Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Mut Lâl Ağa Camii
Kemankeş Kara Mustafa Paşa
Tayyar Mehmet Paşa
Bayram Paşa
Sırrı Paşa
Barbaros Hayrettin Paşa
Gedik Ahmet Paşa
Cervantes
OSMANLI'NIN KADISI
OSMAN GAZİ VE FAKİR KÖYLÜ

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Tevfik Fikret

Sayfadaki Başlıklar


Hayatı
Şiirleri

Hayatı

Tevfik Fikret Servet-i Fünûn hareketinin lideri olan Tevfik Fikret, 1867'de İstanbul'da doğdu. Asıl adı Mehmed Tevfık'tir. Galatasaray Sultânîsi'ni (lisesi) bitirdikten sonra (1888), memurluk hayatına başladı. Devlet hizmetindeki sürenin en büyük kısmı öğretmenliklerde geçer. Bunlar arasında en mühimleri ise Galatasaray Sultanîsi müdürlüğü, Dârülmuallimîn (ilköğretmen okulu) ve Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) Türk edebiyatı öğretmenlikleri ve Robert Kolej Türkçe öğretmenliğidir. Hayatını "Servet-i Fünûn’dan evvel” (1867-1896), "Servet-i Fünûn'da" (1896-1901), "II. Meşrutiyete kadar" (1901-1908) ve "II. Meşrutiyet’ten sonra” (1908-1915) gibi dört döneme ayırmak kolaylıkla mümkün olan şair, devrinin siyasî olayları ile yakından ilgilenmiş; bu yüzden II. Abdülhamid devrinde üç defa tevkif edildiği gibi, 1908'den sonraki siyasî hareketlere de muhalif kalarak, kendisi için çok yıpratıcı olan çetin bir mücadeleye girişmiştir.

Edebiyatla ilk temasları 1880-1890 yılları arasında olan her genç şair gibi, Tevfik Fikret de, okuldaki klasik edebiyat öğretiminin tesirinde, bu edebiyatı örnek tutan denemelerle şiire başlamış; fakat, beri yandan, yine okuldaki Fransızca ve Fransız edebiyatı öğretiminin tesiri ile de Batı edebiyatından haberi olabilmiştir. Ancak şairin eski Türk şiirinin zevkinden kurtulup Batı şiirine yönelmesi, Recâi-zâde Mahmud Ekrem'in Galatasaray'a edebiyat öğretmeni olması ile belirir. Ekrem'in tesiri, onun edebî hayatının en kuvvetli çizgisi, olmuştur. Eski-yeni mücadelesinin kuvvetle sürdüğü ve yeni edebî nesil üzerinde de tesirli olmaktan geri kalmadığı bu devirde, Batı edebiyatı taraftarlarının liderinden sonra ve onun yerine Galatasaray'a eski edebiyat taraftarlarının lideri Muallim Naci'nin edebiyat Öğretmeni olması, genç şaire iki lider arasında doğrudan doğruya bir karşılaştırma yapmak fırsatını da vermiş ve Ekrem'in her bakımdan bırakmış olduğu çok iyi izlenim karşısında, bu karşılaştırma Naci'nin tamamıyle aleyhine olarak sonuçlanmıştır. Bundan sonra şair, Ekrem ile Hâmid'in sürekli tesirleri altında, Batı edebiyatının en güçlü temsilcilerinden biri oldu.

Ekrem Hâmid tesiri, üslûb bakımından, 1894'e kadar sürer. Bu tarihten sonra Fikret, kendi üslûbunu bulabilmek için, ardı ardına hamleler yapar ve 1896 Şubat'ında yani Servet-i Fünûn'un yönetimini üzerine aldıktan hemen sonra yayımladığı Hasta Çocuk manzumesi ile kaydettiği ilk başarıyı, aynı yılın sonunda yine Servet-i Fünûn'da çıkan Seza adlı şiiri ile geliştirip kesinleştirir. Bu tarihten sonra, artık tamamıyle şahsî bir söyleyişe sahiptir. Servet-i Fünûn'da hemen her hafta bir şiiri çıkan Fikret, 1899'da, ilk şiir kitabı olan Rübâb-ı Şikeste'yi yayımladı ve altı ay sonra ikinci basımını da yaptı.

İlk zamanlar, Fransız edebiyatından çok yine Ekrem-Hâmid kanalından gelen romantizmin tesiri ise şairde daha uzun sürer. Romantizme ve devrin siyasî şartlarına bağlı ağır bir ferdiyetçiliğin de Servet-i Fünûn edebiyatında hüküm sürdüğü sıralarda, Fikret de bu genel eğilimden kurtulamamış ve "sanat, sanat içindir" formülüne bağlı kalarak, Şehrâyîn'i yazdığı tarihe (1899) kadar, genellikle, ferdiyetçiliğin sınırını aşamamıştır. Fakat yine Servet-i Fünûn şairleri arasında Fikret, arasıra ve az da olsa, "Balıkçılar, Ramazan Sadakası, Nesrin, Verin Zavallılara" gibi şiirleri ile, bu sınırı en çok zorlayandır. 1899'dan itibaren, Fikret'in sanat anlayışında, ferdiyetçilikten cemiyetçiliğe doğru -önce tamamıyle fikrî yapıda olan- bir kayma başlar. Bu tarihte François Coppee (Fransua Kope) nin La Greve des Forgerons (Demircilerin Grevi) isimli şiiri için Servet-i Fünûn'a yazdığı bir makalede (Coppee'nin bir şiiri, sayı: 425), "içinde yaşanılan çevrenin olaylarını aksettiren" bir sanat anlayışının değerini belirtir. 1901'de Mehmed Emin'e yazdığı bir mektubta da, şiiri "bir hayal oyuncağı" saymadığını söyleyerek, bu şairin sosyal konulara yönelişini över.

Fikret'in sanat anlayışındaki bu değişiklik, kısa bir zaman sonra, şiirlerinde de görülmeğe başlandı. II. Abdülhamid'in tahta çıkışının bir yıldönümü münasebetiyle yazdığı ve ancak onun tahttan indirilmesinden sonra yayımlanabilen Şehrâyîn (1899) manzumesi, bu değişikliğin ilk ifadesidir. Şairin bu ilk çıkışını, bütün ülkeyi boğan hürriyetsizliğe karşı en muhteşem çıkışı olan Sis (1902) takip eder. Bu uzun ve üslûbca şatafatlı manzumesi ile Fikret, içinde yaşadığı çevrenin siyasî, sosyal ve ahlâkî bozukluklarını büyük bir kudretle dile getirir. Böylece yönelmiş olduğu bu istikâmetten, artık bir daha geriye dönmeyecektir. Servet-i Fünûn'da yayımlanmış son şiiri olan Son Nağme (6 Eylül 1900)’den sonra 1908'e kadar hiçbir yerde hiçbir şiiri çıkmamış, hürriyetsizlik aleyhine olan bu heyecanlı şiirleri gizli olarak elden ele dolaşmıştır. Rübâb-ı Şikeste'nin 1908'den sonraki baskılarına konuldukları için, şairin 1902-1908 tarihlerinde yazılmış şiirlerinin bir kısmını öğrenebiliyoruz. Bunların hepsi de, Sis'ten sonra yazılmış olanlardır. Son Nağme ile Sis arasındaki süre içinde şairin bir şey yazıp yazmadığını bilmiyoruz. Bu bir buçuk yıllık zamanı, daha çok, şairin -sonunda sanatını ferdiyetçilikten cemiyetçiliğe götürecek olan- bir psikolojik hazırlık dönemi olarak kabul etmek mümkündür.

Sis'i yazdığı tarihten ölümüne kadar geçen on üç yıl zarfında şair siyasî baskının ağırlığından başlayarak sosyal yapıyı yıkan manevî birçok unsurlara kadar, tamamıyle sosyal temalar içindedir. Bunların önde geleni ise, "Türkiye'nin medenî seviyesini Batı medeniyeti seviyesine yükseltmek"tir. Bu temanın siyasî kadro¬sunda "hürriyet" ve "yurtseverlik", sosyal ve kültürel kadrosunda "Batılılaşma" ve manevî kadrosunda da "ahlâk" ve "idealizm" yer alırlar.

Servet-i Fünûn'dan ayrıldıktan sonra hiçbir devlet hizmeti kabul etmeyen, yalnız İstanbul'daki özel Amerikan Koleji'nde Türkçe öğretmenliği yapan şair, hürriyetsizliğin ağır baskısı altında, Âşiyân'ında inzivaya çekildi. Ordunun 23 Temmuz 1908'de yaptığı hükümet darbesi ile II. Abdülhamid'in tahttan indirilerek meşrutiyetin yeniden ilanı üzerine, yedi yıl süren bu inzivasından çıkıp, Hüseyin Cahid ve Hüseyin Kâzım ile, birlikte. Tanin gazetesini kurdu. Bu gazetenin ilk sayısında çıkan Rücû' (24 Temmuz 1908) adlı şiiri, şairin, Sis'teki çok kötüm¬ser tutumundan kurtulup iyimser fakat ihtiyatlı bir tutuma geçişinin ifadesi idi. Ancak, kötü ve günlük politikaya hiç elverişli olmayan yaratılışı, onun bu alandan hızla ayrılmasına yol açtı ve, böylece, 1911'de ikinci ve son inzivasına çekildi. Geçen bu üç yıl içinde, Galatasaray müdürlüğünde, Dârülmuallimîn ve Darülfünun Türk Edebiyatı öğretmenliklerinde bulunmuş; Rübâb-ı Şikeste'nin (1901-1909 yıllarında yazıp yayımlayamadığı şiirlerini de ekleyerek) yeni iki baskısını (1910, 1911) yaptığı gibi. Halûk’un Defteri (1911) adlı ikinci şiir kitabını da kendi el yazısı ile ve litografya usûlü ile bastırmıştır. 19 Ağustos 1915'te ölümüne kadar, inzivasından çıkmayarak ve yine yalnız Robert Kolej'deki öğretmenliğine devam ederek, yazdığı şiirlerle devrin kötü politikacılığına çok ağır hücumlarda bulundu. Bu şiirleri arasında en tanınmış ve iktidardaki politikacılar çevre¬sinde çok büyük tepki uyandırmış olanlar: Doksan Beşe Doğru (19 Ocak 1912), Rübâb'ın Cevâbı (Şubat 1912), Hân-ı Yağma (Haziran 1912), Sancâğ-ı Şerif Huzurunda (Kasım 1914)'dır. Ölümüne yakın, çocuk şiirlerinden ibaret Şermin'i (1915) de yayımladı.

Fikret'in şiiri, sanat anlayışında geçirmiş olduğu iki ayrı ve zıt safhaya olarak, ayrı özellikler gösterir. Romantizmin tesirinde bulunduğu “sanat için sanat” yaptığı ilk safhada şiirlerinin başlıca safhaları aşk ve tabiattir. Seninle, İlel-ebed, Bir Ömr-i Muhayyel, Sen Olmasan, Leyli Veda, Birlikte ve Bir Hicrân-ı Muvakkatten Sonra olan bu şiirler, hasta bir hassasiyete, yumuşak ve zarif bir üslûba sahiptirler. Bu romantik şiirlerdeki duyguların özelliği, derinlik değil, zarafettir. Bu üslûbun ana yapısı, narratif (Hikâyemsi)tir. Sosyal konuları ele aldığı ikinci safhada ise ana temalar hürriyet ve medeniyettir. "İnsan"a çok değer veren, onu "Rabb-i mümkinât" (yapılması mümkün her şeyin yaratıcısı) (Gökten Yere, Halûk'un Defteri) olarak gören şair, onun hak ve hürriyetleri bahsinde son derecede hassastır. Bu bakımdan, insan hak ve hürriyetlerini -herhangi bir şekilde ve ölçüde- ortadan kaldıran her türlü kuvvete karşıdır. Bunun içindir ki sanatının birinci safhasında çok samimi bir dindar olan ikinci safhada -insanlara ağır bir şekilde hükmettikleri ve onları birbirlerine düşüren -bütün dinlere karsı da cephe alır (Tarîh-i Kadîm, 1905). Dinle¬rin ve kuvvetlilerin insanlar arasında sebep oldukları sayısız boğuşmalardan ve haksızlıklardan bahsederken açıkça belirttiği "savaş düşmanlığını (Tarîh-i Kadîm, Halûk'un Vedaı, Halûk'un Âmentüsü, Hilâl-i Ahmer) hayatının sonuna kadar muhafaza etmiş ve, bu sebeple, Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı'na katılmasına şiddetle karşı koymuştu. İmparatorluğunun bu savaşa katılması münasebetiyle ve eski bir geleneğe uyularak hükümetçe Peygamber'in sancağının halk önüne çıkarılması üzerine yazdığı Sancâğ-ı Şerîf Huzurunda adlı şiiri, onun savaş düşmanlığının da son güzel belgesidir. Şairin medeniyete ve ahlâka verdiği büyük değerde, onların insan hak ve hürriyetlerine gösterdikleri saygının hissesi büyüktür. Hürriyet mücadelesini 1908'e kadar gizli olarak ye bu tarihten sonra açıkça yapan şiirlerinde üslûb da, "konuya uyarak" çok tesirli ve zaman zaman çok sertleşen bir hitabet üslûbudur. Bu şiirler, aynı zamanda, çok kuvvetli bir dış âhenge de sahiptirler. Sanatının başlıca iki mühim safhasındaki bu birbirine zıd ve değişik üslûb, onun konuya en uygun söyleyişi sağlamadaki inkâr edilemez gücünü de gösteren bir delildir.

Türk edebiyatını 1860'dan beri devam eden Batılılaşmanın kesin safhasına hızla ulaştırmış olan Servet-i Fünûn hareketinde büyük yeri bulunan Tevfik Fikret’in XIX. asrın sonlarında Türk şiirin tamamıyla Avrupaî bir görünüş almasındaki payı büyüktür. Ekrem ve Hâmid'ten aldığı ilhamla ve büyük sanatçı kabiliyeti sayesinde Fikret, avrupaî Türk şiirinin 1880'den sonra atılmış sağlam temelleri üzerinde modern bir yapı kurmayı başarabilmiştir. Gerçekten, Fikret'in şiiri, şekil bakımından avrupaî olduğu gibi; bütün iç unsurlarıyle de tamamıyle batılıdır. Şekildeki titizliği bakımından parnasiyenlere benzeyen şair, duyuş tarzı bakımından da -şairliğinin ilk safhasında- romantiklere bağlıdır. Divân nazmının esasını kuran ve Tanzimat şiirinde de kısmen devam eden "beyit hakimiyetini yani "beytin şiirde biricik anlam ünitesi olması, anlamın bir beyitte tamamlanması" geleneğini ortadan kaldırarak anjambımanı Türk şiirinde geliştiren, sone şekline büyük bir rağbet kazandıran, Divân nazmının müstezâd şeklini değiştirerek onu yeni bir nazım şekli haline koyan, kafiyelerin sıralanışına büyük bir serbestlik getiren, Aruz'un kalıplarını müzikaliteleri bakımından ilk defa değerlendiren, konuşma diline ait birçok ifade özelliklerini şiire sokan Fikret, zevk-i seliminin mükemmelliği, üslûbunun canlılığı ve itinalı oluşu ile de avrupaî Türk şiirinin gerçek temsilcisidir. Ancak, Servet-i Fünûn hareketinin genel eğilimlerinden olan "osmanlıcanın mükemmel bir dil olduğu" kanaatine onun da samimiyetle bağlanması, "ibtizâlden kaçınmak" düşüncesi ile şiirlerini Arabça ve Farsçanın istilâsına açık bırakmaktan çekinmemesi düştüğü tek hata olmuş ve bu hata şiirlerinin, bugüne kadar birbirinin peşisıra gelen nesillerce anlaşılması imkânlarını gittikçe azaltmıştır. Hayatta olduğu sürece şöhretini sürdüren ve kendisini büyük bir edebî otorite olarak kabul ettiren Fikret; temiz ahlâkı, sağlam karakteri, büyük medenî cesareti, yurtseverliği, insan hak ve hürriyetlerini ön planda tutan samimi idealizmi ile kazandığı itibarı bugün de muhafaza etmektedir.


Kaynak: Akyüz, Kenan,Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri 1860-1923, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1995.

Şiirleri

Hasta Çocuk

— Bugün biraz daha rahattı, çok şükür...
— Elbet; Geçer, bu korkulacak şey değil.
— Fakat nevbet
Zavallı yavrucağın hâlini harâb ediyor:
Vücûdu âteş içinde dalıp dalıp gidiyor.
İlâçların da mı te'sîri kalmamış acebâ?
Sekiz gün oldu...
— Merak etmeyin hanım, humma..
— Hayır, Hûda'ya emânet, neden merak edeyim?
Fakat kuzum, ne kadar olsa ben de valideyim.
Sekiz gün oldu, hararet devam edip duruyor.
Bakın, nabızları bî-çârenin nasıl vuruyor;
Sarardı, korkuyor insan bakınca ellerine.
— Üzülmeyin siz efendim, gelir çabuk yerine;
Çocuktur o...
— Gece pek çok sayıklıyor.
— Ne zarar!
— İlâç verir misiniz?
— İstemez...
Kadın ağlar.
Zavallı valide, bir tek hediyye-yî ömrün
Saâdetiyle garîk-î sürür iken daha dün.
Bugün başında nigeh-bân-ı pür teessürdür,
Mezar gibi oda samt ü sükûn ile pürdür.
Nedir iniltisi hâriçte bâd-ı sermânın?
Bükâsı hastaya âid midir şu baranın?
Teessürât-ı beşerden gelir mi dehre melal?
"Zehî tasavvur-ı bâtıl, zehî hayâl-i muhal!"
— Ninem...
— Ne var güzelim
— Kaldırın şu perdeleri; Kefen midir, nedir onlar?
Yine sudâ-ı seri
Yatakta hastayı çıldırtıyor, sayıklatıyor;
Kadın bu sözleri duydukça ağlayıp yatıyor;
Zavallı valide, bîm ü ümîd içinde tebâh;
Önünde gözlerinin bir yığın türâb-ı siyah;
Görür o toprağa üftâde nûr-ı dîdesini,
Mezar iniltisidir zanneder boğuk sesini.
Kılar yetimi için Halikinden istimdâd.
Yetîmeler gibi eyler için için feryâd;
Bu dul kadın bir o mahsûl-i ömr için yaşıyor;
Onun kemâline âid ümîdler taşıyor.
— Ninem!..
— Nedir meleğim?
— Ağlıyor çocuklar, bak...
Bırak, bırak beni arsız çocuk!.. Ninem, toprak!
— Sayıklıyor yine, yâ Rabbî sen esirge bizi;
Bağışla yavrumu, onsuz bırakma İanemizi!
Zavallı valide bir heykel-î meşakkattir;
Bugün sekiz gün, o mehcûr ü hâb ü râhattır
Yegâne şevk-i fuâdı yatakta bî-dermân.
Onun ümîd-i halâsıyle ruhu pür helecan.
Tutup hayâlini âguş-ı iktirâbında,
Gezer bütün gece etrâf-ı câme-hâbında.
Bu kim bilir ne kadar böyle ber-devâm olacak?
Uyûn-ı şefkatine uykular haram olacak?
Çocuk açılmayacak belki uykusundan hiç...
— Sakın hanım, bu fena hissi etmeyin tervîc;
Bakın, hava ne güzel açtı, incilâ buldu;
Deminki velvele, şiddet sükûn-pezîr oldu.
Bulur çocuk da şifâlar, olursunuz mesrur;
Hüdâ büyüktür, eder matemi mübeddel-i sûr...
Çocuk, o şimdi kavî bir civan; fakat mâder.
Zavallı, üstüne hâlâ çocuk gibi titrer.


Ömr-i Muhayyel

Bir ömr-i muhayyel., hani gül-bünler içinde
Bir kuşcağızın ömr-i bahârîsi kadar hoş;
Bir ömr-i muhayyel... hani göllerde, yeşil, boş
Göllerde, o sâfiyyet-i vecd-âver içinde
Bir dalgacığın ömrü kadar zail ü muğfel
Bir ömr-i muhayyel!

Yalnız ikimiz, bir de o : mâ'bûde-yi şi'rim;
Yalnız ikimiz bir de onun zıll-ı cenahı;
Hâkîlere bahş eyleyerek hâk-i siyahı
Dûşunda beyaz bir bulutun göklere azim.

Her sahn-ı hakikatten uzak, herkese mechûl;
Bir safvet-i ma'sûmenin âguuş-ı terinde,
Bir leyle-yi aşkın mütennî seherinde
Yalnız ikimiz saydı hayâlât ile meşgul.

Savtındaki eş'âr-ı pür-âhenk ile mâlî;
Şi'rimdeki elhân-ı muhabbetle nağam-sâz,
Âh istiyorum, göklere âmâde-yi pervâz
Birlâne-yi âvârede bir ömr-i hayâli...
Bir ömr-i hayalî., hani gül-bünler içinde
Bir kuşcağızın ömr-i bahârîsi kadar hoş;
Bir ömr-i hayalî... hani göllerde, yeşil, boş

Göllerde, o sâfiyyet-i vecd-âver içinde
Bir dalgacığın ömrü kadar zail ü hâlî
Bir ömr-i hayâli!


Leyl-i Veda'

Ooh, gel... rûh-ı tabiat gibi mahmur ü hamûş,
Bu vefasız gecenin koynunda
Kalalım bir ebedî saniye dalgın, bî-hûş...
Kim bilir, belki de son leyle-yi sevdâmızdır;
Bunda her lâhza biraz ömr-i saadet sayılır!

Ooh, bak dalgaların cezbe-yi sâfiyyetine;
Sanki bir hamle-yi sevdaya açık bir sine.

O kadar râkid ü sâkit, o kadar müstağrak,
O kadar uykuda her şey ki hemen korkulacak.

Ooh, gel gel, bu hafâ-gâha beraber gidelim;
Orda, sensiz geçecek günleri tazmîn edelim.
Bir siyah kuş gibi âmâde-yi pervâz ü firar
Bu vefasız gecenin koynunda
Edelim gel, ebedî kalmak için bir ısrar...
Kim bilir, belki de son lâhza-yı sevdâmızdır;
Hoş geçen her dem-i sevda ebediyyet sayılır!..


Sis

Sarmış yine âfakını bir dûd-ı muannid,
Bir zulmet-i beyzâ ki pey-â-pey mütezâyid
Tazyikinin altında silinmiş gibi eşbâh,
Bir tozlu kesafetten ibaret bütün elvâh;
Bir tozlu ve heybetli kesafet ki nazarlar
Dikkatle nüfuz eyleyemez çevrine, korkar.
Lâkin sana lâyık bu derin sütre-yi muzlim,
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!
Ey sahn-ı mezâlim... evet, ey sahne-i garrâ,
Ey sahne-yi zî-şa'şaa-yî hâile-pîrâ!
Ey şa'şaanın, kevkebenin mehdi, mezarı;
Şarkın ezelî hâkime-yî câzibe-dârı;
Ey kanlı muhabbetleri bî-lerziş-i nefret
Perverde eden sîne-yi meshûf-ı sefâhet;
Ey Marmara'nın mâi der-âguuşu içinde
Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-yi zinde;
Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı musahhir,
Ey bin kocadan artakalan bîve-yi bakir;
Hüsnünde henüz tazeliğin sihri hüveydâ,
Hâlâ titrer üstüne enzâr-ı temâşâ.
Hâriçten, uzaktan açılan gözlere süzgün
Çeşmân-ı kebûdunla ne munis görünürsün.
Munis, fakat en kirli kadınlar gibi munis;
Üstünde coşan giryelerin hepsine bî-his.
Te'sîs olunurken daha bir dest-i hiyânet
Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i lâ'het!
Hep levs-i riya dalgalanır zerrelerinde,
Bir zerre-yi safvet bulamazsın içerinde;
Hep levs-i riya, levs-i hased, levs-i teneffü';
Yalnız bu... ve yalnız bunun ümmîd-i tereffü';
Milyonla barındırdığın ecsâd arasından
Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk ü dırahşân?

Örtün, evet, ey hâile... örtün, evet, ey şehr;
Örtün, ve müebbed uyu, ey fâcire-yî dehr!..

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
Katil kuleler, kal'eli, zindanh saraylar;
Ey, dahme-yi mersûs-ı havâtır, ulu ma'bed;
Ey gırre sütunlar ki birer dîv-i mukayyed,
Mazileri atîlere nakl etmeğe me'mûr;
Ey dişleri düşmüş, sırıtan kaafile-yî sûr;
Ey kubbeler, ey şanlı mebânî-yi münâcât;
Ey doğruluğun mahmel-i ezkârı minârât;
Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler;
Ey servilerin zıll-ı siyahında birer yer
Te'mîn edebilmiş nice bin sâil-i sâbir:
"Geçmişlere rahmet!" diyen elvâh-ı mekabir;
Ey türbeler, ey her biri pür velvele bir yâd
Îkaz ederek sâmit ü sakin yatan ecdâd;
Ey ma'rike-yî tîn ü gubâr eski sokaklar;
Ey her açılan rahnesi bir vak'a sayıklar
Viraneler, ey mekmen-i pür-hâb-ı eşirrâ;
Ey kapkara damlarla birer mâtem-i ber-pâ
Temsîl eden âsûde vü fersude mesâkin;
Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa mavtin
Gam-dîde ocaklar ki merâretle somutmuş,
Yıllarca zamandan beri tütmek ne... unutmuş;
Ey mi'delerin zehr-i tekaazâsı önünde
Her zilleti bel' eyleyen efvâh-ı kadîde;
Ey fazl-ı tabîatla en âmâde ve mün'im
Bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl u akim;
Her ni'meti, her fazlı, hep esbâb-ı rehâyı
Gökten dilenen züll-i tevekkül ki... mürâyü
Ey savt-ı kilâb, ey şeref-ı nutk ile mümtaz
İnsanda şu nankörlüğe tei'în eden âvâz;
Ey girye-yi bî-fâide, ey hande-yi zehrîn,
Ey nâtıka-yî acz ü elem, nazra-yı nefrîn;
Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra : nâmûs;
Ey kıble-yi ikbâle çıkan yol: reh-i pâ-bûs;
Ey havf-ı müsellâh, ki haşaratına râci'
Öksüz, dul ağızlardaki her şekve-yi tâli';
Ey şahsa masûniyyet ü hürriyyete makrûn
Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-yi kanûn;
Ey va'd-ı muhal, ey ebedî kizb-i muhakkak,
Ey mahkemelerden mütemâdî sürülen hak;
Ey savlet-i evham ile bî-tâb-ı tahassüs
Vicdanlara temdîd edilen gûş-i tecessüs;
Ey bîm-ı tecessüsle kilidlenmiş ağızlar;.
Ey şöhret-i milliyye ki mebğûz ü muhakkar
Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî;
Ey behre-yi fazi ü edeb, ey çehre-yi mensî;
Ey bâr-ı hazerle iki kat gezmeğe me'lûf
Eşraf ü tevabi' koca bir unsur-ı ma'rûf;
Ey re's-i fürû-bürde, ki ak pak, fakat iğrenç;
Ey taze kadın, ey onu ta'kîbe koşan genç;
Ey mâder-i hicrân-zede, ey hem-ser-i muğber;
Ey kimsesiz, âvâre çocuklar... hele sizler,
Hele sizler...
Örtün, evet, ey hâile, örtün, evet, ey şehr;
Örtün, ve müebbed uyu, ey fâcire-yî dehr!...


Ferda

-Bugünün gençlerine: —

Ferda senin; senin bu teceddüd, bu inkılâb...
Her şey senin değil mi ki zâten?.. Sen, ey şebâb,
Ey çehre-yî behîc-i ümîd, işte ma'kesin
Karşında: Bir semâ-yı seher, sâf ü bî-sehâb,
Âguş-ı lerze-dârı açık, bekliyor., şitâb!
Ey fecr-i hande-zâd-ı hayât, işte herkesin
Enzârı sende; sen ki hayâtın ümidisin,
Alnında bir sitâreyi nev, yok, bir âfitâb,
Âfâka doğ, önünde şu mâzî-yi pür-mihen
Sönsün mûebbeden.
Sönsün müebbeden o cehennem; senin bugün
Cennet kadar güzel vatanın var.
Şu gördüğün Zümrüd bakışlı, inci şetareti i kızcağız
Kimdir bilir misin? Vatanın... şimdi saygısız
Bir göz bu nazlı çehreye - Allah esirgesin! –
Kem bir nazarla baksa tahammül eder misin?
İster misin, şu ak sakalın, pâk ü muhteşem
Pîşâni-yî vekarına, bir kirli el demem,
Hattâ yabancı bir el uzansın? Şu makberi,
Razı olur musun, taşa tutsun şu serseri?
Elbet hayır, o makber, o pîşâni-yî vakur
Kudsî birer misâl-i vatandır... vatan gayur
İnsanların omuzları üstünde yükselir.
Gençler, bütün ümtd-i vatan şimdi sizdedir:
Her şey sizin, vatan da sizin, her şeref sizin;
Lâkin unutmayın ki zaman tund ü mutmain
Bir hatve-yî samût ile ta'kîb eder bizi.
Önden koşan, fakat yine dikkatle her izi
Ta'mîke yol bulan bu yanılmaz muâkıbin
Şermende-yî itabı kalırsak, yazık!..
Demin "Ferda senin!" dedim, beni alkışladın; hayır,
Bir şey senin değil, sana ferda vediadır;
Her şey vediadır sana. ey genç, unutma ki
Senden de bir hesâb arar âtî-yi müştekî.
Mâzîye şimdi sen bakıyorsun pür intibah.
Âtî de senden eyleyecek böyle iştibâh.
Her uzvu gird-bâd-ı havâyicle sarsılan
Bir neslin oğlusun; bunu yâd et zaman zaman.
Asrın, unutma, bârikalar asr-ı feyzidir:
Her yıldırımda bir gece, bir gölge devrilir,
Bir ufk-ı i'tilâ açılır, yükselir hayât;
Yükselmeyen düşer: ya terakkî, ya inhitat!

Yükselmeli, dokunmalı alnın semâlara;
Doymaz beşer dedikleri kuş i'tilâlara...
Uğraş, didin, düşün, ara. bul, koş, atıl, bağır;
Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!


Hân-ı Yağma

Bu sofracık, efendiler, - ki iltikama muntazır
Huzurunuzda titriyor - şu mi Netin hayâtıdır;
Şu milletin ki muztarib, şu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...
Yiyin, efendiler, yiyin; bu hân-ı iştihâ sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler, pek açsınız, bu çehrenizde bellidir;
Yiyin, yemezseniz bugün yarın kalır mt, kim bilir?
Şu nâdi-yî niam, bakın, kudûmunuzla müftehir;
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir!..
Yiyin, efendiler, yiyin; bu hân-ı zî-sefâ sizin;
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortaklıkta, say:
Haseb, neseb, şeref, şataf, oyun, düğün, konak, saray;
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin hazır hazır, kolay kolay...
Yiyin, efendiler, yiyin, bu hân-ı iştihâ sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar,
Gurûr-ı ihtişamı var, sürûr-ı intikamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte âb-ü-tâb umar.
Sizin şu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...
Yiyin, efendiler, yiyin; bu hân-ı can-fezâ sizin;
Doyunca, tıksırınca, patiayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa:
Mâlini, Vücûdunu, hayâtını, ümîdini, hayâlini,
Bütün ferâğ-ı hâlini, olanca şevk-i bâlini.
Hemen yutun, düşünmeyin haramını, helâlini...
Yiyin, efendiler, yiyin; bu hân-ı iştihâ sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın gider ayak!
Yarın, bakarsınız, söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugün ki mi'deler kavî, bugün ki çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın kapış kapış, çanak çanak...
Yiyin, efendiler, yiyin, bu hân-ı pür-nevâ sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz