Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Mehmed Âkif Ersoy'dan ölümsüz çağrı
Şeyh Bedreddin Mahmud
Muaşşer
Meftunî
Konya Meram Mescidi
Osmanlı Devleti'nde Toprak Yönetimi
Yeniçeri çocukları
Osmanlı Türklerinde Su Mimarisi
taşkışla tarihi
Sultan II. Murad

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Sultan IV.Murad'ın zorba generalleri

Sultan IV.Murad'ın zorba generalleri
21/06/2007


Tarihçi Yazar Yavuz BAHADIROĞLU, Moralhaber.net için kaleme aldığı yazısında Osmalı döneminde zıvanadan çıkan, halka zulmeden, Padişah'a her dediğini yaptıran, siyasete çomak sokan zorba yeniçerileri (generaller), Sultan IV. Murad'ın nasıl etkisiz hale getirdiğini anlattı.

Sultan IV. Murad’ın Generalleri

Bağdat Fatihi Sultan Dördüncü Murad, onbir yaşlarında iken padişah olup atalarının tahtına oturmuştu...

Arkasında Sultan Genç Osman gaileleri (Genç Osman ayaklanan yeniçeriler tarafından katledilmişti), önünde ise Yeniçeri Ocağı’nın siyasete sert müdahaleleri vardı. Devleti ne Padişah yönetiyordu, ne de “Padişah Naibi” sıfatını taşıyan annesi: İpler fiilen yeniçeri ağalarının (bugünkü ifadesiyle yeniçeri generallerinin) elinde idi.

Zaten tarihimiz bu döneme “Ağalar (generaller) Saltanatı Dönemi” diyor.

Yeniçeri generalleri sarayın iradesine tabi olmayı reddetmiş, kendi iradeleriyle de tam olarak devlete hâkim olamadıkları için ortaya iki başlı bir görüntü çıkmıştı. Bu da siyaseti tamamıyla tıkamıştı. Halk şaşkın ve perişandı. Korkunç bir kaos, görülmemiş bir devlet buhranı yaşanıyordu. Siyasetteki olumsuzluklar ekonomiyi de sarmış, mali yapı kontrolden çıkmıştı.

Denetimsizlik yüzünden her şey git gide başıboş bir hale geliyordu. Rüşvet alıp başını gitmişti. Küçük bir azınlık kaostan para kazanarak kargaşanın keyfini sürerken, büyük çoğunluk eziliyor, hırpalanıyor, horlanıyor, zorlanıyordu.

Yeniçeri Ocağı ise iyice bozulmuş, askerlikten başka her şeyle uğraşır olmuştu. Askerler ticaret yapıyor, kimse hesap soramadığı için bir paraya aldıklarını zorla on paradan halka satıyor, kimi askerler berberlik, kasaplık, manavlık gibi işlerle uğraşıyorlardı.

At Meydanı’nda (Sultanahmet Meydanı) salıncaklar kurup ahaliyi silah zoruyla salıncağa bindiriyorlardı. Binmek istemeyeni dövüyor, bir de döverek zahmete girdikleri için “kötek ücreti” alıyorlardı.

Kısacası, devleti kılıçlarının gölgesinde kuran Yeniçeri Ocağı, tümüyle şirazesinden çıkmıştı. İşi o noktaya vardırdılar ki, yaptıklarını hoş karşılamayan Sadrazam Hafız Ahmed Paşa’nın kellesini istediler. Buna razı olmayan çocuk Padişah’ın yüzüne karşı, “Virmez isen vaziyet başkaca olur” şeklinde tehditler savurdular. (Sultan Genç Osman’ı hatırlatıyorlardı?)

Çocuk Padişah, çok sevdiği Sadrazam Hafız Ahmed Paşa’yı isyancı yeniçerilere vermek zorunda kaldı. Sadrazam anında linç edildi. Yerine kendi beğenilerine ve çıkarlarına son derece uygun buldukları Topal Recep Paşa’yı sadrazamlığa tayin etmesi için çocuk Padişah’ı zorladılar.

Ardından başta Melek Ahmed Paşa olmak üzere, Padişah’a bağlı ne kadar yönetici varsa, çeşitli bahanelerle bir bir katlettiler. Padişah’ın eli kolu bağlıydı. Sivil otoriteye karşı gelen orduyu hizaya getirecek bir kuvveti yoktu. Mecburen istediklerini veriyordu.

Sadrazam Topal Recep Paşa’nın ilk işi, ayaklanan ocağın ağalarına para yetiştirebilmek için, vergileri arttırmak oldu. Vergiler zaten çok ağırdı. Son kararla daha da ağırlaşmış, esnaf neredeyse devlete çalışmaya başlamıştı.

Ocağın serkeşliklerine dayanamaz hale gelen İstanbul halkı ise bıkkın, yılgın, yorgun ve perişandı. Bıçak kemiğe dayanmış, sabırtaşı çatlamıştı. Hemen bir şeyler yapılmazsa, ortada ne millet kalacaktı, ne de devlet.

Yeniçeri Ocağı’nın aklı başında serdarları ise kara kara düşünüyor, bir çıkış arıyorlardı. Bu böyle gitmezdi, gitmemeliydi. Siyasetin gayyasında çırpınan Yeniçeri Ocağı’nı, devlet düzeniyle birlikte yeniden inşa edecek bir himmet eli uzanmalıydı.

Öte yandan çocuk Padişah da durumun farkındaydı. Annesinin ve generallerin zoruyla Sadrazam yaptığı Topal Recep Paşa’ya sık sık hesap soruyor, ancak her seferinde annesinin savunmasına tosluyordu: “Sen bu işlerle kafanı yorma aslanım, hamdolsun Sadrazam’ın ve ağaların teb’anı (milletini) gül gibi idare ediyorlar.”

Halbuki güller yolunmuş, ortalıkta salt dikenler kalmıştı. Dikenler halkın artık yüreğine batıyor, yürekleri kanatıyordu.

Sultan Dördüncü Murad çocuk yaşına rağmen tüm gerçeği görüyordu, ama görmek neye yarardı. Elinde başka ordu yoktu ki, âsileri yola getirsin. Başka ordu yoktu elinde, ama hâlâ sağlam kalabilmiş bir millet vardı. Delikanlılık çağını sürerken harekete geçti.

Hemen her gece çok güvendiği birkaç kişiyi yanına alıp tebdil (tanınmamak için kıyafet değiştirip) çıkıyor, halkın toplandığı yerlerde halkla konuşuyor, kendine taraftar bulmaya çalışıyordu. Genç Padişah sarayın yüksek taş duvarlarıyla birlikte, etten-kemikten oluşmuş dalkavuklar duvarını da aşmış, halkıyla kucaklaşmıştı. Bu kaosu çözse çözse halk çözerdi.

Genç Hünkâr sık sık kıyafet değiştirip İstanbul'da dolaşmakla da yetinmiyor, “Ayak Divanı” denilen halk divanında, memleketin dört bucağından gelen halk temsilcileriyle yüz yüze konuşuyordu.

Padişah’ın halkla bu denli iç içe yaşaması âsi yeniçeri generallerini tedirgin etmişti, ancak itiraz etme cesaretini gösterememişlerdi. Halkı onlar da karşılarına almak istemiyorlardı.

Nihayet süreç Padişah’ın istediği noktaya geldi… Ve bir gün…

O gün yeniçeri generalleri, Padişah’ın, kendilerine danışmadan bazı icraatlar yaptığını duymuşlar, hesap sormak için hatırı sayılır bir kuvvetle sarayın iç avlusuna girmişler, bir nevi Padişah’a gözdağı vermeye gelmişlerdi. Padişah bu kez hazırlıklıydı… Pes etmeyecekti… “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” diye düşünüyordu.

Birkaç güvenilir arkadaşını, İstanbul halkını durumdan haberdar etmek üzere sarayın arka kapısından şehre gönderdi. Sarayı kuşatmış bulunan yeniçeri önderleri, duruma hakim olmanın verdiği özgüvenle isteklerini sıralıyor, Padişah ise mümkün olduğu kadar onları oyalamaya çalışıyordu.

Bu sırada Padişah’ın adamları İstanbul halkına ulaşmayı başarmıştı. Hiç kimse “Nemelâzım” demedi. Ellerine silâh namına ne geçtiyse alıp çiğ gibi saraya koştular. Sarayın dış avlusunda toplandılar. İç avluda ise yeniçeri generalleri vardı. Bir bakıma halk tarafından kuşatmaya alınmışlardı. Halk bir ağızdan “Padişahım çok yaşa!” diye bağırıyor, ortalığı inim inim inletiyorlardı.

Vaveylâyı duyan yeniçeri generallerinin beti benzi atmıştı. Bu hiç beklemedikleri bir durumdu. Yıllardır uyuyan halk nasıl bir anda uyanıp dirilmiş de kendi varlığına sahip çıkmaya gelmişti? Bunu anlayamıyorlardı. Ama her şeye kararlı halkla çatışmayı göze alamadılar. İyi ki: Yoksa kan gövdeyi götürecekti. Durum değişmiş, şartlar sivil iradenin lehine dönmüştü.

Sultan Dördüncü Murad işte o gün birden bire büyüdü. Dizginleri eline aldı. Önce âsi yeniçeri ağalarıyla işbirliği yapan annesini saltanat naipliğinden azledip Eski Saray’a (Bayezit’deki İstanbul Üniversitesi’nin olduğu yer) gönderdi. Topal Recep Paşa’yı ise cellâtlara verdi. Padişah’ın, milletin iliğini sömüren eski sadrazamı cellâda vermeden önce, “Beri gel bre topal zorba başı!” diye seslenmesi, sonra da “Abdest al” diyerek akıbetini bildirmesi meşhurdur.

Osmanlı Devleti’ni o günlerde yıkılmaktan kurtaran saik, genç Padişah’ın işte bu irade beyanıdır.

O gece Padişah, yeniçeri zorbalarına etkili bir konuşma yaptı. Ardından da Kur’an’a ve kılıca el bastırarak itaat yemini ettirdi. Yemin merasimi sabaha kadar sürdü.

Hemen sonra ise Yeniçeri Ocağı’nı hızla siyasetten arındırdı, tekrar eğitti, yeniden yapılandırdı ve gitti aynı ordu ile Bağdat’ı fethetti.

Bağdat’a girip girmememizin tartışıldığı günlerde tekrar hatırlamakta yarar var ki, en iyi ordu, siyasete en uzak ordudur.

WWW.MORALHABER.NET

Bu sayfayı düzenle

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz