Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
I. Mahmut
Silâhtar Seyyid Mehmet Paşa
Osmanli Tarihi 1600-1700 Yillari Arasi Onemli Olaylar
Kalafat Mehmet Paşa
Kanuni ve Sinan İstanbul’u susuzluktan nasıl kurtarmıştı?
Kıt 'a
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa
II. Abdülhamit Dönemi Fotoğraf Albümü
Edebiyatta Tanzimat
Hocazâde Muslihuddin Mustafa

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Recai-zade Mahmud Ekrem

Sayfadaki Başlıklar


Hayatı
Şiirleri

Hayatı

Recai-zade Ekrem ile Tanzimât şiirin ikinci nesli başlar. Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal ve Ahmed Midhat'ı içine alan ve Tanzimat'ın sosyal esaslarını -değişik ölçülerde- edebiyatta da yaşatmaya çalışan ilk nesilden sonra; Ekrem, Hâmid, Sami Paşa-zâde Sezai ve Nabi-zâde Nâzım'dan kurulu ikinci nesil, bu sosyal sanat anlayışını arka plana atarak, daha çok -yine değişik ölçülerde- "insan"ı ve onun şahsî macerasını ele alır. Böylece, Tanzimat edebiyatında, yeniden bir muhteva ve ona uygun bir dil ve üslûb değişikliği kendini gösterir.

Bu ikinci neslin başında bulunan ve hemen hemen bütün edebî türlerde eser veren Recai-zâde Ekrem, 1847'de, İstanbul'da doğdu. İlk öğrenimini tamamladıktan sonra bir askerî okula verildi ise de, mizacına ve sıhhatine uymadığı için, oradan ayrılarak Hâriciye Nezâretine memur olarak girdi. Orada, Namık Kemal ile tanışarak yakın bir dostluk kurdu. Bunun sonucunda, Ekrem de Tasvîr-i Efkâr'a yazmağa başladı. Namık Kemal, 1867'de Fransa'ya kaçarken, gazetenin idaresini ona bıraktı. 1868'de Şûrâ-yi Devlet'in (Danıştay) kurulması üzerine, üye yardımcılığına tayin edildi. Uzun süren memurluk ha¬yatında; Şûrâ-yi Devlet Tanzimat Dairesi üyeliğinde, Mekteb-i Mülkiyye ve Galatasaray Sultanîsi edebiyat öğretmenliklerinde, 1908'den sonra da Evkaf ve Maarif nazırlıklarında bulundu ve Meclis-i Âyân (Senato) üyesi iken, 31 Ocak 1914'de öldü. Mezarı, İstanbul'da Küçüksu mezarlığındadır.

Şiir kitapları: Nağme-i Seher (1871), Yâdigâr-ı Şebâb (1873), Zemzeme I (1883), Zemzeme II (1884), Zemzeme III (1885), Tefekkür (1888), Pejmürde (1895), Nejad Ekrem (1910), Nefrîn (1916).

Şinasi'den başlayarak, yeni bir şiir dili kurmak için gösterilen çabaların nasıl bir yoldan geçtiğini biliyoruz. Şinasi'nin kolay anlaşılmaktan başka bir kaygı taşımayan, Türkçe fakat cansız dili Ziya Paşa ve Namık Kemal'de, daha canlı fakat daha az Türkçedir. Buna rağmen, bütün bu çabalamalar -eskiden belli bir şekilde ayrılan- yeni bir dil ve söyleyiş getirirler. Ekrem ile beraber, yine dil ve üslûbdan hareket edilerek, yeni şiirin -en ince noktalarına kadar- bütün esaslarının sistemli bir şekilde açıklanıldığını görüyoruz.

Tanzimat'ın ilk nesli edebiyatı “sosyal ve manevî bünyeyi düzenlemek ve eğitmek" işin bir vasıta saydığı halde Ekrem ile edebiyat "sosyal hizmet”ten çıkarak "kendi kendisinin hizmetine" girer ve böylece, "sanat için sanat" formülü rağbet görmeğe başlar. Eski şiirin ferdciliğine bu yeniden dönüşteki sebebleri, 1880'den sonra gittikçe ağırlaşmağa başlayan romantizmin koyu ferdciliğinde ve II. Abdülhamid devrinin sosyal konularla uğraşmağa şiddetle karşı koyan siyasî şartlarında bulmak mümkündür.

Ekrem, edebiyat ve daha çok şiir hakkındaki düşüncelerini Mekteb-i Mülkiyye'deki derslerinin notlarından oluşan Ta'lîm-i Edebiyyât (1879)’tan başlayarak, III. Zemzeme'nin önsözünde, Takdîr-i Elhân (1886)’da, Pejmürde (1895)’de, Takrîzât (1898)’ta ve bazı makaleleri ile özel mektublarında etraflı bir şekilde açıklar. Fransız nazmının tekniğine ait bazı eserlerden de faydalanmak suretiyle meydana getirdiği Ta’lîm-i Edebiyyât, divan edebiyatının yazı kaideleri ile Fransız edebiyatının bazı yazı kaidelerini birleştiren bir eserdir. Genellikle sanat, sanatçı ve şiir hakkındaki düşüncelerini ise yukarıdaki diğer eserlerinde ve bazı makaleleri ile mektuplarında anlatır. Bu düşünceler gerek devrine ve gerekse Servet-i Fünûn Dönemi Edebiyatı’na olan geniş tesirleri bakımından mühimdir.

Ekrem’e göre şiirin tek gayesi güzelliktir. Şiir, ne ahlâka hizmet etmek ve ne de mantığa uymak zorundadır. Şiir, ahlâk dışı olamaz. Fakat, ahlâkla ilgilenmeğe de mecbur değildir, “lâ-ahlâkî” (ahlâkla ilgisiz)dir. Şiirin tek gayesi olan güzellik, tabiatta ve insandadır. “Güzel olan her şey” şiirin konusudur. Böylece şiirin konusu birdenbire genişler. Şiirin tek gayesi olan güzellik, tabiatta ve insandadır. "Güzel olan her şey" şiirin konusudur. Böylece, şiirin konusu birdenbire genişler. Ekrem; şiirde "hissî", "hayalî" ve "fikrî" olmak üzere, üç türlü güzellik düşünür ve aynı zamanda, onda Fransız Klasik Okulu'ndan gelme bir görüşle - "hakikate benzerlik" de arar. Şiiri bir bütün olarak kabul ettiği için muhteva ile birlikte şekilde de büyük bir titizlik gösteren Ekrem'in asıl üzerinde durduğu unsurlar, "dil" ve "üslûb"tur. Tanzimat edebiyatının ilk nesline aykırı olarak şiirin, “konuşma dilinden ayrı, özel bir dile sahip olması” lüzumunu savunur. Servet-i Fünûn dilinin konuşma dilinden o kadar çok uzaklaşmasındaki hareket noktası da, onun bu düşüncesidir. Fakat aynı zamanda söyleyişin “tabiî” ve “külfetsiz” olması lüzumuna da inanışı, onu üslûbta “konuşma dilinin üslûbuna” –ister istemez- yakınlaştırmıştır. Ancak, Yadigâr-ı Şebâb'ta başlamış olan bu "tekellüfsüz" ve "sâfdilâne" söyleyiş tarzı, Abdülhak Hâmid'in Sahra'sında gelişirse de, yaygınlaşmaz. Bu söyleyiş tarzının tutunamayışında, Ta'lîm-i Edebiyyât'ın üçte birini kaplayan "üslûb" bahsinde "sade", "müzeyyen" (süslü) ve "âli" (yüksek) olarak ayırdığı üslûb çeşitlerinden kendisinin en çok "müzeyyen" üslûbu tercih etmesinin de tesiri büyüktür. Bu yeni üslûb anlayışında kelimelerin tek hedefi, cümlenin anlamım kolay anlaşılır hale getirmek değil, onu güzelleştirmektir. Böylelikle kelime, ifadede, bir anlam unsuru olmaktan çok, estetik bir unsur haline gelir. Bütün bunlara -şiiri diğer edebî türlerden ayıran bir özellik ve yine Batı'dan gelme bir unsur olarak- "ilham perisi" tasavvuru da eklenirse, Ekrem'in Türk şiirine tam bir plan halinde yerleştirmek istediği esaslar belirtilmiş olur.

Fakat, Batılı Türk şiirinin bu mükemmel kuramcısını bir uygulayıcı olarak ele aldığımız zaman, ilk gözlemimiz, düşündüklerini kendi eserlerinde gereği gibi gerçekleştiremediği olacaktır. Düşünce ile uygulama arasındaki bu ayrılığın sebepleri olarak, devrinin birçok şahsiyetleri gibi, kendisinin de ilk edebî kültürünü klasik Türk edebiyatından alışı, Tanzimat gibi bir intikal devrinde bulunuşu ve, nihayet, mizacının elverişsizliği gösterilebilir. Ekrem, bir kuramcı olduğu kadar, bir hamle ve icra adamı değildir. Bir icra adamı olmayışı, elbetteki, yeter derecede kudretli bir sanatçı olmayışı ile de yakından ilgilidir. Bunun içindir ki, Türk edebiyatı tarihine, birinci sınıf bir sanatçı olmaktan çok, birinci sınıf bir kuramcı olarak girer.

Ekrem'in Divân nazmından hareket etmiş olduğunu, ilk şiirlerini toplayan
Nağme-i Seher (1871)'de açıkça görmek mümkündür. Tamamıyle Divân nazmının özelliklerini taşıyan bu şiirlerden sonra. Tanzimat şiirinin ilk neslinde olduğu gibi, Ekrem de yeni bir söyleyiş aramağa koyulur ve bunu, ilk defa, Yadigâr-ı Şebâb'ta dener. Esası "tekellüfsüzlük" (tabiîlik) ve "sâde-dilânelik" (samimilik) olan bu söyleyişin dili, zamanla ve "sanatkârane" (sanat eserine yakışır şekilde) olmak kaygısı ile değişerek, Arapça ve Farsça tamlamalarla dolar ve, böylece, 1880'den sonra şiirin dili konuşulan dilden iyice uzaklaşır. Bu ilk şiirlerde, Divân nazmının şekilleri de tamamıyle hâkimdir. Ancak şair, bu şekillerden vazgeçmemekle beraber, sonraları, yeni nazım şekillerini denemekten de geri kalmamıştır. Veznin konuya uygun bir âhenge sahip olarak seçilmesi yani vezinlerin müzik bakımından ele alınmaları zaruretini de ilk defa ileriye süren Ekrem'dir.

Şiirlerinin başlıca temaları “aşk” ve “tabiat"tır. Türk şiirinde kadının gerçek ve estetik değerini alması Ekrem'ledir. Fakat onun şiirlerinde büyük aşkların derin ve sarsıcı heyecanı değil, ancak küçük duygulanmaların, hayal kırıklıklarının ve ayrılıkların hafif hüzünlü terennümlerini bulabiliriz. Bu melânkolik atmosferin doğuşunda, Fransız romantiklerinin ve hele pek beğendiği Musset (Müse) ve Lamartine (Lamartin)’in tesirleri açıkça görülebilir. Hele dinin sınırlarını aşamayan metafizik düşüncelerin yer aldığı bazı lirik şiirlerinde ve mersiyelerinde, Lamartine'in tesirleri daha da bellidir. Hayatının acıklı olayları onu, aynı zamanda, Tanzimât devrinin tanınmış bir mersiye şairi haline de getirdi. Fakat bu mersiyeler¬de, ölümün bir felaket halindeki büyük ızdırabını –Makber'de olduğu gibi- bulmak güçtür. Ancak, bu şiirlerle,, Türk şiirine -yine ilk defa olarak- aile olaylarının girmiş olduğunu da kaydetmek gerekir. Zengin bir hayal gücünden ve derinlemesine bir duygulanıştan uzaklığı ve buna karşılık lirizmin doğuşunda bu iki unsurun büyük tesirleri oluşu, şiirlerindeki lirizmi oldukça zayıflatmıştır. Şiirin yalnız nazma mahsus olamayacağı, güzelliği sanatlı olarak anlatabilen her yazı şeklinde de şiirin bulunabileceği inancı, ona, -ilk olarak Halid Ziya Uşaklıgil tarafından denenen ve Edebiyyât-ı Cedîde ve Fecr-i Âtî devirlerinde büyük rağbet görecek ve en güzel örneklerini verecek olan- "mensur şiir" şeklinde de örnekler verdirdi.

Kaynak: Akyüz, Kenan,Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri 1860-1923, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1995.

Şiirleri

Gazel

Bir mürg-i felâket-zedeyim bâl ü perim yok
Me'lûf-i gamım bâğ-ı murâd içre yerim yok
Peykânı güzâr etti dile ben yine bî-hûş
Can gitti adem mülküne hâlâ haberim yok
Dil ber-teb-i sevda ciğer âfet-zede-yî dâğ
Şekvâ-ger-i yâr olmaya lâyık nelerim yok
Ol bağ-ı tarâvet-eser-î fasl-ı baharım
Ruhsârına benzer gül-i rengîn-i terim yok
Bir şû'le-geh-î âteş-i aşkım yine Ekrem
Bir kâhı tutuşturmaya kabil sererim yok


Tefekkür

Hatırımda daimî bir pîç-ü-tâbım var benim
Ben de bilmem aslını bir ıztırâbım var benim
Vâsıl oldum yâre öptüm lâ'lini amma yine
Rûz ü şeb bir dem ne ârâmım ne hâbım var benim
Muttarid ister beni bilmez ki cânân lâhzede
İnfiâliyle dilin bin inkılâbım var benim
Verme sâkî mey hamûş ey mutrib-î âteş-sürûd
Hod-be-hod giryanlığa gamdan nisabım var benim
Zevk-i bûs-î lâ'li dilde sohbeti hatırdadır
Firkatinde hem serabım hem rübabım var benim
Ağladıkça ben otur Ekrem alev-rîz âteşim
Sînede bilmem ne türlü sûz ü tabım var benim!


Makber

Ey zâir-i i'tibâr-perver,
Seyr et ne güzel durur şu makber!
Yalnızlığı hoş-nümâ değil mi
Yâ sadeliği değil mi dil-ber?
Gayetle hazîn iken o toprak
Üstünde yakışmamış mı mermer?
Nâfında biten nihâl-i gül-bîz
Bak bak ne kadar lâtîf-manzar!
Olmaz mı nazar-rübâ-yı vicdan,
Nezdinde o mevc uran çemenler?
Vermiş ana başka bir letafet
Pîşindekî serv-i sâye-güster.
Düşse bu kadar düşer muvafık
Bir zille ziyâ-yı mihr-i enver.
Seyr et bunu görmedinse şâyed
Mahzunluk içinde şâd bir yer.
Söyle hele pek güzel değil mî
Şu serv ü nihâl ü kabr yek-ser?
Hepsinden anın güzeldi eyvah
Altında yatan zavallı duhter!


Gazel

Bu yerlerdir esîr-i aşk-ı cânân olduğum yerler.
Bu yerlerdir nigâh-î rahma şâyân olduğum yerler.
Bu yerlerdir edip derd-î dil-î bî-mârımı teşrih,
Lebinden tâlib-î dârû vü derman olduğum yerler.
Bu yerlerdir tutup destim sıkınca bağtaten bilmem
Ne dürlü hissin îcâbıyle lerzân olduğum yerler.
Bu yerlerdir itâb ü lûtfa hep birden olup mazhar,
Olurken zâr ü giryân şâd ü handan olduğum yerler.
Bu yerlerdir gezerken el ele fikr-î firâkıyle,
Gidip bir gûşede tenhâca giryân olduğum yerler.
Bu yerlerdir edip fikr ü hayâlim hasr cânâna,
Taallûktan müberrâ mahz-ı nisyân olduğum yerler.
Bu yerlerdir visale gözlerinden hiss edip meylin,
Tahassürle harîs-î bûs-ı dâmân olduğum yerler.
Bu yerlerdir tahammülsüzlüğümden ahd edip terkin,
O ahdimden yine der ân peşîmân olduğum yerler.
Bu yerlerdir görüp bin nâz, bin şiveyle reftârın;
Misâl-i saye etrafında pûyân olduğum yerler.
Bu yerlerdir niyaz ü nâzın emr-i ittifakından,
Şu sevdada olan i'caza hayran olduğum yerler.
Bu yerlerdir hazanda gülgüi-âmîzî-yi hüsnünden,
Gınâ-âverde-yî seyr-î gülistan olduğum yerler.
Bu yerlerdir hücûm-î şiddet-î efkâr-ı hasretle.
Misâl-i Kays-ı âvâre girîzân olduğum yerler.
Bu yerlerdir tutup hep servlerle cûları şâhid
Anınla ukde-bend-i habl-i peymân olduğum yerler.
Bu yerlerdir nihayet el-vedâ'-î yâr ile Ekrem
Yetîmâne garîb ü zâr ü nâlân olduğum yerler.
Mukaddes yersiniz billâh hazindir hâliniz amma,
Ey istihbâr-ı firkatle perîşân olduğum yerler.
Nasîb olsa ne var bir gûşenizde cismimin hâki
Hayâtımda size yârimle mihmân olduğum yerler.

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz