Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Memleket Yönetiminde Tanzimat
Koca Mustafa Paşa
OSMAN GAZİ VE FAKİR KÖYLÜ
Osmanlı Memlûkler üzerine neden savaş açtı?
İsmail Sefâ
Tanzimat Fermanı İle Gelen Yenilikler
Osmanlı Toprakları Üzerinde Kurulan Devletler
Hocazâde Mehmed Efendi
Sultan 3. Mustafa camii
İstanbul Çeşmeleri Kronolojik Listesi

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Yahya Kemal Beyatlı

Sayfadaki Başlıklar


Hayatı
Şiirleri

Hayatı

Yahya Kemal Beyatlı, 1884'de Üsküb'te doğdu. İlk ve orta öğrenimini Üsküb, Selanik ve İstanbul'da yaptıktan sonra, 1903'de Paris'e giderek Ecole Libre des Sciences Politiques (Siyasî Bilgiler Serbest Okulu)’e devama başladı. Bu okulda Albert Sorel'in verdiği tarih dersleri ile çok ilgilendi ve aynı metodla Osmanlı tarihini incelemeğe başladı. O sıralarda Paris, XIX. asır Fransa'sının henüz ihtişamım kaybetmemiş olan fikir ve sanat atmosferi içinde idi. Yahya Kemal, aralıksız olarak dokuz yıl kaldığı bu atmosfer içinde, bir yandan Fransız edebiyatını öğrenirken, bir yandan da o günün edebî şöhretleri ile yakın dostluklar kurdu. 1912'de İstanbul'a dönünce, liselerde edebiyat ve tarih öğretmenliği yapmağa başladı. Edebiyat hareketleri ile de yakından ilgileniyor ve Türk şiirine yeni bir hamle getirmek istiyordu. Fakat, bu konuda yaptığı denemeleri ancak 1918 yılında yayınlamağa başladı. Bu tarihe kadar, sadece kulaktan duyulma geniş bir şöhret sahibi idi. Bir süre, İstanbul Üniversitesi'nde Medeniyet Tarihi, Batı Edebiyatı ve Türk Edebiyatı derslerini okuttu (1915-1922). Bundan sonra, Ankara'ya giderek, Millî Mücadele'ye katıldı. 1923'de, Lozan Barış Konferansına müşavir olarak gönderildi. Aynı yıl milletvekilliğine, 1926'da Varşova, 1929'da Madrid elçiliklerine tayin edildi. 1934-1942 yıllarında, tekrar milletvekilliği yaptı. 1948'de, "Hayâl Şehir" adlı şiiri ile, İnönü Şiir Mükâfatı'nı kazandı. Aynı yıl, yi¬ne elçi olarak gönderildiği Pakistan'daki bir dergide Türk edebiyatı hakkında yayımlanan bir makalesi Türkiye'de tepkilere yol açtı. 1949'da, elçilikten ayrılarak tekrar İstanbul'a döndü ve 1958'de öldü.

Şiirleri, kendisi tarafından, kitap halinde bastırılmış değildir. Ölümünden sonra, İstanbul Fetih Cemiyeti'nde kurulmuş olan Yahya Kemal Enstitüsü tarafından eserlerinin on iki kitablık bir külliyyât halinde basılmasına karar 'erilmiş ve dört kitap olarak düşünülen şiirlerinin ilk üç kitabı Kendi Gök Kubbemiz (1961), Eski Şiirin Rüzgârıyla (1962) ve Rubâîler (1963) adları ile basılmıştır. Bunlardan başka, yine aynı enstitü tarafından, nesirleri Aziz İstanbul (1964), Eğil Dağlar (1966), Tanzimat'tan ve daha çok II. Meşrutiyet'ten sonraki edebî ve siyasî hayatımızın tanınmış bazı şahsiyetleri hakkındaki görüşlerini ihtiva eden yazıları Siyasî ve Edebî Portreler (1968) ve yine bazı siyasî şahsiyetler ve vakalarla ilgili hikâyemsi yazıları da Siyasî Hikâyeler (1968) adlı dört kitabta toplanmıştır. Son olarak, Bitmemiş Şiirler (1976) yayınlandı.

Paris'e gitmeden önce, o esnada rakibsiz bir hakimiyete sahip bulunan Servet-i Fünun şiirinin tesirinden o da kurtulamamıştı. Bu sıralarda çok beğendiği şairler Tevfik Fikret, Cenab Şehabeddin ve en çok da Abdülhak Hâmid Tahran idi. Hâmid'i bu beğenişi, Paris'teki ilk yıllarında da sürdü. Fakat, Fransız edebiyatını yakından tanıyıp da onu Türk edebiyatı ile karşılaştırmaya kalkışınca, genç şairin düşüncesi de değişmeğe başladı. Türkiye'ye döndüğü zaman (1912), Türk Edebiyatı hakkındaki eski inancı tamamıyle değişmiş bulunuyordu. Ona göre, "divân Edebiyatı bir taklit edebiyatı idi ve bütünlükten mahrumdu. Halk Edebiyatında da bir bütünlük yoktu. Tanzimat'tan sonraki edebiyat da Fransa'dan gelme bir taklit edebiyatı idi ve bu taklitçilik Servet-i Fünun devrinde en üst derecesini bulmuştu. Üstelik Servet-i Fünun şiiri, kendi zamanının Fransız şiirini değil, daha önceki devirlerin Fransız şiirini taklit etmişti ve bu da apaçık bir gerilikti".

Paris'te bulunduğu sıralarda Fransız edebiyatında ilk belirtileri görülmüş olan "saf şiir"in cazibesinde kalan Yahya Kemal, kendi şiirlerini de bu şiir anlayışına uygun olarak yazmak istiyordu. Bir aralık, Batı şiirinin ilk kaynaklarına inmek gayesi ile, bir neo-hellenisme denemesine de girişti. Fakat, yabancı milletlerin geçmişi onu kendine fazla bağlayamadı ve Osmanlı tarihinin muhteşem devirlerine döndü. Bu arama ve deneme zamanının biraz fazla uzun sürmesi yüzünden, şiirlerini, ancak beş, altı yıl sonra, Yeni Mecmua'da, "Bulunmuş Sahîfeler" adı altında yayımlamağa başlayabildi (1918). Ona göre, birçok Türk devletleri içinde, yükseliş devrinde dünyada her bakımdan medenî bir üstünlük kurmuş ve onu uzun müddet sürdürmüş en büyük devlet olan Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihi, tema olarak, millî bir edebiyatı besleyebilecek güçte idi. Şairin, bu tutumu ile, aynı zamanda, I. Dünya Savaşı' nın sonlarında büyük bir çöküntü içinde bulunan Türklerin maneviyâtını kuvvetlendirmek gibi bir gayesi bulunduğu da düşü¬nülebilir. "Açık Deniz" şiirinden başlayarak "Akıncı, Mohaç Türküsü, İstanbul'u Alan Yeniçeriye Gazel, Barbaros Anıtı Kitabesi, Selîm-nâme, Süleymaniye'de Bayram Sabahı" gibi şiirlerinde epik bir atmosfer içinde işlediği millî tarih temasının yanı başında, başlıca temalar olarak, "aşk", "ölüm", "sonsuzluk" ve -Osmanlı medeniyetinin en güzel eserlerini bağrında saklayan- "İstanbul" sayılabilir. Şiirlerinde Nedim'den sonra İstanbul'u en çok dile getiren şair olan Yahya Kemal'in aşk şiirleri de oldukça fazladır. Yalnız tabiat tasvirlerinden oluşan şiirleri yoktur. Tabiatın ihtişamı önünde duyulan sonsuzluk duygusu ise, onu yakından ilgilendirir. Yahya Kemal'in şiirlerindeki nazım şekilleri, kullanılan temalarla ilgili olarak, değişiklikler gösterir. Bunun içindir ki, tarihî temaları işleyen şiirlerinde, divân nazmının şekilleri de göze çarpar. Vezin, bir tek şiirindeki (Ok) istisna ile, tamamıyle aruzdur. Sağlam bir üslûbcu ve titiz bir sanatçı olan şair, şiirlerinin dili ve üslûbu üzerinde özenerek durmuştur. Nazım şekilleri gibi, şiirlerinin vokabüleri de temalara göre değişir. Bu sebeble, tarihî temaları işleyen şiirlerinde, devrin atmosferini tam olarak verebilmek için, dilin de eskileştiği görülür. Bunların dışındaki şiirlerinde, konuşulan Türkçenin güzel örnekleri ile karşı karşıyayız. Dile kuvvetle hakim olan şairin, Türk şiirine çok değişik bir söyleyiş getirdiği muhakkaktır.


Kaynak: Akyüz, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1995.

Şiirleri

Mohaç Türküsü

Bizdik, o hücumun bütün aşkıyle kanatlı
Bizdik, o sabah, ilk atılan safta yüz atlı.

Uçtuk, Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle;
Canlandı o meşhur ova at kişnemesiyle!

Fethin daha bir ülkeyi parlattığı gündü :
Biz uğruna can verdiğimiz yerde göründü.

Gül yüzlü bir âfetti ki, her busesi lâle;
Girdik zaferin koynuna, kandık o visale.

Dünyâya veda' ettik, atıldık dolu dizgin;
En son koşumuzdur bu, asırlarca bilinsin!

Bir bir açılırken göğe, son defa yarıştık;
Allah'a giden yolda, meleklerle karıştık.

Geçtik hepimiz dört nala, cennet kapısından;
Gördük, ebedî cedleri bir anda, yakından...

Bir bahçedeyiz şimdi, şehîdlerle beraber;
Bizler gibi ölmüş o yiğitlerle beraber.

Lâkin kalacak, doğduğumuz toprağa, bizden
Şimşek gibi bir hâtıra, nal seslerimizden...


Akıncı

Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı, o gün dev gibi bir orduyu yendik!

Aktulgalı Beylerbeyi haykırdı: "İlerle!"
Bir yaz günü, geçtik Tuna'dan, kafilelerle...

Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan,
Şimşek gibi, Türk atlarının geçtiği yoldan,

Bir gün, dolu dizgin boşanan atlarımızla,
Yerden yedi kat arşa kanatlandık, o hızla...

Cennette bugün gülleri açmış görürüz de,
Hâlâ o kızıl hâtıra titrer gözümüzde.

Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı, o gün dev gibi bir orduyu yendik!


Ok

( Tâlim ve Terbiye Üstadı İhsan Bey'e)

Yavuz Sultan Selim Hân'ın önünde
Ok atan ihtiyar Bektaş subaşı,
Bu yüksek tepeye dikti bu taşı;
O gazî hünkârın mutlu gününde.

Vezîr, molla, ağa, bey takım takım,
Güneşli bir nîsân günü ok attı.
Kimi yayı öptü, kimi fırlattı.
En er keman-keşe yetti üç atım.

En son, Bektaş Ağa, çöktü diz üstü;
Titrek elleriyle gererken yayı,
Her yandan bir merak sardı alayı;
Ok uçtu, hedefin kalbine düştü!

Hünkâr dedi : "Koca, pek yaman saldın!
"Eğerçi bellisin benim katımda,
"Bir sır olsa gerek bu ilk atımda,
"Bu sihirli oku nereden aldın?"

İhtiyar, elini bağrına soktu;
Dedi ki : "İstanbul muhasarası
"Başlarken aldığım gaza yarası
"İçinden çektiğim, bu altın oktu!"


Sicilya Kızları

Sicilya kızları, uryân omuzlarında sebû,
Alınlarında da çepçevre gülden ef serler,
Yayar bu mahfile a'sâbı gevşeten bir bû;
Ve gözleriyle derinden bakar, gülümserler
Sicilya kızları, uryân omuzlarında sebû...

Hadîkalarda nevâ-gîr iken şadırvanlar,
Somaki kurnalarından gümüş sular dökülür;
Ve hep civara serilmiş kadîfe dîvânlar
İçinde, buseden ölmüş vücûdlar bükülür,
Hadîkalarda nevâ-gîr iken şadırvanlar...

Gerer beyaz kuğular nâzenîn boyunlarını;
Füsûn-ı nevm ile, görmez bu âteşin ravza
İçinde dalgalanan reng ü bû oyunlarını.
Dalar huzûz-ı rehavetle hâvzdan havza,
Gerer beyaz kuğular nâzenîn boyunlarını...


Ses

Günlerce ne gördüm, ne de bir kimseye sordum;
"Yâ Rab, hele, kalb ağrılarım durdu!" diyordum.
His var mı bu âlemde nekahat gibi tatlı?
Gönlüm, bu sevincin heyecaniyle kanadlı,
Bir taze bahar âlemi seyr etti felekte;
Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı Bebek'te...
Akşam... lekesiz, sâf, iyi bir yüz gibi akşam.
Tâ karşı bayırlarda tutuşmuş iki, üç cam;
Sakin koyu, şen cebheli kasrıyle Küçük Su;
Ardında, vatan semtinin ormanları kuytu.
Bir neş'eli hengâmede, çepçevre, yamaçlar;
Hep aynı tahassüsle meyillenmiş ağaçlar,
Dalgın duyuyor rüzgârın ahengini dal, dal...
Baktım, süzülüp geçti açıktan iki sandal.
Bir lâhzada, bir pancur açılmış gibi yazdan,
Bir bestenin engin sesi yükseldi Boğaz'dan.
Coşmuş yine bir aşkın uzak hâtırasıyle...
Aks etti, o yanmış tepelerden, sırasıyle;
Dağ, dağ o güzel ses bütün etrafı gezindi;
Görmüş ve geçirmiş denizin kalbine sindi.

Ânî bir üzüntüyle bu ru'yâdan uyandım;
Tekrar o alev gömleği giymiş gibi yandım...
Her yerden o, hem aynı bakış, aynı emelde;
Bir kanlı gül ağzında ve mey kâsesi elde.
Her yerden o, hem aynı güzellikle göründü!
Sandım bu biten gün, beni râm ettiği gündü.


Bir Başka Tepeden

Sana dün bir tepeden baktım azîz İstanbul!
Görmedim : Gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sâde bir semtini sevmek bile bir Ömre değer.

Nice revnaklı şehirler görülür dünyâda.
Lâkin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır, derim, en hoş ve uzun ru'yâda,
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen. sende yatan!

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz