Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
XVIII. Yüzyılda Melibar (Malabar) Sultanları ile İlişkiler
XV. Yüzyıl Ortalarından XVI. Yüzyıl Ortalarına Kadar Akıncılar
İlk İstanbul Bedesteni
Osmanlı'da Tasavvuf ve Tarikatler
Diplomatik İlişkileri
XVI. Yüzyıl Ortalarından XVII. Yüzyıl Sonuna Kadar Eyâlet Askerleri
Boynueğri Mehmet Paşa
Osmanlı Devrinde Kabe 'nin Tamiratı
Ermenek Ulu Cami (Ulucami)
Osmanlı Devletinde İnsan Hakları ve Hürriyetleri

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

XIV. Yüzyılın Son Yarısından XV. Yüzyıl Ortalarına Kadar Osmanlılardaki Tasavvuf Akımı

Ahiler ve Babâîler

Osmanlı devleti kurulurken Anadolu'daki Ahî ve Babâî ve Mevlevi tarikatleri en faal devirlerini yaşıyorlar ve bu kıt'ada mevcud beylikler üzerinde nüfuzlarını gösteriyorlardı; bundan dolayı bu tarikat zümrelerinden bilhassa ilk ikisinin Osmanlı beyliği muhitinde de faaliyetleri görülmekteydi. Bu suretle Anadolu'da yayılan tasavvuf cereyanları XIV. yüzyıl sonuyla bilhassa XV. yüzyılda kuvvetli olarak meydan almış ve bunda beylikler tarafından gösterilen himaye de müessir olmuştu. Tasavvufî eserler manzum ve mensur olarak yazılmaktaydı. XIV. yüzyıla ait Âşık Paşa, Yunus Emre ve Sultan Veled divanları ve saire ile XV. yüzyıl'daki Kemali Ümmî, Nesimî ve Eşref-zâde Abdullah-i Rûmî divanları ve yine Eşrefoğlu'nun (vefatı 874 H./1469 M.) Hayret-nüma ve 852 H./1447 M. de yazılmış ahlâka dair kıymetli bir eser olan Müzekki’n-nüfus isimli eserleri ve Hatiboğlu'nun Hacı Bektaş Velâyetnâmesi tercemesi ve bunlardan başka manzum ve mensur daha birçok risaleler ve manzumeler yazılmıştır.

Osmanlı devletinin temeli atılırken bu beylik, ahilikten ve ahî reislerinin nüfuzlarından istifade etmişti; filhakika Osman Gazi'nin kayınbabası Şeyh Edebalı o tarihlerde ahilerin ulularından bulunduğu gibi Ahî Hasan, Ahî Mahmud, Candarlı Kara Halil de aynı tarikatta bulunarak hizmet ediyorlardı. Ahî Hasan'ın nüfuzu ve hizmeti tarihçe de malûmdur. Ahilerin bu nüfuzunu XV. yüzyıl'ın ilk yarısında da görmekteyiz.

Ahî tarikatı reisliğinin Şeyh Edebalı'dan sonra kime geçtiğini bilmemekle beraber bunun daha sonra I. Sultan Murad'a intikal eylediğini biliyoruz; bu cümleden olarak Murad Gazi'nin Gelibolu'daki Ahî reislerinden Ahî Musa'ya verdiği 767 Receb/1366 Mart 14 tarihli icazetname ve vakıfnamede: "... ahilerimden kuşanduğum kuşağı Ahî Musi’ya (Musa'ya) kendü elümle kuşadup Magalkara'da (Malkarada) ahî diktim ve bu Ahî Musa veya evlâdlarından kimesneyi ihtiyar idüp ya akrabalarından veya güğeygülerinden ahilik icazetin virüp bizden sonra yerümüze ahî sen ol diyeler ki bunlar fevt olduktan sonra şerhle sabit ve zahir ola...." kaydı bunu göstermektedir.

Osmanlı beyliği kurulurken Ahilikten başka Alperenler denilen ve Babâî tarikatinden olan Gazi'lere ehemmiyet verilmiş ve bunlar için zaviyeler yapılmıştı; Orhan Bey'in maiyyetinde muhtelif savaşlara iştirak etmiş olan Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murad ve Duğlu Baba ve emsali babalar, sonradan adını Bektaşiliğe çeviren Babâî tarikatine mensup Alp-erenlerden idiler. Orhan Gazi zamanında Bursâ'nın Uludağ (Keşiş dağı) eteğinde Babâîlere mahsus zaviyeler yaptırılmıştı. Yine bu zümreye mensup olarak Bursa Yenişehir'inde bulunan Postinpuş Baha'ya I. Murad tarafından bir zaviye inşa ettirilmişti.

Orhan Gazi, kendilerinden istifade ettiği Babâîlere riayet etmekle beraber, onların herhangi bir ayaklanmalarına karşı da kontrolü ihmal etmemekte idi; hattâ Bursa etrafında çoğalıp akidelerini neşretmekte olan Abdal, Torlak ve Işık'ların (Babâîlerin) vaziyetlerini teftiş ve tahkik ettiren Orhan Gazi, bunlardan muzır akide neşredenlerin çerağ ve bayraklarını ellerinden alıp memleketinden kovmuştu. Babaîlik daha sonraları yeniçeri ocağına girmiş ve halifeleri vasıtasıyla Babâîlerden olup XIII. yüzyılın ikinci yarısında vefat etmiş olan Hacı Bektaş-ı Velî'ye nisbet edilmiştir.

XIII. yüzyıldan başlıyarak XVI. yüzyıl sonlarına kadar Anadolu'nun siyasî ve içtimaî hayatında, Babâî, Kalenderî, Torlak, Samavnalı, Işık gibi muhtelif isimler altında Babaîliğin kasaba, köy ve aşiretler arasında yayılmış olduğu görülmektedir. Babâîler en çok Sivas, Çorum, Yozgat, Aydın, İzmir, Balıkesir, Kuzey Anadolu (Giresun'dan Sinop'a kadar olan saha) ve Konya, Antalya ve havalisinde akidelerini yaymışlardı. Bunların XVI. yüzyıl başlarından itibaren Rumeli'de de faaliyette bulunduklarını görmekteyiz.

Bu zümreler arasında Hurufîliği neşreden Fazlullah'ın halifesi Seyyid Nesimî ve taraftarlarının Anadolu'daki propagandaları kendilerine epey taraftar kazandırmış ve bunun neticesi olarak Hurufîlik süratle yayılmağa başlamış ve bu hususta Nesimî'nin müridi Refiî'nin eserlerinin mühim tesiri görülmüştür; Refiî'den sonra Feriştehoğlu (İbn-i Melek) ve Viranî Baba gibi hurufîler de aynı tarzda akidelerini yaymışlardır; hurufîlik daha sonraları birçok tarikatlerle bu tarikatlere mensup mutasavvıfların eser ve manzumelerinde de kendisini göstermiştir


Tedris-i tasavvuf faaliyeti

Ahî ve Babâîlerden başka Osmanlı memleketlerinde tedrisi tarzda vahdet-i vücud felsefesiyle ilmî tarikatçilik de görülmektedir; bu, daha ziyade havasa mahsus olup mühim şehir ve kasabalarda yerleşmişti; Osmanlı devletinin Rumeli'de genişlemesi ve muvaffakiyetlerin birbirini takip eylemesi hariçten bir çok Alperenlerin Osmanlı ülkesine gelmesini mûcib olduğu gibi Osmanlı hükümdarlarıyla Osmanlı vezirlerinin mutasavvıflara karşı gösterdikleri riayet, mektep halinde bir mutasavvıf zümresi de vücuda getirmişti. Yıldırım Bayezid'in Emîr Buharî'ye kızını vermiş olması Osmanlı hükümdarlarının tarikat erbabına göstermiş oldukları hürmet ve riayetin canlı bir delilidir; bu hürmet ve riayetten dolayı XIV. yüzyılın sonlarından îtibaren Osmanlı memleketlerinde Ekberiyye, Bistamiyye, Zeyniyye isimlerindeki tarikatleri görmekteyiz. Bunlardan en evvel Davud-ı Kayseri vasıtasiyle Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî'ye mensup Ekberiyye tarikati Osmanlı ülkesine girmiştir ki gerek bu zatın ve gerek daha sonra Şemseddin Molla Fenârî'nin himmetleriyle yayılmıştır; yine bu XIV. yüzyıl sonlarında Bistamiyye (Ebu Yezid Bistamî'ye mensup) tarikati de Kayserili Şeyh Hâmid (Hamidüddin-i Aksarayî) vasıtasiyle Osmanlı memleketlerine girdi; Bursa’ya gelen Şeyh Hâmid'e, Yıldırım Bayezid hürmet ve riayet göstermiş ve yaptırdığı camide ilk defa bunun vâz ve nasihat etmesini arzu eylemişti; işte bu sırada Molla Fenarî, Şeyh Hâmid'den de feyz almıştı. XV. yüzyılın ilk yarısında Bursa’ya gelerek tarikatini neşreden Abdüllâtif Makdesî, yine allâme Molla Fenarî ile görüşüp onu tarikatine almıştır.

Bu kayıtlar gösteriyor ki Molla Fenarî, Osmanlı memleketlerinde medrese kolunun reisi olduğu gibi aynı zamanda bu üç tarikatin (Ekberiyye, Bistamiyye, Zeyniyye) yayılmasında da birinci derecede âmil olmuştur. Zeyniyye tarikati daha sonraları Şeyh Muslihüddin ibn-i Vefa (vefatı 1491) zamanında kemal devrini bulmuş ve bunun tekkesi birçok mütefekkir Osmanlı âlimlerinin toplantı yeri olmuştur.

XV. yüzyıl başlarında hükümet tarafından mânevi ilimlerini neşretmek lâzım gelen tarikat erbabına karşı gösterilmekte olan hürmet ve riayetin bazen kötü sonuçları görülmüştür; çünkü Samavna kadısı oğlu Şeyh Bedreddin'in tertip ettiği ihtilâl korkunç bir şekil almış, Anadolu'da ve Rumeli'deki taraftarları arasında vukua gelen bu hareket güçlükle bastırılmıştı (1420).

Şeyh Bedreddin hareketi dikkate şayan bir hâdisedir; bu ayaklanma tıpkı XII. yüzyılın ortalarına doğru tertip edilmiş olan Baba İshak ihtilâline benzemektedir; Baba İshak, nasıl Babâî ve Alevîlere istinaden propaganda yaparak muhitini hazırlayıp Selçuklu kuvvetlerinin Suriye ve Elcezire taraflarındaki meşguliyetinden istifade ile Malatya, Maraş, Sivas, Çorum, Tokat, Amasya ve etrafındaki taraftarlarını ayaklandırdı ise, Şeyh Bedreddin de halifeleri vasıtasıyla hem Anadolu ve hem Rumeli'de hazırlamış olduğu Alevî muhitlerinde aynı suretle hareket etmiştir.

Bir nevi Alevî ayaklanması olan Şeyh Bedreddin vak'ası’ndan sonra hükümet ihtiyatlı davranmakla beraber memleketteki serbest fikir hayatına dokunmamıştır; hattâ hükümetin bu ihtiyatı neticesinde müridlerinin çokluğundan dolayı Ankara'da bir hâdise çıkaracağı ihbar edilen Hacı Bayram-ı Velî (vefatı 833 H./1430 M.) II. Murad tarafından Edirne'ye getirtilerek söylenen şeylerin aslı olmadığı görülüp vaaz ve nasihatte bulunarak kendisine lâyık olan hürmetle Ankara'ya avdet etmiştir. Bayramiyye tarikati Hacı Bayram-ı Velî'den sonra halifelerinden Ak Şemseddin'le Şeyh Ömer Sikkin (Bıçakçı Ömer) taraflarından Bayramiyye ve Melâmiyye isimleriyle iki kola ayrılmıştır. Hacı Bayram-ı Velî mensuplarından Yazıcızâde Mehmed Efendi ile kardeşi Ahmed Bîcan Efendi'nin XV. yüzyılın ortalarına doğru yazdıkları tasavvufî eserler ve tekke edebiyatı, Bayramiyye tarikatının yayılmasında müessir olmuştur. Ahmed Bican Efendi'nin klâsik heyetten (kozmografya) bahseden Dürr-i Meknun adında bir eseri ile Acayibü’l-Mahlûkat adında 1453'de telif ettiği (Kazvinî'den özet) küçük bir kozmoğrafyası da vardır.

Yine bu XIV. yüzyıl sonlarıyla XV. yüzyılda Osmanlı memleketlerinde Halvetîlik, Kadirilik ve Mevlevilik de yavaş yavaş yayılmağa başlamıştı.

Düzme Mustafa denilen Mustafa Çelebi'ye karşı hareket eden genç hükümdar II. Murad'ın Bursa'da oturmakta olan Yıldırım Bayezid'in damadı Seyyid Emîr Buharî'den kılıç kuşandığını ve İkinci Kosova muharebesi’nde de bazı tarikat zümrelerinin orduda bulunduklarını görmekteyiz. Bu kayıtlar, Osmanlı hükümdarlarının bunlara karşı olan riayetlerini göstermektedir. İstanbul fethi esnasında da Hacı Bayram-ı Velî halifelerinden Ak Şemseddin ile Akbıyık orduda bulunmuşlar ve buranın fethi için genç pâdişâhı teşvik eylemişlerdir.

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz