Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Bunları Biliyor muydunuz -IX
Moralı Enişte Hasan Paşa
Osmanlı’da Kadın Askerler (2)
Anadolu Beylikleri Dönemi Camileri
Galata ve Pera
II. Süleyman
Hadım Sinan Paşa
Bursa Abdal Mehmet Camii
OSMAN GAZİ VE FAKİR KÖYLÜ
Osmanlı Sarayları

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Rıza Tevfik

Sayfadaki Başlıklar


Hayatı
Şiirleri

Hayatı

1869'da, babasının görevle bulunduğu Edirne'ye bağlı Cesir Mustafa Paşa'da doğan Rıza Tevfik Bölükbaşı, yedi yaşında iken İstanbul'a geldi ve babasının öğretmenlik yaptığı bir Musevi ilkokuluna yazdırıldı. Üç yıl kaldığı bu okulda, Fransızca ve İspanyolcayı -konuşabilecek kadar- öğrenen Rıza, 1881 yılında babasının tayin edildiği İzmit'te öğrenimine devam etti. Burada iken, annesini kaybetti. Bunun üzerine, Gelibolu'ya naklettiler. Rıza, ilk şiir denemelerine burada başladı. 1886'da, Galatasaray'a girdi. Fazla haşarı olduğu için, gerek lisede ve gerekse Mülkiye ve Tıbbiye'de çok gürültülü ve maceralı geçen okul hayatı yüzünden, ancak otuz yaşında doktor çıkabildi. 1908'e kadar, resmî doktorluklarda bulundu. Bu tarihten sonra politikaya karışarak, Edirne'den milletvekili seçildi. Bir müddet sonra hükümetle arası açıldı ve muhalefet partisine (Hürriyet ve İ'tilâf) girdi. 1918'de, bu partinin iktidara geçmesi üzerine, bir aralık, Maarif Nâzırlığı'nda ve Şûrâ-yı Devlet (Danıştay) Reisliği'nde bulundu. Siyasî hayatı hatalarla doludur. Bunların en büyüğü ise, Sevr andlaşmasını imzalayan heyete girmesidir. Hele, bu andlaşmâyı imzaladığı kalemi öğretmenlik yapmakta olduğu İstanbul'daki Amerikan Kız Koleji'ne hediye etmesi ve İstiklâl Savaşı sıralarında profesörlük ettiği İstanbul Üniversitesi'nde bu savaşı yapanların aleyhinde bulunması, memleket kamuoyunu kendi aleyhine tahrik etmiş ve hakkında büyük bir nefret uyandırmıştır. Bu hareketleri yüzünden, İstiklâl Savaşı'nın kazanılmasından sonra, memleket dışına sürülenler üstesine girmiş ve, böylece, 1922'de Türkiye'den ayrılmak zorunda kalmıştır. Bu tarihten affa uğrayıp Türkiye'ye döndüğü 1943 yılına kadar, hayatının en ıztırablı safhası başlar. 1923-1934 yıllan arasında, Amman'da, Ürdün Emîri Abdullah'ın hizmetinde bulundu. 1934'de emekliye ayrılarak, Lübnan kıyılarındaki Cunya'ya yerleşti. Aynı yıl, Kıbrıs'a yaptığı bir seyahat sırasında, şiirlerini ilk defa bir araya getirerek Serâb-ı Ömrüm (Lefkoşe 1934) adı ile bastırdı, 1943'de, İstanbul'a döndü. 1949 da,
Serâb-ı Ömrüm'ün daha geniş ve daha güzel bir baskısını yaptırdı ve 31 Aralık 1949'da öldü.

Türk edebiyatında genç nesillerin -Doğu edebiyatı ve Batı edebiyatı taraftarı olarak- ikiye bölündükleri bir sırada yetişmiş ve daha çok Batı edebiyatına sempati besleyerek Servet-i Fünuncularla çok yakın dostluklar da kurmuş olmasına rağmen, tam olarak hiçbir tarafa katılmadan, yalnız kendi zevkinin ve mizacının yolundan yürümüş olan Rıza Tevfik, şiire on beş yaşlarında başladı. Bu sırada Gelibolu'da oturuyor ve İstanbul'daki edebî hareketlerden tamamıyle habersiz bulunuyordu. Bunun için onun şiirdeki ilk rehberleri, bu taşra şehrinde sık sık karşılaştığı, saz ve tekke şairleri oldu. Ancak İstanbul'a geldikten (1886) sonra, oradaki edebî hareketlerden ve Doğu-Batı mücadelelerinden haberi olabildi Mekteb-i Mûlkiye'de iken (1887-1890) yazdığı şiirler dil ve üslûb bakımından Abdülhak Hâmid Tarhan'ın tesirinde ise de, bu tesir kabukta ve süreksiz kaldı.

Saz ve tekke şairlerinin tesirleri, 1892'den başlayarak, -bazen nazım şekline, vezin, duyuş tarzı, üslûb,... gibi bütün özelliklerin ve bazen de bunlardan yalnız birisinin yer alması ile- kendisini sürekli olarak göstermiştir. Fakat bu tarza kayan şiirlerinin çoğunda, daha çok, nazım şekline, vezine ve üslûba ait özellikler göze çarpar. Tekke şairleri arasında tercih ve taklîd ettikleri ise, Bektaşi şairleridir.

Genel olarak bu tutumda olan şairin, zamanının "hece-aruz" ve "Türkçe-Osmanlıca" mücadelelerinde daima hece ile Türkçeyi tutması da tabiîdir. Ancak, buna rağmen, hürriyetini korumada tereddüt göstermeyen şair, aruz veznini ve Osmanlıcayı kullanmakta da mahzur görmemiştir. Aynı şekilde, zaman zaman, sanatın sosyal bir gaye gütmesi gerektiği tezini de tutmasına rağmen, şiirlerinin temaları çoğunlukla "aşk, tabiat, nostalji, çocukluk hâtıraları" gibi şahsî unsurlardır.

Onun şiirlerinin başarısını sağlayan en mühim nokta, duygularında ve ifadesindeki geniş samimiyettir. Buna, konuşma dil ve üslûbunu benimsemekte gösterdiği büyük kabiliyeti de eklemek gerekir. Bu bakımdan onu, Türk şiirinde en başarılı örneklerini ancak 1915'ten sonra görebildiğimiz, "konuşma Türkçesi'nin müjdecisi olarak da düşünmek mümkündür.

Kuvvetli hafızası ve çok canlı zekâsı sayesinde çok geniş bir ansiklopedik bilgiye sahip olan Rıza Tevfik; daha çok felsefe, sosyoloji ve psikoloji alanlarındaki yazıları ile tanınmış ve bu sebeble Feylesof unvanı ile de anılmıştır. Gibb yayınlarının 9.'su olarak basılan Les Textes Houroufis (Hürûfî Metinleri, Leyden 1909), Felsefe Dersleri (1914-1917) ve Kamûs-ı Felsefe (C harfine kadar, 1919) adlı eserleri vardır.


Kaynak: Akyüz, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İnkılâp Kitabevi, istenbul,1995.

Şiirleri

Bir Hayalet

Hayâta hayretle,
Bu ömre nefretle,
Gecenin sinesinde, tek, tenhâ
Başka bir âlem-î ferah-bahşâ
Tathayyül eylerken,
Bir hayâl-î lâtîf olur peyda
Fikrimin cevve inikasından.
Mâh-tâbın soluk ziyasından
Teşekkül eylerken,
Bir sehâb-î hafîf ile bürünür,
Sevdiğim kız kadar güzel görünür.
Bilemem;
Belki bir sânihadır,
Belki bir nâzenîn hâtıradır
Beni meftun eden o dil-berden.
Nazar-î infiali âlîdir,
Cebhesi matla'-î meâlîdir.
Handesi lûtf-i nâgehânîdir,
Kendi bir hüsn-i câvidânîdir:
Bir peridir!..
Bir peridir ki yurdu, lanesi yok!..
Mâi bir kuştur âşiyânesi yok.
Tıpkı âvâre fıtratım gibidir,
Hür mizâc-î sahavetim gibidir:
Serseridir!


Kara Baba Dergâhı’nda

Nasîb aldık bu mâtem-hâneyi fânî görenlerden,
Civâr-ı Kerbelâ'dan nükhet-î bad-î sabâ geldi.
Erişti feyz-i kudsî-yî hidâyet hak erenlerden,
Nefîr-î gaybdan bir na'ra-yî yâ merhaba geldi.

Tenezzül etmez oldu gönlümüz ezvaak-ı dünyâya
Vücûdu mahv edince bulduk ancak rif'at ü paye
Teveccüh eyledi bir dem gönüller arş-ı a'lâye
Bizi irşâr içün ervâh-r pâk-î evliya geldi.

Çekip baş hırka-yî mahviyyete surette pest olduk
O zevk-î aşk ile tâ fıaşre dek bî-hûş ü mest olduk
Ezelde bâde-î Kevser'le ser-rnest-î "Elest" olduk
Dile ilhâm-r Subbânîyle ikrâr-î "belâ" geldi.

Şeh-Î Âl-î Abâ uğrunda cân ü ser feda kıldık
Nesîmî veş vücûdun kisvesin candan cüda kıldık
Düşüp şeh-râh-ı aşk-î Hakk'a terk-î mâ-sivâ kıldık
Bu dünyânın sefasından bize artık gına geldi.

Uçurduk mürg-i aşkı, ruhu kurb-î câha vardırdik
Visal arzusunu zevk-î "fena fillâha vardırdık
Alî, senden meded!.. Gülbangini dergâha vardırdık
Verâ-yî perde-î esrardan aks-î seda geldi.


Bütün eşyayı dîdâr-î cemâle mübtelâ gördüm
Bu varlık devrini bî-ibtidâ, bî-intihâ gördüm
Cihânı ser-te-ser âyîne-î sûret-nümâ gördüm
"Enelhak" nağmesiyle ruhuma bir i'tilâ geldi.


O dem bî-hûş olup hayretle geçtim cân ile serden
Sıhâh-i rûh doldu na'ra-yî "Allahü Ekber"den
Cihan nûrün alâ nûr oldu hep dîdâr-ı Hayder'den
Bana ma'nâda sultânım Aliyyi'l-Mürtezâ geldi


Bugün ben dara çektim kendimi, Hallâc-ı Mansûr'um
Canımdan, benliğimden, âlemimden dûr ü mehcûrum
Tutuştum âteş-î aşkınla ez ser tâ kadem nurum
Senin mihr-î cemâlinden müessir bir ziya geldi.


Açıldı nazra-gâhımda me!â'-î âlem-î ma'nâ
Mekaamım "kaab ü kavseyn" oldu gördüm kendimi hakka
Mübarek oldu mi'râcım, "Fesübhânellezî esrâ"
Gönül vahdet-serâyından mübeşşir bir nida geldi.


Senin uğrunda yâ Haydar, fedadır cism ile canım
Hazîz-î âsitânında hemen her lâhza kurbânım
Tecellî-yî cemâlinle bugün devletli sultânım
Cebîn-sây olmağa dergâhına, Âşık Rızâ geldi.



Bir Mechûleye


Seni ilk gördüğüm o günden beri
Gamla geçirdiğim demleri saydım.
Diyar diyar gezip ben şimden geri
Coşkun sular giıbi hep çağlasaydım.


Devletli başında ey yosma dil-ber
Sırma kâküllerin bir taca benzer
N'olaydı alnından öpüp her seher
Saçını ben çözüp ben bağlasaydım.


Mâtem-i hicrana saldın Rızâ-yı,
Bilmezsin çektiğim cevr ü ezayı;
Ben sana nakl edip o mâcerâyı
Dizinde ağlasam, ah ağlasaydım.



Anadolu


Anadolu, Sultan Osman'ın yurdu,
Tuğrul Bey'in konağıdır o eller!
Milletimiz orda doğdu, büyüdü,
Bize ana kucağıdır o eller!


Osmanlılar unutmasın soyunu;
Anadolu'dan aştık hudud boyunu,
Orda oldu zorlu ateş oyunu,
Ataların ocağıdır o eller!


Bu devlete orda temel atıldı,
O meydanda can alınıp satıldı;
Yaylasında zağlı silâh çatıldı,
Kahramanlar otağıdır o eller!


Bir zamanlar kıratlardan tâc aldık,
Uçan kuştan, akan sudan bac aldık.
Nice yavuz düşmanlardan öc aldık.
Bu kuvvetin kaynağıdır o eller.


Hep gaazîler ordan gelip geçtiler,
O çaylardan abdest alıp, içtiler.
Memleketler fetheyleyip göçtüler,
Erenlerin durağıdır o eller!


Her bir vîrân köşesinde bir er var,
Türbelerde nice nice server var;
Bilmem nerde böyle mutlu bir yer var?
Ulu Kabe toprağıdır o elleri..


Ormanında türlü kuşlar ötüşür,
Çayırında gürbüz koçlar itişir;
Tarlasında altın başak yetişir,
Gölgesinde gam dağıtır o eller!..


Oradadır asıl Türkün oymağı.
Cevahirdir bütün taşı, toprağı,
Gümüş akar, çiçek kokar ırmağı,
Defineler yatağıdır o eller!..


Sılasıdır serde, Türk'ün sevdası,
Memlekettir gece gündüz rüyası.
Askerlerin olur gelin odası.
Gönüllerin bucağıdır o eller!.


Rızâ! Canım o ellere kurbandır.
Sinesinde yatan atan, anandır;
Anadolu asıl eski vatandır,
Anamızın kucağıdır o eller!.



Gel Derviş!


Gel derviş, beri gel, yabana gitme;
Her ne arıyorsan inan sendedir.
Nefsine beyhude eziyyet etme,
Kâ'be'yse maksûdun, Rahman sendedir.


Çöllerde dolaşıp seraba bakma,
Allah Allah deyip sehâba bakma,
Tâlib i Hakk isen kitaba bakma,
Okumak bilirsen Kur'ân sendedir.


İlminle bir kılı kırka yararsın,
Gördüğün ru'yâda sâde sen varsın,
Etrafına bakıp kimi ararsın.
Bu tehî kubbeyi kuran sendedir.


Kılı kırk yarmağa irfandır deme;
Ona vahşi, bana yabandir deme;
Şuna gerçek, buna yalandır deme;
Birinin aslı yok, yalan sendedir.


Ayn ma'nâ verme küfr ile dîne;
Varıp gelme şaşkın, şekk tî yakîne;
Ârifsen âğâh ol sırr-ı mübîne;
Vesvesen küfürdür, îmân sendedir.


Gir gönül şehrine, dolaş bir kerre.
Kıyâs et ne imiş güneşle zerre;
Yalnız sen kadirsin hayr ile şerre,
Şerre mail isen Şeytân sendedir...


Cilve etsin dersen kemâl ile Hak,
Çıkıp benliğinden bir kendine bak;
"Enelhak" sözünü dilinden bırak,
Lâfa kulak verme, irfan sendedir.


Nefsini evvelâ çıkar aradan,
Bir renge boyanma aktan, karadan;
Gönlünde berk urur nuru yaradan.
Zulmette dolaşma, Yezdan sendedir.


İşittim babasız bir oğulmuşsun,
Hem cennette doğmuş, hem koğulmuşsun;
Hem kesret istemiş, hem boğulmuşsun,
Allah'ın suçu ne? İsyan sendedir.


Gayrıdan arayıp derdine çâre,
Ne varlık verirsin mûr ile mâre?
Cennetten çıktınsa be hey âvâre,
Havva'yı aldatan yılan sendedir.


Sânın pek âlîdir, ne var pest isen?
Her şeye taparsın put-perest isen?
Bâde-i aşk 'ile eğer mest isen
Kendine gel âşık, cânân sendedir.


Câhil mezâhire Hakk diye bakar,
Her köşebaşında bir kandil yakar,
Bu seyl-i havadis durmayıp akar
İlel-ebed baakî kalan sendedir.


Menbaı sendedir feyz-i hayâtın
Gelip giden canlar hep nefehâtın.
Hayretten boğulma, bu kâinatın
Hepsi bir kat redir, umman sendedir.


Her şeyin varlığı senin özündür,
Kendini çok gören kendi gözündür,
Bu mülke hükm eden şerrin sözündür
Kalıbın kürsüdür, sultân sendedir.


Hey Rızâ, takat yok Hakk'ı inkâra;
Sen mahrem imişsin dîdâr-ı yâra,
Şimdi agâh oldum sırr-ı esrara:
Âlemi yaradan vicdan sendedir...



Sorma Hocam'

Bana sual sorma, cevâb müşkildir;
Her sırrı ben sana açamam hocam.
Hakkın hazînesi darı değildir,
Cami avlusunda saçamam hocam.

Kayd-ı âhiretle düşmem mihnete,
Ben burda me'mûrum şimdi hizmete,
Hayvan otlatırken gidip cennete,
Sana hülle donu biçemem hocam.

Mi'râcı anlatma, eşek değilim;
Bildiğin kadar da melek değilim.
Günah - kâr insanım, ördek değilim,
Bu ağır gövdeyle uçamam hocam.

Halka korku verme velvele salıp,
Dünyâ ve âhiret bu köhne kalıp;
Ben softa değilim, cübbemi alıp
İmaret imaret göçemem hocam.

Ölümden ürker mi tez ölen kimse?
Çoktan mazhar oldum ben hak nefese,
Bu demi sürerken ecel gelirse,
İşimi bırakıp kaçamam hocam.

Şarâbı men' etme, o değil hüner;
Âşıkım, bâdesiz pek başım döner;
Gönlümle muhabbet ateşi söner,
Özrüm var, sâde su içemem hocam.

Nâr-ı cehennemi önüme serme,
Günâhımı döküp kaygılar verme,
Kitabta yerini bana gösterme.
Ben pek o yazıyı seçemem hocam.

Feylesof Rızâ'yım, dinsiz anlama :
Dîni ben öğrettim kendi babama;
Her ipte oynadım, can-bazım amma
Sırat Köprüsü'nü geçemem hocam.

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz