleti'nin kültürel, siyasî ve askerî gelişiminin ana yönlerini belirleyen önemli bir faktör olmuştur. Bu bakımdan saray, en parlak ilim merkezlerinden biri haline gelmiştir.


HAREM

Topkapı Sarayı'nda ikinci avlunun solunda Divân-i Hümâyunun arka kısmında yer alan Harem-i Hümâyun, genellikle Haliç'e nâzır çeşitli sofalar, koridorlar, daireler, odalar, çeşmeler ve hizmet binalarından meydana gelmekte idi. Buraların üzerleri kubbeler ve tonozlarla örtülüydü. Duvarları en değerli çini ve mermerlerle kaplı olduğu gibi en güzel kitâbe ve yazılarla da süslü idi. Gerek mimarî form, gerekse bezemeleri açısından yüzyılları burada iç içe ve yan yana görmek mümkündür. Harem, Osmanlı padişahlarının hususi evi konumunda olan binalar manzûmesidir. İslâm dünyasında eskiden beri yaygın olarak bilinen bir terim olarak harem, sarayların ve büyükçe evlerin sadece hanımlara tahsis edilen bölümü ve selamlığın mukabili olarak kullanılmıştır. Topkapı Sarayı da Osmanlı padişahlarının sarayı olduğundan, padişahın aile efradı ve onlara hizmet eden kadınlara tahsis edilmiş bölümüne Harem-i Hümâyun denilmiştir. Haremin (aile) reisi ve efendisi padişah olduğuna göre buradaki hiyerarşi ile mevcud binaların konumu, tefrişi, mesafeleri hep hünkâr dairesi esas alınarak belirleniyordu. Böylece vâlide sultan, hasekiler (kadın efendiler), şehzâdeler, padişah kızları (sultanlar), ustalar, kalfalar ve câriyelerin daireleri belirli bir tertip içerisinde yer alıyorlardı.

Harem halkını, padişah, vâlide sultan, padisah hanımları, sultanlar ve şehzâdeler gibi haremde hizmet edilenler ile ustalar, kalfalar, câriyeler şeklinde hizmet edenler olmak üzere iki grupta değerlendirmek mümkündür.


AK VE KARA HADIM AĞALARI

"Ağa-ı Bâbü's-Saâde" denilen kapı ağası, hadim ak ağalarından olup yeni sarayın baş nâzırı, ve "Bâbu's-Saâde"nin âmiri idi. Başka bir ifade ile bunlar, Osmanlı sarayının "Bâbü's-Saâde" denilen kapısını muhafaza ile vazifeliydiler. XVI. asrın sonlarına kadar sarayın en nüfuzlu ağası Bâbu's-Saâde veya Kapı ağası idi. Atâ tarihinde belirtildiğine göre Kapı ağalığı ile Hazinedar başılık, Saray ağalığı ve kilerci başılık, Sultan İkinci Murad zamanında ihdas edilmişlerdi. Kapı ağası, Harem'in en büyük zâbiti durumunda idi. Kapı ağasının emrindeki Ak hadımlar, sarayın kapısını muhafaza etmekte olup sayıları otuz civarında idi.

Kara hadım ağaları ise kadınların bulunduğu harem kısmında vazife görüyorlardı. Kara hadımların en büyük âmirine "Dâru's-Saâde Ağası" veya "Kızlar Ağası" denirdi. Bunlar harem kısmında bulundukları için kendilerine "Harem Ağası" da deniyordu.


BİRÛN ERKÂNI

Osmanlı sarayının dış hizmetlerine bakan ve sarayda yatıp kalkma mecburiyetinde olmayıp dışarıda evleri bulunan kimselerdir. Bunlar, padişah hocası, hekimbaşı, cerrahbaşı, göz hekimi, hünkâr imamı gibi ulemâ sınıfından olanlarla şehremini, matbah-ı âmire emini, darphâne emini ve arpa emini gibi mülkiyeden olan sivil vazife sahipleri idi. Bunlardan başka sarayın Enderûn dışındaki hizmet erbabından olup emir-i alem, kapıcılar kethüdası, çavuşbaşı, mirahur, bostancı ve bunların maiyetinde bulunan memurlar da "Bîrûn" erkânı içinde yer alıyorlardı.

Bîrûn'da hizmet eden ilmiye sınıfı ile "Ağayan-ı Bîrûn" yani dış ağaları denilen ağalar, sarayın Harem ile Enderûn kısmının haricindeki yer ve dairelerde oturup işlerini görürlerdi. Akşam olunca da evlerine giderlerdi. Bunlar, Enderûn ağaları gibi sıkı bir disipline tabi olmadıkları gibi sarayda yatıp kalkma mecburiyetleri de yoktu. Bunlardan isteyenler sakal da bırakabilirlerdi. Bîrûn teşkilâtının bütün tayinleri, sadr-ı azam tarafından yaptılırdı.


Kaynak: Osmanlı Tarihi

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz