Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Eyâlet Valilerinin Dereceleri
Pirîzâde Mehmed Sâhib Efendi
Yeniçerilerin atlı olmaları
Tahsin Nâhid
Osmanlı Sadrazamları
Koca Ragıp Paşa
XVI. Yüzyıl Ortalarından XVII. Yüzyıl Sonuna Yaya Ve Müsellemler
ABD'Yİ VERGİYE BAĞLADIK
İnönü, K. Irak'ı neden İngilizler'e bıraktı?
DUA YI DEVLET İ ŞAH

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Topkapı Sarayı 'nın İnşası

Sayfadaki Başlıklar


İstanbul'un Fethi'nden Sonra Şehrin İmarına Bir Bakış, Topkapı Sarayı'nın Yapılışı ve Osmanlı Su Tesisleri

İstanbul'un Fethi'nden Sonra Şehrin İmarına Bir Bakış, Topkapı Sarayı'nın Yapılışı ve Osmanlı Su Tesisleri

Şarki Roma'nın son mukavemeti kırılmış, başşehrin zaptı üzerinden üç gün geçmişti. Artık zafer şenlikleri bitmiş, Okmeydanı'nda ganaim pay edilmiş, asker çadırlarına çekilmişti. Vali Karıştıran Süleyman Beyin devriyeleri ise, şehirde kol geziyordu.

Civar hükümdarlara, sultanlara Molla Gürani ve Hoca Kerimi inşalariyle gönderilen fetihnamelerde, elli dört gün ve gece muharebe edildikten sonra «Cemaziyelevvel'in 20 ci günü suphusadık vaktinde yani alles-sabah tan yeri ağarmaya başladığı vakitte, hücuma mübaderet olunup, meşrak tarafında güneşin zuhurundan yani tulûu şemsten evvel, feth-i-kal'eye muvaffakiyet hâsıl olmuş olduğu» ilân olundu.

Artık Kostantiniye «İstanbul» olmuştu. Müneccimbaşının tarihinde denildiği gibi: «Kal'enin münhedim olan mahallerini termim hususu Subaşı Karıştıran Beye havale buyurul-du ve etrafda olan ümeraya vilâyetlerinde olan sanayi ehli hırf tavaifinden birer mikdar İstanbul'a irsal etmeleri babında evamiri âliye sudur eyledi.» Anavatandan gelenler, büyük şehirde geldikleri yerlerin hâlâ adlarını taşıyan semtleri kurmağa başladılar.

Parlak güneşli bir yaz sabahı Davutpaşa sahrasında günlerden beri toplanan Türk ordusu Balkanları aşmak üzere Edirne yoluna düştü.

Şarki Roma İmparatorluğu na son vermekle, yeni bir kurun açan Büyük Türk Hakanını, Bizans'ın zaptından sonra da yine ordusunun başında harp meydanlarında görürüz. Bu uzun harp yıllarında her sonbahar mevsimi büyük şehrin muhteşem kapılarından zafer, neş'esi ve süruru ile bir giriş yapan Türk Hanı denizlerin, ağaçlıkların ortasında camileri, sarayları, kaleleri, çeşme ve şadırvanlariyle bir se-rab bulutu içinde onun büyüyüşünü görmek zevk ve gururunu tadıyordu.

Bizans şehrinin yıkıntıları üzerinde camileri, sarayları, çarşıları yle, artık füsunkâr bir temaşa zevki veren İstanbul'un bu büyüyüşüne ait pekaz yazı vardır. Fatih'in muasırı müelliflerden, Dursun Bey Tarih-i-Ebül-feth'inde bu hususta diyor ki:

«Sultan Ebülfeth âlim ve âkil ve tasarruf atı cüz'iyyatta mahir ve kâmil akvali zineti hikmetle hâli ve efali ziver, nısfet ve maadeletle mütehalli Padişahtı. Cihangiri ve cihanküşayî mertebelerini ki âlâyi meratibi salta-natdır. Camidi ve evsafı sahası nesa-yimi esharla etrafı âlem meyadinin-de müsabaka ederdi...»

«Çün nazarı ibretle İstanbul'un üzerine baktı. Aynı ferasetle gördi ki, âb-ı havası ve etrafı dilküşası ve dağ ve rağı ve sahrası bir sureti hasnadır ki, desti meşataai emnüarayîş virmedüğünden ve âyini dinî seyyidülmür-selin tezyin etmediğinden zülfü pür-çini dilberi nazenin gibi müşevveşül hâl ve perişan kalmıştı. Ve illâ bir kal'ai azra ve memleketi zibadır ki, seyyahanı etraf ve tavvafanı âfâk ve eknaf her mahkeme ve her mahfilde lera yahluku misleha şahadetine îman mugallaza zammederler her varid ki, ol menbai ruhanî ve murabbaı amal ve amaniye yetişür ve ol mesrah nazar rahatı ve matrahi mefarişi istira-hati görür. Nesiyye mevudu dârülhû-lud nakdi vakt buldum sanır ve bağı iremiki didei namahremden nikahı tevaridedir. Muayene, müşahede etmiş gihi olur.

Bu cümlei cemâl ve arayişle aka-limü herrübahr makdlidine miftah olmağa dahi kabil ve münasib buldu hu maaniki beyan olundu icah etti ve gendü zatından bu muhabbet hadis oldu ki, anı taht edine ve ol makamı hurremi mazharı ahkâmı saltanat ve haht ede. Lâbüd tamiri levazimine suru' etti. Evvelâ vüzera ve ümerasına ve kullarına ilâm ve ilân etti ki min ba't tahtım İstanbul'dur. Ve bunun tasdiki ve tekidi içün iki berre iki hahre bakar yer ihtiyar edip tabayi girdarı murabba-uladla' divan feleki devvar gibi üstü-varı bünyad ettirdi. Ba'zini seraper-dei haremi hâs ve ba'zı gendü istira-hati ve havas ve gilmân rahatıçün mülayim ve matbu' saraylar ve köşkler tertip etti. Ve emin ve dindar hace seralarla mahfuz kıldı. Ve ba'zini ca-yegâhı şeriri tahtı divançün vaz'ı münasib verdi ve bir canibin şikârkâhı hâs edinüp envai vuhuşla meşhun etti. Kahkah Veşhidi hatır içün anlarınla tığ bazı kemend endazi yüzlerin gösterirdi ve buyurdu ki keferenin uruş haviyesinden ve devri büyutu âliyesinden âm ve hâs her kim ihti-rarile gelüp sakin olursa, Tutduklu tutdoğu o mülkü ola bu terğible bay ve yoksuldan her taraftan dökülüp geldiler. Evler ve saraylar tutdular. İllâ şol kavimi kavvamı bilâd anlarınla mutasavvırdir ki, anlar müte-mevvil hacelerdir, istiğnaların sehe-bile terki vatan ihtiyar etmediler. Amma çon bu emrin mütemmimi anlardır. Hükmü cihan mutai nefad buldu ki her şehirden, her memleketten bir miktarı mâdud adla meşhur hocalar geldiler. Hallerine münasip evler ihsan edüp temlik etti ve anla-rınçün âli hezzazistan ve çarşular ve hazargâhlar ve âyende ve revende içün vâsih kervansaraylar yaptırdı. Çün bu rağbetle tavayifi enam müte-kessir oldu. Yerleşti...»

"Amma su müzayakası tevsiinde tafahhus buyurdu. Meğer İstanbul'un mamurluğu halinde altı yedi günlük yoldan su gelmiş, eski kahrizler bulundu ki, dağlar ciğerlerin delüp ge-çürmüşler ve ka'rızemine muvazi derelerden takbertak kemer berkemer yonma ruham hamla tarsif edüp üzerinden bir nehir akıtmışlar. Amma havadisi rüzigâr ve savarifü leylü ne-harla harap ve yebab olmuş. Ana meherei mühendisin getirdüp kal' olmuş taklarını ve hasf olmuş yerlerini meremmet ve tecdid belki tarsis ve tekid ettiler. Ve hu kahrizin etrafında nice sular bulunup asla ilhak edüp bir nehr gazir kamu yaylak suyunu getürüp şehre akıttı...»

«Tab'ı pâdişâh gibi selis ve zülfü bütan gihi müselsel bir su ki letafeti havayı dositan gibi safa bahş ve azu-beti lütfü teşneganı hun alûde ateşini vıutfi heyeti ceryanı suhanı münşi gibi dilpezir ve harekei seyyelanı dem'i dem âlûüesi gihi gazir. Bunun gibi suyu sarayı firdevs asasına ve hamamoAa ve mahallâta taksim etti. Ve hir mülayim yerde bir kemerde kırkçeşme etti. Ve ol yerde Ayasofya kârnamesi resminde bir ulu cami bün-yad etti ki camii sanayii Ayasofyaya cami' olduğundan gayrı tasarrufatı müteahhirin üzre nevi şivei taze ve hüsnü bi'-endaze bulub nuraniyyette mucizei yedibeyzası zahirdir...»

Fatih devrinin Bizanslı tarihçisi Kritovulos da 1451 den 1467 yılma kadar Büyük Türk Hanının cihangirane harekâtı hakkında, eski Yunan tarihçilerinin üslûbunda, daha çok tafsilâtlı bilgiler verir.

Tarihinin muhtelif kısımlarında şehrin imar ve tanzimi için müverrih Kritovulos diyor ki:

«Erkan-ı-devleti ve zati şahaneleri nezdinde haiz-i-nüjuz ve itibar olan ve servet-i-cesimeye malik bulunan zevatı nezdine celbederek, şehir dahilinde çarşılar ve hanlar ve dükkânlar ve hamamlar ve muhteşem haneler, camiler ve mabedler inşa etmelerine müsaade ve herkesin servet ve kuvveti derecesinde, şehri tezyin edecek mebani-i-cesime vücude getirmelerine irade eyledi. Kendisi dahi şehrin ortasında ve mürteji bir noktasında cesamet ve kıymet cihetiyle, emsaline faik bir cami inşa ettirmek için, bir mahal intihap ederek derununa konulacak sütunların ve ahçar-ı-mute-berenin vesair malzeme-i inşaiyesinin tehi ve tedarik edilmesini ferman eyledi. Bundan maada Bizansın denize uzanmış bir mahalli ferah fezasında muhteşem ve emsaline nisbetle mutantan bir sarâyi âli vücuda getirilmesini ve safaini harbiyenın erzak ve mühimmat ve eşyasını vesaire âlât-ı harbiyeyi muhafaza için ambarlar inşasını, hülâsa menafi-i-umu-vnyeyi temine ve şehri tezyine hadim olacak müessesatın serian ikmalini irade eyleyerek bu hususta sahibi ihtisas olan hünerveranı inşaata nazır tayin eyledi. Padişah hazretleri vücuda getirilecek meban-ı-nefise ve cesime ile şehre mamuriyet-i-sdbıkasını iade etmek ve ilim ve fen erbabını ve servet ve sağman eshabını cem ederek burasını gıpta ferman-ı-cihan olacak bir hale getirmek istedi.»

Fatih'in Arnavutluktan dönüşünden sonra İstanbul'da geçirdiği yıllar için Kristovulos şunları ilâve ediyor:

«Padişah hazretleri İstanbula eski şan ve şöhretini iade için civar me-malik ahalisini ve hünerveranı ve erbabı sanatı makam saltanat-ı seniye-de cem eyliyordu. Diğer taraftan dahi intihap gerdesi olan zevatın tahtı nezaretinde olarak şehir dahilinde bir çok mebani-i-âliye ve cesime inşasına çalışıyordu. Evvelce şeref sadır olan ir ade-i-seniy eleri mucibince şehrin mutena mevkiinde bir cami ve ferah feza mahallinde bir saray-ı-âli inşasına mübaşeret olunduğundan Padişah hazretleri gerek bunları ve gerek me-bani-i-sairenin inşaatı üzerine muktedir zevatı nasbeylediği halde bununla iktifa etmiyerek bizzat teftiş ve tezyinleri için icabeden mevadı tedarik eylerdi.»

Trabzon fethinden dönen Fatih'in yine şehrin imarı ile meşgul olduğunu görüyoruz:

«Padişah hazretleri payitahtın u-muru idaresine ve şehrin iskân ve tezyin ve imarına kemafissabık itina ve ihtimam ile şehir dahilinde maabid ve çarşı ve tersane ve temaşahane gibi müessesat-ı-nafia inşa ettirdiği gibi, diğer taraftan dahi fazıl ve irfani-le şöhret bulan zevatı İstanbula celb eyleyerek makam hükümetlerini merkezi ilim ve fen haline getirmeğe çalışırdı. Ve bu yoldaki mak-sad-ı-ulvinin sahayı husule irsali için hiç bir fedakârlıktan çekinmez ve hiçbir masraftan sakınmaz idi. Velhasıl bıemsal olan İstanbul şehrinin letafet-i tabiiyye ve ehemmiyeti mevkiiyesi ile mütenasip surette na-il-i-ümran ve terakki olması için bezl-i-gayret ederdi."

Macaristandan ve yaz mevsiminin bitmesinde İstanbula avdet eden, İkinci Sultan Mehmed yine başşehrin imariyle meşgul oluyordu: «Padişah Hazretleri kış mevsimini İstanbul'da imrar eyleyerek şehrin iskân ve tezyini ve sarayın inşasiyle iştigal eyledi. Saray cesameti ve tertip ve ihtişamı itibariyle İstanbulun mebanii atikasına tefevvuk eyliyordu. Bu bi-nai muhteşemin her tarafı kemali dikkat ve ihtimamla işlenmiş nukuş vesaire gibi sanayi-i-nefîsenin âsâr-ı-bediası ile süslenmiş idi. Hülâsa altın ve gümüşün ve mücellâ rengârenk taşların ve mermerlerin, iltima-ı şaşaa-darları altında bu saray-ı-âli bir mec-mua-i nefaset ve bedai teşkil ediyordu. Muallâ kubbe ve kümbetleri dahi haricen kurşunla tezyin olunmuştu. Methalini teşkil eden büyük kapıları ve fırın ve hamamları geçtikten sonra, yüksek burçları harem ve selâmlık dairelerini ziyafet ve yatak salonlarını ve devair-i saireyi ihtiva eyleyen asıl saraya girilirdi. Sarayın, civarındaki mebaninin etrafına bir de sur inşa edilmişti. Bundan maada sarayın etrafında vasii meyva ve çiçek bahçeleri tarh vs tesis kılınmıştı. Bu bahçelerin zümridin çimenleri üzerinde berrak sular cereyan, ilhanı lâtif kuşlar cevelân ederdi ve hayva-nat-ı-ehliye ve vahşiye beslenirdi. Hülâsa her türlü vesair zevk ve sürür bu bahçelerde izhar ve ibzal edilmişti. »

Kritovulos ikinci kitabında diyor ki: «Şehrin vasatında ve hemen sarayın kurbinde haricen surlarla takviye ve tahkim ve dahilen güzel ve şeffaf taşlarla sakf-ı-tezyin edilmiş, cesîm bir çarşı ve kebir hamamlar vücude getirildi. Bundan maada cetvel küşadile şehre su isalesi ve daha buna mümasil şehrin ve sekenesinin defi ihtiyacına hadim tesisatı nafia meydana getirilmesini emir ve irade eyledi.»

Kritovulos yine aynı kitabda şunları ilâve ediyor:

«Padişah Hazretleri İstanbul'da aram ederek, şehrin sekenesinin tezyidine ve memleketin ümran ve tezyinine ve umuru nafianın serian ihzar ve ikmaline çalışırdı. Bu cümleden olarak İstanbul'un her tarafında cesim hamam, han, çarşı ve misafirhaneler, bina ve şehre su isale ettirmiş ve vâsi bahçeler vücude getirmişti.»

Bursa'mn cazip yeşillikleri içinde parlak çinilerle süslü saraylarda, Meric'in serin sularının kıyılarında, dil-nişin kasırlarda, heybetli mehterlerin kapısında nöbet vurduğu süslü geniş çadırlarda günler geçirmiş büyük Türk cihangirine Bizans'ın etrafını dar ve rutubetli sokakları saran, harap ve perişan sarayları, kasvetli ve hüzünlü geldi. Birkaç günden beri artık üzerinde büyük zaferinin neşeli rüzgârları esen yeni başşehrinde, kendine hâs bir saray yapılmasını istedi. Beyaz atının üzerinden seyrettiği denizlere, Anavatanın açık penbe ufukları üzerinde yer yer yükselmiş eflâtun tepeleri gören kapitolun geniş sahasını beğendi. Şarkî Roma ka-pitolunun üzerinde ilk Türk sarayı bu suretle kuruldu. Bizans'ta Romalı imparatorların saltanatları müddetin-ce dinî, sosyal bir çok binalar kurulmuştur. Bunların büyük bir kısmını isyan ve yangınlar harap etti.

Bizans saraylarının içinde en kıymetlisini Ayasofya'dan Ahırkapı'ya kadar inen geniş bir sahaya yayılmış bulunan Büyük Saray teşkil ediyordu. Kartal sarayı, Patrik sarayı ve diğer parçalardan toplanan saray, bilhassa İmparatorluğun ilk yüz yıllarında bir çok neşeli ve ihtişamlı günlerin hâdisatma sahne olan bu saraylar, son yıllarında ise harap olmağa yüz tutmuş bu binalar rağbet ve önemini kaybetmiye başlamıştı. Komnen-ler'e, Anjlar'a ve nihayet Paleologlar'a mensup Kayserler zamanında değişen zevk ve görüşlerle, istilâlarla, yangınlarla tahribe uğramış, bu sanatlı yapıların ihya ve tamirine gidilmek lüzumu hissedilmemişti. Manuel Com-nen'in İğrikapı'da yaptırmış olduğu Blaquerne sarayı ile civarrndaki Heb-demon (Takire sarayı) Kostantin Pürfüronge'nin tamirinden sonra Şarkî Roma İmparatorlarına son ikametgâh olmuştu. Fetih senelerine ait yazılar bize her iki sarayın da fazla bir harabiye uğramadan Türkle'in eline geçtiği düşüncesini veriyor. Fakat buhurdanlarında tüten günnüklerin koku ve is sinmiş, gölgelli pencerelerinden sızan loş aydınlıklarda, mazinin esrarlı bir hayal gibi titreştiği bu binalar, Büyük Fatih'in gönlünü saracak bir yer olamazdı. Bugünkü kalmış harabelerinden de anlaışlacağı gibi, bu yapıların hiç bir fevkalâdeliği yoktu.

Fatih, zaferinden sonra kısa bir müddet şehirde kaldı. Bu geçen birkaç haftalık ikamet günlerini şurada veya burada geçirdiğine dair bir iddiada bulunmak fazla mübalâğalı bir görüş olur. Belki de o zafer günlerinin mesut ve ışıklı gecelerini ordusunun başında, geniş Hünkâr çadırında geçirmiştir.

Romalı Kostantin'in Bizans'a yerleşmesinden çok evvel Akrepol gibi, Kapitol de, bu yüksek tepede, etrafını saran sur içinde bir takım binalar bulunuyordu. Romalılarla, Kapitol olarak burası ayrıca tekrar bir kıymet aldı. Bugünkü Üniversite merkez sitesinin yerinde bundan yetmişbeş, seksen sene evvel bazı askerî yapıların inşası sırasında kazılardan bir takım kıymetli ziynet eşyalariyle Ro-ma'nın muhtelif senelerine ait binlerce meskukâtın çıktığını bildirirler. Fakat Kapitolde, fetih senelerine te-kaddüm eden yıllarda o eski revnaklı, o hükümran günlerinden çoktan uzaklarda kalmış bulunuyordu.

Rum müelliflerinin sözlerine bakılırsa, Forum-Tauri'de bulunan harap yapıların taşları Fatih'in bu ilk sarayının yapısında kullanıldı. Hükümdar 1468 yıllarına kadar burada ikamet etti. «Haber-i-Sahih» de bu husus için deniliyor ki: «Hazreti Fatih hidamat-ı-harbiyeden harap kalan birkaç hisarın tamiratını ve hâlen ekser halkın lisanında Eski Saray tâbiri ile yâd olunan şimdiki Bab-ı-seraskerî'nin yerine başlattırdığı sarayın itmamını İstanbul muhafızı tayin buyurdukları Süleyman Bey namı zata tefviz buyurmuşlardı."

Bu Eski Saray için Feth-i-Celil-i-Kostantiniye'de me'haz zikredilmeden: «İstanbul ve Karadeniz tarafına ve Galata ve Halice nazır bir mürtefi ve havadar mahallinde «Puzantin» Kayser binası bir dir-i-kâdîm mevcut ve bunun cevanib-i-erbası sur misal bir divan istivar ile muhat idi. Ebül-feth Hazretleri ol dirin yerine 858 senesinde Eski Sarayın inşasına suru' edip 862 de itmamı müyesser olmuştur.» denilmektedir.

Fatih harp meydanlarından dönüşünde kış aylarını bir zaman burada geçirdi. Fakat yeni başşehrin daha çok cazip ve füsunkâr köşeleri vardı. Boğaziçinin lâcivert parlak bil-lûrlu ve aydınlık şadumanı içinde âdeta seraplaşan bir güzellikte, terü taze parıldıyan Sarayburnu Hükümdarın gönlünü aldı. «Saray-ı-atik» gözden düştü. Burada yepyeni bir Türk sarayı daha "Sar ay-ı-cedid-i-âmire" kuruldu.

Dursun Bey'in tarihinde bu yeni saray için şu güzel methiyeyi buluyoruz:

«İzdiyadı mevadı saltanatı iktiza-sınca iradet-i-âliye bu ki müteallik oldu ki gendü vaz'ı muhtarı üzre bir yeni saray ihdas ede. Pes Galata mukabilinde olan zaviye-i kal'a-i Kostantiniye'de bir müşerref yer ki Hazreti Ebu Eyyub-ül-Ensarî aleyh-i rahmet-ül-bâri mezarına ve iskeleye ve Tophaneye ve mabere ve teman limana ve berreyn ve bahreyne müşerreftir ihtiyar etti. Cezebat ihsanile Arap ve Acem ve Rum'dan mahir mimarlar ve mühendisler getürüp gendü âkili kâmili mimarînin irşadile az müddet içinde ol makamı hoş ve hür-rem üzerinde bir sarayı âli envai se-nayile hâli ve semt-i nakıstan hâli surete geldi. Her köşkü nigârhane-i çin, her kasrı riski huldü berin, her sahanı fezayı hoş hava ve cenandan nişan, her çeşmesi âb-ı-hızır ki nehri kevser andan revan, her sakfı nazarı ukaladan âliter ve her ferşi kubbe-i sevabıdden hâliter reyi hiretmenden gibi ruşen ruyi dostan gibi dafi'i hüzün tezyin âyini saltanatla müzeyyen

Saray ı âli ki anın muslini hiç
Ne Kısra gördü, ne Kayser, ne Fağfur
Yapıldı adl-ü bezi erkânı üzre
Anınla oldu İstanbul mamur

ve bu saray-ı dilküşaya yine bir sur çekdirüb Frenkgi ve Türkî müdevver ve müselles ve enva'ı evzaı lâtife ile müsan'na bergazlerle ve dergâh ka-pularla bir güzel kal'a düzetdi ve kal'anın sur ile saray dıvarının arasını bağ ve bostan ve bağçe ve gülistan eyledi. Cabeca çeşmeler ve havuzlar ve suhbetgâhlar tertib etti. Bir ravzaki peyvendi drahtanı ve

ukudu ankudu ânabı şahsar tobaya ve heyeti süreyyaya numunedir ve lezzeti fevakihi bağ-ı Firdevsin nehri aselinden çaşenidir. Ve havayı mutedil ki itidal teneffüsü nesiminden he-mişe âsâr. Evrakı gül ve riydhın üzerinde mastur ve muayene kılınır. Fe-zayiki mucaverei envai reyahından gubarı misk akın ve haki anberriz olmuştur ve her şahı şeceri ken ve şah nev aruz seheridir göya tuti se-naha şahçün enva simarla dükkânı şekerriz bezemiştir.»

Osmanlı İmparatorluğunun son vak'anüyisi Abdurrahman Şeref Bey 1911 de Topkapı sarayı için yayınladığı bir tedkikinde Yeni Saray için diyor ki:

«Saray içi tâbir ettiğimiz yerde Kayaseri-i-Rûm'un saray nevnden bir binaları yok idi. Gerek Yeni Saray ve gerek suru muhitin kısmı berrisini Fatih Sultan Mehmed Han yaptırmıştır. Binaenaleyh Ata Beyin Rum müverrihinden aldığı malûmat muhte-melül tarafının birinci parçası doğru değildir. Sebebi bina olarak Âli tarihinin gösterdiği mütalâatı sureti aharla teyid eder.

Fıkralara başka tarihlerde de tesadüf olunduğundan Eski sarayın terki için Sarayburnunun cazibe-i-leta-feti- mevkiiyyesine bazı mülahazat ve esbabı maneviyye dahi munzam olduğu istidlal olunur. Fatih Hazretlerinin yaptırdığı saray bir daire ol-mayub yekdiğerinden munfasıl birkaç daire ve köşk tarzında ve maatte-ferruat hayli cesamette olduğuna ve ebniyeleri ve sed ve şükûfezar ve havuz misillû teferruatı sairesi birer birer ve sekiz on senede itmam kılındığına hükmetmek zarurîdir.»

Yeni saray kapıları, camisi ve diğer müştemilâtiyle Sarayburnu'nun dekorunu tamamiyle değiştirmişti. Bu arada Topkapı sarayının bugünkü Hazine dairesi uçurumlu kaymış bir toprak üzerinde sağlam temelleri yükselen ve Boğazın mavi rüzgârlı göğsüne açılmış sütunlu mermer te-rasiyle Türk Hükümdarı için muhteşem bir dinlenme köşesi teşkil ediyordu.

Bu güzel saray parçası hiçbir zaman Şarkî Roma İmparatorluğuna bağlanamaz. Belki burada ilk Akropolün temellerinin üzerinde mermer sutunlariyle bir mabed kurulmuş olabilir. Bugün bile Akdenizde kurşunî adalar üzerinde tesadüf edilen mermer sütunlarda kuşak taşları kalmış, Yunan mabed harabelerine benzerleri burada da, Marmaranm masmavi göğü altında bembeyaz dikili kalmış olabilirlerdi. Şarkî Roma daha ziyade Kapitole dönmüş son Kayserler devrinde, burada, yıkık kemerleri üzerinde rüzgârların ıslık sesi dolaşan harabelerden başka bir şey kalmamıştı. Bugünkü bu güzel saray parçasından Bizans'a bağlanacak acaba hangi hususiyet vardır? Dikkat edilirse etrafile ne tatlı bir bağlılığı görülür. Bizanslı müelliflere uyan batılı yazarların Havariun Kilisesi yeridir, diye çırpındıkları harabeler üzerinde heybetli camii ile zamanının üniversitesini ve klinikleriyle muhteşem bir medeniyet sitesi kuran II. Mehmed'in mimarlarından ve sanat ehlinden, sultanları için böyle bir sarayın yapısını esirgiyecekleri ümit edilebilir mi? Bu arada Saray burnu, Türk yapıları kompozisyonu içinde Çinili Köşk ise Türk mimar ve sanatkârının neler yaratabileceğine ayrıca şahane bir örnek değil midir?

Bu zarif Türk eserinde sütunlar narin, kemerler ahenkli, binanın iç ve dışını kaplıyan, nazarları okşıyan renkli çiniler ve yazılar ise sonsuz güzellikler ve hülyalarla doludur.

Türk tarihinin o muhteşem ve parlak devrinin bu güzel eseri, Türk sanatının nefis bir heykeli gibi kalpleri derin bir vecd içinde bırakır. İşlemeli sütunların kubbe ve revak-ları arasındaki aydınlık ve gölgelerin akisli oyunları, çinilerden pırıltılı inikaslarla burasını daimî bir ay aydınlığı içinde bırakır. Mimarisindeki inceliği, o âdeta şiirleşmiş işçiliği ile bu saray, İstanbulun yeşil sinesinde ilk açan Türk zevkinin, Türk sanatının en güzel ve en renkli çiçeklerinden biridir.

Bizans'ın kaba iri taşları, yassı tuğlaları ve battal sutunlu yapıları arasında, bu güzel sırça saray başka bir âleme, başka bir medeniyete, başka düşünce ve görüşlere ait olduğu ne çabuk anlaşılır. Türkler İstanbul'u yalnız kendi yaptıkları binalariyle değiştirmekle, güzelleştirmekle kalmamışlar, Bizanslıların hantal ve köhne yapılarına kendi zevk ve düşüncelerinden bir çok şeyler de ser-piştirmişlerdir. Bugünkü Ayasofya'-yı güzelleştiren, ona renk ve gölge, tatlı aydınlıklar veren, nihayet onu asırlardan beri ayakta tutan, Türklerin onun üzerine ve etrafına oturttuğu sanat eserlerinin tesiridir. Onları üzerinden ve etrafından alın, ortaya çıkacak iri, kaba ve kaim duvarlariyle hantal bir bina değil midir? Tabiatın güzelliklerini gören ve onu msaseden, Türk'ün sakin ve düşünceli ruhu onu yapıları üzerinde aynı sükûn ve asudelik içinde büyük bir sanat kudretiyle abideleştirmiştir. Çinili köşk (Sırça saray) narin işlemeli sütunları bir dantela gibi kıvrılan kemerleriyle ne bir Acem sana-tmm, ne de bir Arap işçiliğinin eseridir.

O, Marmara'nın sahillerinde, Sa-rayburnunun ağaçları altında Boğaz içinden gelip püfür, püfür esen rüzgarlarila gözü göğsü serinlenen Türk mimarlarının yeni geldiği bu güzel muhit içinde, bulutsuz masmavi bir semanın lâcivert billur keskin sırça parçaları gibi, güneşin akislerinin sularda çırpındığı, kırılıp döküldüğü, denizlerin kenarında aldığı ilhamlarla yarattığı tamamen kendisine ait devrinin bir sanat harikasıdır.

Sene 869. Zeytin, defne, yabani sakız ağaçlarının yeşil yaprakları üzerinde, güneşin akisleri bir buğu halinde tüllendiği, kalın surların burç ve baruları arasından süzülen rüzgârların, böcek vızıltılarını kuş cıvıltılarına karıştırdığı günlerden bir gün, Türk mimar ve ustaları ziya ve aydınlık içinde yüzen Akrepolün tenha harabeleri karşısında, sultanlarının hükmile yeni bir Türk sarayının daha temellerini atmağa başlıyorlardı. Hikâyeleri yazılmamış, hâtıraları çoktan kaybolmuş, Akrepolden, Sasaybur-nu'ndan, yeşillikler içinde ayakta birkaç beyaz mermer sütunla, portikleri devrilmiş mabed harabeleri kalmıştı. Hipodromda renkli yarış arabaları arkasından bahislere tutuşup kudu-ran Şarkî Roma'nm son yolcuları, Akrepolün metruk fundalıklarla örülmüş yollarını artık çoktan çiğnemez olmuşlardı. Boğaziçinin bütün tazeliklerini, serinliklerini, ağaçların içinde kümelendikleri yeşil kuytuluklarında, beyaz yıkık taş harabelerin ufak hücreleri içinde unutulmuş gibi kalan son rahipler, Büyük Kostantin'-den evvel Trakyalıların Akrepolinden garip bekçiler olarak kalmışlardı.

Fatih'in Sarayburnu'ndaki, Yeni sarayı tek bir binadan ibaret değildi. Müteaddit dairelerden terekküp ediyordu. O devirlerde bir büyük Beyin kendi istirahatini ve maiyetinin ihtiyaçlarını karşılayabilecek bütün tertibatı topluyordu.

Yeni Sarayın sahibi, zaferlerle ülkesinin hudutları, daima kudretli bir kartalın kanatları gibi açılan muhteşem bir Handı.

Sultanın sarayının etrafında, bir Matbağ-ı âmire ve bir Harem-i Hümayun dairesiyle, Hâs ahırlar, Zülüflü baltacılar. Akağalar koğuşları toplanmıştı.

Topkapı sarayının inşası ile beraber, etrafı da eski Akrepolün bütün yeşil yamaçlarını içine alan, geniş bir sur, Kalâ-i Sultani'le çevrildi. Bugünkü Gülhane'nin yanından,- İshak Paşa yokuşunu tırmanan kaim bir sur duvarı, Ayasofya'nm önüne doğru yükseldi. Burada muhteşem bir Bab-ı-Hümayun açık bırakıldıktan sonra Halice doğru inerken tekrar saray içinden bir kapı araladıktan sonra, sur keskin bir kıvrımla denize doğru iniyor, Demirkapı civarında eski Bizans duvarı ile birleşiyordu. Sultaniye surunun ve sarayın büyük ve muhteşem kapısı olan Bab-ı-Hümayunun üzerinde, Padişahın şahsına mahsus bir de ufak köşk yaptırıldı.

Türk Hakanının sarayın etrafına çevirttiği beyaz sur duvarları içinde, eski Akrepolün sahasında köhne St. İrene kilisesinden başka geçmişe ait hiçbir yapı yoktu. Her şey yeniden yapılmıştı. Zeytin ağaçları, taflan ve servilerin gölgesindeki beyaz kırmızı çiçekli zakkumların arasında, kurşun damları güneşin aksile mat bir parıltı yapan sakıtların altındaki, bütün yapıların hepsi Türklere aitti. Bu bina toplulukları içinde zaman zaman yükselen nöbet havalarını, denizden esen rüzgârlar, günün beş vaktinde Ağalar camimin minaresinden akseden müezzinin sesinin ihtizazlarını da dağıtırdı.

Sarayın inşasına Künh-ül-ahbar'-da Âli 866 tarih olarak verirse de, Fatih'in yaptırdığı sur ve Bâb-ı-Hüma yunun yapısı 883 Ramazanında bitmiştir. İ. Hakkı Konyalı da "Yeni sa-ray'ın inşasına 869 da Hicret yılının son aylarında (İkinci Teşrinde) başlanmış, bütün teferruatta ve «Yeni kale» denilen sur ile ve Tak kapısı da beraber 883 Hicret yılı Ramazanında, 14 yıl içinde tamamlandığını» söylüyor.

Topkapı sarayı Hazine Kütphane-sinde üstad Osman'ın minakari resimleriyle süslü Hünername'de Sa-rayiçinin tafsilâtlı bir resmi bulunuyor.

Fotoğrafını burada ilk defa yayınladığım bu resimde, Topkapı sarayının bazı kısımlarının, meselâ Arzdi-vanhanesi, Babıâli, Bstancılar odası gibi adları da kaydedilmiştir. Sarayın büyük topluluğu dışında, sur içinde ve ağaçların arasında ise diğer iki bina görülmektedir. Bunlardan biri Dursun Bey'in: «Bu bahçe içinde tavr-ı-Ekâsire üzere bir Sırça sarayı canfezay sahan dilküşay, havası ferah ve terah vezay ki surha mümerrid min kavarir güya ki andan nişandır...» diye tarif ettiği Çinili Köşk, diğeri de yine meşhur müverrihimizin: «ve anın mukabilinde de tavr-ı-Osmanî üzere fenni hendeseyi cami' bir kasr ki acayibi asırdandır istibna buyurdu. Çün bu cennet ve kusur bi kusur sureti itmam buldu...» dediği saraydır.

Fatih'in bu iki güzel sarayından bugün yalnız Çinili Köşk kalmıştır. Diğeri ise bilmediğimiz bir zamanda yıkılmıştır. Bu kasrın yeri için Ab-durrahman Şeref Bey: "Şimdiki Mü-ze-i Hümayun binai cedidinin yerinde olduğunu, şimal ucunun temelleri İnafr olunurken çıkan eski temeli enkazından ve çinilerden anlaşılmakta» olduğunu bildirmektedir.

Üstad Osman'ın resminde Saray-içi'nin ağaçları arasında bulunan her iki köşkün önünde renk ve aydınlıklarının parlak gölgelerinin akisleri, sularında harelenen büyük ve muhteşem bir havuz görülmektedir. Yüksek bir duvarla çevrili bu geniş havuz süslü ve ziynetli bu Türk saraylarına ayrıca bir ferahlık ve ihtişam vermekte imiş. Sarayiçi'nde, muhtelif tarih kitablarında ismi geçen, Fatih'in ' yaptırmış olduğu havuzlardan birinin de bu olduğu anlaşılmaktadır.

Fatih'in mimarları bu nefîs Türk sarayının önünü, yeni yollarından gelen sulardan dolan, güzel bir havuzla süslemeyi ihmal etmemişler.

Sırça sarayın çinilerindeki sanat üstünlüğü derecesinde, duvarlarını süsliyen yazılarda, bir ahenk ve işlenişinde ayrıca temayüz görülür. Bun-1 lar lâcivert atlas bir kumaş üzerinde • nakşedilmiş bir su taşı kadar süslü ve zariftir. Fakat ne tuhaf bir tecellidir ki İbrahim Hakkı Konyalı'ya gelinceye kadar bu yazıları okuyan bulunmamış ve Türk hissiyatının tecellisine güzel bir ma'kes olmuş bu satırları bazı bilginlerimizin yanlış tefsirleri yüzünden bu güzel Türk sara-1 yının üzerinde bir İran, bir Arap ya- i pı havası estirilmek istenilmiştir. İlk defa İbrahim Hakkı Konyalı tarafından âdeta muğlak bir problem halinde çözülen bu satırların tercümesinin asîl ve vakur havasında Fatih devrinin Nişancı Mehmed Paşa veasire gibi büyük Türk bilginlerinin yazı ve tefekkür hissiyatı ile ne kadar iyi bir uygunluk görülür.

İbrahim Hakkı Konyalı Türk tarihine büyük bir hizmeti olan, Arapça ı kitabeyi şöyle tercüme ediyor: |

«Felek kadar yüksek olan bu kasrın yapısı öyle kurulmuştur ki, fazla yüceliğinden sanki elini cevzanın kemerine (beline) atmıştır. Onun sahasının en alçak yeri «ferkadan» burcunun tepesine «Zühal» in sakfına şeref verir. Zümrüdin kubbesi parlak gökler gibi yıldızdan kitabeleriyîe ziynet bulmuştur. Firuze gibi olan zemini de çeşit çeşit çiçeklerle ve bukalemun nakışlariyle muhalled olan cennet bağlarını andırır.

Hakanlık devlet ve izzetinin kuvvetiyle ve Tanrının yüksek himmeti yümnü bereketiyle bu bina 877 yılı Rebiyülâhirinin sonlarında itmam şerefine mazhar oldu ki yapılar daima yapanın himmtini hikâye ederler.

Senin kapının içi nimetlerle dolu olan cennetin önüdür. Senin haremin fcâbe gibi muhterem olmuştur. Senin kurulduğun yerin letafet-i havası çürümüş kemiklere adetâ can verir. Bu kasrın önü kerametinden dolayı mülk erbabının «hükümdarlarının» kıblesi, eşiğinin kutlu oluşundan dolayı din ehlinin kıblegâhı, yücelik güneşinin doğduğu ve murad sabahının parladığı yer, göğün göz nuru, yeryüzünün ziynetidir.»

Kanunî'nin torunu III. Murad, Sırça sarayın bir odasına Topkapı sarayı için getirttiği Halkalı suyundan muhteşem bir çeşme yaptırdı. Çeşmenin âyine taşını çiçekler içinde diğer Türk çeşmelerindeki kuş kabartmalarından daha çok büyük güzel bir tavus kuşu şekli süslüyordu. Bu taşın sağ ve solunda çift satirli altışar sıradan iki mermer kitabe bulunuyor.

Sağdaki kitabe:

Hazreti Hakan-i âlem Han Murad-i Kâmiran
Pak tab-u-saf-dil ser çeşme-i sultaniyan
Emr edüb Sırça saray içre bu âlî çeşmeler
Hak-i pay-i devletine can gibi oldu revan
Ol şeh-i âlem ki bu ayn-il-hayat-i candan
Hızır veş bin bin yaşar etdikçe dayim nûş-i can
Cilveler eyler safa ile kenar-i âbda
Ma-i kevser nûş eder güya ki tavûs-i cihan
Böyle her yerden akıtmaz idi hak-i payine
Olmasa Bahri eğer ki san'atinde pehlivan
Selsebil-i asa görüp Asarî-i dai o dem
Dedi bir tarih ki ser-i çeşme-i şâh-ı cihan

Soldaki kitabe :

Çeşmelerden kim lebaleb pür ola bu hav-zi cân
Cuş eder dil meyi edüb akar ana ruh-i revan
Kılsa devlete bu cay-i izzetde ol şeh nişin
Burc-i âb-ı gûyiya menzil eder şems-i cihan
Taht-i devlet sadr-i izzet kasr-i rij'at cây-i hâs
Hak mübarek eyleyüb gelsün o şâh-i Kâmiran
Su gibi evsaf-ı şâh-ı ezber etmişdir meğer
Ağz açub çeşmeler elhân ile okur revan
Katre-i cûdiyle nola bendesin ihya ede
Zindedir çün âb-ı lûtfiyle o şahın ins-ü-cân
Seyr edüb Asari-i da dedi ilhanla
Tarihini pâk-i ra'nâ çeşme-i Şâh-ı cihan

Vaktiyle Türk saraylarını gezmiş ecnebi müelliflerden hangisini açarsanız açın, hepsinin kaleminden Türk saray bahçelerinin yeşilliklerinin tazeliklerini, geniş sebze bahçelerinin zengin ve çeşitli meyvalarını, çiçek bahçelerinin rengârenk tarhlarını ve bütün bu yeşillik kümeleri içinde sık sık rastlanan, mermerden bir biblo gibi parıldıyan çeşmelerinin, içinde günün aydınlıklarını loşlukta bir ayna sathı gibi parıldatan ve sularının rengi vakit vakit değişen havuzlarının zevkli anlatışlarını bulursunuz:

Petit de la croix: «Sarayın geniş bahçelerinde karışık olarak dikilmiş serviler, şimşir, defne ve mersin ağaçları tabiî bulvarlar teşkil ederler. Bu bulvarların boyunca çiçekler dikilmiştir.»

Tavernier de: «Bulvarların arasında birçok bostanlar, bağlar ve nefis meyva ağaçları bulunur. Burada büyük miktarda çilek ve ağaç çileği ve iri kavun ve hıyar yetiştirilir. Bahçedeki çeşmelerin muhtelif renklerde mermer kurnaları vardır. Çeşmelerin yanlarında birer küçük sehpa vardır ki Padişah gezmeğe çıktığı vakit ü-zerlerine kıymetli halı ve dibalar serilir. Bu esnada fıskiyeler açılır ve Padişahla beraber bulunan Prenses çok defa bundan çok haşlanır.» der.

Fatih tarafından ilk defa tarh ve tanzim edilmiş Topkapı sarayının bahçelerinden, sonradan Fatih'in torunları ve Lâle devrinin padişahları zamanında daima revnaklı ve neşeli günlerin bâd-ı süruru durmadan estiği görülür.

Bugünkü Üniversite merkez binası sahasında geniş bir surette yayılmış bulunan Eski Saray'ın suyu yukarda işaret etmiş olduğumuz gibi Fatih camii suyundan temin edilmişti. Şehrin üçüncü ve dördüncü tepelerine de Kırkçeşme suları yükselemediğinden buradaki yapılara da Fatih suyu şebekesi uzanıyordu. Romalılar zamanında Kapitolun su haznesi olan Nymphoeum maximum sarnıcına su akıtan ve çok eski bir tarihi olduğu muhakkak olan Valens su kemeri de, tamir ve ihya edilerek Fatih su şebekesi üzerinde önemli bir yer almıştır. Süheyl Ünver'in neşretmiş olduğu Bayazıt suyuna ait bir hari-t&da ise Bayazıt suyunun Bozdağan kemerine indikten sonra Eski Saray yakınma vardığını ve Eski Saray'ın Beyazıt kubbesinden müteaddit kollara ayrıldığı görülüyor. Saraya bir yol çizilmemiş olmakla beraher bu arada Eski Saray'a da bu sudan Verilmiş olduğu şüphesizdir.

Yeni Saray'a ise daha zengin ve mebzul su yolları iniyordu. 993 tarihli ve su nazırı mimar Davut Ağa'nm III. Murad'a isteği üzere yapıp takdim etmiş olduğu, saraya ait, renkli su haritası da, bir takım kaynaklardan bir kemere kadar olan sahaya münhasır kalmaktadır. Kemer için: «Büyük kemerdir ki merhum Sultan Mehmed-i Hân-ı tâbe sera hazretlerinin zamanından beri saray-ı âmireleri suyu üstünden câridir.» yazılmıştır. Haritada ismi geçen yerlerin Süleymaniye suyunun katmalarının çıktığı yerler olması dolayısiyle, bu haritanın Süleymaniye suyuna ait olması çok muhtemeldir.

Çinili Köşk'teki III. Murad'm süslü ve güzel çeşmesi de bize bu şebeke suyunun tâ Topkapı Sarayı'na kadar aktığına ayrı bir işarettir.

Topkapı sarayının daire ve bahçelerinde kısa bir dolaşmamız, Fatih II. Mehmed'den sonra diğer bir çok Osmanlı hükümdarlarının Topkapı Sarayına ve müştemilâtına su temini yolundaki çalışmalarını bildirir. Dinî bir yapıya, bir hayrata, çeşme ve hamam vesaire gibi sosyal tesislere su temin etmek, buraya kadar uzanan, ya başlı başına bir şebeke kurmakla veyahut zaten mevcut bir su yoluna bir kaynak, bir katma bularak ilâve etmekle ancak kabil olurdu ve sonra bu bulunan veya katılan su miktarları üzerinden yeni hayrata su ayırtmak mümkün olurdu. Bundan dolayı ^ sarayın bütün çeşme ve diğer su tesisi üzerindeki kitabelerin muhtelif hükümdarların isimlerini taşıdığı görülür. Bunlar da şehir haricinde ekserisi mevcut şebekeye bağlanmış şöhretli katmalardır. Topkapı Sarayı'-nm su tesisleri üzerinde en çok isim bırakmış padişahlar arasında III. Mu-rad'dan başka, III. Ahmed, III. Mustafa, I. Mahmud ve II. Mahmud temayüz ederler. Esasen bu isimlerin İstanbul'un su tarihinde şöhretli namları ve büyük emekleri vardır.

Topkapı müzesinde bulunan ve İzzet Kumbaracıların İstanbul Sebilleri kitabında yayınladığı biri I. Ahmed, diğeri II. Mahmud devrine ait haritalar her iki hükümdar zamanında Yeni Saray'a su verilmiş olduğunu bildiren kıymetli dokümanlar oluyor. 1016 tarihini taşıyan harita, surlardan itibaren saraya kadar olan Sultan Ahmed suyuna ait şehir içi şebekesini işaretlendirmektedir. Edir-nekapıdaki kubbeden başlıyan su yolu Karagümrük, Küçük Karaman tarikiyle Haddehane yakınında, bir taraftan Fatih'e, diğer taraftan Emir Buharî'ye kollar vererek Bozdoğan kemerine gelmektedir. Yalnız bu haritada dikkati çeken bir nokta da, Sinan'ın tamir etmiş olduğu Valens kemerinin zelzele dloayısiyle harap olan Şehzade camii ile beraber ona yakın kısmının da tahribe uğradığı, bu cihetten kemerin taş galerisinden dışarıya akan suların haritada kaydedildiği gibi «büyük bir batak» yapmasıdır. Kemerden sonra Atmeyda-nı'nı takiben Büyük Ayasofya'daki teraziye gelen su buradan Bab-ı Hü-mayun'u geçerek Topkapı Sarayı bahçesine dahil olmakta ve Enderonlular hastahanesine su verdikten sonra, orta kapı önündeki teraziye gelmekte ve orta kapıdan sonra Hasahır, Te-berdarlar odası, Bâbüssaade yanında mutbağa su vermek üzere, buradaki maksimeden dağılmaktadır.

1116 tarihli II. Mahmud devrinin haritasında Dolapbaşı mevkiinden gelen su yolu Fatih ve Karagümrük taraflarına iki kol yaydıktan sonra, Bozdoğan kemerinden Kalenderhane camii, Bayazıt sitesi (cami, hamam, türbe vesaire), Çorlulu Ali Paşa, Acı Hamam, Hacı Bekir Ağa çeşmesinden Ayasofyadaki teraziye ve buradan Bab-ı Hümayundan Bâbüssaade yanındaki gümüş maksimede nihayet-lenmektedir.

Bu şebeke Beylik Suyu namı altında Aypah köyünde künklere giren II. Mahmud'un Hakalı suyunun şehir içi şebekesini göstermektedir ki Aypah Mahmudiye köyünden, Uzunca-ovayı geçerek Fethiye deresi, Havas köyü yolu ile Cicoz çiftliğine gelir ve buradan surlara doğru ilerler.

Halkalı sularından maada Yeni Saray'a Kırkçeşme de geliyordu. Fatih II. Mehmed'in saraya vermiş olduğu ilk su şebekesini de şüphesiz Ayasofya civarına inen Kırkçeşme teşkil ediyordu. Kırkçeşme'nin Aşa-ğı-ana hizmeti diye adlandırılan şebeke kısmı ile Sultanahmed, Büyük Ayasofya, Gedikpaşa, Tavşantaşı civarı bu su ile besleniyordu. II. Mahmud devrinde Kırkçeşme'den Topkapı Sarayı içinde nizamiye fırını, Darphane, nizamiye kışlası, Gülhane, Basmahane su alan yapıları teşkil ediyordu.

I. Mahmud da daha evvel Sultanahmed suyundan faydalanarak saray dahilinde bazı tesisler vücude getirmişti. Bu arada Ayasofya camii avlusundaki I. Mahmud sebili, Harbiye anbarı ve bâzı devlet daireleri de, bu Suyu alıyordu.

---------------

Kaynak: İstanbul'da Fatih Sultan Mehmed Devri Türk Su Medeniyeti / Dr. Nazım Sadi Nirvn / İstanbul / 1953

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz