Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Yavuz Sultan Selim'in Son Günleri ve Ölümü
Timurtaş Paşa ve Oğulları
Tehzil
I. Murat Hüdavendigar
Silâhtar Süleyman Paşa
Damadzâde Feyzullah Efendi
tezkire
Osmanlı - Bulgar İlişkileri
Enver Paşa'nın Türkistan Macerası
XVIII. Yüzyılda Türkistan ve Kazak Hanları ile İlişkiler

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Osmanlı'dan Kalan Köylerimiz

Sayfadaki Başlıklar


Osmanlı'dan Kalan Köylerimiz
SULTAN ABDULHAMİD’in VEZNEDARI
Anneannem İsmet Hoca Hanım
KÖYE DÖNÜŞ
KÖY HAYATI
ŞAYAK PANTALON - AÇIK TUVALET - İDARE LAMBASI
ÇIRA EN ÖNEMLİ IŞIK KAYNAĞI
ÇARIK - LASTİK AYAKKABI

Daha önceki 2 yazımda Osmanlı dönemindeki Hicaz Cephesi. ve Yemen'e Giden Osmanlı Askerlerinden Biri.. yazılarımı Osmanlı'dan kalan köylerimizin durumunu anlatarak bitirmek istiyorum. Bu yazılar, Yayına Hazırlamakta olduğum "Benim de Bildiklerim Var" isimli Hatıra kitabından alınmıştır.

Muzaffer Deligöz
Gazeteci
----------------------------------------------

Osmanlı'dan Kalan Köylerimiz

KÖYÜMÜZ

Aslen Kastamonu'nun Araç İlçesine bağlı SARPUN köyündeniz. Annem bu köyün biraz üstündeki MUNAY köyünden bu köye gelin gelmiş. Daha sonra bu köyün adını AŞAĞI OBA koymuşlar. İlçeye ve yola daha uzak olmasına rağmen köyün diğer köylerden daha medeni yaşam içinde olduğu görülüyor. Bunun sebebinin, köyün kuruluşunun Osmanlı zamanında uzun yıllara gitmesinden olduğunu zannediyorum.

Ayrıca, köyden İstanbul’a çalışmak üzere giden çok kişinin olduğu, özellikle İstanbul'daki pastahanelerde çalışanların çoklukla bu köyden olmaları, yukarıdaki gözlemimin sebeplerinden biri olsa gerek.. "Kastamonu" kitabında RP.Milletvekili Fethi Acar, Gurbete gidenlerin %55,7 oranında olduğunu yazıyor. (Fethi Acar-Kastamonu-1991-Sh:21)

SULTAN ABDULHAMİD’in VEZNEDARI

Annemin anlattıklarına göre, Osmanlı döneminde köy önemli bir yere sahipmiş.. Sultan Abdulhamid'in Veznedarı Munay köyünden. Köyüne oldukça yardımcı olmuş. Hatta Araç İlçesindeki en büyük cami olan "Veznedar Camisi" ve vakfiyelerini yaptırmış. Sultan tahtan indirilince de, Veznedar İstanbul'dan köyüne gelerek yerleşmiş. Ancak, çok büyük bir serveti olmadığı anlaşılıyor.

İşte bu Sultan Veznedarı Halil Efendi benim Annemin Amcası oluyor. Hanımı ile köye gelmişse de, İstanbul hanımefendisi olan karısı köye alışamamış. Veznedarın ölümünden sonra İstanbul'a taşınmış. İki kızı ile Üsküdar tarafında oturduğunu, köyden gidenleri de pek kabul etmediğini rahmetli annem anlatırdı.

Anneannem İsmet Hoca Hanım

Anneannem, genç yaşında kocasının Çanakkale’de şehit olması üzerine 4 çocukla dul kalmış. Köylerde çoklukla olmasına rağmen, yeniden evlenmeyerek, kendisini çocuklarına adamış. Okuma - Yazma bildiği için çevre köyler de dahil, bölgenin kadınlarına Hocalık yaparmış. Cenazeleri yıkar, mevlit ve Kur’an okur ama ücret almazmış.

Abdülhamit’in tahtan indirilişi ile köyüne dönen Veznedar Halil Efendi'ye de hiçbir karşılık almadan bakmış. Cihan Harbi ve İstiklal Harbi sırasında büyük sefalet çekmişler. Köyün erkekleri Harbe gitmişler, çifti-tarlayı kadınlar yapmak zorunda kalmış. Cumhuriyetin kuruluşu onlara biraz ferahlık vermiş, fakat dağlarda gezen eşkıyaların sık sık ellerindeki ekmek ve katığı almaları köylüyü zora sokarmış. Bu sıkıntılara rağmen Kocasının Şehit aylığını, "şehadet bedeli olur" diye almamış.

Anneannem, okulun ve okumanın önemini çok iyi bildiği için çocuklarını okutmuş. Büyük oğlu Kastamonu’da Liseyi bitirmiş. Annemi hem Kur’an okulunda hem de Cumhuriyet kurulunca İlkokulda okutmuş. Bu, O zaman bir köylü kadını için çok büyük bir fikir ve fedakarlık olsa gerek.

KÖYE DÖNÜŞ

Babamın doğup büyüdüğü SARPUN köyü, Araç İlçesine 15 Km uzaklıkta, Karabük-Kastamonu Şosesine (*) yakın bir orman köyüdür. İki mahalleden meydana gelen Sarpun, dik bir yamaca dağılmış küçük bir köy. Geçimini, (Ekin) dedikleri Buğday-Arpa ekerek, Orman İdaresinde kesimci ve nakliyeci olarak çalışarak temin ederler. Çok az kişinin Şosenin alt kısmında akan Araç Çayının kenarındaki sulanabilir küçük arazilerinde sebze ektiğini biliyorum. Tabii büyük çoğunluğun; gurbette, İstanbul’da çalışan çocuklarının getirdikleri para ile geçindiklerini de unutmamak gerekir.
(*) (köyde Asfalt yola Şose derler)

Babam da gençliğinde İstanbul’a gitmiş, bir simit fırınında tezgahtarlık yapmış. Şu anda da her aileden en az bir-iki kişi İstanbul’da çalışır. Yurt dışına giden olmamış.

İstanbul’dan köye gelen Araç’lı genç gurbetçilerin çok garip gördüğüm bir huyları var. İstanbul’da fırınlarda yatarak, her türlü sıkıntı ve zahmetle para kazandıktan sonra, belki 6 ay belki 1 yıl sonra köye dönüşünde Otobüsle Araç’a gelirler. Kıyafetleri ve konuşmaları İstanbul şartlarına uygundur..

Araç’a geldiklerinde köydeki çocuklar ve ihtiyarlar için, İstanbul’dan getiremedikleri hediye ve ihtiyaçlar varsa paraya acımadan alınır. Sonra, Köyün yakınlarına giden kamyon veya köye giden dolmuş beklenmeden hemen bir özel Jip kiralanır. Jipin ön tarafına, ellerinde, özellikle yabancı sigara yakılmış olarak oturulur, köye hareket edilir.

Aynı kişileri, bu şekilde birkaç defa daha görürsünüz. Bir hafta, on gün sonra para suyunu çekmiş, hava atmanın zamanı geçmiş olduğundan, artık bu gençleri kamyon kasalarında, minibüs kanepelerinde otururken; hatta İstanbul iskarpinleri atılmış olaraak yollarda yayan yürüyerek pazara (Araç’a) gelirken görürsünüz.

Bunu bir aşağılık duygusu veya gösteriş merakı olarak kabul edin veya etmeyin; ama ailenin ve toplumun bir davranış alaşkanlığı veremediğini kabul etmek zorundasınız.

KÖY HAYATI

Köy hayatı oldukça farklıdır. Şu anda oldukca şehirlere uygun bina ve yaşayış olmasına rağmen, 30-40 yıl öncelerine kadar fakirlikten de öte, alışılmışlığın ve medeniyetten istifadenin az oluşundadır. Osmanlı döneminden, o günlere kadar bu köyler devlete devamlı harbetmek üzere asker gönderdi. Her haneden birkaç şehit ve gazi var. Bazen öyle zamanlar olmuş ki, köylerde yaşlılardan başka erkek kalmamış, işlerin tamamı kadınlar tarafından görülmüş. Hatta, İstiklal Harbi sırasında İnebolu’ya askeri malzemeleri kağnılarla kadınlar götürmüş.

Bu sıradaki köy hayatının bazı kesitleri de anlatmak istiyorum.

ŞAYAK PANTALON - AÇIK TUVALET - İDARE LAMBASI

Dış giyim “Şayak” denilen kalın, kıldan yapılmış yerli kumaş kullanılırdı. İç giyim, tamamen kadınların kendi dokudukları ketenden yapılma ince kumaştan olurdu. Kim derdi ki, bu dokumalar şimdilerde bütün dünyada aranan kumaş olacak, bunu yapabilenler de azalmış bulunacak.

Tuvaletlerin alt bölümleri açık olur, aşağıya düşen pisliğin sesi dışardan geçenlerce de duyulurdu. Kışları, alttan gelen soğuk sebebiyle tuvalete gitmek mümkün olduğu kadar geçiktirilirdi.

Işık olarak, “idare” kullanılırdı. Şimdilerde kullandığımız plastik huninin tenekeden yapılmış şeklini düşünün. Bunun ağız kısmını kapatarak, ters çevirirseniz “idare”yi yapmış olursunuz. Bunun kenarına elle tutmak için bir de kulp ilave edin. Geniş alt kısmına gaz yağı veya ispirto konur, dar boğazdan “fitil” dediğimiz özel örülmüş kalın bir ip aşağıya sarkıtılır. İp içerdeki yağı emer, yukarıya doğru çeker. Fitili ateşlerseniz kandil gibi az ışık veren enerji menbaını elde etmiş olursunuz.

Daha sonraları çıkan “Lüküs” herkesin kullandığı bir ışık olmaktan çok, ismi gibi lüks bir aletti. Gelen misafirler için her evde Gaz Lambası bulunurdu. Her zaman yakılmaz, evin büyüğü istediği zaman yakılırdı. Her sabah, Gaz Lambalarının kirlenen camlarının temizlenmesi, biz çocukların zevkle yapmak istediği veya seyrettiği işti. Dışarda gazla yanan fener kullanılırdı.

ÇIRA EN ÖNEMLİ IŞIK KAYNAĞI

Çoğunlukla, oturduğumuz odalarda ışık yakılmaz, odanın köşesinde yanan ocaktaki cam kütüklerinin çatırdayan ve rakseden alevlerinin ışıkları kafi görülürdü. Gece dışarı çıkan veya tuvalete giden, ocağın kenarına yığılmış “çıra” dediğimiz reçinesi oldukça fazla özel Çam parçacıklarını ocaktan yakar, onun mis gibi çam kokan rahiyasına karışan is kokusunu almak zorunda kalırdı.

Köyümüzün suyu olmadığı için, gelin ve kızlar, 3 km aşağıda akan dereden yayıklarını doldurup, bu ağır yükleri sırtlarında yokuşu çıkarlardı. Bu onların gündelik, adiyattan işleri olduğundan yerinmezler, aralarında gülüşerek, konuşarak yağmurlu günlerde çamurları yara yara evlerine dönerlerdi. Bunu gördükçe üzülürdüm.

Köyü Şoseye bağlayan 2 Km yol, köye çıkan arabaların derin izlerini suların doldurduğu bir çamur deryası idi. Köye her gelişimizde amcamlara ve komşulara bu yola herkes üç-beş kağnı maloz atsa, yolun düzeleceğini söylediğimiz halde, onlarda gördüğümüz umursamazlık ve senelerin verdiği alışkanlığa hayret ederdim.

ÇARIK - LASTİK AYAKKABI

Köylü gerek çift sürerken, gerekse İlçeye giderken, Hayvan derisinden yapılmış çarık giyerdi. Çarık yapmak ayrı bir sanattı. Çünkü, deri sertleşirse ayağı hırpalardı. Bu sebeple derinin inceltilmesi önemli idi. Ayrıca çarığı bağlamak için deriden (Sırım) kesilirdi. Bu çarığı bağlayan iplerdi. Köyde en iyi çarığı amcam yapardı.

1950 lerde çıkan lastik ayakkabılar lüks idi. Çiftte, yolda giyilmezdi. Dış yüzleri parlayan lastik ayakkabıların en iyiisi “Cizlevet” marka olandı. Hiç unutmam, Amcam Dedemle beraber Araç’a karpuz satmaya giderken yolda çarıklarını giyer, Araç’ın girişindeki köprüye gelince haybedeki Cizlavet Lastikleri çıkarılır, çarıklar heybeye konurdu..

Dedem, Yemen’de askerlik yaparken gördüğü Karpuz ve kavunun çekirdeklerini almış, köye dönerken getirmiş. Orada öğrendiği şekilde ekerek yetiştirmiş. Karpuz, kıraç olan arazilerimizi sevmiş, güzel mahsul vermiş. Dedem de ilk defa Araç bölgesinde Karpuz yetiştirip, satan kişi olmuş.

Haftanın her Cuma günü Araç’ta kurulan pazara gider, Karpuz satardı. “Seyin Ağa”(*) nın karpuzları her Cuma günü Pazaryerinin belli olan yerinde satılırdı.

Muzaffer Deligöz
GAZETECİ

(*) Hüseyin, bölgede “Seyin” diye söylenir.

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz