Ana Sayfa

www.OsmanliMedeniyeti.com
Osmanlı Kültür ve Medeniyeti Hakkında Herşey

www.infoTurkish.com
Herşey Hakkında Türkçe Bilgi

Osmanlıca Türkçe Lügat

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Arabçaya göre harfinin okunuşu. Ebced hesabında iki sayısını ifade eder. Mektup ve eski evraklarda Receb ayına işarettir.
BÂ-İ CERRE Arabçada kendinden sonraki kelimeyi "esre" okutan bâ. (Bismillâhi'deki gibi).
BÂ-İ KASEM Arabçada yemin maksadı ile kelime başına getirilen bâ. $ "Billâhi" gibi. * Farsçada: Bâ $ diye yazılırsa; ile, beraber, birlikte, sâhip mânalarına gelir. Arapçadaki Zû gibidir.
BA' Kulaç. * Erişme. * Yetme. * Kuvvet, kudret, beceriklilik. * şeref, kerem. * Vergili, verimli olma.
BAAD Helâk olmak.
BA-ANKİ Şu sûretle ki, o şartla ki.
BAAS (Bak: Ba's)
BA-ASAM Günahlarla.
BÂB Kapı. * Kısım. * Mevzu. * Fasıl. Bölüm. Parça. Kitab. * Hususi madde. * Sığınacak yer. * İş. * Şekil. * Tövbe.
BÂB-I ÂLEM Âlemin kapısı. Herkesin girip çıktığı yer.
BÂB-I ÂLÎ Yüksek kapı. * Tanzimattan önce sadrazam kapılarının, daha sonra da hükümet dairelerinin çoğunun içinde toplandığı bina. * Mc: Osmanlı Hükümeti.
BÂB-I ÂSAFÎ Tar: Sadrazam konağı.
BÂB-I FETVA Eskiden şeyhülislamların oturduğu daire. Fetvalar burada verilirdi.
BÂB-I HÂNE f. Hırsızların yeri. * Fuhuşhane. * Tembeller yurdu.
BÂB-I HIFZ VE HAFÎZİYET Cenab-ı Hakk'ın herşeyi muhafaza edip varlığını devam ettirmesi bahsi.
BÂB-I HİKMET Cenab-ı Hakk'ın herşeyi hikmetli ve maslahatlı yaratması bahsi.
BÂB-I HÜKÜMET Hükümet dairesi, hükümet kapısı.
BÂB-I HÜMAYUN Topkapı Sarayı'nın ilk kapısı.
BÂB-I İHYA VE İMATE Öldürmek ve diriltmek bahsi ve mevzuu.
BÂB-UL MENDEB Kızıldeniz'de Hint Denizi yakınlarında bulunan bir boğazın adı.
BÂB-I SAADET Saadet kapısı. * Sultanın sarayı. * İstanbul şehri.
BÂB-I SERASKERÎ Serasker kapısı. Eski Milli Müdafaa Vekâleti. Milli Savunma Bakanlığı. Şimdiki İstanbul Üniversitesi'nin kapısı.
BÂB-I ŞERÎF Konya'da bulunan Mevlana türbesinin kapısı.
BÂB f. Lâyık, uygun, münasib, elverişli. * Hayır, uğur.
BAB(A) f. Evlat sahibi erkek. Ata, ecdat. * Gemi halatlarının bağlandığı yer. * İnşaatta ağırlıkların bindirildiği direk. * Mânevi rehber, şeyh. * Bektaşi şeyhi. * Hayırhah ve muhterem. * Daha çok zencilerde olan bir hastalık cinsi.Aile reisi babadır. Babanın hayatta en büyük eseri, yetiştireceği hayırlı evlâttır. Evlâdın yaptığı hayır ve sevap işleri, onu yetiştiren babanın amel defterine de geçer. Her baba çocuğunu müslüman olarak yetiştirmekle görevlidir. Evlâd da dine aykırı olmayan emirlerini saygı ile yerine getirmekle yükümlüdür. İslâm ailesinde baba-evlat ilişkisi sadece bu dünya hayatıyla sınırlı değildir. Ebedi âlemde de devam edeceği esasına göre olur.
BABA-YI ÂLEM Hz. Adem (A.S.)
BABA-YI ATİK Babaeski. (Trakya'da bir şehir)
BABACAN Biraz kalender davranışlı, cana yakın.
BABAYAN (Baba. C.) f. Tarikat babaları, şeyhleri. Bektaşi şeyhleri.
BABAYİĞİT Yetişmiş delikanlı, tam bedenî kuvvetini almış genç. Cesur, yiğit.
BA-BERAT Berat ile.
BABET f. Bent, fırka. * Münasip bir şey. Taalluk, münasebet, alâka, ilişki.
BABEYN İki kapı. * Mc: Dünya ve âhiret.
BAB HARCI Mahkemelerde kadıların, naiblerin, mal ve mukataa kalemlerinde bulunan memurların aldıkları bir nevi harç.
BÂBİL Asurlular devrinde Irak'ta kurulan şehirlerden biri. Bağdat'ın aşağı tarafında bulunan ve büyücülüğünden dolayı, eski edebiyatımızda "Çeh-i Bâbil" olarak yer alan ve birçok dillerin meydana gelmesi bakımından da adı geçen "Bâbil Kulesi"nin bulunduğu ilkçağdan kalma bir şehir.
BÂBİL KULESİ Tevrat'ın rivayetine göre Hz. Nuh'un (A.S.) oğulları tarafından gökyüzüne ulaşmak için yaptırılmış büyük bir kuledir. Rabbimiz bu kulede çalışmakta olanların dillerini değiştirmiş ve birbirlerini anlamaz hale getirmiştir. Bundan dolayı tamamlanamamış ve 72 dil burada meydana gelmiştir. (Buna "tebelbül-i akvam" denir.) Müslümanlıkta, bu kuleyi Nemrud'un gökyüzüne yükselerek Allah'ın işlerine karışmak maksadıyla yaptırmış olduğu rivayet edilir. Milâttan önce yaşamış olan eski Yunan tarihçisi Herodot, Bâbil'deki Baal Ma'bedinin gayet yüksek bir kule olduğunu seyahatinde görerek anlatmıştır ki; Bâbil ve Nemrut Kulesi denen şeyin bu olması ihtimali vardır. (T.L.)
BABUR (Zahirüddin Muhammed) Hindistan'da büyük Müslüman Türk devletinin kurucusu ve Timur'un beşinci göbekten torunudur. Fergana Emiri olan babası Ömer Şeyh'in ölümünden sonra tahta geçmiştir. (1494)
BABUR-NAME f. Bâbur Şah'ın Vekayi ismindeki meşhur hatıra kitabı.
BABÜK Ahmak, sersem adam.
BABZEN f. Ağaçtan veya demirden yapılmış olan kebap şişi.
BA'C Karına dürtmek, karın yarmak.
BÂC f. Vergi. * Kudretli hükümdarın zayıf olan hükümdardan aldığı vergi. * Eskiden halktan alınan öşür veya haraç ve gümrük vergisi. * Renk. * Çeşit.
BÂC-I KIRTIL Hayvanlardan alınan vergi.
BÂC-BÂN f. Geçiş vergisi tahsildarı. Bac toplayan memur.
BACENG f. Baca. * Ufak pencere. Tepe penceresi.
BÂC-GİR f. Vergi toplayan kimse. Vergi toplama memuru.
BÂC-GÜZAR f. Vergi veren, haraç veren. * Geçiş parasına tâbi.
BÂD f. Yel. Rüzgâr. Soluk. Nefes.
BÂD-I BERÎN Sabah rüzgârı. * Lâtif hava.
BÂD-I CEM Hz. Süleyman Peygamberin hükmettiği yel, rüzgar.
BÂD-I CENUBÎ Güney rüzgârı.
BÂD-I HAZÂN Sonbahar rüzgârı.
BÂD-I HEVÂ Hevâ ve heves. Eğlence. Bedava. Boş.
BÂD-I PÜRGÛ Devamlı sesler çıkaran, ıslık çalan rüzgar.
BÂD-I SABÂ Baharda esen hafif ve hoş rüzgar, seher yeli.
BÂD-I SEMÛM Çölde, sıcakta gündüz esen sıcak yel. Sam yeli. Zehirli rüzgâr.
BÂD-I SUBH Sabah rüzgârı.
BÂD-I ŞİMALÎ f. Kuzey rüzgârı. * Nefes, soluk. * Ah sesi, ah çekme. * Allah'ın inâyeti. * Medih. * Söz. * Büyüklük taslama, kibirlilik. * şarap.
BÂD-I TECELLİ Tecelli rüzgârı. * Kader.
BÂDÎ Rüzgâra ait. * Muvakkat. Geçici.
BÂD f. "Olsun, ola, olaydı" mânasına gelir ve kelimelerin sonuna getirilir. Meselâ: Aferin bâd $ : Aferin olsun. Çok yaşa. Afiyet bâd $ : Afiyet olsun.
BA'D Zaman zarfıdır ve te'hir ifade eder. * Helâk olmak mânâsına mastardır.
BAD' Kesmek. Yarmak. * Suya kanmak.
BAD'A (C.: Bida') Et parçası.
BA-DAD f. Adaletli, âdil, sâdık, doğru.
BADAM f. Badem.
BADAME f. İpek kurdu. * Zincir halkası. * Et beni. * Nazarlık. * Süslü şey. * Eski hırka.
BADAŞ f. Mükâfat.
BAD-BAN f. Yelken. * Gemi sereni.
BAD-BAZ f. Yelpaze.
BAD-BEDEST f. Elinde avucunda birşey bulunmayan. İflas etmiş.
BAD-BER f. Uçurtma. * Daima kendini methettiği halde elinden bir iş gelmiyen kimse.
BAD-BİZ f. Yelpaze.
BADD Az az akmak. * Nazik deri.
BAD-DAR f. Mağrur, kibirli. * Divane, deli. * İri vücut, şişman. * Hiç bir işle alâkası bulunmayan kişi.
BA'DE Sonra.
BÂDE f. şarap, içki. Kadeh. (İçkinin her çeşiti haramdır, büyük günahtır. İnsan sağlığına zararları ilmî bir gerçektir. Aile, cemiyet hayatı ve ahlâk için de yıkıcıdır. İçkiden ve içenlerden uzak durmak gerekir.)
BÂDE-İ İKBAL İkbal şarabı. Yüksek mevkide bulunmanın verdiği geçici neşe ve keyif.
BA'DE BU'DİN Hayli zaman geçtikten sonra, neden sonra.
BAD-EFRA(H) f. Mücazât, ceza. * Bir çeşit fırıldak.
BA'DEHÂ, BA'DEHÛ Bundan sonra. Ondan sonra.
BA'DE HARAB-İL BASRA Basra harab olduktan sonra. * Mc: İş işten geçtikten sonra.
BA'DEHUM Onlardan sonra.
BÂDEKEŞ İçki içen.
BA'DEL EDA (Ba'de-l edâ) Yapıldıktan sonra.
BA'DEL HARB (Ba'de-l harb) Muharebeden, harpten sonra.
BA'DEL İFA (Ba'de-l ifâ) Yapıldıktan, ifâ edildikten sonra.
BA'DEL MEVT (Ba'de-l mevt) Ölümden sonra.
BA'DEL MİLAD (Ba'de-l milâd) Milâddan sonra. Tarih başlangıcı kabul ettikleri seneden sonra.
BA'DEL MUSÂLAHA (Ba'de-l musâlaha) Musâlahadan, barıştan sonra.
BA'DEL MÜTÂLAA (Ba'de-l mütâlaa) Mütâlaa ettikten sonra, okuduktan sonra.
BA'DEL YEVM (Ba'de-l yevm) Bugünden sonra.
BA'DEMA (Minba'd, fimâba'd) Ondan sonra. Bundan sonra. Bundan böyle.
BADEMCİK Tıb: Boğazın iki tarafında, badem biçimindeki bezler.
BADEN Semiz, iri gövdeli kimse.
BA'DETTEŞEKKÜL (Ba'de-t teşekkül) Teşekkül ettikten sonra, oluştuktan sonra.
BA'DEZA (Ba'dezin) Bundan sonra.
BA'DEZZEVAL (Ba'de-z zevâl) Zevalden sonra, sona erdikten sonra.
BA'DEZZUHR (Ba'de-z zuhr) Öğleden sonra.
BAD-GÂN f. Bekçi, gözetici, gözeten. * Hazinedar.
BAD-GÂNE f. Kafesli pencere.
BAD-GERD f. Kasırga.
BAD-GÎR f. Vantilatör. * Baca. * Semaver ve nargilenin başlığı.
BAD-HERZE f. Büyü, sihirbazlık. * Letâfet, güzellik.
BADİ' Deniz içinde olan ada. * Et. * Deri.
BADİ f. Geçici. * Havaya veya rüzgâra âit.
BADİ Sebeb. İllet. Mûcib. Vesile. * Zâhir ve âşikâr olan. * Halkeden. Hâlık. Yaratan.
BADİA Derisini ve etini yarıp kanatmış olan, fakat kanı çıkmayıp akmayan baş yarası.
BADİH (Bâdihe) Beklenmedik ziyaret. * Erkek ziyaretçi. * Birden bire gelen ilham. * Ansızın, âniden.
BADİLE (C.: Bâdil) Koltukla meme arasında olan et.
BADİN Şişman, bedeni büyük, iri vücutlu.
BADİNC f. Hindistan cevizi.
BADİNCAN f. Patlıcan.
BADİR Hemen yapmak isteyen. * Birdenbire vuku bulan. * Dolunay. * Büyümüş (çocuk). * Olgun (meyva).
BADİRE Birdenbire meydana gelen hâl. Felâket. Musibet. * Kabahat. * Birden, zahmetsizce söylenen söz. * Kılıcın, namlunun veya her çeşit nebatın ucu. * Zor geçit.
BÂDİYE f. Kır. Ova. * Sahrâ. Çöl.
BÂDİYET-ÜŞ-ŞAM Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşip denize döküldükleri yerden, batıya doğru uzanan çöl.
BADK Tükürmek.
BAD-NÜMA f. Rüzgârın esme istikametini gösteren âlet. * Fırıldak.
BAD-PA(Y) f. Ayağı çabuk olan (at ve sâire).
BAD-PER f. Kağıttan yapılmış olan uçurtma. * Hodbin, kendini beğenen ve öven kimse. * Kamçı topacı.
BAD-PEYMA f. Başıboş, boş gezen, âvâre, serseri.
BAD-REFTAR f. Rüzgâr gibi hızlı yürüyen. Çabuk ve hızlı koşan, sür'atli.
BAD-SENE f. Kibirli, mağrur. Büyüklük taslıyan. * Kötü niyetli.
BAD-SER f. Mağrur, kibirli. * Serkeş, isyânkar, âsi. * Taassub ehli, mutaassıb.
BAD-SEYR f. Hızlı yürüyen, rüzgâr gibi koşan, ayağına çabuk.
BAD-SÜVAR f. Koşu atı, hızlı yürüyen at. * Hızlı giden atlı.
BAD-ZEHR f. Panzehir.
BAD-ZEN f. Yelpâze.
BÂF f. Dokuyan, dokuyucu mânâsına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ:
ZER-BÂF Sırma dokuyan.
BAĞ f. Büyük bahçe. Bostan. * Üzüm asmaları bulunan yer. * Üzüm asması.
BAGAJ Fr. Yolcu eşyası. * Yolcu eşyası koymaya mahsus yer, yolcu eşyası vagonu.
BAGAL (C.: Bigâl) Katır.
BAGAL f. Koltuk.
BAGAN f. Bahçeler. Bostanlar.
BAGAR Bir yakıcı hastalıktır ki devede vâki olur; suyu içip kanmaz ve sonunda ondan helâk olur.
BAGARE Şiddetle yağan yağmur.
BAGAT (Bağ. C.) Bağlar, üzüm bağları.
BAGAYA (Bagiyy. C.) Fahişeler.
BAGBAGA Evmek, acele.
BAG-BAN f. Bahçıvan, bağcı. Bahçe bekçisi.
BAG-BANÎ f. Bahçıvanlık, bağcılık. Bağ bekçiliği.
BAG-ÇE f. Bahçe.
BAGDA' şiddetli nefret, hiç sevmemek.
BAĞDADÎ Bağdad şehrine mensub. Bağdad ahalisinden olan. Bağdadlı. * Dar, ensiz tahta pervazlarından yapılmış ve üstü sıvanmış bölme veya tavan.
BAGEL f. Ilık su. Sıcak ve soğuk olmayan, harareti ikisinin arasındaki bir ısıda olan su.
BAGGAL (Bagl. dan) Katırcı.
BAGİ İsteyen. * Zâlim. * İsyan etmiş. Asi. Yoldan sapmış. * Fık: İmâm-ı Adile âsi olan.
BAGİLİK Serkeşlik, âsilik.
BAĞİSTAN f. Bağlık ve bahçelik yer.
BAGİYANE f. Allah'a isyan edenlere ve âsilere yakışır surette. * Zâlimlere yakışır şekilde.
BAGİYY (C.: Begâyâ) Haddini tecavüz eden. * Zina edici, zâni.
BAGİZ Adavet olunmuş, düşmanlık yapılmış.
BAGİZ (Bugz. dan) Herkese nefret eden, buğzeden. Hiç kimseyi sevmeyen. Tiksinen.
BAGL Katır, ester.
BAGLE Dişi katır.
BAGSA' Tüyü siyahlı beyazlı olan ve yer yer de benler bulunan koyun.
BAGŞE (C.: Buguş) Çisenti yağmurdan biraz fazlaca olan yağmur.
BAGT Ansızlık. Ansızdan gafil iken gelmek.
BAGTETEN Ansızın. Füc'eten. Birdenbire. Apansız.
BAG-VAN f. Bahçıvan, bağcı.
BAGY Azgınlık. Zulüm, İsyan. * İstemek, talep etmek. * Haddini tecâvüz etmek. * Yaranın şişmesi. * (Yağmur) şiddetle yağmak.
BAGZA şiddetli nefret, hiç sevmeme.
BAG-ZAR f. Bağlık yer, bağ, bostan.
BAH şehvet.
BAH' Helâk etme.
BÂHA Ev ortası.
BÂHÂ Suyun derin yeri. * Açık meydanlık. Alan. * Bir evin çevresindeki kapalı avlu veya bahçe.
BAHÂ f. Kıymet. Değer. Bedel. Pahâ.
BAHÂ Güzellik. Zariflik. * Zinet. * İzzet. * Bir şeye alışıp ünsiyet etmek.
BÂ-HABER Haberi olan, haberli. * Zeki, akıllı. * İhtiyatlı, tedbirli.
BÂ-HABERAN (Bâ-haber. C.) Haberliler, haberi olanlar. Akıllı, zeki, ihtiyatlı kimseler.
BAHA-DAR f. Pahalı değerli, kıymetli.
BAHADIR f. Kahraman. Cesur. Yiğit. Dilâver.
BAHADIRANE f. Yiğitçesine, kahramana yakışır surette.
BAHADIRÎ f. Yiğitlik, bahadırlık, kahramanlık.
BAHAİM (Bak: Bahayim)
BAHAK Göz patlama veya patlatma.
BAHAL Malını kimseye vermeyip saklamak.
BAHANDAT Gövdeli, besili kadın.
BAHANE f. Vesile. Sebeb. * Yalandan özür. * Kusur. Noksan. * Garaz.
BAHANE-CÛ f. Bahane arayan, fırsat kollayan.
BAHAR Güzellik. * Güzel. * Papatya. * Ölçek. * Put, sanem. * Atılmış pamuk. * Tarçın, karanfil ve karabiber gibi güzel kokulu ve ısıtıcı tohumlar ki, bazı yiyecek ve içeceklere de karıştırılır. * Sığır gözü. * İyi kokulu bir sarı çiçek.
BAHAR f. Kış ile yaz arasındaki mevsim. İlk bahar. Rebi'.
BAHAR-I HAYAT Hayatın baharı olan gençlik çağı.
BAHAR-I ÖMR Ömrün baharı, gençlik.
BAHAR Ağız kokusu.
BAHARAT Karanfil, tarçın, karabiber gibi sert kokulu şeyler.
BAHARET Üstünlük, seçkinlik.
BAHARET Galip olmak.
BAHARÎ İlkbahara âit. İlkbaharla ilgili.
BAHARİSTAN f. İlkbaharın hüküm sürdüğü zaman. * Yeşil ve çiçekli yer. * Molla Câmi'nin eseri.
BAHARİYYE Edb: Birini övmek için yazılan ve bahar tasviriyle başlayan kaside. * Tar : Yeniçeri ağasından itibaren padişah tarafından Yeniçeri kâtibiyle ocak ağalarına verilen baharlık.
BAHAS Deve tırnağı. * Ayak eti. * Parmak diplerinin ayak tarafındaki etleri. * Gözün üstünde veya altında beliren yumruca et.
BAHATİR (Bühter. C.) Kısa boylu kadınlar, bodur kimseler.
BAHAYİM (Behaim) (Behime. C.) Suriye'de bir sıradağ ismi. * Canavarlar. * Dört ayaklı hayvanlar.
BAHBAH Şâdlık, şenlik.
BAHBAH "İyi iyi" demek.
BAHBAHA Boğazdan boğuk ses çıkartmak.
BAHBAHA Devenin kükreyip ses çıkarması. * Çıtırdama. Mışıldama. * Deve çağırmak.
BAHDELE İşte çabukluk gösterme. * Eğilme, kırılma. (Kürek kemiği için).
BAHE f. Kaplumbağa.
BAHEK f. İşkence, eziyet.
BA-HEM f. Birlikte. Beraber. (Arabçadaki "Maa" mânasına)
BAHH Ses kesilmek, boğaz kısılmak.
BAHHA' Sesi kesilmiş olan kadın. (Müz: Ebahh)
BAHHAL (Buhl. dan) Çok bahil, çok tamahkâr, pek cimri. Çok alçak adam.
BAHHAR (Bahr. den) Gemici, denizci.
BAHHAS (Bahs. den) Çok bahseden, bahsetmeyi seven.
BAHÎ şehvete dâir. şehvetle ilgili.
BAHİCE Ses, savt, sadâ.
BAHİK Tek gözü kör olan adam.
BAHİKA Görmiyen, kör (göz).
BAHÎL Hasis. Cimri. Tamahkâr. Hayırlı işlere malını (varsa bile) harcamayan.
BAHÎLÂN f. Bahiller, cimriler, tamâhkârlar.
BAHİL Avâre, başıboş, serseri. * Yularsız deve. Deyneği olmayan çoban.
BAHİLE Arap kabilelerinden birinin ismi. * Dul kadın.
BÂHİR Yalancı. Ahmak, serseri adam. * Kırmızı kan.
BAHİR (Bak: Bahr)
BÂHİR Aşikâr. Açık. Belirli. Apaçık. * Güzel. * Meşhur, namdar. * Galip.
BAHÎRA Süryâni rahiblerindendir. Zamanın ilim ve fenlerine vâkıf ve bilhassa hey'et ve nücumda ihtisas sahibiydi. Bu sebepten rahiblerin câhilleri kendisinden hoşlanmazlardı. Hazret-i İsâ'nın ulûhiyetini ve Hz. Meryem'in ümmullah olduğunu inkâr ve ilân ettiğinden, bulunduğu manastırın reisi tarafından kovulmuş ve Şam yolu üzerinde Busra civârında bir manastır edinmişti.İbn-i Hişam'ın siretinde İbn-i İshak'tan rivâyet olunarak: "Bahîra, kilise âleminde büyükten büyüğe intikal edip gelen bir kitaba malik bulunuyordu. Resül-i Ekremin bütün ahvâl ve evsafı bu kitabda yazılıydı." deniliyor ki, bu kitab "El-Enbâ" ünvânıyla bıraktığı rivâyet olunan bir kitab olacaktır. Kitabın başlıca bahisleri, yakında Arabistanda bir Nebi-i Zişân çıkacağı, tevhid itikadına dâvet edeceği ve putlara ibâdetten nehyedeceği mevzuu etrafında toplanıyordu.(Meşhur Bahîra-yı Rahib'in meşhur kıssasıdır ki: Nübüvvetten evvel, Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, amcası Ebu Tâlib ve bir kısım Kureyşî ile beraber, Şam tarafına ticarete gidiyorlar. Bahira-yı Râhib'in Kilisesi civarına geldikleri vakit oturdular. İnsanlar ile ihtilât etmiyen münzevi Bahira-yı Râhib birden çıka geldi. Kafile içinde Muhammed-ül Emin'i (A.S.M.) gördü. Kafileye dedi: "Şu Seyyid-ül-Alemîndir ve Peygamber olacaktır." Kureyşîler dediler: "Neden biliyorsun?" Mübarek Râhib dedi ki: Siz gelirken baktım ki, havada üstünüzde bir parça bulut vardı. Siz otururken, şu Muhammed-ül-Emin (A.S.M.) tarafına bulut meyletti, gölge yaptı. Hem görüyordum ki: Taş, ağaç ona secde eder gibi bir vaziyet gördüm. Bu ise, nebilere yapılır. M.)
BÂHİRE Dikenli ağaç. * Çok koşan cins bir deve.
BÂHİRE Vapur. Gemi.
BAHİRE Kulağı kesik deve.
BÂ-HİRED f. Akıllı, zeki.
BÂHİS Anlatan. Bahseden. Araştıran. Araştırıcı. * Bir şeye dâir bilgileri içine alan. Bir mes'eleye dair beyanatı ihtiva eden.
BAHİT Baht ve ikbalden vasıftır. Tâlii yaver olan adama denir. (Kamus'tan)
BÂHİZ Güçsüz, âciz. Meşakkatli.
BÂHİZA Musibet. Belâ.
BAHKA' Gözü çıkmış.
BAHL Cimrilik.
BAHR (C.: Bihâr - Ebhâr - Ebhur - Buhur) Deniz. * Âlim. Çok bilen. * Büyük göl veya nehir. * Yarmak, yırtmak. * Çok yürüyen at. * İyi kimse. * Deve hastalığı. * Aruzda aslî bir vezinle ondan tevellüd eden vezinler mecmuası. Bunlardan Arap nazmı haricinde kullanılan bahirler şunlardır:1- Hezec (Neş'eyle şarkı söyleme):a) Mefâîlün, mefâîlün, mefâîlün, mefâîlün.b) Mefâîlün, mefâîlün, feûlün.c) Mefâîlün, feûlün, mefâîlün, feûlün.d) Mef'ûlü, mefâîlün, mef'ûlü, mefâîlün.e) Mef'ûlü, mefâîlü, mefâîlü, feûlün.g) Mef'ûlü, mefâîlü, feûlün.2- Recez (Titrek):a) Müstef'ilün, müstef'ilün, müstef'ilün, müstef'ilün. b) Müfte'ilün, müfte'ilün, müfte'ilün, müfte'ilün.c) Müfte'ilün mefâilün, müfte'ilün, mefâilün.d) Müfte'ilün, müfte'ilün, fâilün.e) Müstef'ilâtün, müstef'ilâtün.f) Mefâilün, mefâilün, mefâilün, mefâilün.3- Remel (Koşan):a) Fâilâtün, fâilâtün, fâilâtün, fâilün.b) Fâilâtün, fâilâtün, fâilün.c) Fâilâtün (feilâtün) feilâtün, feilâtün, feilün (fa'lün).d) Fâilâtün (feilâtün), feilâtün, feilün (fa'lün).4- Münserih (Akıcı):a) Müfte'ilün, fâilün, müfte'ilün, fâilün.b) Müstef'ilün, feûlün, müstef'ilün, feûlün.5- Muzari' (Benziyen):a) Mef'ûlü, fâilâtü, mefâîlü, fâilün.b) Mef'ûlü, fâilâtün, mef'ûlü, fâilâtün.6- Müctes (Kopmuş): a) Mefâilün, feilâtün, mefâilün, feilâtün.b) Mefâilün, feilâtün, mefâilün, feilün (fa'lün).7- Seri' (Çabuk):a) Müfte'ilün, müfte'ilün, fâilün.8- Hafif:a) Fâilâtün (feilâtün), mefâilün, feilün (fa'lün)9- Mütekarib (Yakın):a) Feûlün, feûlün, feûlün, feûlün.b) Feûlün, feûlün, feûlün, feûl.10 - Kâmil:a) Mütefâilün, mütefâilün, mütefâilün, mütefâilün. b) Mütefâilün, feûlün, mütefâilün, feûlün.
BAHR-İ AHDAR Hint Okyanusu.
BAHR-İ AHMER Kızıl deniz, Şap Denizi.
BAHR-İ BÎKERÂN Hudutsuz, sınırsız deniz.
BAHR-İ BÎPAYAN Çok büyük sonsuz deniz.
BAHR-İ EBYAZ "Beyaz Deniz" İskandinavya Yarımadasının doğusunda Kanin Yarımadasına kadar olan deniz.
BAHR-İ HAZER Hazer Denizi.
BAHR-İ LÛT Filistinde seviyesi denizden aşağıda olan şaplı bir göl.
BAHR-İ MUHİT-İ ATLASÎ (Bahr-ı Muhit-i Garbî) Atlas Okyanusu.
BAHR-İ MUHİT-İ HAVAÎ Yıldızların, seyyarelerin içinde dolaştığı feza. Büyük feza denizi.
BAHR-İ MUHİT-İ HİNDÎ (Bahr-i Muhit-i Şarkî) Hindistan Yarımadasının doğusunda kalan deniz.
BAHR-İ MUHİT-İ KEBİR (Bahr-i Muhit-i Mutedil) Büyük Okyanus. Pasifik Okyanusu.
BAHR-İ MUHİT-İ ŞİMALÎ İskandinavya Yarımadasının batısından İngiliz Adalarına kadar uzanan deniz.
BAHR-İ MUTAVASSIT Akdeniz.
BAHR-İ MÜNCEMİD-İ CENUBÎ Güney kutbunu çeviren deniz. Güney Buz Denizi.
BAHR-İ MÜNCEMİD-İ ŞİMALÎ Kuzey kutbunu çeviren deniz. Kuzey Buz Denizi.
BAHR-İ RECEZ (Bak: Bahr)
BAHR-İ RUM (Bahr-i Sefid) Akdeniz.
BAHR-İ SİYAH Karadeniz.
BAHR-İ SÜKÛN (Lût Denizi) Sularının kesif ve dalgasızlığından dolayı bu isim verilmiştir.
BAHR-İ UMMAN Arabistan ve İran'ın güneyinde kalan deniz.
BAHRE Arz, belde.
BAHREN Denizden. Deniz yolu ile.
BAHREYN İki deniz. (Basra Körfezi ile Hind Denizi veya Karadenizle Akdeniz. Yahut da Akdenizle Hind Denizi) * Basra Körfezi'nde bulunan bir devlettir. 1971 yılında İngilterenin körfezden çekilmesi üzerine istiklâliyetini ilân etmiştir. Bahreyn, Manama ve Muharrak Adalarından müteşekkildir. Halkı, Arap ve Acemlerdir. (Yüzolçümü 662 km2, nüfusu 1972'de 216 078) * İki büyük esas ve temel şey.
BAHRÎ Denize âit, denize mensup, denizle alâkalı.
BAHRİYE Donanma ile ilgili işler. Devletin donanma ve deniz askerleri.
BAHRİYYUN Gemiciler ve kaptanlar gibi deniz işlerini bilen kimseler.
BAHS Kazmak. * Ayırmak. * Saçmak. * Birşey hakkında etrafiyle söz söyleyip hakikatı araştırma. Konuşulan şey. * Teftiş. * Söz münazarası, muaraza, mübahese. * Bir mevzû hakkında tafsilât, açıklama. * İddialaşma.
BAHS Noksanlık. Azlık. Nâkıs. Az. * Akarsu ile sulanmayıp yağmur suyu ile mahsül alınabilen tarla.* Zulüm. İşkence. * Uzaklık. * Gümrük almak. * Göz çıkarmak.
BAHSAN f. Bozuk, soluk. * Salına salına yürüyen. * Kıyafeti bozuk, pejmürde.
BAHSERE Dağıtma. * Gizli bir şeyi aşikâr yapma, meydana çıkarma. * Kesilerek tane tane olma.
BAHSET f. Uykuda ağırlık basma. * Uyurken olan horultu.
BAHSÎ (Bahs. den) Bahisle ilgili, bahse ait.
BAHŞ f. Bağış. Verme. İhsan.
BAHŞ-I KALENDERÎ Cömertçe ihsan yapma, dağıtma.
BAHŞAYENDE f. Bağışlayıcı, afvedici.
BAHŞAYİŞ f. Bağışlayış. İhsan. İhsan etmek. Afv. Atiyye.
BAHŞENDE f. Bağışlayan, ihsan eden. Afveden.
BAHŞİŞ f. Lütfedip verilen para. Fazladan, iyilik olsun diye verilen. İhsan. Hediye, mükâfat.
BAHŞÛDE f. Bağışlanmış, verilmiş. * Afvedilmiş.
BAHT Öz. Hâlis. Saf. Sade.
BAHT f. Kader. Tâli. Uğur. Alın yazısı. Kısmet. İkbal. * Saadet. Lezzet.
BAHT-I BÎDÂD Kötü şans, insafsız tâlih.
BAHTAK f. Evvelce savaşlarda başa giyilen demirden yapılmış başlık. Miğfer.
BAHT-AVER f. Talihli, şanslı, bahtlı.
BAHTE Semiz, besili koyun. * Burulmuş üç yaşında koç.
BAHTEK f. Uykuda iken ağırlık basma. * Fena tâlih, küçük şans.
BAHTERÎ Salına salına yürüyen, yürüyüşü güzel olan adam. * Mağrur, kibirli. Kendini beğenmiş.
BAHTİYAR f. Bahtlı, talihli, mes'ud, mutlu, şanslı.(Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın. Âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin. Kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin. Selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin. M.)(Bahtiyar odur ki: Kevser-i Kur'anîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için bir buz parçası nev'indeki şahsiyetini ve enaniyetini o havuz içine atıp eritendir. L.)
BAHTİYARANE f. Bahtiyarcasına, mutlucasına, mesut olana yakışacak şekilde.
BAHTİYARÎ f. Bahtiyarlık, saadetlilik, mutluluk. * İran'da bulunan şöhretli bir kavim.
BAHUR Çok sıcak. Çok sıcaklık.
BAHÛR Sıcakta yerden yükselen buhar. * Tütsü. Yakılarak güzel kokular elde edilen ot ve sâir şey.
BAHÛRDÂN f. İçinde tütsü yakılan kap.
BAHUSUS Hususiyle. En çok. Hele.
BAHUZÛR Huzur ile. Huzuru ile.
BAHV Hurmanın yaş olanı.
BAHYE f. Dikiş, teyel.
BAHYE-ZEN f. Terzi, dikiş diken, dikişçi.
BAHZ Sıkıntılı olma, can sıkma. * Yük ağır gelip hayvanı çökertme. * Bir adamı çenesinden, sakalından tutup çekme.
BAHZEC Yaban sığırının buzağısı.
BAİD (Bu'd. dan) Uzak. Irak. * Umulmadık.
BAİD-ÜL İHTİMÂL İhtimalden uzak.
BAİKA (C.: Bevâik) Belâ, felâket, musibet.
BAİM Heykel, put, sanem. * Bön adam, câhil kimse.
BAİN Dibi geniş olan bostan kuyusu. Geniş dipli kuyu. (Bak: Bâyin)
BAİR Erkek deve.
BAİR Şaşkın, şaşırmış. Perişan durumlu.
BAİRE Sürülmemiş, ekilmemiş, sert toprak.
BAİS Fakir. * Şiddet ve zahmete uğramış kimse.
BAİS (Ba's. dan) Gönderen. Sebeb olan. İcab ettiren. * Yeniden yaratan. Ölüleri tekrar dirilten. * Peygamber gönderen (Allah C.C.)
BAİS-İ MESERRET Sevinmeye sebep olan, sevinç sebebi.
BAİS-İ SÜR'AT Hızlı gitmesine, sür'atli olmasına sebeb olan.
BAJ f. Haraç. Gümrük parası.
BAJ-BÂN f. Haraççı, gümrükçü.
BA-JURNAL Zabıt varakası ile.
BÂK f. Korku, havf, çekinme, sakınma.
BAK' Geniş olmak, büyük olmak.
BÂKA Tutam, demet, deste. * Tere ve sebzevat destesi.
BAK'Â Siyah beyaz alacalı koyun. * Belde ismi. * Ucuzluk ve biraz kıtlık olan yıl.
BAKALORYA Fr. Lise tahsilinden sonra imtihan neticesi kazanılan olgunluk. Olgunluk imtihanı ve diploması.
BAKAN (Bak: Nâzır)
BAKAR (C.: Bukur-Bikar) Öküz. Dana. Sığır.(Bakr, yarmak demek olduğundan, bu hayvan dahi toprağı sürüp yarmak için kullanılması itibariyle bu isim verilmiştir. E.T.)
BAKARA İnek. Dişi sığır.
BAKARA SÛRESİ Kur'an-ı Kerim'in 2. Sûresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. (Bu sûre, Mûsâ Aleyhisselâm'ın risâleti ile o milletin seciyelerine girmiş olan bakarperestlik mefküresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile anlatır ve şu cüz'i hadise ile beşerin dünyevî menfaatlarına en çok vesile olan şeylere perestiş etmesi gibi, gaflet ve dalâletin köklerini kesecek bir külli düsturu, her vakit hem herkese gayet lüzumlu bir ders-i hikmet olarak ulvi bir icaz ile beyan eder. Asrımızda hâlâ ineğe tapanların mevcudiyyeti ve bu sureye El-Bakara isminin verilmesi ne kadar mânidâr olduğunu akıl sahiplerine bildirir, ihtar eder...)
BAKAR-PEREST f. Öküzü mâbut yapan. Öküz ve emsalini put yapıp ona ibâdet eden sapkınlar. Ehl-i dalâlet.
BAKAYA Artıklar, fazlalıklar. * Ask: Son yoklamaları yapıldıktan sonra istenildiklerinde gelmeyen veya gelip de kıtalarına varmadan savuşanlar. (Bakayadan sayılmak suçtur.)
BAKBAK Çok söyleyici. Çok konuşan.
BAKBAKA Desti ve bardaktan çıkan ses.
BAKIA Dert, belâ, musibet.
BAKIL Sakalı belirmiş kişi.
BAKIR Çobanları ile beraber olan sığır sürüsü. * Geniş. * Aslan.* Göz damarı. * Hz. Hüseyn'in (R.A.) torunu İmâm-ı Bâkır'ın bir lâkabı.
BÂKİ Ebedî, dâimî. Sonu gelmez. Ölmez. * Sonsuz. * Cenab-ı Hak. * Artan. Geri kalan. * Bundan başka.(Madem beka, Bâki-i Zülcelâl'e mahsustur ve mâdem Bâki'nin esması bâkiyedir ve mâdem Bâki'nin âyineleri Bâki'nin rengini, hükmünü alır ve bir nevi bekaya mazhar olur. L.)
BÂKÎ Ağlayan.
BÂKİ' Geniş, vâsi.
BAKÎ' (C.: Buk'ân) Medine şehrinde bir makbere yeri.
BÂKİR Tâze. El sürülmemiş. Bozulmamış. * Erken.
BAKÎR Yensiz gömlek. * Sığır sürüsü. * Karnı yavrusundan dolayı yarılan deve.
BÂKİRE Kız. Kızlığı izale edilmemiş. * El sürülmemiş.
BÂKİYÂNE f. Ağlayarak.
BÂKİYÂNE f. Bâki olana yakışır surette. Ebediyyete yakışır şekilde. Sonsuzca.
BÂKİYÂT Bakiler. Devam edenler. Geri kalanlar.
BÂKİYÂT-I SÂLİHÂT İnd-i İlahîde ecr-i sâliha. Bâki olan sâlih ameller. * Elhamdülillah, Sübhanallah ve Allahuekber gibi kudsî kelâmlar.
BAKİYYE Artık. Geri kalan. Artan.
BAKİYYE-İ ÂSÂR Eserlere âit geri kalan izler. Eserlerin geri kalanı.
BAKİYYET-ÜS-SÜYÛF Kılıçtan kurtulan kimseler. * Mc: Arta kalan kişiler.
BAKKA Sivrisinek. * Tahtabiti.
BAKKAL Sebzevât satıcı.
BAKKAR Sığır çobanı, sığırtmaç.
BAKL (C.: Bükûl) Tere ve sebzevatın her birisi. * Sakal bitmek ve diş çıkmak mânâsına mastardır.
BAKLA' Bakla. * şahtere dedikleri ota " baklat-ül melik" derler. * Semizotu denilen bitki.
BAKR Açmak. * Genişletmek.
BAKTERİ Fr. Basit, çekirdeksiz, bölünerek çoğalan tek hücreli canlılara verilen addır. Çeşitli şekilleri vardır: Kürevî (coccus), çubuk şeklinde (basil), virgül şeklinde (vibriyon), burmalı (spiril).Bakteriler ya tek tek, ya da birkaçı bir arada bulunmalarına göre de ayrı adları vardır. Havanın oksijeni ile yaşayabilenleri olduğu gibi havasız yaşayanları da vardır. Faydalı enzimler çıkaranlar olduğu gibi, boya maddeleri, gaz ve toksin (zehir) çıkaranları da vardır.
BAKTERİ TEDAVİSİ Bazı hastalıkların tedavisinde ölü veya canlı bakterilerin kullanılması ile yapılan tedavi.
BAKTERİYOLOJİ yun. Bakterilerin ve umumiyetle mikropların biçimlerini, hususiyetlerini inceleyen bilim.
BAKÛRE Sığır sürüsü. * Budala. Fayda ile zararı birbirinden ayırt edemeyen.
BAKÛRE Turfanda yemiş. * Evvel yetişen.
BAKVA Bâkilik, ebedilik, sonsuzluk.
BAKY Bakmak, nazar. * Muntazır olup yol gözlemek.
BA'L (C.: Buûl) Cahiliyet devrine mahsus bir put. Güneş Tanrısı. * Karıkocadan herbiri. * Yılda bir kez yağmur yağan yüksek yer. * Hayret. * Zaaf, zayıflık.
BÂL f. Kanat. * Kol, pazu. * Kol, cenah.* Üst, yukarı. * Boybos, endam.
BÂLÂ f. Yüksek. Yukarı. Yüce. Yüksek kat.
BÂLÂ-YI BÜLEND Uzun boy.
BÂLÂ-BÜLEND f. Uzun boylu.
BÂLÂDEST f. Galip, eli üstün.
BÂLÂDESTÎ f. El üstünlüğü, galibiyet. * Zulüm.
BÂLÂHÂN f. Birşeyi ifrat derecede yüksek gösteren.
BÂLÂHÂNE f. Çatı, evin en üst tarafı. Tavan arası.
BÂLÂHÂNÎ f. Bir şeyi aşırı derecede yüksek gösterme, abartma, şişirme.
BÂLÂHİMMET f. Himmeti fazla olan kimse.
BÂLÂKAMET f. Yüksek boy. * Yüksek şeref.
BALAM Sığır.
BALANİŞİN f. Üstte, yukarıda oturan.
BALAPERVAZ Yüksekten uçan. * Kendini olduğundan yüksek makamda gösterip gururlanan.
BALAPERVAZANE Yüksekten uçar gibi. * Çok yüksek rütbelilere yakışır şekilde.
BALAPÛŞ f. Palto, pardesü, manto gibi üste giyilen eşya.
BALAREV f. Yüksekten giden.
BALAST ing. Demir yollarında traverslerin altına; şoselerde ise düzeltilmiş toprak üzerine döşenen taş parçaları.
BALATER f. Pek yüksek, daha yüksek.
BA'LE Erkeğin karısı, zevce.
BALGAM Solunum yolları tarafından salgılanan ve ağızdan dışarı atılan sümük, irin ve kan karışımı maddedir. * Eskiden bedende bulunduğu sanılan dört unsurdan biri. (Bak: Ahlât)
BALGAM-I CİSSÎ Beyaz ve yoğun balgam.
BAL-GÜŞÂ f. Kanat açan, uçan.
BALIKHANE KAPISI Topkapı Sarayı'nın Marmara kıyısındadır. Padişahlarca cezandırılan vezirler burada idam edilir, sürgün edileceklerse buradan gemilere bindirilirlerdi.
BALİ Eski, köhne.
BALİDE f. Gelişmiş, uzamış, büyümüş.
BÂLİĞ (Bâliğa) Yetişmiş. Olgun yaşına gelmiş. Aklı kemal bulmuş, erişmiş, varmış.
BÂLİĞ f. Boynuzdan yapılan kadeh.
BÂLİGA Koyun ve keçi ayağı.
BALİMEZ 16. ve 17. yy. larda Osmanlılar tarafından kara ve deniz savaşlarında kullanılan uzun menzilli top. (Bak: Balyemez)
BALİN f. Yastık. Koltuk. İskemle yerine kullanılan yuvarlak yastık.
BALİNA Denizde yaşıyan ve yaklaşık olarak 20 ilâ 35 metre kadar uzunlukta olan memeli hayvan.
BALİN-PEREST Hizmetçi, hâdim, hademe. * Tenbel, uykucu.
BALİSTİK yun. Merminin ateşlendikten sonra hedefe varıncaya kadar uğradığı te'sirleri tedkik edip inceleyen ilim dalı.
BALİŞ f. Yastık. * Altın. * Nakit.
BALİYE Zayıf ve çürümüş olan şey.
BALKAN Doğu Avrupada batıdan doğuya uzanan dağ sırası.
BALKANLAR (Balkan Yarımadası) Yugoslavya'nın büyük kısmı ile Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan ve Trakya'yı içine alan yarımada.
BALKAR Kafkasya Türkleri'nin Kıpçak kolundan olan bir boy.
BALON Fr. Hava veya hafif gazlarla doldurulan küre. Bugünkü uçaklar balonculuğun geliştirilmesiyle elde edilmiştir. Zeplin adı verilen güdümlü balonlar hava ulaşımında ve savaşta kullanılmıştır.
BALOTAJ Fr. Bir seçimde herhangi bir adayın, oyların ekseriyetini alamaması hali.
BAL-ŞİKESTE f. Kanadı kırık.
BÂLÛ f. Ana baba bir olan kardeş. * Siğil, sivilce.
BÂLÛAT Su dökecek çukur. * Lağım kuyusu.
BALÛDE f. Boy atmış, büyümüş.
BALVANE f. Dağ kırlangıcı. * Darı kuşu.
BALYEMEZ Osmanlıların bir zamanlar kullandıkları uzun menzilli toplar.
BALYOZ Fr. Vaktiyle Avrupa devletlerinin büyükelçi ve büyük konsoloslarıyla, general ve amiral gibi kişilerine verilen bir ünvandır. * (Yunancadan) Kazık çakmak, büyük taşları kırmak için kullanılan uzun saplı, iri ve ağır çekiç.
BALZEN f. Kanat vuran. Uçan.
BAM Dam. * Çatı. * Kubbe. * Kemer * Sakf. * Sabah vakti. * Telli sazlarda en kalın tel.
BAM-I BÜLEND Yüksek çatı. * Gökyüzü, sema.
BAM-I ÇEŞM Gözkapağı.
BAMDAD(AN) f. Sabah, sabahleyin, seher vakti. Tan yeri.
BAMDADÎ f. Seher vakti, erken.
BAME f. Sakalı gür olan. * Sık, uzun ve kaba olan sakal.
BAM-GAH f. Seher vakti. * Seher vaktinde.
BAN Dam, çatı. * Sorgun ağacı. Bey söğüdü. * yun. Sevgilinin boyu. Farsçada kelime sonuna gelerek, Türkçedeki "ci, cu" ekleri yerini tutan mânâda kullanılır. Meselâ: Bağban: Bağcı.
BANBU (Malezya dilinden) Sıcak ve yağışlı bölgelerde yaşıyan bir bitki cinsi. Buğday ailesinden olup ikiyüzden fazla çeşiti vardır.
BANDIRA İtl. Geminin hangi devlete ait olduğnu gösteren bayrak.
BANDO Askeri mızıka takımı.
BANEVA f. Zengin, mal, mülk sahibi. * Meşhur, şöhret bulmuş, ünlü, namdar.
BANG f. Ses, sadâ, haykırma, bir ağızdan alkış.
BANG-İ NEMAZ f. Ezan.
BANİ Kurucu. Yapan. Yapıcı. Yaptırıcı. Binâ eden.
BANKA İtl. Faizle para alıp veren, kredi, iskonto, kambiyo işlerini gören ticari kuruluş.Faiz dinimizde günahtır. Bankalar dar gelirlilerin paralarını faiz karşılığı toplar, zenginlere daha yüksek faizle verir. Bunlar dar gelirlilerin tasarruf ettikleri paralarla bir iş yeri açar, bir mal üretir ve bu malın fiatına, ödedikleri faizi de ekliyerek paranın asıl sahibine satarlar. Böylece bankada faiz karşılığı para yatıran dar gelirliler, kendi paralarıyla üretilen bu malları satın almakla kendi aldıkları faizden daha fazlasını yani zenginin bankaya ödediği faizi ödemiş olurlar. Hem bankacıyı, hem banka ile iş yapan ticaret erbabını kendi paralarıyla çalışmadan zengin etmiş, fiatlarını yükseltmesine ve dar gelirlilerin zulme uğramasına âlet olmuş olurlar.İslâma uygun olan; iş ortaklığıdır. İş adamı paralarını kullandığı insanları, paraları ölçüsünde işine ortak yapmalı, kârını da zararını da buna göre bölüşmelidir. Böyle olursa hem fiatlar yükselmez, hem de bir kısım insanlar zenginleşirken, diğerleri fakirleşmez.
BANKER Fr. Çok zengin kimse. Büyük sarraf.
BANKET Bir otomobili uçtan uca kaplayan ve tek parçadan ibaret olan oturacak yer. * Karayollarında asfaltın her iki yanındaki balastlı kısım.
BANKINOT (Banknot) ing. Kâğıt para.
BANKİZ Kutub bölgelerinde deniz suyunun donmasıyla meydana gelen buzların tamamı. Bunlar ençok Kuzey Buz Denizinde görülürler.
BANLİYÖ Fr. Bir şehrin yakın çevresinde bulunan mahalle ve yerleşme yerleri.
BANT (Band) Fr. Ensiz, uzun zarf.
BÂNÛ f. Kadın, hatun, hanım. * Gelin. * Gülsuyu gibi şeylerin şişeleri.
BÂNÛ-Yİ MISIR Zeliha.
BANÛC f. Salıncak.
BANYOL Bu kelime; zindan, hapishâne mânâlarında kullanılırdı. Buraya katiller, hırsızlar ve beylik esirlerin satışa yaramıyanları konurdu.
BÂ-POSTA Posta ederek, posta ile.
BÂR f. Ek olup "saçan, yağdıran, döken, ışık veren" gibi mânâda kelimeler teşkil edilir. Meselâ: Ateşbâr : Ateş saçan. Ateş yağdıran.
BÂR f. Yük. Zahmet. Eziyet. Sıkıntı. * Def'a. Kerre. * Yemiş, meyve. * Sebeb-i masraf ve ıztırab olan şey. Kale duvarı. * İzin.
BÂR-I DİL Gönül yükü, elem, keder, gam, hüzün.
BÂR-I GİRÂN Ağır yük.
BÂR-I MİHNET Eziyet. * Elem yükü.
BÂR-I SAKİL Ağır yük.
BARAJ Fr. Bir akarsuyun akışına mâni olmak için yapılan set.
BARAKA İtl. Temelsiz küçük yapı.
BARAKLİT (Bak: Faraklit)
BÂRÂN f. Yağmur. Rahmet.
BÂRÂNÎ f. Çivit mavisi renginde, Osmanlılar zamanında Selânik'te dokunan bir cins çuha. Yeniçeri ve Acemi oğlanlarına aralık ve ocak (erbain) aylarında verilen yağmurluk bârâniden yapılırdı. Yağmurluk, yağmurdan muhafaza eden şey. * Yağmurla ilgili.
BÂRÂN-RİZ f. Yağmur saçan, yağmur döken.
BARAS Tedavi edilmesi mümkün olmayan ve vücutta beyaz lekeler meydana getiren bir hastalık.
BARBAKAN Fr. Emniyetle ateş etmek için sur duvarlarında açılan dar mazgal deliği. Kale kapılarının savunması için yapılan tahkimat.
BARBAR Lât. Eski Yunan, Roma ve daha sonra Hristiyanlara göre kendi kavimleri dışında kalan herkes. * Vahşi, ilkel.
BARBARLIK Medeniyetsizlik, vahşilik.
BARBAROS Hayreddin Paşa: (Mi: 1466-1546) Tarihin en büyük Denizcisi Hayreddin Paşa, kardeşleri ile İslâm âlemini birleştirmek, tek bir bayrak altında muhteşem imparatorluğumuzun himayesinde toplamak için çalıştı. Sonunda müstakil devleti ile, Osmanlı Devletine iltihak etti. Kaptan-ı Derya olarak Akdenizi bir göl halinde devlete kazandırdı. Preveze'de, Haçlı donanmasını perişan etti. Dinin hayırlı evlâdı Hayreddin Paşa bir korsan değil, din yolunda muharebe eden mücâhid gazi idi... Beşiktaş'taki evinde vefat etti ve oradaki türbesine defnedildi.
BAR-BER f. Hamal, yük taşıyan kimse.
BAR-BERDAR f. Sabırlı, tahammüllü. * Yük kaldıran. * Hamal.
BARBUT ALTINI Tanzimattan önce Osmanlılarda kullanılan bir çeşit altın sikke. Yüzlük Mecidiye altını kıymetinde ve ayarında, iki kırat ağırlığında idi.
BAR-DAR f. Yüklenmiş, yüklü. * Gebe olan.
BARE f. At. * Zülf. * Kal'a, kale. * Def'a, kerre.
BAREKALLAH Allah mübarek etti. Allah mübarek etsin. Hayırlı ve bereketli olsun.
BAREKTE Sen mübarek ve bereketli eyledin (meâlinde dua).
BAREM Fr. Devlet memurlarının aylıklarını tasnif ve tanzim eden, miktarlarını gösteren sistem veya cetvel.
BARENDE f. Yağdıran, yağdırıcı.
BA-RENG f. Renkli.
BARGÂH f. İzinle girilecek yer. Padişah divanhanesi. * Huzur-u Rabb-il Âlemin. Dua edilen yer.
BARGAM Levreğe benzer bir cins balık.
BARGİR Yük taşıyan. * Beygir.
BARHA f. Def'alarca, zaman zaman, sık sık, devamlı olarak.
BAR-HANE f. Yük yeri, yüklük. * Yolcu eşyası indirilecek ve saklanacak yer.
BARI (Farsça: Bârû) Etrafı surlarla çevrilmiş yer.
BARİ' Bir kalıptan döker gibi, düzgün, tertipli ve güzel yaratan. Aza ve cihâzatları birbirine mütenasip ve kâinattaki umumî nizama ve gayelere uygun ve münasebettar olarak halkeden Cenâb-ı Hak (C.C.)
BARİ f. Hususu ile. Hele. Hiç olmazsa. Bir def'a.
BARİ' Tam üstün. Mükemmel.
BARİA Yakınlarından üstün vasıflı. Emsalinden üstün. Tam ve mükemmel.
BARİD Soğuk, bürudetli. * Mc: Hoş olmayan.
BARİDANE f. Soğukça.
BARİH (C.: Bevârih) Samyeli adı verilen sıcak ve şiddetli bir çeşit rüzgâr.
BARİHA Dünkü gece, evvelki günün gecesi. * Dünkü gün, dün.
BARİK Şimşek. Işık. Şimşekli bulut. Yıldırım parıltısı.
BARÎK f. İnce. Nârin. Dakik.
BÂRİKA (C: Berâik) Üzerine biraz yağ dökülmüş olan süt. * (C.: Bevârık) Parıltı. Parıldayan.
BÂRİKA-İ HAKİKAT Hakikatın parıltısı ve parlaklığı. Hakikat nuru.
BÂRİKA-ÂSÂ şimşek gibi.
BARİKAT Fr. Bir yolu kapamak üzere, ele geçirilen her türlü eşyadan faydalanılarak meydana getirilen engel.
BARİK-BÎN f. İnce gören, dikkatle inceleyen, bir şeyi iyice gözden geçiren.
BARİK-NÜMA f. Işıklı. Parlak.
BARİMETRE Fr. Gürültünün şiddetini ölçmeğe yarıyan âlet.
BARİMETRİ Fr. Beden ölçümü yardımıyla hayvanların ağırlığını tayin etme.
BÂRİŞ f. Yağmur. * Sağnak.
BARİYA (C.: Bevâri) Hasır.
BARİYY (C.: Bevâri) Kaba hasır.
BARİZ Doğan. Zâhir ve âşikar. Meydanda olan. Belli. Açıkça.
BAR-KEŞ f. Hamal, yük taşıyan. * Mütehammil, tahammül eden, sabırlı.
BAR-MEND f. Yemiş veren, yemişli ağaç.
BAR-NAME f. Eşya, yük pusulası.
BAROGRAF yun. Hava basıncını ölçen bir alet. (Bu alet vasıtasıyla bir yerin yüksekliği de ölçülür.)
BAROK Klâsik Rönesans devrinden sonra başlayan bir mimari ve süsleme tarzı.
BAROMETRE Fr. Hava basıncını gösterir âlet.
BAROSKOP Fr. Cisimler üzerine havanın yaptığı basıncı gösteren âlet.
BAROTAKSİ Fr. Bazı tek hücreli canlıların basınca göre hareketleri.
BAROTERAPİ Fr. Bazı hastalıkların basınçlı hava ile tedavisi.
BARR (C.: Berere) İyilik ve ihsan edici, muhsin.
BAR-SENC f. Yük tartan, dirhem.
BÂRÛ f. Kale duvarı, tabyanın gezinti yeri, hisar burnu, sur. * Sığınak, siper.
BARUT yun. Güherçile ile kükürt ve kömürden mürekkeb, alev alıcı bir maddedir ki, toz halinde olup, umumiyetle ateşli silahlarda ve taş kırmak gibi işlerde kullanılır. * Mc: Çabuk kızan, şiddet ve hiddete kapılan.
BAR-VER f. Yemiş veren, meyvedar, verimli, meyve verici. * Mc: Faydalı, faydayı mucib, iyi netice veren. Yararlı.
BARYUM yun. Kim: "Ba" sembolü ile gösterilen bir element.
BAS' Cem' etmek, toplamak.
BA'S Gönderme, gönderilme. * Cenab-ı Hakk'ın peygamber göndermesi. * Diriliş. Yeniden diriltme. İhyâ. * Uykudan uyandırma.
BA'S-UL EMVAT Ölmüşlerin dirilmesi.
BA'S-İ ENBİYA f. Peygamberlerin gönderilmesi.
BA-SAFA Safalı. Safa ile.
BASAİR (Basiret. C.) Basiretler. İbretli görüşler. Deliller. İbretler. Hüccet ve bürhanlar. Gözler. * Kalb duyguları.
BASAL Bot: Soğan ve benzeri gibi kökler.
BASAL-İ HARİF Acı soğan.
BASALA Tıb: Vücudun her hangi bir yerinde yaradılıştan olan kabartı.
BA-SAMAN f. Varlıklı, zengin. * Düzenli, tertipli, düzgün.
BASAR (C.: Ebsâr) Görme duygusu. * Kalble hissetme. Kalb gözü. * Gözün görmesi. * İdrak. Fikir. * İlm-i Kelâm'da: Kendi şânına lâyık bir vecih ile Cenab-ı Hakk'ın "görme sıfatı"dır. Kâinatta hiçbir şey O'nun görmesinden hâriçte kalamaz.
BASARET (Bak: Besaret)
BASARIK Çulha tezgâhının ayaklığı. * Piyano ayaklığı gibi çifte ayaklık.
BASARÎ (Basar. dan) Görüşle ilgili olan, görmeye ait.
BA-SAVAB Doğruca, doğrulukla.
BASBASA Dalkavukların nefret edilecek hâlleri, tabasbusları, yaltaklanması. * Köpeğin, kuyruğunu sallayarak sokulması.
BA'SERET Dikkatle teftiş etme. * Keşif ve istihrac etme. * Perâkende edip dağıtma. * İnkılâb. Karıştırma. Bulandırma. * Meydana çıkma. * Kirli leke.
BASIK Yükselmiş. Uzamış. Çıkmış.
BASIK Eli açık. Cömert. Dolup taşan.
BASIKA Beyaz ve sâfi bulut. * Âfet, dâhiye. * Makbul bir cins sarı hurma.
BASIM (Uydurma bir kelimedir) Matbaacılık. Tab'etme sanatı.
BASIN Uydurma bir kelime olup "matbuat" yerine kullanılır. Gazete, mecmua gibi belli zamanlarda çıkan matbuatın hepsi.
BASINÇ (Bak: Tazyik)
BÂSIR Gören. Dikkatli ve göz kuvveti ile gören.
BÂSIT Açan. Yayan. Serici. * Ferahlık veren. * Dilediği kulunun rızkını genişlendiren Allah (C. C.). * Mücerred olup, mürekkep ve müellef olmayan. * Tıb: Bir uzvu uzatıp açan adele.
BÂSIT-ÜR-RIZK Allah.
BASİ' (C.: Busu') Ter.
BASİA Çok kırmızı dudak.
BASİK Gövde damarı. (Dirsek içinde bulunan üç damarın aşağısında olandır.)
BASİKA Su ile tamamen dolu olan kuyu.
BASİL Kahraman, cesur, yiğit kimse. * Fena, sert, kırıcı, kötü söz. * Haram olan şey. * Güzel olmayan, çirkin kimse.
BASİL Fr. İnce, uzun bir bakteri çeşidi.
BASİLE Bir nevi soğan. Bir soğan çeşidi.
BASİM (Besm. den) Güleryüzlü, şen kimse.
BASİNE Ekincilerin sabanı. * Sanat ehlinin âletleri. * Kaba çuval.
BASİR Basiret sâhibi ve anlayışlı olan. Hakikatları anlayan. En iyi ve en çok anlayışlı. Kalb gözü ile gören. * İt, köpek, kelp.
BASİR Kararmış. * Ekşi yüzlü ve katı yürekli kimse.
BASİRANE f. Görerek. Bilerek. Basiret sahibine yakışır halde.
BASİRET Hakikatı kalbiyle hissedip anlama. Kalbde eşyanın hakikatlarını bilen kuvve-i kudsiyye. Ferâset. İm'ân-ı dikkat. * İbret alınacak hidâyet sebepleri. Beyyine. Hüccet. * Bir evin iki tarafının arası. * Yer üstündeki kan. (Bak: Süveydâ-i kalb)
BASİRET-İ KALB Gönül uyanıklığı. Kalb basireti.
BASİRET-KÂR f. Basiretli, ferâsetli, önceden gören.
BASİRET-KÂRÎ Basiretlilik, önceden görmeklik.
BASİT Kıymetsiz. * Geniş * Yaygın olan. * Mücerred ve münferid olup, mürekkeb ve müellef olmayan. * Neş'eli. Güleryüzlü. Düz, arızasız, engelsiz. * Edb: Aruz vezinlerinden biri.
BASİT KESİR Sûreti (payı), mahrecinden (paydasından) küçük kesir. 2/5 gibi.
BASİTA Uzak yer.
BASİTE Yükseklik ölçen yayvan güneş saati. * Döşeme minder. * Düz yer.
BASKI t. Basıp sıkacak, tazyik edecek şey. Sıkı tazyik. * Basan, ağırlık veren şey. * Kalıp, damga. * Bir eserin yeni basılışlarının her seferi. * Bir basmanın bir def'ada basılan miktarının tamamı. Meselâ: Bu lügatın baskısı 25.000 dir.
BASKIN t. Ağır, sakil. * Basıp geçen, galip, üstün. * Ansızın, birdenbire hücum.
BASKÜL Fr. Büyük ağırlıkları, küçük bir ağırlık yardımıyla tartmayı sağlamak üzere birkaç kaldıracın uygun bir tarzda birleştirilmesiyle meydana getirilmiş âlet.
BASRA Yumuşak küfki taşı. (Bu sebepten Basra şehri, "Basra" diye isimlendirilmiştir.)
BASRİYYUN Milâdi 8. yy. da Basra'da yaşamış lisaniyat âlimlerinden bir grup.
BAST Genişlemek, açmak, yaymak. * Bir şeye el uzatmak. * Sevindirmek. * Bir mecliste haya sebebiyle olan sıkılmanın gitmesiyle açılmak. * Özür kabul etmek. * Kaplamak. * Tas: Allahın cemâl tecellisiyle kalbin sükûn ve huzur içinde ferahlaması. (Mukabili: "Kabz"dır.)(... Teellümât-ı ruhaniye ise; sabra, mücahedeye alıştırmak için Rabbani bir kamçıdır. Çünki emn ve ye'sin vartasına düşmemek hikmetiyle havf ve reca müvazenesinde sabır ve şükürde bulunmak için kabz-bast haletleri, Celâl ve Cemâl tecellisinden intibah ehline gelmesi, ehl-i hakikatça medar-ı terakki bir düstur-u meşhurdur. K.L.)
BAST-I DÂVÂ Dâvâ açma.
BAST-I MAKAL Söz açma.
BAST-I MUKADDEMAT Asıl maksada girmeden önce bir şeyler söyleme.
BAST-I ÖZÜR ETMEK Bir hata işleyerek başkalarına da nümune olmak, aynı hatayı işlemelerine zemin hazırlamak.
BAST-I YED Elini bir şeye uzatmak. * Mc: Tasallut ve istilâ manasındadır.
BAST-I ZAMAN Az zamanda çok uzun bir zaman yaşamış olmak.(Bu hakikata işareten Leyle-i Kadir gibi bir tek gece seksen küsur seneden ibaret olan bin ay hükmünde olduğunu nass-ı Kur'ân gösteriyor. Hem bu hakikata işaret eden ehl-i velâyet ve hakikat beyninde bir düstur-u muhakkak olan "bast-ı zaman" sırrı ile çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı mirac, bu hakikatın vücudunu isbat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Mirâcın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs'atı ve ihâtası ve uzunluğu vardır. Çünkü o mirac yolu ile, beka âlemine girdi, beka âleminin birkaç dakikası, şu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir. Hem şu hakikata bina edilen beyn-el evliyâ kesretle vuku bulmuş olan bast-ı zaman hâdiseleridir. Bâzı evliya bir dakikada bir günlük işi görmüş. Bâzıları bir saatte bir sene vazifesini yapmış. Bazıları bir dakikada bir hatme-i Kur'âniyeyi okumuş olduklarını rivâyet edip ihbar ediyorlar. Böyle ehl-i hak ve sıdk, bilerek kizbe elbette tenezzül etmezler. Hem o derece hadsiz ve kesretli bir tevatürle bast-ı zaman hakikatını aynen müşâhede ettikleri medar-ı şüphe olamaz. Şu bast-ı zaman herkesçe musaddak bir nevi rüyada görünüyor. Bazan bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, geçirdiği ahvali, konuştuğu sözleri, gördüğü lezzetleri veya çektiği elemleri görmek için yakaza âleminde bir gün, belki günler lâzımdır. L.)
BASTÂN f. Tarih. * Mazi, geçmiş zaman. * Eski.
BASTÂN-ŞİNÂS f. Geçmiş zaman, tarih.
BAST FÎ MAKAM-İL-KALB Nefis makamında ricâ mesabesindedir. Lütuf ve rahmeti, kurb ve ünsü kabule işarettir.
BA'S-Ü BA'D-EL MEVT Öldükten sonra tekrar dirilmek, diriltmek. (Bak: Ahiret)
BÂSÛR (C.: Bevâsir) Tıb: Mayasıl. Kalın bağırsakta ve makadın etrafındaki siyah kan damarlarının şişmesi ve bazen iltihablanması sebebiyle, makadın içinde ve dışında meydana gelen memeler yüzünden makaddan kan ve cerahat gelmesi hastalığı.
BAŞ t. Reis, birinci, evvel. Başlıca, en mühim.
BAŞALTI t. Gemilerin baş tarafında tayfa ve er koğuşları. * Yağlı güreşlerde baş'ın altındaki derece.
BAŞAM f. Perde, örtü.
BAŞAME f. Kadınların örtündükleri yaşmak. Tülbent, başörtüsü.
BAŞBUĞ t. Osmanlı devrinde başıbozuk veya akıncı kuvvetlerinin kumandanı. * Lider.
BAŞE f. Atmaca kuşu.
BÂŞE-İ FELEK Nesr-i Tâir ve Vâki adı verilen iki yıldız.
BAŞED f. Olur, ola...
BAŞENG f. Tohumluk olmak için saklanan sarı, iri hıyar, salatalık. * Asma üzerindeki üzüm salkımı.
BAŞGÛN f. Uğursuz. * Ters, başaşağı.
BAŞIBOZUK t. Bir harp çıktığında orduya süvari veya piyade olarak katılan gönüllü asker. Başıbozuk tâbiri, gelişigüzel ve intizamsız idare tarzına da alem olmuştur. Bir zamanlar bu tâbir, asker olmayan siviller için de kullanılmıştır.
BAŞİK (C.: Bevâşık) Atmaca denilen kuş.
BAŞİR Müjdeci, müjde veren. * Mutlu, mesut.
BAŞKENT t. Başşehir. Bir devletin idare merkezi olan şehir. Devlet merkezi. Payitaht.
BAŞKIRDİSTAN Rusya'da halkı Türk olan bir bölge.
BAŞMAK Eskiden kullanılan bir çeşit ayakkabı.
BAŞTİNA Osmanlı İmparatorluğu zamanında Balkanların bazı yerlerinde devlet arazisinden tapu ve miras suretiyle geçen tarla.
BÂŞÛRE (C.: Bevâşir) Yeni yetişmiş, turfanda olan nesne.
BATAET Tenbellik, yavaşlık. Ağırlık.
BATALESE Ptolemeos soyundan gelen hükümdarlar.
BATALET Avarelik. İşsizlik. * Boş şeyler söylemek. * Bahadırlık. Cesurluk. Cesâret.
BATANET Oburluk, çok yiyicilik. * Şişmanlık.
BATAR Çok kibirlenme, gururlanma. * Haksızlık etme. Başkasının hakkını çiğneme. * Çok sevinme.
BATARİKA (Batrik. C.) Patrikler.
BATARYA İtl. Elektrik elde etmek için hazırlanmış şişeler takımı. * Ask: Bir subayın emrine verilen belli sayıdaki ağır silâhlarla bunların hizmetinde bulunan insan, hayvan ve malzemenin hepsine birden verilen isim.
BATERE f. Tef.
BATH (C.: Bitah) İçinde kum ve çakıl taşları olan geniş su akıntısı.* Yüz üzeri düşme. * Serilip yatan adamın boyu. * Bırakma.
BATHA Çakıllı, taşlı büyük dere. * Dağ arasındaki dere. * Mekke-i Mükerreme'nin eski bir ismi. * Kamışlık ve sazlık yer.
BATIL Hakikatsız, hurafe. Hak ve doğru olmayan, yalan. Şartlarını yapmamakla kabul olmayan ibadet ve muâmele. Meselâ: Bir özür bulunmaksızın taharetsiz kılınan namaz gibi. (Bak: Fasid)(Bir bayram akşamı, gökte ay ve hilâli arıyanlar içinde, ihtiyar bir zat da bulunur. Bu zat, gökteki hilâli görmek için bütün kasıd ve dikkatiyle nazarını göğe tevcih edip, hilâli araştırmakla meşgul iken, gözünün kirpiklerinden uzanan ve gözünün hadakası üzerine eğilen beyaz bir kıl, nasılsa gözüne ilişir. O zat, derhâl : "Hilâli gördüm."der, "İşte bu gördüğüm aydır." diye hükmeder.İşte sathî ve dikkatsiz nazarlar bu gibi hatalara düştükleri gibi, yüksek bir cevhere ve mükerrem bir mahiyete mâlik olan insan, kasdı ve dikkati ile daima hak ve hakikatı ararken, bazan sathî ve dikkatsiz bir nazarla bâtıla bakar. O bâtıl da; ihtiyarsız, talebsiz, davetsiz fikrine gelir. Fikri de, çâr nâçâr alır saklar; yavaş yavaş kabul ve tasdikine mazhar olur. Fakat onun o bâtılı kabul ve tasdiki, bütün hikmetlerin mercii olan nizam-ı âlemden gaflet etmesinden ve madde ile hareketinin ezeliyete zıd olduğuna körlük gösterdiğinden ileri gelmiştir ki, şu garip nakışları ve acib san'at eserlerini esbab-ı câmideye isnad etmek mecburiyetiyle o dalâletlere düşmüşlerdir. İ.İ.)
BÂTIN İç, dâhilî. Gizli. İçyüz. Sır, esrar. Künh ve zâtı itibarı ile gizli. (Zıddı: Zâhir'dir) (Bak: Batn)
BÂTIN-I KALB Kalbin içi. Kalbdeki hisler.(Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mâna-yı harfiyle sev. Mâna-yı ismiyle sevme. "Ne kadar güzel yapılmış" de. "Ne kadar güzeldir" deme. Ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünki: Bâtın-ı kalb, âyine-i Samed'dir ve O'na mahsustur. S.)
BÂTIN-I UMÛR İşlerin, hâdiselerin ve eşyanın içyüzü ve mahiyeti. Yani: Beş duygu ile bilinemiyen melekûtiyet ve kanuniyet cihetleri.
BÂTINEN İçinden olarak. Dâhilen, içyüzünde.
BATINÎ İçe ait olan. Dış görünüşe ve zâhire dâir olmayan. Bâtına mensub ve müteallik. Dâhili ve manevi meselelere âit. * Tas: Bâtiniyyeden olan.
BATINİYYE Kur'an-ı Kerim'deki âyetlerin ve hadis-i şeriflerin zâhir ve âşikâr mânalarından ayrılarak, usûlsüz ve yanlış te'viller ile âyet ve hadislerin gizli ve sırlı mânalarını bulmak iddiasında olan sapık bir tarikat ve buna bağlı olanlar.Esasen âyet ve hadislerin ince, derin ve küllî mânalarını tefsir ve te'vil ile keşfedip bulmak vardır. Fakat zâhir mânaları ve bunlardan çıkan kat'i hükümleri esas almak ve bunlara aykırı olmamak ve şeriattaki ve tefsir ilmindeki usûle uygun olmak gibi şartlara riâyet etmekle makbul olur.O.T.D. Sözlüğünde bu hususta şu malûmat verilmiştir: Bâtınîlere, muhtelif vesileler ile verilmiş olan isimler şunlardır : 1- Karamıta, 2- Saibiye, 3- İsmailiye, 4- Mübarekiye, 5- Bâbekiye.Bunlardan başka Bâtınîlere; hakikatın, yalnız Mâsum İmamın talimi ile öğrenilebileceği iddialarından dolayı Talimiye; dini mahremata riayet etmedikleri için İbahiye vs. isimleri de verilmiştir. Tohumu İbni Sebe tarafından atılmış olup Abbasilerden Mutasım zamanında yaşıyan Ehvaz'lı Meymun tarafından filizlendirilen Bâtıniye mezhebine en evvel, takiyyeyi terk ile alenen davet eden Muhammed Ali Berkaî'dir. (Hicri : 255)
BATÎ Ağır hareketli. Ağır. Yavaştan.
BATÎ-ÜL HAREKE Davranış ve hareketi ağır.
BATÎ-ÜL HAZM Sindirimi güç, hazmi zor.
BATİH Zengin. Gani. Mâldâr. * Geniş yer.
BATİHA (C.: Batâyih) Kamışlı ve sazlı dere.
BATİK Keskin.
BATİN Uzak yer. * Şişman.
BATİR Hayvanları nallayan kimse.
BATİR f. Turna kuşu.
BATİR(E) (C.: Bevâtir) Keskin kılıç.
BATİŞ (Batş. dan) Sertlikle, şiddetle hareket eden. Güçlü.
BATİYE Büyük çanak.
BATMAN Eski ağırlık ölçülerinden olup, iki okkadan sekiz okkaya kadar yeryer değişir. Ekseriya altı okkadır. Bu, hâlen kullanılan sekiz kilo kadardır.
BATN İç, karın, insanın içi. Mide. * Soy, nesil. * Birbirlerine hısımlığı pek yakın olmayan küçük kabile.
BATNEN BA'DE BATNİN Nesilden nesile, soydan soya.
BATŞ Şiddetle tutup kapma. Kuvvet. Şiddet. * Hastalık geçtikten sonraki zayıflık.
BATT Kaz. * Kaz şeklinde yapılmış olan sürahi, su kabı.
BATTAL Boş. Hükümsüz. * İşsiz. * Metrûk. Kullanılmaz. olan. * Bâtıl. Mensuh ve mefsuh. * Faydasız. * Pek büyük. Hantal.
BATTALİYE (Battal. dan) Eskiden, işi bitmiş olan resmi kağıtların konduğu torbaya denirdi.
BAÛDA (Baûza) Sivrisinek. Sinek.
BA-VEHİM Vehim ile, şüphe ile.
BA-VEKAR Ciddi, vakarlı, ağırbaşlı.
BAVER f. Sağlam. Pek doğru. * Tasdik, inanma. Razı olma.
BÂ-VÜCUD Kİ f. Bununla beraber, böyle iken.
BAY f. Bey. Mir. Emir. Zengin.
BAYESTE f. Lüzumlu, gerekli, zaruri.
BAYEZİD-İ BİSTAMÎ (Hi: 188-261) Ehl-i Sünnet ve Cemâatın büyük âlimlerinden ve büyük evliyadandır. İran'ın Bistam şehrinde doğmuştur. Künyesi, Ebu Yezid Tayfur bin İsa El-Bistamî'dir. Cafer-i Sâdık Radıyallahü Anhu'dan kırk sene sonra dünyaya gelmiş ve ondan üveysî olarak feyz almıştır. Mücerret bir hayat geçirmiştir. (K.Sırruhu)
BAYGAN f. Muhafız, koruyucu, bekçi.
BAYINDIR Mamur, şenlikli. * Bir Oğuz oymağının ve Akkoyunlu hanedânının ismi.
BAYIR Az inişli yer. Fazla yokuş olmayan yer.
BAYIZ (Beyzâ. dan) Yumurtlayıcı, yumurtlayan.
BAYİ' Satıcı. Mal satan.
BAYİCE (C.: Bevâyic) Belâ, mihnet, zahmet, âfet, dâhiye.
BÂYİİYYE Eskiden pazar kurulan yerlere gönderilen mevad ve eşyadan gümrük ihtisab vergisinin haricinde alınan ikinci vergi.
BÂYİKA (C.: Bevâyık) Belâ ve şer olan şey, dâhiye.
BAYİN (Beyn. den) Aralayıcı. Ayıran. Ayırıcı.
BAYİR Sürülmemiş, açılmamış, sert, ham toprak.
BÂYİSTE f. Zaruri, lâzım, gerekli.
BAYKAL Asya Türk ülkelerinde bulunan yaban kısrağı.
BAYKAR Çulha, bez ve kumaş dokuyan.
BAYKARA Helâk olma, mahvolma. * Böbürlene böbürlene sallanarak yürüme. * Malı çok olma. * Yırtıcı bir kuş.
BAYRAK Devletin belirli alâmetlerini hâvi ve belirli renklerde kare veya dikdörtgen şeklinde yapılmış olan bez. Sancak, alem.
BAYRAKDAR f. Alemdar, bayrak taşıyan asker. * Bir kabile veya cemaatın başı, reisi.
BAYRAM Bir dinde mübarek addolunan gün.
BAYRAMİYYE Hacı Bayram-ı Veli tarafından 14. yüzyılın sonlarında Ankara'da kurulan bir tarikattır.
BAYSUNGUR Şahin cinsinden olan yırtıcı bir kuş.
BAYTAR Hayvan tedavicisi, veteriner.
BAYTARA Hayvan hekimliği, baytarlık.
BAY U GEDA Zengin ve fakir.
BAYZAR Sövme, sövüp sayma. * Rahmin başlangıcındaki et parçası.
BÂZ f. Doğan. Yırtıcı kuş. Av kuşu. * Açık. * Ayırma. Temyiz etme. * İniş.
BÂZ-UL EŞHEB Akdoğan. * Abdulkadir-i Geylâni Hazretlerinin bir nâmı.
BAZ f. Yeniden, tekrar oynatan, oynayan, geri ve arka tarafa doğru... gibi manalara gelir. Kelimenin sonuna veya baş tarafına getirilerek kullanılan bir "ek" dir. Meselâ: Ateşbâz : Ateşle oynayan.
BA'Z Bir şeyin bir kısmı. Bir parça. Bâzısı. Biraz.
BAZAK Üzüm sıkıntısı. (Kaynatıp koyarlar ve köpüklenir.)
BAZAR f. Alış-veriş. Ahz ü itâ. * Alış-veriş yeri. Pazar. Üstü açık yer ki, hergün veya belirli günlerde herkes satacağını oraya çıkarıp pazarlıkla veya açık artırmayla satar. * Fiat kararlaştırılıp alış-verişte uyuşmak için yapılan konuşma veya çekişme, pazarlık.
BÂZ-BAN f. Kuşçu. Doğancı.
BÂZ-DÂR f. Kuşçu, avcı, doğancı.
BÂZEK f. Küçük doğan (kuş).
BAZENDE f. Oynıyan, oynayıcı.
BAZENDE-ZEBAN f. Boş boğaz, geveze, çok konuşan.
BÂZERGÂN f. Tüccar, alış veriş eden esnaf. * Bezirgan.* Ağa makamındaki yahudilere verilen isim.
BÂZERGANÎ f. Tüccarlık, tâcirlik.
BAZ-GEŞT f. Geri dönme. * Pişmanlık, pişman olma, nedamet. * Gerileme. Çöküş.
BAZGÛN(E) f. Uğursuz. * Ters, başaşağı.
BAZ-GÜŞA f. İnsandaki ayırdetme kuvveti.
BAZIA Tıb: Derisi kopmak üzere olan yara.
BAZIK Zeki. Anlayışlı. * Üzümün sıkılmış suyu.
BÂZİ f. Oyun. Eğlence.
BÂZİ Beğenmeyen, ehemmiyet vermeyen. * Küfürbaz.
BÂZİÇE f. Oyuncak, eğlence. Mel'abe.
BÂZİG Ortak, şerik.
BAZİGÂH f. Eğlence yeri, oyun yeri.
BAZİGEDE f. Oyun yeri, eğlence yeri.
BAZİGER f. Oynayan, rakseden, köçek.
BAZİGÛŞ f. Lâtifeci, şakacı, şen kimse.
BAZİH Büyük. Âli. Yüce.
BAZİHANE f. Oyun yeri, eğlence yeri.
BAZİL (C.: Büzül-Bevâzil) Sekiz dokuz yaşında olan deve. * Devenin, önce biten dişi. * Şey. * Kan akan baş yarığına "şecce-i bâzile" denir.
BAZİL (Bezil. den) Bol bol veren, dağıtan. Cömert.
BAZİLE Tıb: Göğüs veya karnın içinde husule gelen gaz veya su şişlerinin mahfazasını delmeye mahsus ve boru içinde mahfuz bir mil.
BAZİR Ekici, eken.* Dedikodu yapan, laf taşıyan. Geveze.
BAZİRGÂN Eskiden Musevi tüccarlar hakkında kullanılan bir tabirdi.
BA'ZİYET Bazılarına âit oluş. Herkese âit olmama. Herkesle alâkalı olmama. Bir şeyin bir kısmı ve bir miktarı.
BAZMANDE f. Kafasız, ahmak, kabiliyetsiz. * Durmuş, geri kalmış.
BAZOKA (Bazuka) Tanklara karşı kullanılan bir çeşit silâhtır. Soba borusuna benzer, omuza konarak nişan alınıp ateşlenir.
BAZPES f. Tekrar, yeniden. * Geri.
BÂZU f. Kolun omuz ile dirsek arasında kalan kısmı, pazu. Adud. * Mc: Güç, kuvvet ve istidat.
BÂZUBEND f. Pazvand. Kola bağlanan duâlı kağıt.
BÂZUDİRÂZ f. Kolu uzun olan. * Nüfuzlu, sözü geçer. * Müdahaleci. * Zâlim, zulmeden.
BE f. Kelime başına getirilerek, Türkçedeki: "de, da, den, dan, ile, için" mânalarında kullanılır.
BE-CÂ f. Yerinde. Yerine. Uygun. Münâsib.
BE-ZİYARET (Berâ-yı ziyâret) Ziyaret için. Ziyaret maksadı ile.
BEBAN Tarz, yol, üslup, metod.
BEBGA Papağan.
BEBR f. Kaplana benzer, ondan daha büyükçe ve pek yırtıcı bir canavar ki, Hindistanda ve Afrikada bulunur. Saldırdığı zaman derisindeki tüyleri kabarıp korkunç bir manzara arzeder. Arslanı bile korkutur bir hayvandır.
BECA' Geniş, bol.
BECÂ f. Yerinde, münasip, lâyık, uygun, şâyeste.
BECÂ NÂ-BECÂ f. Yerli yersiz.
BECAYİŞ f. Değişme. Trampa. Birini verip ötekini alma.
BECAYİŞ-İ MEKÂNÎ f. Yer değiştirme. Mekân değişikliği.
BECBAC Semiz, besili. * Zayıf kimse.
BECBECE Çocuk avutmak için yapılan tuhaf hareketler, gürültü.
BECC Yarmak. * Vurmak.
BECE Çıban, arpacık, sivilce.
BECEL Şaşma, tuhafına gitme. * Yalan, iftira.
BECER Göbeğin çıkıp şişmesi. * Suyu içip kanmayan koyun.
BECİDD f. Ciddi, gerçek, hakikat. * Cidden, gerçekten.
BECİL Büyük, itibarlı, muhterem, hatırı sayılan kimse. * Şişman.
BECİR Birçok.
BECRA' Yüksek yer, yüksek tepe. * Göbeği çıkmış kadın.
BECREC Sığır buzağısı.
BECREM (C.: Becârim) Belâ ve zahmet, dâhiye.
BEÇE (C.: Beçegân) f. İnsan veya hayvan yavrusu.
BEÇE-İ HUNİN Kanlı yavru. * Mc: Acı gözyaşları.
BEÇE-İ TAVUS-U ULVÎ Gökteki tavusun yavrusu. * Kamer, ay. * Güneş, şems. * Ateş, nar.* Gündüz.* Yâkut.
BEÇE-DAR f. Yavrusu olan, çocuğu olan. * Gebe, hâmile.
BEÇE-GÂN (Beçe. C.) f. Çocuklar, yavrular.
BEÇEK f. Bir nevi kesici alet. * Küçük silah.
BED' (C.: Ebdâ-Büdü') İslâm içinde kazılan kuyu. * Evvel, ibtidâ, başlangıç. * Hisse, nasip. * Başlama, başlayış, ilk.
BED f. Fenâ. Kötü. Çirkin. Yaramaz. şer. şeni'.
BEDA' Fikir, rey. * Çöle çıkmak.
BEDA (Bedâat) Hayret verici, yenilik ve iyiliklerde üstünlük. Acib ve garib olma. Yeni zuhur etme.
BEDÂD Gözükme, zahir olmak. * Sayış, sayma. * Fırka. * Savaşacak akran. * Nasib, hisse, pay.
BEDÂDÂN Eyerin iki yanı.
BED-AGAZ f. Başlangıcı fena, kötü. Kötü bir şekilde başlanmış.
BEDAH (C.: Büduh) Geniş yer.
BEDAHAT (Bedihî. C.) Delil ve isbata ihtiyacı olmayan şekilde âşikâr olan şeyler.
BED-AHD f. Ahdinde, sözünde durmayan, vefasız.
BEDAHET Açıklık. Zâhir delil. Belli, açık, aşikâr. * Birdenbire, hazırlıksız söz söyleme. * Atın yürümesi. * Her şeyin evveli, öncesi.
BEDAHETEN Birdenbire, aniden, ansızın. Düşünmeksizin. Açık ve zâhir olarak.
BED-AHLAK f. Ahlâkı ve huyu kötü olan kimse.
BED-ÂHÛ f. Karakteri bozuk, huyu kötü.
BEDAL Değişme, değiştirme, mübadele. Trampa.
BED-AMEL f. Hareketi ve işi fenâ olan.
BED-ÂMUZ f. Kötülük, fenalık öğrenmiş. * Fenalık, kötülük öğreten.
BEDAN (Bed. C.) Kötüler, fenalar. Yaramazlar. * Çirkinler.
BEDANET Yağlı, besili olma. Semizlik.
BEDARF Muayyen bir gayenin gerçekleşmesi için zaruri olan veyâ zaruri görülen muayyen kalitede bir mal veya meta miktarıdır.
BED-ASL f. Aslı kötü, soyu fena.
BEDAVA f. Parasız, meccanen, karşılıksız. * Mc: Çok ucuz. (Meselâ: Bunu bu fiata bedava almışsın, cümlesinde olduğu gibi.)
BEDAVE(T) Çölde oturmak, Bedevilik. (Bak: Bedeviyet)
BEDAYİ' (Bedi'-Bedia. C.) Yeni ihdâs olunmuş, görülmedik şeyler. Bedi'alar.
BEDAYİ' (Bidâa. C.) Sermayeler, anamallar.
BEDBAHT f. Bahtsız, talihsiz, bahtı kara.
BEDBİN f. Kötü görüşlü. Ümidsiz. Her şeyin fena cihetini görmek isteyen. Bed ve fena görüp, beğenmez, istihsan etmez olan. $ sırriyle $ kaidesinin sırriyle $ gayet kısacık bir meâli: "Sözleri dinleyip en güzeline tâbi olup fenasına bakmayanlar, hidâyet-i İlâhiyeye mazhar akıl sahibi onlardır" meâlinde. Bizler için şimdi herşey'in iyi tarafına ve güzel cihetine ve ferah verecek vechine bakmak lâzımdır ki mânasız, lüzumsuz, zararlı, sıkıntılı, çirkin, geçici hâller nazar-ı dikkatimizi celbedip kalbimizi meşgul etmesin. Sekizinci Söz'de, bir bahçeye iki adam, biri çıkar biri giriyor. Bahtiyarı bahçedeki çiçeklere, güzel şeylere bakar, safa ile istirahat eder. Diğer bedbaht, temizlemek elinden gelmediği hâlde çirkin, pis şeylere hasr-ı nazar eder, midesini bulandırır. İstirahata bedel sıkıntı çeker, çıkar gider. Şimdi hayat-ı içtimaiye-i beşeriyenin safhaları hususan Yusufiye Medresesi bir bahçe hükmündedir. Hem çirkin, hem güzel, hem kederli, hem ferahlı şeyler beraber bulunur. Âkıl odur ki; ferahlı ve güzel şeylerle meşgul olup çirkin, sıkıntılı şeylere ehemmiyet vermez, şekva ve merak yerinde şükreder, sevinir. ş.)
BEDBİNÂNE f. Kötümser şekilde. Ümitsizce, bedbincesine.
BEDBİNÎ f. Bedbinlik, kötümserlik, ümitsizlik, fenâ görürlük.
BED-BU f. Fena kokulu, pis kokan.
BED-BUK f. Hâin, korkak.
BED-CİNS f. Cinsi bozuk.
BED-CU f. Kötülük arayan. Kötülük düşünen.
BED-ÇEŞM f. Nazarı değen, haset kimse.
BEDDA' Gövdeli, şişman kadın.
BEDDAL Bakkal.
BEDDE Derman, takat, güç, kuvvet.
BED-DİL f. Korkak, yüreksiz.
BED-DUA (Bedduâ) f. Bir kimsenin kötülüğü için duâ. Kötü duâ.
BEDE' Başlayış. Başlama. Bir şeyi başkasından evvel işlemek.
BEDED İki uyluk arasının geniş olması.
BED-EDA f. Terbiyesiz, nezâketsiz ve kaba olan kimse.
BEDEL (C.: Bedelât) Elde ve ayakta olan zahmet ve ağrı. * Karşılık. Bir şeyin yerine verilen ve yerini tutan şey. İvaz. * Başkasının adına hacca giden. * Gr: Söz esnâsında bir şeyi sıfatı veya vasfı ile beraber söylersek ve fakat kasdımız o şeyin vasfı veya sıfatı değil de zâtı olursa, zikredilen sıfat veya vasfa " bedel" denir." Kardeşin Ahmedi gördüm" derken, kasdedilen kardeşin değil Ahmet'in kendisidir. İşte bu sözde "kardeşin" kelimesi "Ahmet"in" bedel'i olur.
BEDEL-İ FERAG Huk: Arazi-i emiriye ve icareteynli vakıf gayr-i menkullerinin tasarruf haklarının devredilmesi karşılığı alınan bedeldir.
BEDEL-İ İCAR Huk: Arazi hukukunda tasarruf hakkı mukabilinde verilen emsâline uygun peşin para.
BEDEL-İ MÜSEMMA Huk: Akidde belirlenen bedel.
BEDEL-İ NAKDÎ Eskiden fiili askerlik hizmeti yerine belli bir miktarda para verilmesi usülü idi.
BEDEL-İ NÜZÛL Tar: Osmanlı İmparatorluğu devrinde askerlerin bir yere konaklamasında yapılacak olan masraflar için alınan vergi.
BEDEL-İ ÖŞR Huk: Arazi-i emiriye üzerinde bina yaparak veya meyvesiz ağaç dikerek koru haline koyma sebebiyle öşre bedel alınan kira.
BEDEL-İ RAKABE Huk: Kölenin sahibi tarafından azad edilmesi için, şahsı yerine geçen kıymeti veya nefsi karşılığında vermeyi kabullendiği ıtk veya kitabet akçesi.
BEDELEN Mukabilinde, karşılığında, yerine.
BEDELEYN İvazlı akidlerde iki tarafın yüklendikleri karşılık.
BED'EN Başlangıçta. İlk önce, ilkin.
BEDEN (C.: Ebdân) Gövde, vücut, ten.* Vücudun kol, bacak ve baş gibi ayrıca kısımlarından başka diğer merkezi kısmı. * Ağacın dal ve budaktan başka olan kısmı, kütük. * Kale bedeni.
BED-ENDAM f. Endâmı bozuk, biçimsiz, çarpık.
BED-ENDİŞ f. Kötü fikir sahibi, fena düşünen.
BEDENE (C.: Büdün) Kurbanlık deve.
BEDENEN Vücutça. Beden ile.
BEDER f. Hariç. Dışarı. Taşra.
BEDERGAH f. Kapıya çıkma. * Tar: Çeşitli hizmetlerde kullanılmak üzere, acemi ocağına ve ocak dışına verilen acemilerin, Yeniçeri Ocağı'na kayıt edilmeleri.
BEDESTAN f. Değerli, kıymetli kumaşlar, silâhlar ve mücevherler vs. alış-verişine mahsus üstü örtülü ve mahfuz çarşı.
BED'ET Başlangıç.
BEDEVÎ Çölde yaşayan. Göçebe. Medeni olmayan ve şehir hayatı yaşamıyan. * Seyyid Ahmed-i Bedevî nâmındaki büyük bir zâtın tarikatı ve onun mensubu olan. (Bak: Ahmed-i Bedevî)
BEDEVİYANE f. Bedevilere uygun şekilde, çölde yaşayanlar gibi.
BEDEVİYET (Bedâvet) Göçer hayatı yaşayış. Göçebelik. Bedevilik.
BED-FERCAM f. Sonu kötü. Sonu korkulu ve lânetlenmiş olan. Akibeti fena.
BED-FİAL f. Yaptığı işleri kötü olan.
BEDG Bulaşmak.
BED-GÛ f. Fitnekâr, dedikoducu.
BEDH Vurmak, darp. * Âcizlik. * Aşikâre olmak, aleniyyet, açıklık.
BEDH Ansızdan olmak.
BED-HAH f. Fenalık isteyen. Herkesin kötülüğünü isteyen. Kötülük isteyen.
BED-HAL f. Kötü ahlâklı. Kötü huylu. Hâli düşkün. Fakir olan.
BED-HİSAL Hasletleri kötü, fena huylu.
BED-HU(Y) f. Huysuz. Bed huylu, kötü huylu. * Kötü huy.
BEDİ' (Bedia) Eşi, benzeri olmayan. Hayret verici güzellikte olan. * Garib. Acib. * Benzeri olmayan şeyleri vücuda getiren. Kimseye benzemeyen. İcad edici olan. * Hâlık ve Hallak-ı Cihan olan. * Beğenilen. * Yeni bulunmuş ve görülmedik tarzda olan. * Edb: Sözün garib ve güzel olması hâli.
BEDİ-İ PÜR-MAÂNÎ Çok mânâları bulunup bedi' olan. Çok mânaların bedi' ve güzel oluşu.
BEDİ-ÜL BEYAN İfadesi ve beyanı görülmedik güzellik ve gariplikte olan.
BEDİ-ÜZ ZAMAN (Bak: Bediüzzaman)
BEDİA Nâdide ve güzel, yeni icad edilmiş şey. Beğenilen ve takdir edilen çok yeni şey.
BEDİA-İ HAYALİYE İdeal, ülkü, gaye, mefkûre.
BEDİD Büyük sahra, geniş çöl.
BEDİD Su az az akmak.
BE-DİDAR f. Görünür olmak, kendini göstermek. Meşhur. Namdar.
BEDİH Şanı, şerefi yüce, yüksek ve büyük olan.
BEDİHE Birdenbire ve düşünmeden söylenilen güzel söz. Hazırcevaplık. * Başlangıç.
BEDİHE-GÛ f. Güzel ve hoş söz söyleyen. Tatlı söz söylemeye alışık olan kimse.
BEDİHÎ Aşikâr, belli ve açık olma. * Ansızın zuhur eden. * Delil ve isbata muhtaç olmayacak derecede açıklık.
BEDİHİYYAT (Bedihî. C.) Delil ve isbatına lüzum olmayan sarih ve açık şeyler.(Mister Karlayl yine diyor: "En evvel kulak verilecek sözlerin en lâyıkı Muhammedin (A.S.M.) sözüdür. Çünkü: Hakiki söz onun sözleridir." Hem yine diyor ki: "Eğer hakikat-ı İslâmiyede şüphe etsen, bedihiyat ve zaruriyat-ı kat'iyyede iştibah edersin. Çünki, en bedihî ve zarurî bir hakikat ise İslâmiyettir."İşte bu meşhur feylesof, İslâmiyet hakkında bu şehadetini eserinde müteferrik yerde yazmış. H.)
BEDİHİYYET Açıklık. Kolayca anlaşılır ve görülür olmak.
BEDİH-ÜL BUTLAN Bâtıl olduğu âşikar surette belli. Bâtıl, haksız bir hüküm veya görüş olduğu herkesçe bilinen.
BEDÎÎ Bedi' ve güzel olan. Ebedî ve güzel olan. İlahî ve güzel eserlere müteallik bulunan.
BEDÎÎ KIRAET Mantıki kıraet şartlarına riâyet ettikten başka rikkat mevkiinde sesini indirmek, şiddet makamında yükseltmek -acemi aktör tavrı takınmaksızın- mevzuu ses ve işaretle canlandırmaktır.
BEDİL Bir şeyin mukabili, karşılığı. * Tutuşulan bir bahiste yenilen veya aldananın vereceği şey. * (C.: Ebdâl) Sâlih kişi.
BEDİÜZZAMAN Zamanın bedi'i olan. Zamanında kendisi gibi görülmedik olan. Kimseye benzemiyen ve zamanın garib ve acibi bulunan. (Bak: Said Nursî)Bediüzzaman hakkında Said Nursî kelimesinde bir derece izahat verildiği için burada sadece kronolojik hayat safhalarına ait bir liste ile sonunda ibretamiz bir vakayı koymakla iktifa edildi.Bilinmeyen taraflariyle Bediüzzaman Said Nursî isimli eserin kronolojik fihristinden seçmeler:1894 - 1895- Müsbet ilimleri tetkik ve kısa zamanda her birisine vâkıf olması.- "Bediüzzaman" lâkabının verilmesi.- 80-90 cild kitabı üç ayda bir defa ezberden tekrarlaması.1907- İstanbul'a üniversite açtırmak niyetiyle gelmesi. - Şekerci Hanı'nın kapısına " Her suale cevap verilir" levhasını asıp âlimleri sual sormaya dâveti.- Sultan Abdülhamid'e Şarkta üniversite açılması için müracaatı.1909 - 31 Mart'ta Bediüzzaman'ın yatıştırıcılığı.- İsyan etmiş olan sekiz taburu itaate getirmesi - Bediüzzaman'ın Divan-ı Harb'e verilişi.- Divan-ı Harb'de beraet edişi ve serbest bırakılması.1911 - 1914- şam'a gelişi ve Câmi-i Emeviye'de muhteşem bir hutbe irad etmesi.- Sultan Reşad'la beraber Rumeli seyahatine çıkması. - Van'a gitmesi ve Şark Üniversitesinin temelini attırması.1915 - 1916- Milis Kumandanı Bediüzzaman, Pasinler cephesinde Ruslarla çarpışıyor.- Bediüzzaman'ın Ruslara esir düşmesi.1918-Bir bahar günü Bediüzzaman'ın Kosturma'dan firar edişi.-17 Haziran 1918 : Bediüzzaman'ın Varşova, Viyana ve Sofya tarikıyla İstanbul'a avdeti.- Enver Paşa'nın vazife teklifini kabul etmeyen Bediüzzaman'a Harbiye Nezareti ikramiye ve harb madalyası veriyor.-13 Ağustos 1918 : Ordu-yu Hümayun'un tavsiyesiyle Dâr-ül Hikmet'e âzâ oluşu.1920- İngiliz işgaline karşı "Hutuvât-ı Sitte" yi neşrederek mücadele etmesi.1922- Bediüzzaman güz mevsiminde İstanbul'dan Ankara'ya geliyor.-9 Kasım 1922: Bediüzzaman'a Meclis'te hoşâmedî yapılması.1923 -19 Ocak 1923 : Bediüzzaman Meclis'te mebuslara hitaben bir beyanname neşrediyor.-17 Nisan 1923 : Ankara'da umduğunu bulamayan Bediüzzaman'ın Van'a gitmek üzere yola çıkması.1925 - 1927-Bediüzzaman'ın Van'dan nefyi. - Isparta'da bir müddet kalan Bediüzzaman önce Eğridir oradan da Barla'ya getiriliyor.- Risale-i Nur'lar te'lif edilmeye başlanıyor.1934 -Yaz ortalarında Barla'dan alınan Bediüzzaman'ın Isparta'ya getirilişi.- 27 Nisan 1935 : Dahiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı askerî bir kıt'a ile Isparta'ya geliyor ve Bediüzzaman tevkif olunuyor.- Tevkif edilen Bediüzzaman ve talebeleri, muhakeme edilmek üzere Eskişehir'e götürülüyor.1936 -27 Mart 1936 : Tahliye edilen Bediüzzaman, Kastamonu'da ikamete mecbur ediliyor.1943-20 Eylül 1943 : Bediüzzaman'ın tevkif edilerek Çankırı yoluyla Ankara'ya getirilmesi. 1944 - Denizli mahkemesinin başlaması.- 15 Haziran 1944 : Denizli Ağır Ceza Mahkemesi Bediüzzaman'ın beraetini ilân ediyor.- Ağustos 1944 sonlarında Ankara'dan gelen emirle Bediüzzaman Emirdağ'da ikamete mecbur ediliyor.1948-23 Ocak 1948 : Emirdağ'da kış ortasında Bediüzzaman ve talebelerinin tevkif edilişi ve Afyon mahkemesine sevki.- 6 Aralık 1948 : Afyon Mahkemesinin mevhum ve mesnedsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine mahkûmiyet kararı verişi ve temyiz.1952- Ocak 1952 de İstanbul'da mahkeme için gelen Bediüzzaman Sirkeci'de Akşehir Palas Oteline yerleşti.- 5 Mart 1952 Salı: Bediüzzaman'ın Gençlik Rehberi dâvasından beraeti.1958- Nur Risalelerinin ve bu arada Tarihçe-i Hayat'ın matbaalarda neşredilmesi.- 23 Mart 1960 Çarşamba : Bediüzzaman Ramazan'ın 25. günü gece saat 03.00 civarı Urfa'da bu fani âleme veda etti.(Bediüzzaman'ın akıllara hayret veren bir seciyesi)(Ehl-i Sünnet Mecmuasının 15 Teşrin-i evvel 1948 tarihli nüshasında neşredilmiştir. Ehl-i Sünnet Gazetesi sahibi avukat bir zâtın makalesidir.)Ben, Birinci Cihan Harbinde Bitlis mevkiinde yaralı olarak esir olurken, Bediüzzaman da o gün esir düşmüştü. O Sibirya'ya gönderilmiş, en büyük esirler kampında idi. Ben Bakü'nün Nangün Adasında idim. Günün birinde esirleri teftişe gelen ve kampı gezerken Bediüzzaman'ın önünden geçen Nikola Nikolaviç'e o hiç ehemmiyet vermiyor ve yerinden kımıldanmıyor. Baş kumandanın nazar-ı dikkatini çekiyor. Tekrar bir bahâne ile önünden geçiyor. Yine kımıldanmıyor. Üçüncü def'asında önünde duruyor, tercüman vasıtasıyla aralarında şöyle bir muhâvere geçiyor:- "Beni tanımadılar mı?- "Evet tanıdım. Nikola Nikolaviç, Çar'ın dayısıdır, Kafkas Cephesi başkumandanıdır."- "O halde ne için hakaret ettiler?"- "Hayır, afvetsinler ben kendilerine hakaret etmiş değilim. Ben mukaddesatımın emrettiğini yaptım."- "Mukaddesat ne emrediyormuş?"- "Ben müslüman âlimiyim. Kalbimde iman vardır. Kendisinde iman olan bir şahıs, imanı olmayan şahıstan efdaldir. Ben ona kıyam etseydim, mukaddesatıma hürmetsizlik yapmış olurdum. Onun için ben kıyam etmedim."- "Şu halde, bana imansız demekle benim şahsımı, hem ordumu, hem de milletimi ve çarı tahkir etmiş oluyor. Derhal divan-ı harb kurulunda isticvab edilsin."Bu emir üzerine divan-ı harb kuruluyor, karargâhtaki Türk, Alman ve Avusturya zabitleri, ayrı ayrı Bediüzzaman'a rica ederek başkumandana tarziye vermesi için ısrar ediyorlar. Verdiği cevab bu oluyor:- "Ben âhiret diyarına göçmek ve huzur-u Resülullah'a varmak istiyorum. Bana bir pasaport lâzımdır. Ben imanıma muhalif hareket edemem."Buna karşı kimse sesini çıkarmıyor, neticeyi bekliyor. İsticvab bitiyor. Rus çarını ve Rus ordusunu tahkir maddesinden idam kararını veriyorlar. Kararı infaz için gelen bir manga askerin başındaki subaya kemâl-i şetaretle: "Müsaade ediniz, onbeş dakika vazifemi ifa edeyim." diye abdest alıp iki rek'at namaz kılarken, Nikola Nikolaviç geliyor, kendisine hitaben:- " Beni affediniz! Sizin beni tahkir için bu hareketi yaptığınızı zannediyordum. Hakkınızda kanuni muamele yaptım. Fakat şimdi anlıyorum ki, siz bu hareketinizi imanınızdan alıyorsunuz. Hükmünüz iptal edilmiş, dini salâhatinizden (sâlihliğinizden) dolayı şâyân-ı takdirsiniz; sizi rahatsız ettim; tekrar tekrar rica ediyorum beni afvediniz."Bütün müslümanlar için şâyân-ı misâl olan bu salâbet-i diniye ve yüksek seciyeyi, arkadaşlarından bir yüzbaşı, müşahedesine müsteniden anlatıyordu. Bunu duydukça, ihtiyarsız olarak gözlerim yaşla doldu. Abdurrahim) (ş.)
BEDİY Çok âşikâr, göze çarpan. * Çölde sahrada oturan.
BED-KÂR f. Kötü iş yapan. Fena hareketli kimse. Fiil ve ameli kabih olan.
BEDLİGAM f. Serkeş at, gem almaz at.* İsyan eden, âsi, serkeş, söz dinlemiyen kimse. * Bedevi, çöl adamı.
BED-LİKA f. Çirkin yüzlü, kötü yüzlü.
BEDMAYE f. Ahlâksız. * Soysuz. Sütü bozuk.
BEDMEST f. Kendinden geçmiş derecede sarhoş.
BED-MİHR f. İyilik etmiyen, insâniyetsiz.
BEDNAM f. Kötü tanınmış, adı kötüye çıkmış olan.
BED-NİGAH f. Kötü bakışlı.
BEDNİHAD f. Kötü huylu.
BEDPESEND f. Kötülüğü beğenen, kötülüğü öven, medheden. * Güç beğenir, müşkülpesend.
BEDPEYMAN f. Verdiği sözde durmayan. Sözünün eri olmayan. Sözünü tutmayan.
BEDR (Bedir) Dolunay. Ayın en parlak olduğu hâli. * Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir yer ismi. * Bir şeyin tamam olması. * Sibâk ve sür'ât etmek. * Bir işin ansızın zâhir olması.* Tam ve münasib olan âzâ. * Dolu şey. * İyi hizmet eden köle.
BEDR MUHAREBESİ Bedir, Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir yer olup; Hz. Peygamber Efendimizin hicretinin ikinci senesi orada Kureyşîlere karşı kazandıkları muzafferiyetle meşhurdur. Bedir, bir ovanın kenarında olup Mescid-ül Gamame isminde bir câmi ve Bedir muharebesinde şehid olan sahabelerden 13 zâtın türbeleri mevcuttur. Bedir harbi, Ramazanda Cuma günü vuku bulup Peygamber Efendimizin (A.S.M.) maiyetinde 320 kişi vardı. Bunların sekseni muhacirînden, gerisi ensardandı. Kureyş kervanı ile Şam'dan dönen Ebû Süfyan'ın önüne çıkılmış iken, Ebû Süfyan haber alarak Mekke'den yardım istemiş, Ebû Cehil'in maiyetinde Mekke'den gelenlerle beraber Kureyşliler 1000 kişi kadar olmuşlardı.
BED-RAH f. Kötü yola sapan.
BEDRAKA f. Delil. Kılavuz. Mürşid. * Allah yolu.
BEDRAKA-İ EFKÂR Fikirlerin mürşid ve kılavuzu.
BED-RAM f. Lâtif, hoş, yakışıklı, süslü. * Sert başlı at. * Dâima, devamlı.
BEDRE (C.: Bider) Kuzu veya oğlak derisi. * İçi altun dolu olan kese. * Onbin dirhem.
BED-REFTAR f. Gidişi ve hareketi fenâ olan.
BED-REG f. Huysuz, aslı kötü olan hayvan veya insan.
BEDREKA (Bak: Bedraka)
BED-RENG f. Açıkla koyu arasında kirli bir renk.
BEDRÎ Bedr'e ait ve onunla alâkalı. * Erkek ismidir. (Müennesi: Bedriye)
BEDRUC Bir ot cinsidir ve bazı yerlerde tere-i Horasani diye isimlendirilir.
BED-SİGAL f. Kötü düşünceli, herkes hakkında kötü söyliyen.
BED-SİYRET f. Ahlâksız. Ahlâkı ve huyu kötü olan.
BED-TER f. Çok kötü, daha kötü, beter.
BED-TIYNET f. Yaradılışı, fıtratı, tabiatı fena ve kötü olan, soyu bozuk, bayağı adam.
BEDUD Suyu az olan kuyu.
BEDUH Eski yazıda mektub zarfları üzerine yazılması ve zarfa basılan mühüre kazdırılması mûtad ve aslı meçhul bir sözdür.
BE-DUŞ f. Omuza, omuzda.
BED-ÜSLÛB f. Üslûbu fena; tavrı, gidişi kötü.
BEDV Zihinde bir şeyin peyda olması. Bir şey zâhir olma. * Başlama. * Sahraya çıkma.
BED-ZEBAN f. Kötü söz söyliyen, hicveden. Ağzı pis, ağzı bozuk. * Kötü dil.
BEDZEHRE f. Korkak, yüreksiz, ödlek kimse.
BEFM f. Keder, tasa, iç sıkıntısı, üzüntü.
BEFŞ f. Azamet, büyüklük, heybet, debdebe.
BEFTERE f. Avcılar tarafından kullanılan ve hususi olarak alıştırılmış kuş.
BEGAYA Askerin ön karakol takımı.
BEGAYE Talep etmek, istemek.
BEGAYET f. Son derece. Pek ziyâde.
BEGEND f. Yuva. * Kümes, folluk.
BEGNEK f. Kuyruğu kesik hayvan.
BEGONYA Fr. Etli ve güzel renkli yaprakları olan bir süs bitkisi.
BEGTER f. Eskiden kullanılan zırhlı elbise.
BE-GÜN f. (Bak: Bikün tevbe)
BEHA Gökçek olmak, şirin ve lâtif olmak.
BEHA (Bak: Bahâ)
BEHACET Güzellik. Güzel yüzlü olma.
BEHAK İnsanın derisinde pul pul beyazlık ve alaca bir renk peyda eden bir çeşik hastalık.
BEHAMİN f. Bahar mevsimi.
BEHANET Nefesi iyi ve lâtif olan kadın.
BEHAS Susama.
BEHATT Sütlaç, süt lapası.
BEHBEHAN Papağan, tûti kuşu.
BEHBEHÎ Etli ve gövdeli, kişi. Bahadır, yiğit, kahraman.
BEHBUD f. Sağlık, sıhhat, sağlamlık, iyilik.
BEHC Her zaman neşeli olma. Biri