Silikon Vadisine ve Teknoloji Dünyasına İçeriden Bir Bakış
kolai.com
Ana Sayfa
Yazı Ekle
Forumlar
Bilgi Bankası Kategorileri
Son Eklenen Bilgiler
Divan Edebiyatı
Osmanlıca Sözlük
Osmanlı Padişahları
Anadolu Beylikleri

Arama:
Bunlar da var
Şirket-i Hayriye
Osmanlı’nın gölgesi Ahıska
AZEB (Askeri Ordu)
Atatürk, nasıl ''cumhurbaşkanı'' oldu?
Kanuni Sultân Süleyman
Hacı Halil Paşa
Sunîzâde Mehmed Emin Efendi
Ermenek Meydan Camii
Acemi ocağının teşkilâtı
Çelebi Mehmet

Aradığınız soruların cevabını bulamadınız mı? Forumlarımızda sorun.

Ziya Paşa

Sayfadaki Başlıklar


Hayatı
Şiirleri

Hayatı

Abdülhamit Ziya Paşa (1829-1880), 1860'tan sonra Batılı Türk edebiyatının yaratılmasında şiirlerinden çok, düşünceleri ile hizmet etmiştir. İlk öğrenimini İstanbul'da yaptıktan sonra Sadâret kalemlerinden birine memur girmiş, zamanla Mustafa Reşid Paşa'nın dikkatini çekip saraya tavsiye edilmiş ve oraya kâtib olarak alınmıştır. Burada Fransızca öğrenmeğe başlayan Ziya Paşa, yavaş yavaş, Fransız edebiyatı ile de temasa geçti. Bir yandan da şiirle uğraşıyor, padişaha ve Reşid Paşa'ya kasideler yazıyordu. 1859'da yazdığı Tercî-i bend, ilk şöhretini sağladı. Zamanla, Abdülaziz'e tesir ederek politikalarını beğenmediği Ali ve Fuad paşalar aleyhinde onu tahrik ettiği için onların düşmanlığını kazanmış ve sonunda saraydan uzaklaştırılmıştır. Bundan sonra gerek İstanbul'da ve gerekse taşrada birçok idarî görevlerde bulunmuş ve 1867'de Mustafa Fazıl Paşa'nın davetini kabul ederek Paris'e kaçmıştır. Bu süre içinde ve sonradan, bazı tercümeler yaptı.

1868'de, Londra'da Namık Kemal ile Hürriyet gazetesini çıkarmaya başladı. 1870'te, Cenevre'de iken Hürriyet'i tek başına çıkarmağa devam ettiği gibi, meşhur Terkîb-i bend'ini de yayınladı. Paris'te bulunduğu sırada, 1866'dan beri patlak vermiş olan Girid isyanını ele alarak, Âli Paşa'nın şahsını ve politikasını mizah yoluyla ve şiddetle hicv eden üç bölümlük (kaside, tahmis, şerh) (nazım-nesir) Zafer-nâme'sini ve Abdülaziz'in padişahlıktaki veraset usulünü değiştirmek istediği hakkında çıkan söylentiler üzerine bu isteğe karşı çıkan ve iki mektuptan ibaret Verâset-i Saltanat-ı Seniyye'yi yazdı. 1871'de, Âli Paşa'nın ölümü üzerine, İstanbul'a döndü. Abdülaziz'in tahttan indirilmesine (1867) kadar Şûrâ-yı Devlet (Danıştay) üyeliğinde, V. Murad'ın Mâbeyn Başkâtibliği'nde ve Kanûn-ı Esâsî (Anayasa) Encümeni'nde bulundu. Bu arada, klasik İslâm şairlerinden (Arap, Fars, Türk) örnekler taşıyan Hârâbat (1874) adlı üç ciltlik büyük antolojisini, uzun bir manzum önsözle yayınladı. "Eski edebiyatın propagandasını yaptığı" suçlamasına yol açan bu eseri dolayısıyle, Namık Kemal'in Tahrîb-i Hârâbat ve Ta'kîb adlı eserlerinde çok ağır hücumlara uğradı. II. Abdülhamid tahta çıktıktan sonra, vezirlik rütbesi ile Suriye valiliğine tâyin edilerek, İstanbul'dan uzaklaştırıldı. Oradan Konya valiliğine gönderildi ve Adana valisi iken 1880'de öldü. Mezarı Adana'dadır.

Ziya Paşa'nın sağlığında kitap halinde yayımlanmamış olan şiirleri, ölümünden sonra, ilk olarak damadı Hamdi Paşa tarafından Eş’âr-ı Ziya adıyla 1881 yılında derlenip yayınlandı.

En eskisi 1851 tarihini taşıyan şiirleri ile Ziya Paşa, gerek lirizm ve fikir, gerekse sanat gücü bakımından Şinasi'nin çok üstünde ise de, Türk edebiyatının Batılılaşmasında onun kadar tesirli olabilmiş delildir.

Ziya Paşa'nın şiirleri, hece ile yazılmış birkaç şarkısı istisna edilecek olursa teknik bakımından tamamıyle divan nazmına bağlıdır. Hayallerinde ve duyuş tarzında da, eskiden ayrılmış sayılamaz. Onun şiirlerinde divan şiirinin hayal unsurlarına çok rastlanır. Kullandığı temalar içinde en geniş yeri tutan aşk temasında da, divan şiirinin anlayışını aşabilmiş değildir. Lirik manzumelerinde eski şiirin bütün estetik unsurları yer alır. Bu yönlerden Ziya Paşa'yı Batılı Türk edebiyatının tam bir temsilcisi olarak kabul etmeye imkân yoktur. Ziya Paşa'nın bütün batıcılığı, yazılarının fikir muhtevasından doğar. Ziya Paşa'da, Batılı bir edebiyat anlayışı vardır ve Türk edebiyatının da böyle bir edebiyata benzemesi isteğini ve zaruretini tamamıyle duymuştur. Bunun içindir ki, Hürriyet'te çıkmış olan Şiir ve İnşâ (1868) makalesinde, Türk edebiyatını modernleştirmenin ve millileştirmenin en üst derecesine birdenbire sıçrayıp, divan edebiyatını millî bir edebiyat olarak kabul etmez ve gerçek Türk edebiyatının halk edebiyatı olduğunu söyler.Fakat tam bir inkılâpçı zihniyeti ile savunduğu bu tezi, altı yıl sonra yayımladığı Harabat adlı şiir antolojisinin manzum önsözünde reddederek, halk edebiyatını küçümser ve divan edebiyatını göklere çıkarır. Bu açık çelişmedeki birinci davranışı onun medenîleşme zaruretinden hareket eden inkılâpçı yönünü, ikinci davranışı da alışkanlıklarından ve duygularından doğma muhafazakâr yönünü belirtirler. Düşünceleri ile inkılâpçı olan Ziya Paşa, duyguları ile tamamıyle alışkanlıklarına bağlıdır.


Gerek o günkü sosyal düzende şikâyetçi olduğu aksaklıklar ve gerekse kendi özel yaşayışının ızdırapları ile yakından ilgili olarak, felsefî konulu şiirlerinde, insandan, hayattan ve hatta bütün kâinatın düzeninden sürekli bir sızlanma ve bunun doğurduğu bir şaşkınlık, bir küçüklük duygusu ve huzursuzluk içindedir. Şair sanki sosyal bozuklukların kaynağını ve sebebini kainatın kuruluşundaki düzene bağlamak ister. Bu kuruluş; insan hayatını ıztırapla dolduracak bir düzende olduğu gibi, mahiyetinin gereğince anlaşılmasına imkân bulunmayış da insan için ayrı bir huzursuzluk sebebidir. Etrafımızı çeviren ve bizi tasaya ve huzursuzluğa götüren karanlıkları aydınlatabilecek tek ışık olan akıl da bu hususta yetersizdir. Böylece, koyu bir agnostisizm (aklın yetersizliği)e bağlanan ve dinin sınırlarını da aşamayan bu düşünüş tarzını tam bir serbest düşünüş olarak kabul etmeğe imkân yoktur. Metafizik meselelere karşı tecessüs duyan ve onlara kendince bir karşılık arayan -dinin çemberinden çıkamasa da- bu düşünüşü, sadece, serbest düşünüşe doğru bir yöneliş olarak kabul etmek daha doğru olur.

Divan edebiyatı kültürü ile yetişen ve gençliğinde bu şiiri sürdürmeğe çalışanlarla yakm dostluklar kurmuş olan Ziya Paşa'nın şiirlerinde, XVIII. yüzyıl şiirinin dil ve üslûb özellikleri de göze çarpar. Oldukça zengin bir hayal gücüne ve zarif duygulara sahiptir. Rindcesine bir edâ taşıyan aşk şiirlerinin yanıbaşında eski şiirin hakimane davranışı da mühim bir yer tutar ve asıl ününü de bu şiirlerine ve sosyal konulardaki hicivlerine borçludur.


Kaynak: Akyüz, Kenan,Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri 1860-1923, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1995.

Şiirleri

Terkîb-i Bend

1

Sâkî getir ol badeyi kim mâye-i candır
Ârâm-dih-i akl-ı melâmet-zedegândır

Ol mey ki olur saykal-ı dil ehl-i kemâle
Nâ-puhtelerin aklına bâdî-i ziyandır

Bir câm ile yap hatırı zîrâ dil-i vîrân
Mehcûr-ı hârâbat olalı hayli zamandır

Sâkî içelim aşkına rindân-ı Huda'nın
Rindân-ı Huda vâkıf-ı esrâr-ı nihandır

Sâkî içelim rağmına softa harisin
Kim maksadı Kevser emeli hûr-ı onandır

Aşk olsun o pîr-i mey-i perverde-i aşka
Kim badesi sad-sâle vü sâkîsi civandır

Pîr-i meye sor mes'elede var ise şübhen
Vaizlerin efsâneleri hep hezeyandır

Ben anladığım çarh ise bu çarh-ı çep-endâz
Yahşi görünür sureti amma ki yamandır

Benzer felek ol çenber-i fânûs-ı hayale
Kim nakş-ı temâsîli serî'ü'l-cereyandır

Sâkî bize mey sun ki dil-i tecrübet-âmûz
Endîşe-i encam ile vakf-ı halecandır

İç bade güzel sev var ise akl ü şuurun
Dünyâ var imiş yâ ki yok olmuş ne umurun

2

Yetmez mi bu kasrî reviş-i ağreb-i âlem
Bir menzile ermez mi aceb kevkeb-i âlem

Şimdi uyuyanlar o zamanda uyanırlar
Bir subha resîde olur âhir şeb-i âlem

Pâ-mâl eder encam kimin üstüne dönse
Ağâz edeli devre budur meşreb-i âlem

Bin böyle cihân-ı zer ü sîm olsa yetişmez
Mümkin mi ki is'af oluna matlab-ı âlem

Hâricden eğer olsa temaşasına imkân
Müdhiş görünür heykel-i müstağreb-i âlem

Almış yükünü şöyle ki seyrinde halelsiz
Bir zerre dahi kaldıramaz merkeb-i âlem

Ebnâ-yı beşerde kalacak mı bu muâdât
Bilmem ne zaman doğrulacak mezheb-i âlem

Her safhada bir şekl-i hakikat eder ibraz
Her gün çevirir bir varaka makleb-i âlem

Bin ders-i maârif okunur her varakında
Yâ Rab ne güzel mekteb olur mekteb-i âlem

Bu cism-i kesifin neresi merkez-i kuvvet
Yâ Rab ne matıyyeyle gezer kâleb-i âlem

Sübhâneke yâ men halaka'l-halka ve sevvâ
Sübhâneke sübhâneke sübhâneke el-fâ

3

Ey kudretine olmayan âğâz u tenâhî
Mümkin değil evsâfını idrâk kemâhî

Her nesne kılar varlığına hüsn-i şehâdet
Her zerre eder vahdetine arz-ı güvâhî

Hükmün kılar izhâr bu âsâr ile mihri
Emrin eder ibraz bu envâr ile mâhı

Dil-sîr-i bisât-ı ni'amın mürg-ı hevâyî
Sîr-âb-ı zülâl-i keremindir suda mâhî

Eyler keremin âteşi gül-zâr Halil'e
Mağlûb olur peşşeye Nemrûd-ı mübâhî

Zâlimlerin adlin ne zaman hâk edecektir
Mazlumların çıkmadadır göklere âhı

Bigânelere münhasır envâ'-ı huzûzât
Mihnet-zede-i aşkına mahsûs devâhî

Sensin eden ıdlâl nice ehl-i tarîki
Sensin eden ihdâ nice güm-geşte-i râhı

Hükmün ki ola mûciıb-i hayr ü şer-i ef’âl
Yâ Rab ne içindir bu evâmir bu nevâhî

Sendendir İlâhî yine bu mekr ü bu fitne
Bu mekr ü bu fitne yine sendendir İlâhî

Güftî bi-kün ü bâz zenî seng-i melâmet
Dest-i men ü dâmân-ı tu der-rûz-ı kıyamet

4

Bir katre içen çeşıne-i pür-hûn-ı fenadan
Başın alamaz bir dahi bârân-ı belâdan

Âsûde olanı dersen eğer gelme cihâna
Meydâna düşen kurtulamaz seng-i kazadan

SâbdtJtadem ol menkez-d me'mûn-ı rızâda
Vareste olup dâire-i havf u recâdan

Dursun kef-i hükmünde terâzû-yı adalet
Havfın var ise mahkeme-i rûz-ı cezadan

Her kim ki arar bûy-i vefa tâb'-ı beşerde
Benzer ana kim devlet umar zıll-i Hümâ'dan

Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmen
Baran yerine dün- ü güher yağsa semâdan

Erbâb-ı kemâli çekemez nakıs olanlar
Rencide olur dîde-i huffâş ziyadan

Her âkile bir derd bu âlemde mukarrer
Rahat yaşamış var mı gürûh-ı ukalâdan

Hail etmediler bu lugazin sırrını kimse
Bin kafile geçti hukemâdan fuzalâdan

Kıl san'at-ı üstadı tahayyürle temâşâ
Dem urma eğer arif isen çûn u çerâdan

İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez
Zîrâ bu terâzû o kadar sıkleti çekmez

5


Dehrin ne safa var acaba sîm ü zerinde
İnsan bırakır hepsini hîn-i seferinde

Bir reng-i vefa var mı nazar kıl şu sipihrin
Ne leyl ü nehârında ne şems ü kamerinde

Seyr etdi hava üzre denir taht-ı Süleyman
Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde

Hürr olmak eğer ister isen olma cihanın
Zevkında safâsında gamında kederinde

Canan gide rindan dağıla mey ola rızân
Böyle gecenin hayr umulur mu seherinde

Hayr umma eğer sadr-ı cihan olsa da bi'1-farz
Her kim ki hasâset ola ırk u güllerinde

Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim
Gaflet ile görmez kuyuyu reh-güzerinde

Anlar iki verir lâf ile dünyâya nizâmât
Ban dürlü teseyyüb bulunur hanelerinde

Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde

Ben her ne kadar gördüm ise ba'zı mazarrat
Sâbit-kademim yine bu re'yin üzerinde

İnşâna sadâkat yaraşır görsede ikrah
Yardımcısıdır doğruların hazret-i Allah

6

Gadr ede reayasına vâlî-i eyâlet
Dünyâda vü ukbâda ne zillet ne rezalet

Lâyık mıdır inşân olana vakt-ı kazada
Hak zahir iken bâtıl için hükmü imâlet

Kâdî ola da'vâcı vü muhzır dahi şâhid
Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet

Ey mürtekib-i har bu ne zillet ki çekersin
Birkaç kuruşa müddet-i ömrünce hacâlet

La'net ola ol mâla ki tahsiline anın
Yâ dîn ola yâ ırz u ya nâmûs olan âlet

Âdem olanın hayr olur âdemlere kasdı
İnsanlığa insanda budur işte delâlet

İnsân ana derler ki ede kalb-i rakîki
Alâm-ı benî-nev'i ile kesb-i melâlet

Adem ana derler ki garazdan ola salim
Nefsinde dahi eyleye icrâ-yı adalet

Sâdık görünür kisvede erbâb-ı hıyanet
Mürşid sanılır vehlede ashâb-ı dalâlet

Ekser kişinin sûretine sîreti uymaz
Yâ Rab bu ne hikmettir İlâhî bu ne halet

Ümmîd-i vefa eyleme her şahs-ı dağalde
Çok hacıların çıkdı haçı zîr-i bağalde

7

Bir abd-i Habeş dehre olur baht ile sultân
Dahhâk'in eden mülkünü bir Gâve perişan

İkbâline idbârına bel bağlama dehrin
Bir dâirede devr edemez çenber-i devrân

Zâlim yine bir zulme giriftar olur âhir
Elbette olur ev yıkanın hanesi vîrân

Ekser görülür çünki ceza cins-i amelden
Encamda inenden olur rahne-i sûhân

Tezkîr olunur la'n ile Haccâc ile Cengiz
Tebcil edilir Nûşirevân ile Süleyman

Kâbil midir elfâz ile tağyîr-i hakikat
Mümkin mi ki tefrik oluna küfr ile îmân

Bir hâkden inşâ olunur deyr ile mescîd
Birdir nazar-ı Hak'da mecûs ile müselmân

Her derdin olur çâresi her inleyen ölmez
Her mihnete bir âhir olur her gama pâyân

Geh çâk olunur dâmen-i pâkîze-i ismet
Geh iffet eder âdem-i ârâyiş-i zindân

Sabr et siteme ister isen hüsm-i mükâfat
Fikr eyle ne zulm eylediler Yûsuf'a ihvân

Zâlimlere bir gün dedirir kudret-i Mevlâ
Ta’llahi le-kad âsereka'llâhü aleynâ

8

Her şahsı harîm-i Hak'a mahrem mi sanırsın
Her tâc giyen çulsuzu Edhem mi sanırsın

Dehri araşan binde bir âdem bulamazsın
Âdem görünen harları âdem mi sanırsın

Çok mukbili gördüm ki güler içi kan ağlar
Handan görünen herkesi hurrem mi sanırsın

Bil illeti kıl sonra müdâvâta tasaddî
Her merhemi her yâreye merhem mi sanırsın

Kibre ne sebeb yoksa vezirim deyü gerçek
Sen kendini düstûr-ı mükerrem mi sanırsın

Ey müftehir-i devlet-i yek-rûzed dünyâ
Dünyâ sana mahsûs u müsellem mi sanırsın

Hâlî ne zaman kaldı cihan ehl-i tama'dan
Sen zâtını bu âleme elzem mi sanırsın

En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun
Sen herkesi kör âlemi sersem mi sanırsın

Bir gün gelecek sen de peşîmân olacaksın
Ey gonca bu cem'iyyeti her dem mi sanırsın

Nâ-merd olayım çarha eğer minnet edersem
Çevrinle senin ben keder etsem mi sanırsın

Allah'a tevekkül edenin yaveri Hak'tır
Nâ-şâd gönül bir gün olur şâd olacaktır

9

Pek rengine aldanma felek eski felektir
Zîrâ feleğin meşreb-i nâ-sâzı dönektir

Yâ bister-i kemhada ya viranede can ver
Çün bay u gedâ hâke beraber girecektir

Allah'a sığın şahsı halimin gazabından
Zîrâ yumuşak huylu atın çiftesi pektir

Yakdı nice canlar o nezâketle tebessüm
Şîrin dahi kasdetmesi cana gülerektir

Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma
Zer-dûz palan ursan eşek yine eşektir

Bed-mâye olan anlaşılır meclis-i meyde
İşret güher-i âdemi temyize mihektir

Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir

Nâ-danlar eder sohbeti nâ-danla telezzüz
Dîvânelerin hem-demi dîvâne gerektir

Afv ile mübeşşer midir ashâb-ı merâtib
Kânûn-ı ceza âcize mi hâs demektir

Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efrâz
Birkaç kuruşu mürtekibin câyı kürektir

Îmân ile din akçadır erbâb-ı gınâda
Nâmus u hamiyyet sözü kaldı fukarada

10

İkbâl için ahbabı siâyet yeni çıktı
Bilmez idik evvel bu dirayet yeni çıktı

Sirkat çoğalıp lafz-ı sadâkat modalandı
Nâmûs tamâm oldu hamiyyet yeni çıktı

Düşmanlara ahbabını zem oldu zarafet
Dil-dârdan ağyara şikâyet yeni çıktı

Sâdıkları tahkîr ile red kaide oldu
Hırsızlara ikram u inayet yeni çıktı

Hak söyleyen evvel dahi menfur idi gerçi
Hâinlere amma ki riâyet yeni çıktı

Evrak ile i'lân olunur cümle nizâmât
Elfâz ile terfîh-i raiyyet yeni çıktı

Âciz olanın ketm olunur hakk-ı sarîhi
Mahmîleri her yerde himâyet yeni çıktı

İsnâd-ı taassub olunur merd-i gayûra
Dinsizlere tevcîh-i reviyyet yeni çıktı

İslâm imiş devlete pâ-bend-i terakkî
Evvel yoğ idi işbu rivayet yeni çıktı

Milliyyet-i nisyân ederek her işimizde
Efkâr-ı Fireng’e tabaiyyet yeni çıktı

Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık
Zîrâ ki ziyan ortada bilmem ne kazandık

11

Zâhirde görüp bizleri sanma ukalâyız
Biz bir sürü âkil sıfatında budalâyız

Âkil denilir mi bize kim hâli bilirken
Dil-dâde-i âlâyiş-i nîreng-i hevâyız

Yârân-ı vatandan bizi özler bulunursa
Düşdük sefer-d gurbete muhtâc-ı duayız

Terkîb-i acîbiz iki hâsıyyetimiz var
Ahbabımızın devletiyiz hasma belâyız

Güncîde durur hırkamız altında künûzât
Dervişleriz gerçi nazarda fukarayız

Ukbâya yarar bir işimiz yok ise bârî
Âzâde-de-dil şâibe-i zerk ü riyayız

Devletlülere bizleri tahkir düşer mi
Biz âciz isek de yine mahlûk-ı Huda'yız

Bir âfet-i hun-hâra esîr oldu gönül kim
Her nâzma her lâhzada bin kerre fedayız

Hâtırda durur sohbetinin lezzeti hâlâ
Gerçi o şereften nice yıldır ki cüdayız

Her çevrine râzîleriz ey şâh-ı melâhat
Bizler ki kuluz mu'tasım-ı bâb-ı rızâyız

İster bize lutf eyle diler bizden ırağ ol
Dünyada heman sen şeref ü şân ile sağ ol

12

Her millet için bir düziye adlini âm et
Fikr-i gazab-ı hazret-i Ma'bûd-ı enam et

Bevvâl-i çeh-i Zemzem-i la'netle anar halk
Sen Ka'be gibi kendini hürmetle be-nâm et

İncinmemek istersen eğer mülk-i fenada
Bir kimseyi incitmemeğe hasr-ı meram et

Bir yerde ki yok nağmeni taıkdîr edecek gûş
Tazyi'-i nefes eyleme tebdîl-i makam et

Avrat gibi mağlûb-ı hevâ olma er ol er
Nefsin seni ram etmeye sen nefsim râm et

Mânend-i şecer nâbit olur sabit olanlar
Her kangı işin ehli isen anda devam et

Noksanını bil bir işe yâ başlama evvel
Yâ başladığın kârı pezîrâ-yı hitâm et

Uğrarsa sabâ râhın eğer semti Irak'a
Bağdâd eline doğru dahi azm-i hıram et

Merdân-ı sühan-dânı ziyaret edip andan
Âdâb ile var ravza-i Rûhî'ye selâm et

Tahsinini arz eyleyip evvelce Ziyâ'nın
Bu beyti huzurunda oku hatm-i kelâm et

Meydân-ı sühanda yoğiken sen gibi bir er
Bir şâir-i Rûm oldu sana şimdi beraber


Kaside

(Abdülazîz için)

Girdi bir hâl-i nizâma hey'et-i rûy-i zemin
Oldu şâmil âlemi eltâf-ı Rabb-il-âlemîn
Eyledi kesb-i hayât-i taze halk-i kâinat
Doldu envâr-i meserretle kulûb-i müminin
Buldu ahvâl ü umûr-i memleket feyz-i cedîd
Geldi erbâb-i fütur ü ye'se hep şevk-i nevîn
Kapladı deryâ-yı sevk u şâdmânî âlemi
Zail oldu yeryüzünden nâle-yi âh ü enîn
Tuttu dünyâyı ferah bu rütbe kim mümkün değil
Rûy-i arz üzre bulunmak bir dil-i zâr ü hazîn
Bir saadet bir şeref kesb etti kim pehnâ-yı arz
Dîde-yi hasretle bâlâdan bakar çerh-i berin
Herkesin vechinde bir reng-i beşâşet müncelî
Kalmadı ehl-i melal ü hüznde çîn-i cebîn
Oldu şâdân cümle dostân mülk ü millet vaktidir
Garka-yi âlâm ü ekdâr olsun a'dâ-yi mehîn
Müjdeler kim geldi hengâm-i saadet gitti gam
Zahir olsunlar bütün gayret-keşân-i mülk ü dîn
Yâni Han Abdülazîz ikbâl ile kıldı cülus
Verdi taht-i şevkete bir şevket-i bâlâ-terîn
Ol şehinşâh-i felek-rütbet ki böyle vasf eder
Nâm-ı pâkin yâd eden her nükte-dâr ü nükte-bîn
Şehriyâr-i nâm-ver sultân-ı İskender-siyer
Pâdişâh-i bahr ü berr dâd-âver-i dâniş-karîn
Dâver-i sâhib-adâlet sâh-ı Farûki-sıfat
Mâhi-yi zulm ü dalâlet hâmi-yî şer'-i mübîn
Sâye-yi Yezdan hidîv-i kâm-rân şâh-i cihan
Hüsrev-i sâhib-kıran dâniş-ver-i sâhib-yâkîn
Saltanat devlet vücûd-i şevketliye kâm-rân
Ma'rifet hikmet kemâl-i rağbetiyle kâm-bîn
İzz ü rif'at şevket-i şahanesinden müstefîz
Feyz ü nusret himmet-i pâkîzesinden müsteîn
Kubbe-yi devran der-i ikbâline bir âsitân
Atlas-i gerdun kad-i iclâline bir âsetîn
Kande azm eyler ise nasr ü saadet hem-rikâb
Kande ârâm eylese izz ü celâlet hem-nişîn
Bir müsâid mülke sâhibtir ki sehven hâkine
Her kim olsa dâne-rîz olur sonunda nukre-çîn
Bir dil-âver askere mâlik ki hengâm-i vega
Her birisi görünür a'dâya bir şîr-i garîn
Ol şeh-i zî-şan ki tîğ-i satveti lerzân kılar
Gerçi hurşîdin melâzıdır sipihr-i çâr-mîn
Bir Süleyman'dır ki fikr-i sâibiyle döndürür
Parmağında çenber-i gerdûnu mânend-i nigîn
Safder-i Hayder-şiyem kim bir nazarda mahv eder
Saff-ı düşmen fil-mesel olsa cibâl-i âhenîn
Şeh-süvâr-i şîr-dil kim kahramâne esbine
Ruhsat-i cevlân verip ger eylese tahrîk-i zîn
Şark u garbı tayy edip evvel kademde irkilir
Arsa-yi tûl-i emel olsa eğer sath-i zemîn
Devr-i Âdem'den beri görmüş mü çeşm-i rûzigâr
Böyle şâh-i ehl-perver böyle hâkan-i rezîn
Tıynet-i pâki gibi tıynet yaradılmış değil
Dest-i Kudret olalı terkîb-bend-i mâl ü tîn
Dâver-â dâd-âver-â şâh-i maârif-perverâ
Ey hidîvî kadr-dân ey pâdişâh-i nükte-bîn
Sensin ol hâkan-ı a'zam kim eder ta'zîm ile
Âsitânında havâkîn-i cihan vaz'-i cebîn
Bir şerâfet geldi fevkal'âde taht-i devlete
Ol mekânda olalı zât-i hümâyûnun mekîn
Gelmedi zâtın gibi bir şâh-ı kâmil âleme
Gerçi geldi âleme pek çok mülûk-i kâm-bîn
Pâdişâhım sensin ol sâhib-zuhûr-i muntazar
Kim yed-i lûtfun eder ihyâ-yı emr-i mülk ü dîn
Ma'rifet sende kerem sende adalet sendedir
Hâsılı hep sendedir mecmû'-i ahlâk-i güzîn
Çünki vardır sende bu gayret bu himmet şübhesiz
Her işinde mazhar-i tevfîk eder Rabb-i muîn
Eyledin erbâb-ı istihkaaka tevfîz-i umur
Matlâbın üzre olur câri mesâlih ba'd-ez-în
Hak sebeb halk eyledi zâtın nizâm-ı âleme
Sendedir halkın ümîdi ey imâm-il-müslimîn
Merhamet kıldı Cenâb-ı Hak bu mülk ü millete
Sen müeyyedsin Huda'dan anladım hakk-el-yakîn
Şark u garba var yürü ikbâl ile simden geru
Feth ü nusret pîş-gâhında müheyyadır hemîn
Bende-yi hâssın Ziya âsâ eder böyle duâ
Secdeye vardıkça sükkân-i semâvât ü zemîn
Ey Hüdâvend-i ezel ey Halik-î kevn ü mekân
Yâ İlâh-il-âlemîn ü yâ Mücîb-üs-sâilîn
Mihr ü mâh ettikçe devrân arsa-yî eflâkte
Eyledikçe birbirin ta'kîb eyyam ü sinîn
Ol şeh-i âlem-penâhı nâil-i maksûd edip
Eyle taht-î şevketinde izz ü rif'atla mekîn
Zâtını eyle serîr-i saltanatta ber-devâm
Kıl vücûd-i pâkinî cümle hatâlardan emîn
Üstümüzden eksik etme sâye-yi şahanesin
Zâtına her hâlde her kârda sen ol muîn


Gazel

Diyâr-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i İslâm’ı bütün viraneler gördüm
Bulundum ben dahî dâr-üş-şifâ-yi Bâb-ı Âlî'de
Felâtûn'u beğenmez anda çok dîvâneler gördüm
Huzûr-i gûşe-yi mey-hâneyi ben görmedim gitti
Ne meclisler ne sahbâlar ne işret-hâneler gördüm
Cihan nâmındaki bir maktel-i âma yolum düştü
Hükümet derler anda bir nice salh-hâneler gördüm
Ziya değmez humarı keyfine mey-hâne-yî dehrin
Bu işret-gehte ben çok durmadım amma neler gördüm


Şarkı

Niçin nâlendesin böyle
Gönül derdin nedir söyle
Seni ben istemem öyle
Gönül derdin nedir söyle

Kimin aşkıyle nâlânsın
Kimin hicriyle sûzânsın
Neden böyle perişansın
Gönül derdin nedir söyle

Nedir bu sendeki hayret
Buna var bir sebeb elbet
Merak oldu bana gayet
Gönül derdin nedir söyle

Havalandın bugünlerde
Ne yel esti aceb serde
Deva olmaz mı bu derde
Gönül derdin nedir söyle

Çekildin seyr-i gülşenden
Kaçarsın şimdi de benden
Usandım gayri ben senden
Gönül derdin nedir söyle


Kıt'a

Yâ Rab ne eksilirdi deryâ-yı izzetinden
Peymâne-yi vücûda zehr-âb dolmasaydı
Âzâde-ser olurdum âsîb-i derd ü gamdan
Yâ dehre gelmeseydim yâ aklım olmasaydı

Bize her konuda çekinmeden yazabilirsiniz