Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Osmanlı Maliyesi
Bunları Biliyor muydunuz -IX
Sultân II. Murâd
Osmanlı Müziği' nin Tarihsel Akışı
GERÇEK MÜRİDLERİMİZİN SAYISI
XVII. ve XVIII. Yüzyılda Osmanlı Ordusunun Durumu
Ekslaşapel Antlaşması
terciibent
Bayburtlu Zihni
Şamlı adı hakkında

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Sevr paranoyasını yayanlar

Sevr paranoyasını yayanlar
02/10/2006


Laikim diyen parti, vatandaşı 'Müslüman olan ve olmayan' diye ayırıyor. Laikim demeyen parti ise eşitsizliği yasayla düzeltmeye çalışıyor. CHP'nin tutumu aşırı sağ ve etnik milliyetçidir

* Türkiye'de tapu kayıtları herkese açıktır ama 90 yıl önceki kayıtlar gizlenmeye çalışılıyor. Zira Anadolu burjuvazisinin malvarlığının temelinde gayrimüslimlerin malına el koyma yatıyor

* Sevr paranoyasını yayanları kutlarım. 1800 Rum vatandaşın devlet kuracağına inandırdılar halkı ve antiemperyalizmi, 'yabancı düşmanlığı' yaptılar. Seçimlere kadar cehennem yaşayacağız...

........

NEDEN? Baskın Oran
Türkiye, Avrupa Birliği sürecinde kendini daha iyi tanıyor. Bütün kurumların asıl kimlikleri şaşırtıcı bir biçimde bu süreçte ortaya çıkıyor. Son olarak, Vakıflar yasası tasarısının Meclis'te tartışılması sırasında siyasetteki bütün roller birbirine karıştı. 'Solcu ve laik' CHP, Müslüman olmayan Türk vatandaşlarını Türk saymadığını ortaya koyarken, 'dinci' olduğu söylenen AKP, Türk vatandaşlarını din temelinde ayırmaya karşı çıktı ve eşitlik isteyen bir yasa getirdi. Bu olay, 'solculuk ve laiklik' kavramlarının burada ne kadar belirsiz olduğunu sergilerken, Türk vatandaşlığının da birçok zihinde Müslümanlık'la eşdeğer tutulduğunu gösterdi. Laik partilerin bile laikliği içlerine sindiremediği, devletin kendi vatandaşlarını benimsemekte zorlandığı, AB sürecinde iyice su yüzüne çıktı. Kendisi de 301'den yargılanan, 'dış politika, azınlıklar ve insan hakları' üzerine kitapları bulunun Prof. Baskın Oran'la ülkedeki tuhaf siyasi tabloyu konuştuk.

Geçen hafta parlamentoda Vakıflar Yasası tartışıldı ve ortalık toz duman oldu. Karşımıza, toplumumuzla, zihniyetimizle, siyasi düzeyimizle, sosyal demokrasi anlayışımızla ilgili epeyce ürkütücü gerçekler çıktı. İzninizle önce bu yasa tasarısının ne olduğuyla başlayalım. CHP'nin şiddetle karşı çıktığı bu yasa nasıl bir düzenleme getiriyor?
Lozan'da gayrimüslimlere tanınmış hakların nihayet uygulanmasını getiriyordu bu tasarı. Ayrıca, gayrimüslim vatandaşlarla Müslüman vatandaşlar arasında eşitliği de sağlamaya çalışıyordu. Bugüne dek sahip olmadıkları din özgürlüğünden, 'kutsal hak' denilen mülk edinme özgürlüğüne kadar, onlara pek çok konuda eşitlik getiriyordu. Çünkü bu ülkede gayrimüslim vatandaşlarla Müslüman vatandaşlar katiyen eşit değil. Bu eşitlik, Lozan Anlaşması'nda var ama Türkiye'de Lozan uygulanmıyor. Cumhuriyet, kendi kurucu anlaşmasını tanımıyor, ihlal ediyor.
Ama CHP, vakıflar yasa tasarısının Lozan'a aykırı olduğunu söylüyor... Lozan Antlaşması'nın 40. maddesi ise şöyle diyor: "Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, her türlü dinsel, sosyal ve hayır kurumu, her türlü okul ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek, denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak, dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konularında, öteki Türk uyruklarıyla eşit hakka sahip olacaklardır." Yeni yasanın bu maddeye aykırı yanı ne?
Bunu CHP'ye sormak lazım. Lozan'ın, 37'den 43'e kadarki maddeleri gayrimüslimlerin haklarını düzenliyor. Lozan'la sağlanan haklara rağmen biz bu memlekette bu insanların mallarına 2003 yılına kadar el koyduk. Öyle ki... 1936'da bir Vakıflar Kanunu uygulaması başladı ve bugüne dek sürdü. Şimdi değiştirilmeye çalışılan kanun bu. Oysa Atatürk bu kanunla tekke, zaviye ve medreselerin gelir kaynaklarını kesmek istiyordu. Bunların mallarına el koyabilmesi için dökümünü öğrenmesi lazımdı. 1936'da, ülkedeki bütün vakıflara elinizdeki gayrimenkulleri bildirin diye basılı bir form gönderildi. Ancak Atatürk'ün sağlığı bozuldu ve iş yarıda kaldı. Ta ki 1970 başına dek. 1936 beyannamesinin bilgileri Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün tozlu raflarından indirildi o tarihte.
Niye?
Türkiye, kızışan Kıbrıs mücadelesinde Yunanistan'ı sıkıştırmak için bazı tedbirler aldı. Ve, Kıbrıs'taki soydaşları korumak için alınan bu tedbirler, Türkiye'deki vatandaşları tahribe yöneldi. Gayrimüslim vakıflarının 36 yılından beri edindikleri bütün mülklere çatır çatır hiçbir bedel ödemeksizin el konuldu. Yani 1936 beyannamesi sadece gayrimüslim vakıflarına uygulandı. 1971 ve 1974'te çıkan Yargıtay kararları da bu uygulamayı destekledi. Hatta Yargıtay, Balıklı Rum Hastanesi'yle ilgili bir kararında 'Türk olmayanların mal iktisap etmesi, Türkiye'de mümkün değildir' dedi. Avukatlar, 'Aman efendim, bize nasıl Türk değil dersiniz. Bu insanların hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı' diye itiraz edince de, Yargıtay, 'Türk olmayanlar' tabiri yanlışlıkla yazıldı dedi ve bu itirazı da reddetti. Böylece Yargıtay'ın kararı içtihat haline geldi. 2003'te AB uyum yasaları çıkıncaya kadar, gayrimüslim vakıflarının mallarına işte böyle teker teker el konuldu. Devletin niyetini gösterir bu.
Devletin niyeti nedir?
Amaç, gayrimüslimleri mülksüzleştirmek, onların elindeki sermayeyi Müslümanlara devretmektir. Bu, bir sermaye transferi sürecidir ve bunun adı da 'milli iktisat'tır. Mallar kapanın elinde kalmıştır. Bugün Anadolu burjuvazisinin malvarlığının, servetinin temelinde, gayrimüslimlerin hukuki ya da fiziki yoldan ortadan kaldırılarak sermayelerine el konulması yatar. Bu el koymalarla ülke know how'unu kaybetti, Türkiye'nin sanayileşmesi 40 yıl gecikti. Esas sermaye transferi de 1915'teki Ermeni tehciridir. Anadolu'daki 1.5-2 milyon Ermeni malı, parası olan insanlardı. Böylece sermaye transferi süreci 1915'te başlar.
Sonra nasıl devam eder?
1923'teki zorunlu Rum-Türk mübadelesiyle sürer. 1934'te Yahudilerin ölüm tehdidiyle Trakya'dan kaçırılmasıyla devam eder. 1941'de, bütün 18-45 yaş arası gayrimüslimlerin 20 kura birden askere alınıp amele taburlarına yollanmasıyla, 1942'de dönmelere ve gayrimüslimlere uygulanan Varlık Vergisi'yle sürer bu süreç. 1955'te 6-7 Eylül olayları ise tam bir 'pogrom'dur. Devlet destekli olarak azınlıklıklara fiziki saldırıdır. Bütün bu girişimler, Türkiye'yi 'Müslümanlaştırmak ve Türkleştirmek' amacıyla yapıldı. Çünkü Türk'ün tanımında Müslümanlık var. Düşünün, 'laikim' diyen devlet yapıyor bütün bunları.
Hem laik olup hem de vatandaşları 'Müslüman olan ve olmayan' diye ikiye ayırmak mümkün mü?
Değil ama bu ayrımı 'Ben laikim' diye bas bas bağıran bir siyasi parti yapıyor. 'Ben laikim' demeyen siyasi parti ise eşitsizliği düzeltmeye çalışıyor.
O kadar çok eşitsizlik ve ayrımcılık var ki... Bugün Türkiye'de Müslümanlar için din adamı yetiştirmek mümkünken, gayrimüslimler için mümkün değil. 1971'de bunların, Heybeliada ruhban Okulu, Kadıköy Ermeni ruhban okulu gibi din adamı yetiştiren okullarının hepsi kapatıldı. CHP, bu okulların açılmasına karşı çıkıyor. Oysa, Müslümanlık'ta ruhbana ihtiyaç yoktur. Cemaatten biri öne çıkıp imamlık yapabilir ama Hıristiyanlık'ta bir dini törenin, vecibenin yerine getirilebilmesi için mutlaka ruhbanın olması gerekir. Biz o okulları açmayarak, gayrimüslim vatandaşların din özgürlüğünü engelliyoruz.
Peki... Vatandaşlık için 'din ve ırk birliği' aramak, yani aynı dinden ve ırktan olmayanları vatandaş saymamak...
İşte bölücülük budur. CHP'nin tutumu aşırı sağ, etnik milliyetçi bir tutumdur. Ve bu tutum, üstelik de 'dinci' bir tutumdur. Ama, tabii ki Cumhuriyet'in kurucusu laik CHP kalkıp, 'Ben ayrımcıyım. Ben ırk ayrımcısıyım, din ayrımcısıyım. Ben bölücüyüm' diyemez. Bu tutumunu güzelleştirmesi lazım. Onun için de 'Ben antiemperyalistim' diyor, antiemperyalizm kavramını kullanarak tutumunu rasyonalize etmeye çalışıyor. Burada emperyalist, 'Batı' oluyor. Batı'yı, kanunlarıyla bile olduğu gibi alan Mustafa Kemal'in partisinin hali bu. CHP, bugün Batı karşıtıdır. Bugünün muasır medeniyetini reddediyor.
Bu tartışmalar sırasında AKP'lilerin bir kısmı da CHP'yle aynı görüşleri paylaştı. Bu ortak görüş aslında, ülkemizdeki Müslüman Türklerin, diğer vatandaşlarımıza bakışını mı yansıtıyor?
Aynen. Bunlar, 1454'teki millet sisteminin görüşünü yansıtıyorlar. O zamanlar millet, cemaat anlamındaydı. 'Müslümanlar' ve 'gayrimüslimler' vardı. Gayrimüslimler, kendilerine tanınan özerkliğe rağmen, ikinci sınıf vatandaştı. Yeşil renk giyemez, ata binemez, silah taşıyamaz, askere alınmazdı. 1839 'da bu sistem teorik olarak kaldırıldı, 'tebadan vatandaşa' geçildi ama, insanların zihniyeti 1454'te demir atıp kaldı. 2006'daki zihniyet 1454'teki zihniyettir ve bu ülkede gayrimüslimler ikinci sınıf vatandaştır. Açık konuşalım. Türkiye'de Müslüman olmayan, 'Türk' değildir. Türk dediğimizde, asla Ermeni, Rum, Süryani ve Yahudi'yi kastetmeyiz biz.
Peki Müslüman Türkler, Müslüman ya da Türk asıllı olmayan diğer bütün vatandaşlarımızdan kuşkulanıyorlar mı?
Bu kuşkulanma yasa ve yönetmeliklere kadar yansıdı. 1988 tarihli Sabotajları Önleme Yönetmeliği'nde, sabotaj yapabilecekler arasında 'yerli yabancılar' da sayılıyor. Ve, gayrimüslimlere 'yabancı' deniyor. İstanbul iki numaralı mahkemesinin 1996'da bir Rum vatandaş hakkında verdiği karar var. Onun için, 'yabancı uyruklu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı' diyor. Bir insan ya yabancı olur ya vatandaş olur. Yabancı uyruklu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olur mu hiç? Bugün hâlâ uygulanan Özel Öğretim Kurumları Kanunu'nun 24/2'nci maddesinde, azınlık okullarındaki müdür başyardımcısının niteliği, 'Türk asıllı ve Türkiye Cumhuriyeti uyruklu' diye tarif ediliyor. Bu memlekette din ve ırk ayırımcılığı yapılıyor. Ceza Yasası'nda 301'inci maddeyle de ırk ayırımcılığı yapılıyor.
Yani biz 80 yıldan beri, vatandaşlarının bir kısmını aslında vatandaş kabul etmeyen bir cumhuriyeti mi yaşatıyoruz?
Evet.. Biz gayrimüslimlerin diğer adını 'gayri vatandaş' koymuşuz. Bunlar bilinmeli. Biz uyutuluyoruz. Anayasa, 'Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk'tür' diyor. Bu çok çağdaş bir tanım ama gerçekte Türk'ün tanımının içinde 'Müslümanlık ve soy' var. Oysa vatandaşın etnik ve dinsel kökeni olmaz. Hele hele laik olduğunu iddia eden bir ülkede bu hiç olmaz. Biz Ermeni'ye Türk demiyoruz. Bugüne kadar Ermeni'ye Çingene'ye, Kürt'e hakaret eden hakkında hiç 301'den ya da onun eski adı olan 159'dan dava açıldı mı? Kürtler'e ve Ermeniler'e hakaret edildiği zaman mahkemeye vermiyoruz biz. Ama Hrant Dink'i veriyoruz. O, Müslüman Türk değil!
Biz bölünmekten çok korkarız ama bu tablo çarpıcı bir gerçek çıkarıyor ortaya. Türkiye'yi kendi zihninde bölenler aslında bölünmekten en çok korkanlar mı? Biz Müslüman Türkler mi yaratıyoruz bu bölünmeyi?
Evet. Üstünlüğü yitirmek istemeyenler ülkeyi bölüyor. Bir kısmı bilinçsiz yapıyor bunu. İlkokuldan beri damardan verilen bir Türk tanımıyla hareket ettiklerinin farkında değiller.
Bizim, Müslüman olmayan Türklerle ilgili derin ve şaşırtıcı sorunlarımız olduğunu gösteren tek işaret, CHP'nin bu yasaya karşı çıkması değildi. Milli Güvenlik Kurulu da, Osmanlı'nın tapu kayıtlarının açıklanmasını engelledi. MGK niye Osmanlı tapu kayıtlarının ortaya çıkmasını istemiyor?
Türkiye'de tapu kayıtları alenidir, herkese açıktır ama, bu ülkede, 90 yıl öncesinin tapu kayıtları gizlenmeye çalışılıyor. Çünkü Ermeni tehcirinde yağmalanan Ermeni malları ortaya çıksın, Anadolu sermayesinin kökeninin 1915'te terk edilen servetler olduğu anlaşılsın istenmiyor. Tapular açıklanırsa, 'milli iktisat' denilen ve aslında gayrimüslimden Müslüman'a sermaye transferi demek olan bu süreç ve kimlerin nasıl zenginleştiğinin hikâyeleri bir bir ortaya çıkacak. Mesela Milli Mensucat fabrikası...
Ermeni tehciri, Osmanlı'nın son döneminde İttihatçıların iktidarında yaşandı. Biz hâlâ İttihatçıların yaptıklarının yarattığı suçluluk duygusuyla mı yaşıyoruz?
Evet ama, biz suçluluk duyacaksak, bugün yaptıklarımızdan duymalıyız. 6-7 Eylül olaylarından, 1915'i inkâr ederken, 'Onlar da yaptı biz de yaptık. Karşılıklıydı iş' diyerek tehciri mazur göstermeye çalışmaktan suçluluk duymalıyız. Yoksa bizim Ermeni tehcirinden suçluluk duymamız gerekmiyor. Biz yapmadık onu. İttihat Terakki'nin içindeki derin devletin bir çekirdeği yaptı. Ama biz alfabesine kadar reddettiğimiz ve yıktığımız bir imparatorluğun içindeki bu katillerin katliamını neden savunuyoruz anlamıyorum.
İttihatçıların yaptıkları, Osmanlı'yı yıkarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ni neden bu kadar korkutuyor? Cumhuriyet'i kuranların aslında İttihatçı kadrolar olmasının bu korkuda bir payı var mı acaba?
Evet var. Cumhuriyet'in kadroları İttihatçıydı. Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı'nın başında Ermeni tehcirini, katliamını kınadı. Fakat sonra bu kınama yavaş yavaş bitti. Çünkü İttihatçı kadrolar İstanbul'dan kaçıp Ankara'ya doldu. Tehcirde öne çıkmış isimler Cumhuriyet'te uzun yıllar meclis başkanı, içişleri bakanı ve dışişleri bakanı oldular.
Niye birdenbire bu kadar ırkçı, dinci, tutucu bir toplum haline geldik biz? Ya da hep böyleydik de artık bunu saklayamıyor muyuz?
Küreselleşme Türkiye'yi değiştiriyor, bütün vatandaşları eşitliyor. Türkiye'nin yaşadığı bu dönüşümün, bu küreselleşmenin adı AB sürecidir. AB sürecinde kimliğimiz değişiyor bizim. Biz buna tepki gösteriyoruz. Müslüman Türk kimliğimiz artık Türkiyeli olacak. Ermeniler de, Süryaniler de bu milletin parçası olacak. Devlet camilere sübvansiyon veriyorsa,
cemevlerine, kiliselere de verecek.
İttihatçılar, koskoca Osmanlı'yı 'Türkler ve diğerleri' anlayışıyla parçalayıp batırdılar. Şimdi de biz mi kendi cumhuriyetimizi, 'Müslüman Türkler ve diğerleri' diye bölmeye hazırlanıyoruz?
Evet, o dönemde yapılan Türkçülük, Osmanlı'nın batışını hızlandırdı. Bugün de demokrasiye karşı çıkanlar cumhuriyeti parçalayacaklar. Demokratik olmayan, altkimlikleri tanımayan bir cumhuriyet, dünyanın bu döneminde yaşayamaz. Parçalanır. Bu ülkede bölücü olan sadece PKK değil. AB sürecinin getirdiği dönüşüme karşı çıkanlar da bölücülük yapıyorlar.
Bunu nasıl yapıyorlar?
'Böldürmeyiz' diye diye yapıyor bunlar bölücülüğü. Cumhuriyet ve demokrasiyi birbiriyle çatışan olarak gösteriyorlar. Cumhuriyeti kurtarmak için demokrasiyi feda etmek istiyorlar. Oysa tam tersi, demokrat olmayan bir cumhuriyet bölünmeye mahkûmdur. Ama halkı öyle korkuttular ki. Cumhuriyet'in demokrasiyle bölüneceği paranoyasını yaygınlaştırdılar. Bakın... Türkiye iki yukarıdan devrim yaşadı. Bir, 1920'lerdeki Kemalizm. İki, 2000'lerdeki AB'ye uyum süreci.
AB süreci, birinci devrimin devamıdır. Bugün ikinci devrimi engelemek isteyenler, insanları 'Türk düşmanları geliyor' diye korkutuyorlar.
Irkçı bir milliyetçilik şimdi Türkiye'de partilere oy mu kazandırıyor yoksa bazı partiler böyle olduğunu mu sanıyor?
Oy kazandırıyor. Korku içindeki halk onlara oy verecek. Bu dönemde milliyetçi olmayan bir partinin hiç şansı yok. Sevr paranoyasını yayanları kutluyorum. 72 milyon içindeki 1800 Rum vatandaşın devlet kuracağına halkı inandırdılar. Bunlar antiemperyalizmin adını kirlettiler ve onu 'yabancı düşmanlığı' haline getirdiler. Milliyetçilik, ancak yabancı işgaline karşı olduğu zaman ilericidir. Yoksa milliyetçilik gericidir. Milliyetçilik vatanseverlikle karıştırılmamalı. Vatanseverlik, insanın doğduğu toprağı
sevmesidir. Bu duygu doğduğumuz andan itibaren vardır. Milliyetçilik ise öğrenilen bir şeydir. Milliyetçilik, yabancı düşmanlığı üzerine oturan bir ideolojidir. Avrupa'daki milliyetçiler, densiz AB kurumları, yetkilileri bizimkileri damardan besliyorlar. Şimdi Türkiyede sayfiyesi olanlara bile düşmanca bakılıyor. Bu kadar cehalet ve ihanete aklım ermiyor. Bodrum'da Yunan adalarını gören yerlerde yabancıya mal satışı bile güvenliği tehdit eder diye yasaklanmış durumda.
Türkiye'ye neler oluyor? Nasıl bir toplum oluyoruz biz?
Türkiye kabuk değiştiriyor. Türkiye linç devleti sürecinden geçerek
kabul değiştiriyor, insan hakları devletine gidiyor. Biz bu cehennemi seçimlere kadar yaşayacağız...

(Radikal)

Bu sayfayı düzenle

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz