Ana Sayfa

www.OsmanliMedeniyeti.com
Osmanlı Kültür ve Medeniyeti Hakkında Herşey

www.infoTurkish.com
Herşey Hakkında Türkçe Bilgi

Osmanlıca Türkçe Lügat

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

A 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
A Nida edatı olup, kelimenin sonuna gelir "ey" mânası verir. Aynı veya farklı iki kelime arasına gelirse, sözün mânasını kuvvetlendirir. "rengârenk, lebaleb" gibi.
AB f. Su. * Mc : Yağmur. * Letâfet, güzellik. * İtibar. * Irz, nâmus. * Vakar. * Cilâ. *Keskinlik.
AB-I ÂBİSTENÎ Nebatların beslenip büyümesi için zaruri olan su ve yağmur. * Gebeliğe sebep olan su, meni.
AB-I ADÂLET Doğruluğun ve adaletin feyz ve bereketi.
AB-I BÂDE-RENG Kanlı göz yaşı.
AB-I BESTE Buz. * Mc : Billur, sırça.
AB-I CİĞER Ciğer suyu. * Göz yaşı.
AB-I ÇEŞM Göz yaşı.
AB-I DEHÂN Ağız suyu, salya.
AB-I HAYAT Kan. Ebedî hayata sebep olan hayat suyu (diye tâbir edilen) bu kelime, edebiyatta : "çok güzel ifâde, lâtif söz, parlaklık, letâfet" mânalarında geçer. * Tas : Aşk-ı hakiki, aşk-ı ilâhi, ilm-i ledün, mârifetullah'tan kinayedir. Âb-ı Hızır, âb-ı hayvan, âb-ı beka gibi isimlerle de söylenir.
AB-I HUFTE Durgun su. * Buz. * Billur. * Kınında bulunan kılınç.
AB-I HURDENÎ İçme suyu. İçilir su.
AB-I KEVSER Kevser âb-ı hayatı. Kevser letâfeti.
AB-I LEZİZ Leziz, tatlı su.
AB-I MUSAFFÂ Temizlenmiş, tasfiye edilmiş su. Saf su.
AB-I REVAN Akar su. * Kalpteki ferahlık.
AB-I RÛY Yüz suyu, şeref, haysiyet, nâmus.
AB-I ŞOR Acı su. * Göz yaşı.
AB-I YAH Buzlu, soğuk su.
AB-I ZEN f. Küçük havuz. * Su birikintisi. * Yumuşak, lâtif sözlerle hatır alan ve bu manâda emir. (Bak : Avzen)
AB Kusur, ayıp, noksanlık.
ABA' Kaba, ahmak kişi.
A'BA Ağırlıklar, yükler, mes'uliyetler. * Sandık.
ABA Ekseriyetle yünden yapılmış, bol giyimli bir libas, elbise. (Peygamber Efendimiz de (A.S.M.) bu libası giyerlerdi.)
ÂBÂ (Eb. C.) Babalar, pederler. * Mc : Mürşidler, ileri gelenler.
ÂBÂ VE ECDÂD Analar, babalar, dedeler.
AB'AB Taze civanlık. * İbrişim halı. * Dağ tekesi. * Yumuşak yünden yapılan kisve.
ÂBAB Otu bol olan yerler, çayırlar, otlaklar, mer'alar.
ABAB (Abb) Suyu nefes almadan içmek. * Işık, nur, ziyâ.
AB'ÂB Uzun boylu kimse. * Güzel huylu ve sabırlı adam.
ABAD Ebedler. Sonsuz gelecek zamanlar.
ABAD f. Mâmur, şen. * Çok dolu.
A'BAD Köleler.
ABADAN f. Mâmur, şen. İmâr edilmiş.
ABADÎ Bayındırlık, mâmurluk, şenlik. * İmar edilmiş olan. * Hindistan'ın Devlet-âbad şehrinde ipekden yapılmış bir yazı kağıdı.
ABÂDİLE Abdullah isimliler.
ABÂDİLE-İ SEB'A Meşhur olan yedi Abdullah isimli sahabe-i kiram (R.A.) (Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Mes'ud, Abdullah İbn-i Ravâha, Abdullah İbn-i Selam, Abdullah bin Amr bin As, Abdullah bin ebi Evfâ (R.A.) (Asr-ı saadette Abdullah ismiyle anılan ikiyüz yirmi sahabe-i kiram hazerâtı vardı.)
ABAJUR Fr. Lamba siperi.
ABAK İcab etmek. Lâzım olmak. * Yapışmak.
ABAKİYE Lâzım olmak. * Yapışmak. * Zahmet.
ÂBAL Develer.
ABAL Dağ kili.
ABALET Ağırlık.
ABA Kule.
ABAM şişman kimse.
ABA-PUŞ f. Aba giyen, derviş. * Fakir.
ÂBAR (Bi'r. C.) Kuyular. Su kuyuları. * f. Hesap defteri.
ABAT Koltuk altları.
ABB Işık, nur, ziya. * Güzelleşme.
ABBAS Resul-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmın amcalarındandır ve Mekke'nin fethinde Müslüman olmuştur. * Arslan, gazanfer.
ABBASÎ Resul-i Ekrem'in (A. S.M.) amcası Hz. Abbas'ın neslinden gelen veya aynı sülâleden gelenlerin kurdukları devlete mensup olan.
AB-BERİN f. Akarsu ve şelâle kenarlarında suyun tazyikle akmasından meydana gelen içi oyuk kovuk.
AB-CAME f. Su kabı.
AB-ÇERA f. Kahvaltı.
ABD Kul, köle, Allah'ın kulu. Mahluk, insan. Hizmetçi. (Hür'ün zıddı). "Abd kelimesi Allah'ın bazı isimleriyle birleştirilerek erkek isimleri meydana getirilir. Abdullah (Allah'ın kulu). Abdulbâki (Ebedi olan Allah'ın kulu) gibi. Bu isimleri taşıyan insanlar buna lâyık olmaya çalışmalıdırlar."
ABDAL t. Safdil, ahmak, bön. * Afganistan'da yaşıyan bir Türk kavminin adı, bu kavimden olan kimse. * Anadoludaki bazı göçebelerin adı ve bunlardan olan kimse. * Derviş, ermiş, kalender. Kendini Allah'a adamış. Ona teslim olmuş, bu yolda çile çekmiş kimse. (Bak : Ebdal)
ABDAN (Ab. dan) Bahçe kovası, bahçe sulamaya mahsus süzgeçli kova. * Sidik kesesi, mesane.
ABDAR f. Parlak. * Sağlam vücudlu. * Su veren hizmetçi. * Mc : Ter u tâze, tap taze.
AB-DEST f. Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve enseye meshetmektir. * Azarlama, paylama.
ABDESTAN f. Su ibriği, abdest ibriği.
ABDEST-HANE f. Ayak yolu, helâ. * Abdest alacak yer.
ABDİYET Kulluk. * Kul olduğunu bilerek dininde, emredildiği üzere ibâdet ve itaatte bulunmak.
ABDULAZİZ 32. Osmanlı Padişahıdır. Hilâfeti (Hi: 1277-1293) seneleri arasındadır. Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından bilek damarları kesilerek şehid edilmiştir.
ABDULHAMİD LL (mi: 1842-1918) 34' üncü Osmanlı Padişâhıdır. 33 yıl saltanatta kalmış olan bu şefkatli Sultan,İslâmiyete son derece bağlı idi. Yüksek bir siyaset adamı ve devlet işlerini bizzat takibeden bir zattı. Memlekette bolluk ve refahı te'min için çalıştı. (R.Aleyh)
ABDULKADİR Allah'ın kulu.
ABDULKADİR-İ GEYLANÎ (Bak: Geylânî)
ABDULKAHİR-İ CÜRCANÎ (Bak: Cürcanî)
ABDULLAH Allah'ın kulu. * Bu isim Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek ve şerefli isimlerindendir. Çünkü, Allah'a itaat ve ibadette, kulluk yapmada devamlı ve en ileride olup bütün ömürlerinde Cenab-ı Hakka maddi manevi bütün hâlâtında itaatttan ayrılmamıştır (A.S.M.). Hem muhterem babasının adı da Abdullah'tır.
ABDULLAH İBN-İ ABBAS (R.A) Ashab-ı Kiram'ın fakih ve müctehidlerindendir. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcasının oğludur. Ashâb-ı Kirâm arasında mümtaz bir mevki'e hâizdir. Sahih-i Buhari'de mezkûr olduğu üzere Resul-i Ekrem (A.S.M.), Abdullah hakkında : "İlâhi onu dinde fakih kıl ve kitabını ona öğret!" diye dua buyurmuştu. Bu âli duaya mazhariyetinden dolayı zamanın en bilgin şahsiyeti olmuştu. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hadislerini ezberlemekte, tefsir, hadis, fıkıh ve ferâiz gibi yüksek ilimlerde eşsizdir. Hz. Ömer ve Osman'ın (Radiyallahü anhüma) hilâfetleri zamanında müftülük vazifesini ifâ ediyordu. Kur'anın tefsirindeki müstesna kudretinden dolayı Habr-ül-ümme, Tercemân-ül-Kur'an, Sultan-ül-Müfessirin gibi yüksek lâkablarla Ashab ve Tabiin arasında şöhret buldu. 1640 hadis rivâyet etmiştir. Hicretin 68. yılında 70 yaşında olduğu hâlde Tâif'de ebedî hayata kavuşmuştur. (R.A.)
ABDULLAH İBN-İ ÖMER Bi'setten bir yıl önce doğdu. Hicri yetmişüç tarihinde Haccâc-ı Zalim'in emri ile şehid edildi (R.A.) Sahabe-i Kirâmın ileri gelenlerinden ve Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâmın çok bağlılarından ve dâima onun ahlâkını yaşamağa çalışanlardandı. Hz. Ömer Radıyallahü Anh'ın oğlu idi. Hilâfet ve Valilik işlerine hiç karışmadı. Müttaki, cömert, kanaat sahibi, halim bir zat olup kendini dünyaya bağlaması ihtimali olan bir malı olsa derhal onu sadaka verir veya hediye ederdi. (R.A.)
ABDULLAH İBN-İ ZÜBEYR Ebu Bekir-i Sıddık'ın kızı Esma'nın oğludur. Muhacirlerden ilk doğan çocuk olup cesaret, şecaat, ibadet ve takvası ile meşhurdur. Zübeyr ibn-i Avvam'ın oğludur. Yezid'in saltanatını kabul etmedi ve Mekke'de dokuz sene halifelik yaptı. 73 yaşında şehid edildi. (R.A.)
ABDURRAHMAN BİN AVF Aşere-i mübeşşereden ve çok fedakar olan Sahabelerdendir. İlk müslüman olan sekiz kişiden birisidir. Bütün ihya-yı din için olan muharebelerde çok fedakârlıkta bulunmuş, birisinde yirmibir yerinden yaralanmıştı. Bir gazada oniki dişini birden kaybetmişti. Medine'ye ve Habeşistan'a hicret edenlerdendi. Çok zengin idi. Bir defa otuz köleyi birden azad etmişti. Hicri 31 tarihinde 71 yaşında vefat etti.
ABE' Kıymet. Ehemmiyet. Meta'.
ABE İşaret, alamet. * Cemaat, topluluk.
ABECE Ahmak kimse.
ABED Hayâ etmek. Arlanmak. * Hışım etmek, kızmak. * Uyuz hastalığı.
ABEDE (ÎÂbid. C.) İbadet edenler. Âbidler. Tapanlar.
ABEDE-İ ESNAM f. Puta tapanlar. Putperestler. Heykele baş eğenler.
ÂBEK Sulu, su dolu olan şeyler. * Çıban. * Civa. (Hg).
ABEKET (C.: Abekât) Tâne, az şey. * Tuluk içinde kalan yağ bakiyyesi. * Ekmek parçası. * Yılan başı dedikleri ufacık akça boncuk.
A'BEL Ak, beyaz. * Ağaç yaprağının dökülmesi.
ABEL (C.: Abâl) Yassı ve enli yaprak.
A'BEL (C: A'bile) Çok sert taş ki, kırmızı, beyaz veya siyah renkli olur. * Taşlık dağ.
AB-ENDAM f. Güzellik. Güzel endam.
AB-ENDAZ Su mühendisi.
ABERASYON Fr. Sapma.
ABERAT (Abre. C.) Göz yaşları.
ABES Davarın kuyruğunda kuruyup kalan bevl ve ters.
ABES Oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel. Lüzumsuz ve gayesiz iş. Tesadüfi. (Bak: Gaye)
ABESE (Abs. den) Çehresini çattı, sureti kerih oldu (meâlinde).
ABESE SURESİ Kur'an-ı Kerim'de sekseninci surenin ismi olup, Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Saliha Suresi, Sefere Suresi de denilir.
ABESE İRCA Mantık ve matematikte bir isbat şeklidir. Bir hükmün doğruluğunu isbat için, bu hükmü inkâr eden diğer hükmün yanlışlığı isbatlanır. Meselâ: Allah'ın varlığının inkâr edilmesinin imkânsızlığını veya abesiyetini göstermek, Allah'ın varlığını isbat yollarından biridir. Bu, "Abese irca" yolu ile isbat şeklidir.
ABESİYAT (Abes. C.) Faydasız ve boş şeyler.
ABESİYYUN Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler. Zamanımızda Ekzistansializm "Varoluşculuk" adı altında yeniden ortaya çıkan bir varlık ve hayat felsefesidir. İki kola ayrılmıştır. Bunlardan uluhiyeti inkâr edenler, hayatın, varlığın ve insanın var oluşunu abes ve gayesiz sayan ehl-i dalâlet fırkalarından biridir. Hristiyanlık dünyasında bunlara karşı çıkan ikinci kısım ise: Allah'a inanılmazsa herşeyin abes olacağını, bu sebeple Allah'a inanmanın zaruriliğini müdafaa etmektedirler.(Kâinatı abes ve gayesiz itikat eden felâsife-i abesiyyun gibi kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, Haliksız mı zannediyorlar? Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinat baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir. Ve mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır. Ve evamir-i İlahiyyeye müsahharlardır.S.)
ABEY-SERAN Fesliğen. * Şiddetli emir. Şer ve mekruh nesne. * Bir dikenli ağaç.
AB-GAH Fr. Havuz, küçük göl, su biriken yer. * Tıb : Karnın kaburga kemikleri kıkırdağı ve kısa kaburgalar altında olan kısmı. Böğür.
AB-GİNE Fr. Billur. * Ayna. * Kılınç. * Göz yaşı. * Şişe, sürahi, kadeh.
AB-GİR f. Suyun biriktiği yer, havuz. * Dokumacılıkta kullanılan fırça.
AB-HANE f. Abdest bozacak yer. Helâ, tuvalet.
ABHER Nergis çiçeği, * Dolu kap.
AB-HURDE f. Su içen.
ABIK Sebebsiz olarak sahibi yanından kaçan köle.* Civa. (Hg)
ABÎ f. Ayva. * Suda yaşayan ve suda meydana gelen. * Çok mâvi.
ABÎ Kurban payı.
ABÎ Çekinen. * Tiksinen. * Sakınan. * Nazlanan.
ABİD İbadet eden. Zâhid. Çok ibadet eden. * Köle.
ABÎD Kullar. Köleler.
ABİD f. Kıvılcım.
ABİDANE f. Kul olarak, ibâdet edene yakışır surette.
ABİDAT-I İSLÂMİYE İslâm medeniyeti anıtları.
ABİDE Uzun müddet dillerde destan olup kalan beliye ve dâhiye. * Bir milletin târihinde büyük bir değeri hâiz olan vak'a. * Fesahat ve belâgatı dolayısıyle benzeri söylenemeyen şiir. * Tarihte yüksek ve hâkim bir mevkide olan vak'aları veya büyükleri yaşatmak için yapılan bina. * Azametiyle, güzelliğiyle insanı hayrete uğratan mebani. (Süleymaniye ve Ayasofya câmileri gibi.) Uzun müddet yaşıyan edebî, ilmi, sinai eserler. * Geçmiş devirlerden kalma tarihi veya bedii kıymeti olan binalar, kaleler ve harabeleri. * Dikilmiş sütunlar ve bunların üzerindeki resimler, nakışlar, yazılar. * Abidenin arapçadaki manası bizdekinden başkadır: Kendisinden nefretle, haşyetle bahsolunan, uzun müddet dillerde destan olup kalan dâhiye ve beliyyeye denir. (Türk İslâm Ansiklopedisi)
ABİDE İbâdet eden kadın. (Abide-i zâhide gibi)
A'BİDE (Abd. C.) Köleler. Abid.
ABİDEVÎ Abide gibi. Abideyi andıran, âbideye benzeyen şekilde.
ABİL Koyun, at ve deve gibi hayvanlara iyi bakan. * Çayırda otlayarak suya muhtaç olmayan hayvan.
ABİLE f. Su üzerindeki kabarcık. * Sivilce. Çıban.
ABİR (Ubur'dan) Bir yerden geçen, giden yolcu. Geçen. * Hz. İbrâhimin (A.S.) dedelerinden birisinin adı.
ABİS Asık suratlı, ekşi yüzlü kimse. * Arslan.
ABİS Alaycı, saygısız.
ABİS Denizlerdeki dokuzbin metreyi geçen derinlikler.
ABÎSE (C: Abayis) Tarhana.
ABİST f. Gebe, hâmile.
ABİSTEN f. Gizli, gizleme. * Gebe. * Dişilik.
ABİSTENÎ f. Hâmilelik, gebelik.
ABİŞHOR f. Hayvan sulama yeri. * İçme kabı. * Dinlenmek için kısa bir duraklama, teneffüs. * Günlük yiyecek.
ABİŞTGÂH f. Gizlenecek yer, gizli yer.
ABİY Kısmet, nasib,
ABİYE Örtü ile yüzünü örten, utangaç kız veya kadın.
ABKAME f. Anadolunun bazı doğu illerinde ve Bağdat'da yapılan, turşu veya salataya benzer bir çeşit yiyecek maddesi. * Ekşi hamurdan pişirilerek sirkeye konulan ve turşu olarak kullanılan bir gıda maddesi.
ABKARÎ Mutlaka kusuru olmayan. Kâmil. * Bir kavmin seyyid ve şerifi, efendisi. Beşer san'atı olmayan. * Çok güzellik. * Bir nevi döşek.(Abkari: Esasen abkar'e mensub demektir. Ebu Suud ve sair tefsirlerin beyanına göre Abkar: Arabın zu'münce bir Cin beldesinin ismidir ki, Arablar acib gördükleri her şeyi ona nisbetle tavsif ederek abkarî derler. Mu'cem-ül Büldan'da şu tafsil mezkûrdur: Abkar; dolu, yani buluttan inen donmuş sudur. Ve demişlerdir ki, cinnin sâkin olduğu bir arzdır. Meselde: "Keennehüm cinn-i abkar: sanki abkar cinni gibi" denilir...Bazıları da demiştir ki: Abkarinin aslı; vasfına hırs ile rağbet olunan her şeye sıfattır. Bunun da esası; çünkü Abkar'da döşeme ve saire nakışları yapılırdı. Onun için her iyi şey Abkar'a nisbet edilirdi.)
AB-KEND f. Havuz, dere, su geçidi.
AB-KEŞ f. Delikli kevgir. * Su çeken, sucu, saka. * Kadeh sunucu.
AB-KUR f. Lâğım çukuru. Pisliğin aktığı yol ve delik.
ABL Kalın, büyük nesne. * Bükmek.
ABLA' Ak nesne. * Beyaz taş.
ABLİSE f. Tarlaya tohum atan, ekinci.
ABLUKA İtl. Etrafını sarıp hâriçle alâkasını kesme. Bahren muhasara, denizden kuşatma.
ABLUKAYI BOZMAK Muhasara hattını yarıp geçmek.
ABLUKAYI KALDIRMAK Muhasarayı bırakmak.
AB-NAK f. Sulu, ıslak, nemli.
ABONE Fr. Gazete ve dergi gibi yayınlara peşin para vererek muayyen bir zaman için müşteri olan kimse.
ABONMAN Fr. Bir imalâtçı ile müşteri arasında düzenli satın alma için yapılan anlaşma.
ABORDA İtl. Deniz teknelerinin rıhtıma, iskeleye veya başka bir tekneye yanlamasına yanaşması.
ABR Rüya tabir etmek. Düş yormak. * Yaş akıtmak. Sudan veya başka yerden geçmek. * Söylemeden bir şeyi düşünmek.
ABRA Bir değiş-tokuşta üste verilen şey. * Teraziyi ayarlamak için hafif gelen kefesine konulan ağırlık.
ABRAN Ağlayan, ağlayıcı.
AB-RANE f. Su borularına ve su yollarına bakan mühendis.
ABRAŞ Alaca benekli at. * Klorofil azlığından dolayı açık renkte lekeleri olan bitki yaprağı.
ABRE Göz yaşı.
ABS Karıştırmak, halt. * Güneşte keş kurutmak.
ABS Kurumak, katılaşmak.
ABS (Ubus) Huzursuzluktan yüz ekşitmek, çehreyi çatmak.
ABSAL f. Bahçe, koru, park.
AB-SÜVAR f. Su üstünde yüzen. * Sudaki kabarcık.
ABŞ Salâh. * Hüsn. İbâdet. * Gaflet.
AB-ŞAR f. Şelâle, su akarken çıkardığı ses, şırıltı.
AB-ŞİNAS f. Sudan anlıyan. * Gemi kılavuzu.
ABT Deveyi ve koyunu hastalanmadan sağ iken boğazlamak. * Kazılmamış yeri kazmak. * Yarmak.
ABT Yalan, Şübhe uyandırıcı hareket.
ABU f. Nilüfer çiçeği.
ABUS Çatık çehreli. asık yüzlü. Yüzü ekşi.
ABV Yüzün güzel olması. Nizamlı oluş. (Bak: Ta'biye)
AB-VEND f. Maşrapa, bardak, su kabı.
AB-YAR f. Sulayan. * Mc: Bereketlendiren, feyizlendiren.
AB-YARÎ f. (Asıl mânâsı sulama ise de, lisanımızda yalnız mecazi mânâsiyle bazı eski nesir yazarları tarafından kullanılmıştır). Yardım, itimat.
AB-YÂRÎ-İ HİMMET Korumak için yapılan yardım, himmet yardımı.
AB-YÂRÎ-İ HİMMETİNİZLE Himmetiniz yardımıyle, himmetiniz sayesinde.
AB-ZEN f. Küçük havuz. * Banyo.
AC Fildişi. * Dolu kap.
AC'AC Çağırış.
ACAC Toz. * Tütün. * Bulut. * Duman.
AC'ACE Uzun uzun çağırmak.
ACAFET Zayıflık. Çelimsizlik.
ACAİB (Acib. C.) Şaşırtacak ve hayret verici şeyler.
ACÂİB-İ SEB'A-İ ÂLEM Dünyanın yedi tane şaşılacak, acaib şeyi. (Çin seddi bunlardan biridir.)
ACAİBAT Normale zıt şeyler. Acâib şeyler.
ACAİZ (Acuze. C.) Kocakarılar. İhtiyar kadınlar.
ACAK f. Toprak.
ACAL (Ecel. C.) Eceller. Ölümler, vâdeler.
ACALİT Yoğurt.
A'CAM (Acem. C.) Acemler. İranlılar. * Arab olmayanlar.
ACAM (Ecme. C.) Meşelik, kamışlık, ağaçlıklar.
ACAN f. Polis: Emniyet mensubu
ACAR (Ecr. C.) Sevaplar, ücretler, mükâfatlar. * Kiralar.
ACASA Deve sürüsü.
ACB Kuyruk sokumu. "Us'us" denilen küçük kemik. Her şeyin kuyruk dibi ve nihâyeti. Fâtiha-i hilkat olan küçük kemik.Acb-üz zeneb diye Hadis-i Şerifte ismi geçen ve insanın kuyruk sokumundaki en küçük kemik.(Kur'ân-ı Kerim'de "Sure: 30. âyet: 27" Yani: "Sizin haşirde iâdeniz, dirilmeniz, dünyadaki hilkatinizden daha kolay, daha rahattır." Nasıl ki bir taburun askerleri istirahat için dağılsa, sonra bir boru ile çağrılsa, kolay bir surette tabur bayrağı altında toplanmaları, yeniden bir tabur teşkil etmekten çok kolay ve çok rahattır. Öyle de bir bedende birbiri ile imtizaç ile ünsiyet ve münasebet peydâ eden zerrat-ı esasiyye, Hz. İsrâfil'in (A.S.) suru ile Hâlik-ı Zülcelâlin emrine "Lebbeyk" demeleri ve toplanmaları aklen birinci icaddan daha kolay, daha mümkündür. Hem bütün zerrelerin toplanmaları belki lâzım değil. Nüveler ve tohumlar hükmünde olan ve hadisde "Acb-üz zeneb" tâbir edilen ecza-i esasiyye ve zerrât-ı asliyye ikinci neş'e için kâfi bir esastır, temeldir. Sâni-i Hakim beden-i insanîyi onların üstünde bina eder. S.)(Arkadaş! Zâhire nazaran, haşirde, ecza-yı asliye ile ecza-yı zâide birlikte iade edilir. Evet, cünüb iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan herbir cüz'ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu ona işarettir. Fakat tahkike göre, nebatatın tohumları gibi "Acb-üz-zeneb" tâbir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insanî neşvü nema ile teşekkül eder. İ.İ.)
ACC Yüksek sesle haykırma, * Gürültü çıkarma. Deveyi döğme.
ACC(E) Kalabalık.
ACCAC Fırtınalı, rüzgârlı. * Gürültülü.
ACEB Taaccüb, şaşma, hayret. * Garib, hoş, lâtif ve nâdir-ül vücud olduğundan bir şey için inkâr ve istiğrab etme hâli.
A'CEB Çok acâyib. Pek tuhaf olan.
A'CEB-ÜL ACÂİB Çok acib ve gülünç olan.
ACED Kuru üzüm.
A'CEF İnce, zayıf.
A'CEL Daha acele, en çabuk. * Acele eden kişi.
ACELE Çabuk, çabukluk. Bir işi çabuk yapmaya ve çabuk bitirmeye çalışma, ivedilik.
ACEM İranlı. Yabancı. * Arapça konuşmayanlar. Arab olmayanlar. * Çekirdek.
ACEMÂNE f. Acemlere yakışır suret. Yabancı gibi.
ACEMCEME (C: Acemcemât) Kuvvetli, muhkem deve.
ACEME (C: Acemât) Çekirdek. * Çekirdekten biten hurma ağacı. * Sert ve sağlam taş.
A'CEMÎ Aceme mensub. * Arapçayı iyi konuşmayan. Dilsiz. * Beceriksiz.
ACEMÎ Tecrübesiz. * Yabancı. * Yeni. Mübtedi.
ACEMİSTAN f. İran ülkesi.
ACEMİYAN f. (Acemi. C.) İranlılar. Acemler. * Acemiler, tecrübesizler.
ACENTE (Acenta) ing. Bir vapur şirketinin her iskeledeki memuru. * Bir şirket veya idarenin diğer memleketteki vekili. * Memur veya vekilin memuriyeti ve idarehanesi.
A'CEZ En âciz. Çok kudretsiz. * Mak'adı etli ve yumru olan.
ACEZE (Âciz. C) Âcizler. * Düşkünler, zayıflar.
ACÎB Şaşılan ve hayret uyandıran şey. Benzeri görülmeyen. Garib. Taaccüb olunan şey.
ACİB Hayret veren. Şaşılacak şey.
ACÎBE Alışılmış surette olmayan. Çok hârika. Acib ve garip, hayret verici, şaşılacak şey.
ACİBE-İ HİLKAT Her zaman yaratılan şekilden farklı olarak yaratılmış olan. (Meselâ: Normalinden çok fazla büyük cüsseli veya üç ayaklı olmak gibi)
ACİC Sesi yükseltmek.
ACİL Sonraya bırakılmış. Bir vâdeye bağlı. * Ahiret.
ÂCİL Aceleci. * Acele eden. Hemen. * Derhal. Peşin. * Çabuk. * Fık: Dünya.
ÂCİLANE f. Acele edene ait. Acele olarak. * şimdiki zamana ait.
ÂCİLEN Vakit gelince yapılmak üzere. Bir vâdeye veya bir şarta bağlı bulunarak.
ÂCİLEN Acele olarak. Serian, derhal, müstâcelen.
ACİN Rengi ve tadı değişmiş pis su.
ACİN Yoğurma, hamur tutma.
ACİNÎ Hamur gibi yoğurulmuş, macun kıvamında.
ACİNİYET Mâcun halinde olma. Hamur gibi yoğurulmuş olma.
ACİR Elindekini başkasına kiralayan. Kiraya veren.
ACİŞ f. Üşüme, soğuktan üşüme.
ACİYY(E) (c: Acâyâ) Anası öldüğünden, başka kimsenin sütüyle beslenen çocuk. * Anası sütünü vermeyip yemeği öğrettiği çocuk.
ÂCİZ Beceriksiz. Eli ermez. Kabiliyetsiz. Gücü yetmez olan.
ÂCİZÂN (Âciz. C.) Âcizler, beceriksizler, zayıflar, güçsüzler.
ÂCİZÂNE f. Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) "Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler."
ÂCİZİYYET Acizlik, beceriksizlik, kabiliyetsizlik. * Fakirlik, tevâzu.
ACLED Yoğurt.
ACLEZ Kavi, sağlam nesne.
ACM (C: Ucum) Beş yaşına girmemiş deve. * Kuyruk dibi. * Isırmak.
ACMÎ İnce fikirli. Akıllı, anlayışlı.
ACN Yoğurma. Ma'cun kıvamına getirme.
A'CUBE (Bak : U'cube)
ACUL Çok acele eden sabırsız.
ACULÂNE Acele edene yakışır suretde.
ACULİYET Acelecilik. Sabırsızlık.
ACUR Kabakgillerden bir hıyar cinsi. Üstü hafif olukludur. Bazıları tüylüce olur.
ACUZ(E) Çok yaşlı kadın. Kocakarı. * Kılıç. * Şarap. * Sırtlan.
ACUZE-İ ŞEMTA Saçı ağarmış kocakarı.
ACÜR Yoğunluk, semizlik, besililik. * Yoğun. * Her nesnenin hacmi ve cüssesi olmak.
ACÜR Kuyruk.
ACÜR Kerpiç, tuğla, kiremit.
ACÜRÎ Kiremitçi, tuğlacı.
ACÜS Almak, kabzetmek. * Gecenin sonu.
ACÜZ (C.: Acâz) her nesnenin dibi, kökü ve sonu. * Yay kabzası.
ACV Çocuğa süt içirmek.
ACVE(T) Medine-i Münevvere hurmalarından bir çeşit, iyi hurma.
ACZ Beceriksizlik. İktidarsızlık. Kuvvetsizlik. Güçsüzlük. Yapamamak. * Zarardan korunmak gücünün olmaması. * Bir şeyin geri tarafı. (İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur. İnsana tevdi edilen açlık ile nimetlerin lezzetleri tebârüz ettiği gibi: İnsandaki kusur, kemalat-ı Sübhâniyye derecelerine bir mirsaddır. İnsandaki fakr, gına-i rahmetin derecesine bir mikyastır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyâsına bir mizandır. İnsandaki tenevvü-ü hâcat, envâ-ı niam ve ihsanatına bir merdivendir. Öyle ise fıtratından gaye ubudiyettir. Ubudiyet ise, dergah-ı izzetine kusurlarını "Estağfirullah" ve "Sübhânallah" ile ilan etmektir. M.N.)
ACZA' Dübürü büyük kadın. * Kumdan yığılmış yüksek tepe.
ACZ-ALUD f. Âcizlik, kuvvetsizlik, güçsüzlük.
ACZE (C.: Acâyiz) Her nesnenin sonu. * Kadın dübürü.
ACZ-MENDÎ f. Âcizlik, iktidarsızlık. Fakr.
AÇALYA yun. Fundagillerden, güzel çiçekli bir bitki ve çiçeği.
AÇAR f. İştah açmaya yarayan turşu v.s. * İnişli yokuşlu yer. * Karıştırılmış, birleştirilmiş.
AÇI (Bak: Zâviye)
AÇKI Cilâ, perdah, lostra.
AÇKICI Cilâ ve perdah veren sanatkâr.
AD İsim, nam, şöhret, şan, itibar, haysiyet.
ÂD (Âdet. C) Âdetler.
ÂD Hz. Hud Peygambere (A.S.) isyan ettiklerinden gazab-ı İlâhiyyeye uğrayan ve helâk olan, Yemen tarafında yaşamış bir kavmin adı.(Şirk ve küfür cinayeti, kâinatın bütün kemalâtına ve ulvi hukuklarına ve kudsi hakikatlarına bir tecavüz olduğu cihetledir ki, ehl-i şirk ve küfre karşı kâinat kızıyor ve semavat ve arz hiddet ediyor ve onların mahvına anâsır ittifak edip, kavm-i Nuh (Aleyhisselam) ve Âd ve Semud ve Fir'avun gibi ehl-i şirki boğuyor, gark ediyor. $ âyetinin sırriyle cehennem dahi ehl-i şirk ve küfre öyle kızıyor ve kızışıyor ki, parçalanmak derecesine geliyor. ş.)
ADA Gr : Kendinden sonra gelen ismi cerreder. Harf-i cerr'dir. "...den başka, ...den gayrı" mânasına gelir. (Bak: Mâadâ)
ADA Etrafı su ile çevrili kara parçası. * Etrafı yollarla çevrili arsa ve binalar takımı.
A'DA (Adüv. C.) Düşmanlar.
A'DA En zâlim, en çok düşmanlık eden.
ÂDÂB (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir."Edipler edepli olmalı" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar, edepsiz olurlar.(Sünnet-i Seniyyenin meratibi var. Bir kısmı vâciptir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâ'da tafsilâtiyle beyan edilmiş. Onlar muhkemattır. Hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevâfil nevindendir. Nevâfil kısmı da iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tâbi Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi Şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid'attır. Diğer kısmı, "âdâb" tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitablarında zikredilmiş. Onlara muhalefete, bid'a denilemez. Fakat âdâb-ı Nebevi'ye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakiki edebden istifade etmemektir. Bu kısım ise (örf ve âdât), muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tevâtürle malum olan harekâtına ittiba etmektir. Meselâ: Söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taalluk eden çok Sünnet-i Seniyyeler var. Bu nevi Sünnetlere "âdâb" tabir edilir. Fakat o âdâba ittiba eden, âdâtını ibadete çevirir. O âdâbdan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbın mürââtı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı tahattur ettiriyor; kalbe bir nur veriyor. Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden Sünnetlerdir. Şeâir, âdeta hukuk-u umumiye nev'inden cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyle o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes'ul olur. Bu nevi şeâire riya giremez ve ilân edilir. Nâfile nev'inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir. Sünnet-i Seniyye, edebdir. Hiçbir mes'elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: $ Yâni : "Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş." Evet Siyer-i Nebeviyyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat'iyyen anlar ki: Edebin envâını, Cenab-ı Hak, Habibinde cem'etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terkeden, edebi terkeder. L.)
ÂDÂB-I MİLLİYE Millete ait edep ve terbiyeler.
ÂDÂB-I MUAŞERET Beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulleri. Peygamberin (A.S.M.) sünnetine uygun olan hareket. İnsanlara karşı edebli olma, insanca ve İslâmca yaşama âdâbı. Adâba dair sünnet-i peygamberiyeye uymak.(... İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muâmele etmektir. M.)
ÂDÂB-I UMUMİYE Umumi ahlâk kaideleri.
ÂDÂB U ERKÂN Edebler, kaideler ve rükünler. Ahlâk ve terbiye kaideleri.
A'DAD (Adud ve Adad. C.) Bazular. Kollar. * Havuzun çevre kenarına konan taş.
A'DAD İnce ve kısa kollu adam.
A'DAD (Aded. C.) Adetler. Sayılar.
ADAHİ (Udhiye. C.) Kurbanlar.
ADAHİK (Udhuke. C.) Şakalar, gülünç şeyler.
ADAK Nezredilen şey. (Bak: Nezr)
ADAKK İnce, dakik.
ADAL Gümüşü az olan para.
A'DAL (İdl. C.) Eşitler, denkler, müsaviler.
ADALAT (Adale. C.) Adaleler.
ADALE Tıb: Bedenin hareketini icra eden ve birbirinden, ince bir perde ile ayrılan sinirli et kısımlarından her biri. Hepsine birden et (Lahm) tâbir edilir.
ADALET Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.(Adâlet iki şıktır. Biri mübet, diğeri menfidir. Müsbet ise; hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adâlet; bu dünyada bedahet derecesinde ihâtası vardır. Çünkü her şeyin istidat lisaniyle ve ihtiyac-ı fıtrî lisaniyle ve ıztırar lisaniyle Fâtır-ı Zülcelâl'den istediği bütün matlubatını ve vücut ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsus mizanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşahede veriyor. Demek adâletin şu kısmı, vücut ve hayat derecesinde kat'i vardır. İkinci kısım menfidir ki: Haksızları terbiye etmektir. Yâni, haksızların hakkını, tâzib ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise; çendan tamamiyle şu dünyada tezahür etmiyor. Fakat, o hakikatın vücudunu ihsas edecek bir surette hadsiz işarat ve emarat vardır. Ezcümle: Kavm-i Âd ve Semud'dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te'dib ve tâziyâne-i ta'zib, gayet âli bir adâletin hükümran olduğunu hads-i kat'i ile gösteriyor. S.) (Bak: Fâtih Sultan Mehmed)
ADÂLET-İ İLÂHİYE Allah'ın adaleti.
ADÂLET-İ İZAFİYE İzafi adalet veya adâlet-i nisbiye de denir. Küll'ün selâmeti için, cüz'ü feda eden adalet usulüdür.(Cemaat için ferdin hakkını nazara almaz, "ehvenüş-şer" diye bir nevi adalet-i izâfiyeyi yapmağa çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise "adalet-i izafiye"ye gidilmez, gidilse zulümdür. M.)
ADÂLET-İ MAHZA Adaletin tam hakikisi, tam adalet. (Adâlet-i mahza ile adalet-i izafiyenin izahı şudur ki: $ âyetin mâna-yı işarisi ile : Bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir fert dahi umumun selâmeti için feda edilemez. Cenab-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak, haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük büyük için iptal edilemez. Bir cemaatin selâmeti için bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet nâmına, rızası ile olsa o başka meseledir. M.)(... Adâlet-i İlâhiyenin tam mânâsı ile tecelli etmesi için haşre ve Mahkeme-i Kübrâ'ya lüzum vardır ki, biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün. İ.İ.)
ADALETKÂR f. Adaletli, insaflı, adalet sahibi.
ADÂLETKÂRANE f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.
ADALETPENAH f. Adâletli.
ADALL Çok sapık, çok dalâlette.
ADAM İnsan. * Erkek kişi. * Birinin tarafını tutan kimse. * İyi ve terbiyeli yetişmiş insan.
ADAMET Ahmaklık, akılsızlık.
ADAN Deniz kenarı.
ADAPTASYON Fr. Tatbik etme işi. Bir şeyin bir başkasına göre ayarlanması. Bir canlının, yaşadığı muhite uyması işi. * Yabancı dilde yazılmış bir eseri yerli adlar ile ve yerli hayata uydurarak çevirme.
ADAPTE Fr. Adaptasyonu yapılmış, tamamlanmış.
ADARR En zararlı.
A'DAS (Ades. C.) Mercimekler.
ÂDAT Âdetler. (Bak: Âdet)
ADAVET Husumet, düşmanlık. Kin. buğz. Garaz.(Adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mâna-yı hakikisinde olarak beraber cem olmazlar. Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalbde hakiki bulunsa, o vakit adâvet mecazi olur; acımak suretine inkılâb eder. Evet mümin, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için nass-ı hadis ile: "Üç günden fazla, mü'min mü'mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek." Eğer esbâb-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatıyla bir kalbde bulunsa; o vakit muhabbet mecâzi olur; tasannu ve temelluk suretine girer. M.)
ADAY (Bak: Namzed)
ADB Kılıç. * Kesmek. * Sövmek.* Yardımcı.
ADCEM Eğri burunlu.
ÂDD Kuvvet, salâbet.
ADD Hesablamak. Saymak. Sayılmak. İtibar etmek.
ADDAR Denizci, gemici taifesi.
ADDETMEK Saymak. İtibar etmek. İttihaz etmek.
ÂDE Âdet kelimesinin arabca terkiblerdeki kısalmış şekli. Meselâ: Harikulâde, alelâde, fevkalâde.
A'DEB Erkeklerden arkadaşı ve yardımcısı olmayan. * Bir boynuzu kırık hayvan.
ADED Sayı. Tane. Rakam. Miktar.
ADEDEN Sayı bakımından, sayıca.
ADEDÎ (Adediye) Adede yani miktar ve rakama, sayıya mensub.
A'DEL (Adil. den) Adâletli, çok doğru.
ÂDEM İnsan. İlk insan ve ilk peygamber (A.S.)Allah ilk insan olarak Âdem'i, sonra eşi Havva'yı yaratmıştır. Bugünkü insanlar onlardan türeyip çoğalmıştır. Bazı dine tâbi olmıyanlar, insanın maymun soyundan bir hayvandan türediğini iddia ederler. Bu iddia kasıtlıdır, çünki ilmî isbatı yapılamamıştır. Lâboratuarlarda küçük canlılar üzerinde yapılan çalışmalar göstermiştir ki, canlının genetik yapısında meydana gelen değişiklik sonucu türeyen yeni canlı, ana-babasından daha mükemmel değil; dejenere olmuş, soysuzlaşmış, bozuk bir şekil almıştır. İnsan ise en mükemmel mahluktur. Kaldı ki bu güne kadar bir canlının değişip başka bir canlı haline geldiğini kimse görmemiştir. Bugünkü maymunlar da hâlâ insan olmamışlardır. Bugünün psikoloji ve felsefi antropolojisi insanın mahiyetçe, özce hayvandan farklı olduğunu kabul etmiştir. $ Yani: Cenâb-ı Hak, Âdem'i (A.S.) bütün kemalâtın mebadisini tazammun eden âli bir fıtratla tasvir etmiştir ve bütün maâlinin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir istidat ile halketmiştir ve mevcudatı ihata eden ulvi bir vicdan ve ihatalı on duygu ile teçhiz etmiştir; ve bu üç meziyet sayesinde, bütün hakaik-ı eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmayı kendisine öğretmiştir. Âdem'i halketti, tesviye etti, cesedine nefh-i ruh etti, terbiye etti, sonra esmâyı tâlim etti ve hilâfete namzed kıldı. Sonra vakta ki Âdem'i melâikeye tercih etmekle rüchan mes'elesinde ve hilâfet istihkakında ilm-i esmâ ile mümtaz kıldı. İ.İ.)(Hz. Âdem'in (A.S.) Cennet'ten ihracı ve bir kısım beni-âdemin Cehennem'e idhali ne hikmete mebnidir?Elcevap: Hikmeti, tavziftir... Öyle bir vazife ile me'mur edilerek gönderilmiştir ki, bütün terakkkiyat-ı mâneviye-i beşeriyenin ve bütün istidâdât-ı beşeriyenin inkişaf ve inbisatları ve mâhiyet-i insaniyenin bütün Esmâ-i İlâhiyeye bir âyine-i câmia olması, o vazifenin netayicindendir. Eğer Hz. Adem Cennette kalsaydı; melek gibi makamı sâbit kalırdı, istidâdât-ı beşeriye inkişaf etmezdi. Halbuki yeknesak makam sâhibi olan melâikeler çoktur, o tarz ubudiyet için insana ihtiyaç yok. Belki hikmet-i İlâhiye, nihayetsiz makamatı kat' edecek olan insanın istidadına muvafık bir dâr-ı teklifi iktiza ettiği için, melâikelerin aksine olarak mukteza-yı fıtratları olan mâlum günahla Cennet'ten ihraç edildi. Demek Hazret-i Adem'in Cennet'ten ihracı, ayn-ı hikmet ve mahz-ı rahmet olduğu gibi; küffarın da Cehennem'e idhalleri haktır ve adâlettir. M.) (Bak: Terakkiyat)
ADEM Yokluk, olmama, bulunmama. * Fakirlik. (Vücudun zıddı)(Bir zaman -küçüklüğümde- hayalimden sordum: "Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâki, fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?" dedim. Baktım ikincisini arzulayıp birincisinden "Âh!" çekti. "Cehennem de olsa beka isterim." dedi. R.N.)(Eğer sen dalâlette boğulup çıkamıyorsan; yine cehennemin vücudu bin derece idam-ı ebediden hayırlıdır. Ve kâfirlere de bir nevi merhamettir. Çünkü insan, hattâ yavrulu hayvanat dahi, akrabasının ve evlâdının ve ahbabının lezzetleriyle ve saadetleriyle lezzetlenir, bir cihette mes'ud olur. Şu halde, sen ey mülhid, dalâletin itibariyle ya idam-ı ebedi ile ademe düşeceksin veya cehenneme gireceksin! Şerr-i mahz olan adem ise, senin bütün sevdiklerin ve saadetleriyle memnun ve bir derece mes'ud olduğun umum akraba ve asl ve neslin, seninle beraber idam olmasından, binler derece cehennemden ziyâde senin ruhunu ve kalbini ve mâhiyet-i insaniyeni yandırır. Çünkü cehennem olmazsa cennet de olmaz; herşey senin küfrün ile ademe düşer. Eğer sen cehenneme girsen, vücud dâiresinde kalsan, senin sevdiklerin ve akrabaların ya cennette mes'ud veya vücud dâirelerinde bir cihette merhametlere mazhar olurlar. Demek, herhalde cehennemin vücuduna taraftar olmak sana lâzımdır. Cehennem aleyhinde bulunmak ademe taraftar olmaktır ki; hadsiz dostlarının saadetlerinin hiç olmasına taraftarlıktır. Evet cehennem ise, hayr-ı mahz olan dâire-i vücudun Hakim-i zülcelâlinin hakimâne ve âdilâne bir hapishâne vazifesini gören dehşetli ve celâlli bir mevcud ülkesidir. Hapishâne vazifesini de görmekle beraber, başka pek çok vazifeleri var. Ve pek çok hikmetleri ve âlem-i bekâya âit hizmetleri var. Ve zebâni gibi pek çok zihayatın celâldarâne meskenleridir. Ş.)
ADEM-ÂBÂD f. Yokluk. Yokluk alemi.
ADEM-İ ABESİYYET Abes olmayış. Faydasız ve boş olmamak.
ADEM-İ BASİRET Basiretsizlik, görüşsüzlük.
ADEM-İ DİKKAT Dikkatsizlik.
ADEM-İ EMNİYET Emniyetsizlik. Güvensizlik.
ADEM-İ HÂRİCÎ İlm-i İlâhide mevcud olup, maddi vücudu olmayan.(Adem-i mutlak zaten yoktur; çünkü bir ilm-i muhit var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Dâire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i hâricidir ve vücud-u ilmiye perde olmuş bir ünvandır. Hatta bu mevcudat-ı ilmiyeye bazı ehl-i tahkik "A'yan-ı sâbite" tabir etmişler. Öyle ise, fenaya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mâneviye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fani olanlar, vücud-u hâricîyi bırakıp; mâhiyetleri bir vücud-u mânevi giyer, dâire-i kudretten çıkıp dâire-i ilme girer. M.)
ADEM-İ İHTİLÂF Birlik. Beraberlik. Uyuşma. Anlaşma.
ADEM-İ İKTİDAR İktidarsızlık. Güçsüzlük. Kuvvetsizlikten gelen hastalık.
ADEM-İ İMKÂN İmkânsızlık. Mümkün olmayış.
ADEM-İ İNKÂR İnkâr etmeme. İnkârsızlık.
ADEM-İ İSTİMA' Huk: Mahkemede dâvanın dinlenmemesi.
ADEM-İ İTÂAT İtâatsizlik, emri dinlememek.
ADEM-İ İTİKAD İtikatsızlık.
ADEM-İ İTİLÂF Ülfetsizlik, anlaşmazlık.
ADEM-İ İTTİFAK İttifaksızlık. Uyuşmazlık.
ADEM-İ KABUL İsbatı tasdik etmemek. Şek, hükümsüzlük. İman hükümlerini lâkaydlıkla karşılamak, nefy ve inkâr etmek, kabul etmemek, göz kapamak gibi câhilâne bir hükümsüzlük. Bir terk, bir cehl-i mutlak. (Kabul etmemek başkadır. İnkâr etmek başkadır. Adem-i kabul, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı, onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise: O adem-i kabul değil, belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. M.) (Bak: Kabul-i adem)
ADEM-İ KİFÂYET Kifâyet etmeme, kâfi gelmeme, yetmezlik.
ADEM-İ MERKEZİYYET Bir idâri taksimattaki parçaların (vilâyet, belediye ve köy) muayyen hususlarda kendi kendilerine idare yetkileri. Bir yere bağlı olmaksızın veya bir yerden idare edilmeksizin olan muamele. Bütün kısım ve şubelerin kendi kendilerini idare tarzı.
ADEM-İ MES'ULİYET Mes'uliyetsizlik, sorumsuzluk.
ADEM-İ MEVCUDİYYET Yokluk. Olmama.
ADEM-İ MUVAFAKAT Râzı olmayış, muvâfakat etmeme.
ADEM-İ MÜBÂLÂT Dikkatsizlik.
ADEM-İ MÜDÂHALE Karışmamazlık.
ADEM-İ MÜSÂADE İzinsizlik, müsaadesizlik
ADEM-İ SALÂHİYET Salâhiyetsizlik, yetkisizlik.
ADEM-İ SIRF Yokluk. Mutlak yokluk.
ADEM-İ TAHAYYÜZ Boşlukta yer kaplamamak. Mekândan münezzeh oluş. Yer ile bağlı olmamak. Hacmi olmayış.
ADEM-İ TAKAYYÜD Kayıtsızlık. Bir şeye bağlı olmayış. Kıymet vermemek. Üzerine almamak.
ADEM-İ TA'KİB Takibsizlik. * Huk: Muhakemeye lüzum görmemek.
ADEM-İ TE'DİYE Borcunu ödememe.
ADEMÎ Yokluğa ait. Ademle ilgili (Bak: Vukuât)
ÂDEMÎ İnsanlardan olan, insana âit, insana dair ve müteallik.
ÂDEMİYÂN (Âdem. C.) İnsanlar.
ÂDEMİYÂT (Adem. C.) Yokluklar. Ademler.
ÂDEMİYYET İnsanlık. Namuslu bir insana yakışır hâl ve tavır.
ÂDEM-KÜŞ f. Adam öldüren, katil.
ADER Yel inmekle hayası şişen kimse.
ADER Çok su.
ADES (C. Adâs) Mercimek.
ADESE Mercimek. * Mercek. Uzağı yakın veya yakını uzakta görmeğe yarayan dürbün veya mikroskop camı.
ADESE-İ AYNİYYE Gözleme merceği.
ADESE-İ MÜTEKARİB Yakınlaştıran mercek.
ADESÎ Mercimeğe benziyen şey.
ÂDET Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde âdetler de İslâmî olur, İslâma uygun olur. Müslüman, İslâma aykırı âdetlere uymaz. Cemiyetin yabancı âdetlerle bozulmamasına gayret gösterir.
ADETÂ Âdet olduğu üzere, her vakitki gibi, alelâde. Bayağı surette, âdi bir suretle. Düpedüz.
ADETEN Görenek şekliyle, âdet olarak.
ÂDET-İ AGNÂM Keçi ve koyunlar için alınan vergi.
ÂDETULLAH (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirliyen Allah'ın emirleri, O'nun koyduğu değişmez düzen. Meselâ oksijenle hidrojenin birleşmesinden su meydana gelir. Işık, geldiği açıya eşit bir açı ile yansır ki, bunlar birer âdetullahdır. "Âdetullah" yerine "tabiat kanunu" demek yanlıştır.(... Esbab-ı tabiiyyenin üss-ül-esası hükmünde olan cüz-ü lâyetecezzadaki kuvve-i câzibe ve kuvve-i dâfianın ictimalarının hortumu üzerinde bir muhaliyet damgası var. Fakat caizdir ki, herbir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def, hareket, kuva gibi emirler, âdâtullahın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabiîliğe ve zihnîlikten hâricîliğe ve itibarîden hakikata ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz. M.N.)
ADEVÂN (ADV) Sür'atle koşmak.
ADF Yemek.
ADGÂS (Dags. C.) Desteler, demetler. * Karışık rüyalar. * Karışık söylentiler.
ADGÂSU AHLÂM Karışık rüyâlar. Tâbire değmeyen rüyâlar.
ADHÂ Kurbanlar. Kuşluk vakti kesilen kurbanlar. Kuşluk vakti. (Bak: Îd)
ADHAM Yoğun, kaba. * İri cüsseli adam.
ÂDÎ Üstünlük farkı olmayan. Kıymetsiz. * Her zamanki. * Âd kavmine âid.
ADİD Ağaç kesmek.
ADİD Kesilmiş ağaç. * Tepesine el yetişen hurma ağacı.
ADİD (Adide) Çok. Bir çok sayı. Çok şeyler. Müteaddid. Birinin dengi.
ADİD Hasım. * Arkadaş. * Isırma. Bir ısırımlık lokma. (Bak: Adûd)
ÂDİH Sihirbaz. * Soktuğu saat öldüren yılan.
ADİHE Bühtan, yalan.
ÂDİL (Âdile) Adâlet eden. Allah'ın emirlerini noksansız tatbik eden. Doğru. Doğruluk gösteren. Adâlet sahibi. (Bak: Adâlet)(Meselâ bir hükümdâr-ı âdil, ihkak-ı hak için mazlumların hakkını zâlimlerden almakla ve fakirleri kavilerin şerrinden muhafaza etmekle ve herkese müstahak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması; hükümdarlığın ve adaletin bir kaide-i esasiyesi olduğundan elbette Hâkim-i Hakim, Adl-i Âdil olan Zât-ı Hayy-ı Kayyumun bütün mahlukatına, hususan zihayatlara "hukuk-u hayat" tabir edilen şerait-i hayatiyeyi vermekle.. ve hayatlarını muhafaza için onlara cihazat ihsan etmekle ve zaifleri kavilerin şerrinden Rahimane himaye etmekle.. ve umum zihayatlarda bu dünyada ihkak-ı hak etmek nev'i tamamen; ve haksızlara ceza vermek nev'i ise, kısmen sırr-ı adâletin icrasından olmakla.. ve bilhassa Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşirde adalet-i ekberin tecellisinden hasıl olan ve tabirinde âciz olduğumuz şuunât-ı Rabbaniye ve maâni-i kudsiyedir ki, kâinatta bu faaliyet-i daimeyi iktiza ediyor. L.)
ÂDİLÂNE Adalet sahibi bir adama yakışır surette.
ADİL Eş, denk, akran, benzeri. Ölçüde, miktarda eşit olan.
ADÎM Mâlik ve sahib olmayan. Yok olan. Birşeyi olmayan. Fakir.
ADÎM-ÜL İMKÂN İmkânsız. Olamaz.
ADÎM-ÜN NAZÎR Eşi, benzeri olmayan. Eşsiz. Benzersiz.
ÂDİN Otlakta bulunan dişi deve.
ÂDİNE Cuma günü.
ÂDİŞ f. Ateş, nar.
ÂDİYAT (Âdi. C.) Her zaman meydana gelen hârikulâde ve birer mu'cize-i kudret olmakla beraber, insanlarca alışılmış olduğundan kuymeti bilinmeyen hâdiseler. * Kıymetsiz şeyler. (Kur'an, âyetleriyle insanların nazarını me'lüfatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler, atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havârık-ul âdât mu'cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir. M.N.)
ÂDİYÂT-I UMÛR Günlük işler, her zamanki değersiz işler.
ÂDİYÂT (Adiv. den ism-i faildir) Hızla koşmak, seyirtmek. (At, deve v.s. koşanların hepsine ıtlak olunabilir.) * Mc: Düşmanlık, zulüm. * Dâima muharebeye koşup hücum eden cemaat. * Uzaklık. (Kamus)
ÂDİYAT SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 100. suresinin ismi olup, Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
ÂDİYE (C: Âdiyat) Gaza yolunda seğirten at.
ÂDİYEN Her zamanki gibi. Adice. Fevkalâde olmayarak.
ÂDİYYE İtiyad edilmiş. Alışılmış.
ÂDİYYET Adilik. Aşağılık.
ADK Vurmak, darp.
ADL Hakkaniyet. Adâlet üzere oluş. Cevr ve zulüm etmeyip nefislerde ve akıllarda istikameti kaim ve mâlum olan emir ve hâleti icra etmek. Doğruluk. * Her şeyi yerli yerince yapmak, beraber etmek. * Meyletmek. (Bak: Adâlet)(Hem istidâd lisanıyla, ihtiyac-ı fıtri lisanıyla, ıztırar lisanıyla sual edilen ve istenilen herşeye daimi cevap vermek; nihayet derecede bir adl ü hikmeti gösteriyor. S.)
ADL-PENAH Adâletin barındığı yer, adâlete sığınan kimse.
ADL Mâni olmak. Men etmek.
ADLA' (Azla') (Dıl'. C.) Kaburgalar. * Mat : Geometrik şekillerin kenarları, sayı kökleri.
ADLÎ Adâlete mensup, adâletle alâkalı, ilgili.* Sultan II. Bayezid'in şiirlerinde kullandığı mahlası.
ADLİYE Mahkeme. Muhakeme işleriyle uğraşan daire. (Adliyede, adalet hakikatı ve müracaat eden herkesin hukukunu bilâ-tefrik muhafazaya, sırf hak namına çalışmak vazifesi hükmettiğine binaendir ki; İmam-ı Ali (RA), hilafeti zamanında bir yahudi ile beraber mahkemede oturup, muhakeme olmuşlar. Ş.)
ADM Gazap etmek, öfkelenmek.
ADM (C: İdâm) Yay tutamağı. * Deve kuyruğu. * Saban eğiği ki, ucunda demiri vardır. * Harman savurdukları yaba.
ADMER Arslan. * Şedit, şiddetli. * Belâ. * Çirkin yüzlü şişman kadın.
ADN Vatan tutmak ve mukim olmak. * Cennette bir makam adı. (Bak: Cennet)
ADRAHŞ f. Yıldırım. * Gökgürültüsü. * Şimşek.
ADRAS (Dırs. C.) Arka dişler, dişler.
ADREFUT Kelerden büyük bir hayvan.
ADRENALİN Fr. Tıb: Böbrek üstü salgısından çıkarılan bir hormon. Sentetik olarak da yapılır. Damar daraltmak ve kanamayı önlemekte kullanılır.
ADRENG Fr. Keder, mihnet, sıkıntı.
ADRET Kaşları olmayan kimse.
ADUB Yardımcı.
ADUD Pazı. Kolun omuzdan dirseğe kadar olan kısmı. * Mc: Yardımcı. İstinadgâh.
ADUD Zalim. Iztırab veren. Hunhar. * Bir lokma. * Isırıcı köpek veya at. * Yavuz kişi. * Dar ve derin olan kuyu. (Bak: Adîd)
ADUDE Yumuşaklık. Tazelik.
ADUDÎ Pazı kemiği ile ilgili.
ADULÎ Gemici, mellah.
ADÜVV Düşman, hasım.
ADÜVV-İ CÂN Can düşmanı.
ADÜVV-ÜD DİN Din düşmanı.(Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâl'in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünudundan öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlukları, belki farz-ı muhal olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsaydınız arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nühasları size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanun ile öyleler bağlıdır, eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi küreniz misillü yıldızları üstünüze yağdırabilirler. S.)
ADÜVV-İ KADİM Eski düşman.
ADV Yelmek. Seğirtmek. * Hazırlamak.
ADVA Hastalık başkasına bulaşmak.
ADVAN Çok koşan kimse.
ADYA' Boynuzu ufak koyun. * Nebiyyi Zişân Aleyhisselam Efendimizin devesinin adı.
ADYE Koğuculuk, dedikoduculuk. * Yalan söylemek. * Sövmek.
AFA' Eşek sıpası.
AF'AF Devedikeni ağacının yemişi.
AFAF (Afâfet) Temiz olma. Masumiyet. Günahsızlık.
AFAİF Namus, ırz ve iffet sahibi, şerefli kadınlar.
AFAK Ufuklar. Yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak dâire. * Etraf. Cihetler. * Mc: Görüş ve dönüş sınırları. (Zıddı: Enfüs'dür.)
AFAKGİR Ufukları tutmuş, âleme yayılmış, şâyi, çok meşhur.
AFAKÎ Kâinat ve içindeki hâdiselere âid. Nefsin haricindeki âleme dair. * Kıymetsiz sözler ve meseleler. (Enfüsinin zıddı.) (Objektif)
AFAR Arap diyarında çok olan bir yeşil ağaç. * Hurma ağacını islah etmek. * Katıksız ekmek yemek.
AFARET İfritçe, şeytanî, kötü niyet.
AFARİT (İfrit. C) Şeytanlar. İfritler.
AFAROZ (Bak: Aforoz)
AFAT Afetler. (Bak: Afet)
AFAT-I SEMAVİYE Semavi âfetler. Allah tarafından insanları ikaz ve ceza için verilen belâ ve musibetler.
AFAZÎ Fr. Tıb: Organlarda bir işleme bozukluğu olmadığı halde, fikri kelime ile anlatamamak hâli.
AFEN Çürüme, pörsüme. Yemeğin kokması. (Bak: Ufunet)
AFEND f. Harp. Kavga.
A'FER Pek beyaz. * Beyazı kırmızılığına galip olan geyik.
AFER Toprak. Yer. Arz. * Ekin suladıkları vaktin evveli.
AFERCA Yaramaz huylu.
AFERİDE (C: Aferidegân) f. Yaratılmış, mahluk.
AFERİN f. Beğenmek, alkış, yaşa, varol. * Yaratan, yaratıcı.
AFERİN-HÂN f. "Aferin" diyen.
AFERNA' Arslan. * Kuvvetli deve.
AFES Burun eğriliği.
A'FES Çıplak, uryân.
AFET Belâ. Musibet. Büyük felâket. Dâhiye. * Mc: Son derece güzel.
AFETZEDE (C: Afetzedegân) f. Bir musibete, bir belâya ve bilhassa yangın, zelzele gibi bir felâkete uğramış.
AFETZEDEGÂN (Afetzede. C.) f. Afete, belâya, felâkete uğramışlar.
A'FET En güç sey. * Pek akılsız. * Peltek konuşan. Kekeleyen.
AFF İffet, namus. İffetli olmak. Nefsini haramdan men'etmek.
AFÎ Silen, silinmiş. Affeden, bağışlayan. * Affedilmiş, bağışlanmış. * Yalvaran. * Uzun saçlı. * Tencere altında artaya kalan.
AFGAN Afganistan. Afgan krallığı, Afganistan milleti.
AFİF Temiz. Güzel. Nezih. İffetli ve namuslu olan. Haramdan sakınan. * Müstakim.
AFİFÂNE f. İffetlice. Temiz olarak. Nazif olarak.
AFİK Çok aptal.
AFİK Yalancı, iftiracı.
AFİL Uful eden. Gurub eden. Batan. * Görünmez olan. Kaybolan. * Fâni, geçici.
AFİLÛN (AFİLÎN) (Afil. C.) Gelip geçici, fâni olanlar. * Gözden kaybolup gidenler. Uful edenler.
AFİN Affedenler.
AFİNİTE (Affinite) (Bak: Aşk-ı kimyevi)
AFİR Çok kötü niyetli.
AFİR Güneşte kum üstünde kurutulan et.
AFİRE Komşusuna bir şey vermeyen kadın.
AFİŞ Fr. Duvar ilânı.
AFİTAB f. Güneş. * Mc: Pek güzel. * Çok güzel yüz.
AFİTÂBÎ Güneşe âit. * Güzelliğe dâir.
AFİTE Dişi koyun. Koyun güdücü kız.
AFİYET Sağlık, selâmet, sıhhatli olmak.
AFK Rücu etmek, dönmek. * Kaybolmak.
AFK Akılsız olmak. Sözünü tam söylememek.
AFLAK Çok gevşek şey.
AFOROZ R. Papa tarafından bir Hıristiyanın kiliseden çıkarılması, dinden hariç addolunması.
AFRA' Beyazı kızıllığına galip olan geyik. * Ayın onüçüncü gecesi.
AFRAZE f. Nur. Aydınlık, ışık. * Kandil fitili.
AFREYE Horoz ibiği. İnsanın ense saçı. * Davarın alın saçı.
AFRUŞE f. Un helvası.
AFS Hapsetmek. * Deve sürmek. * Arkasına ayağıyla vurmak.
AFSA Boynuzu ardına kayık koyun.
AFSUN (Efsun) f. Büyü, sihir, tılsım. (Büyücülük yapmak ve büyücülere uymak, Müslümanlıkta yasak ve günahtır.)
AFŞAR Avşar kabilesini meydana getiren Türkmenlerin adı.
AFŞELİL Sırtlan dedikleri canavar. * Yaşlı, eti ve derisi sarkmış kuru kadın.
AFT Pelteklikten sözü zorlukla söylemek. Kekemelik.
AFTAB f. Güneş. * Pek güzel şahıs. * Çok parlak çehre.
AFTÂB-GERDAN f. Güneşten korunmak üzere başa giyilen şey. * Avcı kulübesi.
AFTÂB-I KUREYŞ Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz.
AFTABE f. İbrik. Su kabı.
AFTAB-GERDEK f. Kaya keleri. * Ayçiçeği.
AFTAB-GERDİŞ f. Yer yüzü. * Kaya keleri. * Devamlı güneş gören yer.
AFTAB-GİR f. Güneşlik, şemsiye. * Güneş gören yer.
AFTABÎ f. Güneşlik, şemsiye, tente. * Güneşe ait, güneşle ilgili.
AFTAB-PEREST f. Nilüfer çiçeği. * Güneşe tapan kimse. * Ayçiçeği.
AFTAB-RU f. Güneş yüzlü, yüzü güneş gibi parlak (güzel). * Sevimli, dilber. * Güneşe karşı olan (yer).
AFUR Boz tüylü ve kısa boyunlu olan geyik. * Zaman.
AFUR Belâ kasırgası.
AFÜVV Affeden, merhametli.
AFV Bağışlamak. Kusur ve günâhı affetmek.(Şeytanın mühim bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istiğfar ve istiaze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, ta ki, nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; adeta taksiratından takdis etsin. Evet şeytanı dinliyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de yüz te'vil ile te'vil ettirir. ( $ )sırrıyla: Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Alişan, $ dediği halde nasıl nefse itimat edilebilir. Nefsini ittiham eden kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Kusurunu itiraf etmemek büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar, itiraf etse, afva müstahak olur. L.)(İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü'minin bir tek seyyiesiyle bütün hasenatını örter. Şeytanın bu desisesini dinliyen insafsızlar, mü'mine adâvet ederler. Halbuki : Cenab-ı Hak Haşirde adâlet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a'mâl-i mükellefini tarttığı zaman, hasenatı seyyiata galibiyeti, mağlubiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiatın esbabı çok ve vücudları kolay olduğundan bazen bir tek hasene ile çok seyyiatını örter. Demek bu dünyada, o adâlet-i İlâhiyye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenâlıklarına kemmiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki, kıymetdar bir tek hasene ile, çok seyyiatına nazar-ı afv ile bakmak lâzımdır. Halbuki: İnsan, fıtratındaki zülum damarıyla, şeytanın telkiniyle bir zatın yüz hasenatını bir tek seyyie yüzünden unutur, mü'min kardeşine adâvet eder, günahlara girer. Nasıl, bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa; bir dağı setreder, göstermez. Öyle de: İnsan garaz damariyle, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı örter, unutur, mü'min kardeşine adâvet eder. İnsanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesad âleti olur. L.)
AFV-İ ANİL CERAHA Huk: Kendisine cinayet yapılmış olan kimsenin, yaralanmadan dolayı malik olduğu kısas, diyet veya hükümet-i adl; yani, ehl-i vukufca tayin edilen diyet hakkını caniye bağışlamasıdır.
AFV-İ ANİLKAT' Huk: Azalarından biri kesilen bir şahsın, buna karşılık hak kazandığı diyet veya kısas davalarından vaz geçmesi.
AFV Ayakla basılmadık yer. * Malın iyisi, helâli ve fazlası. * Terketmek. * Mahvetmek.
AFYON Lât. Haşhaş sütünün birikmesinden ibaret bir madde.
AGÂH (Ageh) f. Haberdar. Uyanık. Kalbi uyanık. Malumatlı. Basiretli. Vâkıf. Bilen.
AGÂHÂN (Agâh. C.) f. Agâhlar, bilenler, bilgililer. Âlimler.
AGÂHÎ (AGEHÎ) f. Malumat, vukuf, haberdarlık. Uyanıklık, teyakkuz, basiret.
AGAL Darıltma, kışkırtma. * Çiğnemeden yutma. * Ağıl. * Arı kovanı.
AGALİŞ f. Kışkırtma. * Birşeye saldırmak için kışkırtma.
AGANDE f. Sucuk, yastık, minder gibi zorla doldurulmuş olan şeyler. * Bir çeşit zehirli olan haşere, böcek.
AGARR Çok sıcak gün. * Kendini beğenmiş. * Asil, âlicenâb. * Beyaz.
AGARR-ÜL EYYÂM En sıcak gün.
AGAŞTE f. Bulaşmış.
AGAVAT (Ağa. C.) Saray hizmetlerinde kullanılan harem ağaları.
AGAYAN Ağalar.
AĞA YERİ Topkapı sarayında hazine kethüdasının oturduğu yer.
AGAZ f. Başlama. Mübâşeret.
AGBA Daha küt, en küt. * Daha koyu, en koyu.
AGBER Çok tozlu.
AGBEŞ Boz renkli.
AGBİYA (Gabi. C.) Ahmaklar, gabiler.
AĞDA Bir kapta karıştırılıp pişirilerek koyulaşmış ve lüzucet kazanmış her nevi şeker vesaire.
AGDEF Uzun ve sarkık kulaklı.
AGDİYE (Gada ve Gıda. C.) Yenip içilecek gıdalar.
AGEL (Bak: İkal)
AGENDE-GUŞ f. Söz dinlemeyen, aldırmayan, alçak ve hayırsız kimse.
AGESTE f. Islanmış, ıslak.* Bulaşmış.
AGFER Mağfiret eden, bağışlayan, afveden.
AGFER-ÜL-GAFİRÎN Afvedenlerin en çok afvedeni. (Allah).
AĞIL (AĞL) Koyun, keçi vesair hayvanlara mahsus üstü açık, etrafı çit veya çalı çırpı ile çevrilmiş yer, mandıra.
AGIRRA (Garîr. C.) Tecrübesizler, safdiller, acemiler. * Mağrurlar.
AĞIT Mersiye. Ölen kimse için söylenen ve onu öven ve üzüntüyü anlatan şiir. Ölen için ağlama. (Müslümanlıkta ölenin arkasından aşırı ağlayıp dövünme iyi değildir.)
AGİYYE İçine su biriken çukur.
AGİN f. Dolu, doldurulmuş.
AGİSNA Bize imdad eyle, yardım ihsan eyle (meâlinde duâ.)
AGİŞ f. İlişik, sarkık. * Uzatılmış.
AGLAK (Galak. C.) Kilitler. * Kapalı, anlaşılmaz şeyler.
AGLAL (Gull. C.) Boyna geçirilen zincirler. * Kelepçeler, pırangalar.
AGLAL Ağaçlar arasında akan su. (Bak: Eglâl)
AGLAZ (Galiz. den) kaba ve galiz şeyler.
AGLEB Daha galib. Çok kerre, ekseriya. Çoğu. ("Ağleben - Ağlebâ" şeklinde de kullanılır.)
AGLEB-İ HÜKEMÂ Hakîmlerin çoğu. Hakîmlerin ekserisi.
AGLEB-İ İHTİMAL Büyük bir ihtimal.
AGLEF Sünnetsiz. * Sandıkta kapalı. * Mc: Katılaşmış, duygusuz kalb.
AGLEZ (Galiz. den ism-i tafdil) Pekçok kaba ve galiz.
AGMA Yıldız. Yıldız akması.
AGMAD (Gımd. C.) Bıçak ve kılıç kınları.
AGMAK Yukarı kalkmak, yükselmek, yukarıya meyletmek. * Buhar olup yukarı kalkmak, buharlaşmak.
AGMAR (Gamr. C.) Yüce kimseler. * Seller. * (Gumr. C.) Bilgisizler, cahiller.
AGMAZ (Gamz. C.) Göz yummalar, göz kırpmalar.
AGMAZ-UL AYN (Egmaz-ul ayn) Gözü kapalı kimse. Çok müsamahakâr. Gafil.
AGNA (Gani. den) Çok gani. En zengin.
AGNAM (Ganem. C.) Koyunlar, keçiler. * Hayvanlardan alınan vergi anlamında kullanılan bir tabirdir.
AGNİYA (Gani. C.) Zenginler, ganiler.
AGNİYE (Bak: Ugniye)
AGNOSTİK fels. Agnostisizm görüşünü benimseyen.
AGNOSTİSİZM fels. Gerçeğin, mutlak hakikatın bilinemez olduğunu; insanın gerçeği, tam uygun bilgiyi elde edecek yaradılışta olmadığını kabul eden felsefe görüşü.
AGRA Çok sevimli, yakışıklı.
AGRAFİ yun. Yazma kabiliyetinin kaybedilmesi.
AGRANDİSMAN Fr. Büyütme (Fotoğrafçılıkta kullanılır.)
AGRAR (Gırr. C.) Tecrübesizler. Acemiler. Kolay aldananlar.
AGRAS (Gars. C.) Taze fidanlar, yeni dikilmiş ağaçlar.
AGRAZ (Garaz. C.) Garazlar. Fiil yapılırken gözetilen gayeler. Kasden ve bilerek yapılan kötülükler.
AGREB (Garib. den) En garib, çok tuhaf.
AGREB-ÜL GARÂİB Şaşılacak şeylerin en garibi.
AGREL (C. Gurl) Sünnet olmamış kişi.
AGSAN (Gusn. C.) Dallar, ağacın dalları. * Mc: Mânanın kısımları.
AGSEM Beyazı siyahından daha fazla olan saç.
AGSER Boz ve esmer renkli, çok tüylü abâ, kilim. * Kurbağa yosunu. * Karabatak kuşu. * Aşağılık ve âdi (adam).
AGŞA Baygın adam. * Vücudu siyah yüzü beyaz olan hayvan.
AGŞİYE (Gışa. C.) Perdeler, örtüler. * Zarflar, mahfazalar.
AĞTABAKA Tıb: Görme sinirlerinin göz yuvarlağı içinde dağılmasından meydana gelen zar.
AGTAŞ Karanlık. * Zayıf gözlü.
AGTEM Sözü tutkunarak söyleyen. Kekeme.
AGTİYE (Gıtâ. C.) Perdeler.
AGU Zehir, sem.
AGUL f. Hiddetlenerek göz ucuyla bakma.
AGUN f. Baş aşağı, ters. * Uğursuz.
AGUNDE f. Hallaç elinden geçmiş pamuk, atılmış pamuk.
AGUŞ f. Kucak. * Sığınılan yer.
AGÜS f. Taşcıların oymacılıkta kullandıkları demir kalem.
AGVA Dalâlete en fazla sapan, giden. Sapık.
AGVAR (Gar. C.) Mağaralar.
AGVAS (Gavs. C.) Yardım istemek için bağırmalar. İmdat istemeler.
AGYAR Yabancılar. Başkaları. * Rakipler. (Bak: Gayr)
AGYAZ (Gayze. C.) Ağaçlıklar, meşelikler.
AGYED Uykucu, tenbel. * Esmer vücutlu. * Nazik derili.
AGYER (Gayret. den) Çok gayretli adam.
AGZA (Gazâ. C.) Düşmanlarla savaşlar, muharebeler.
AGZEL (C.: Uzelân-Uzul) Eğri kuyruklu at.* Silahsız kimse. * Yağmursuz bulut.
AGZİYE (Gıdâ. C.) Yenilip içilecek şeyler. Gıdalar, besin maddeleri.
AH f. Aferin, bravo! manasına kullanılır.
AH Maddi veya mânevi bir acı hissolundukta kullanılır. * Nedamet, pişmanlık ve teessüf beyan eder. * Birine acındığına, keder ve esef edildiğine delalet eder. Meselâ : Ah! Evladım! gibi.
AH U ENİN Ah deyip inlemek, ağlamak. Ah u fizâr da aynı mânayı ifâde eder.
AH Kardeş, birader. * Dost.
AHABİR (Ahbâr. C.) Hikâyeler. * Rivayetler.
AHABİŞ (Habeş. C.) Habeşliler.
ÂHÂD Birler. Birden dokuza kadar olan sayılar.
ÂHÂD-I NÂS Avam, halktan birisi.
AHAD (Bak: Ehad)
AHADD (Hadd. den) Pek keskin.
AHADÎ Tek, yalnız. Birlere âid, birlere mensub.
AHADİD Sopa ve kamçı gibi şeylerin vücudda bıraktığı izler. (Bak: Uhdud)
AHADÎ HADİS Rivâyet eden bir veya iki koldan olan veya mütevatir mertebesinde olmayan hadis demetir. İştihar haddine yetişmeyen hadistir. Şartları tamam olursa zann-ı galib ifade eder, muktezası ile amel vâcib olur. (Muvazzah İlm-i Kelâm)
AHADİS (Bak: Ehâdis)
AHADİYYET (Bak: Ehadiyyet)
AHAFF Pek hafif, çok hafif. * Düşüncesiz.
AHAKK (Bak: Ehakk)
AHAL f. Birşeye yaramıyarak atılacak olan şey, çerçöp.
AHALİ (Ehl. C.) Halk, umum, nâs. * Bir memleketin yerlileri, bir memlekette oturanlar, yaşayanlar.
AHAMİRE Acem milletinden bir tâife.
AHANN Sözü burun içinden söyleyen. Burnundan konuşan.
AHAR (Aher) Gayrı, başkası. Diğeri.
AHAR f. Hattatların kullandıkları kâğıda sürülen nişastalı yumurta. * Kahvaltı. * Bir nevi çelik.
AHARR Daha sıcak, en sıcak.
AHASS Asılsız, kötü kimse.
AHASS (Bak: Ehass)
AHAVAT (Uht. C.) Kızkardeşler. * Benzer şeyler.
AHAVEYN İki kardeş. * İslam âlimlerinden olan Urfalı Vaiz Mahmud Kâmil efendinin babası Mustafa Kâmil Efendi ve amcası Urfalı Mehmed Efendi. (Bak: Ehaveyn)
AHAZZ Pek bahtiyar, mes'ud, şanslı, mutlu.
AHBA (Haba. C.) Saray adamları.
AHBAB Dost. Sevilen dostlar. Sevilenler. Ehibbâ, muhibler.
AHBAR (Haber. C.) Haberler. (Bak: Haber-İhbar)
AHBÂR-I GAYB Bizce bilinmeyen gayb âlemlerine ve geleceğe dâir haberler.(... Hem de musibetlerin vakti muayyen olsa idi; musibet, başına gelen adam, musibetin intizarında o gelen musibetin belki on mislinden ziyade mânevi bir musibet -o intizardan- çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlâhiyye tarafından gizli, perdeli bırakılmış. Ve ekser hâdisât-ı kevniyye-i gaybiyye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki, gaibden haber vermek yasak edilmiş. $ düsturuna karşı hürmetsizlik ve itaatsizlik etmemek içindir ki, medar-ı teklif ve hakaik-i imaniyeden başka olan umur-u gaybiyyeden izn-i Rabbâni ile haber verenler dahi, yalnız, işaret suretinde perdeli ve kapalı ihbâr etmişler. Hatta "Tevrat" ve "İncil" ve "Zebur" da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki, o kitabların bir kısım tabileri te'vil edip iman etmediler. Fakat itikad-ı imâniyyeye giren mes'eleleri tasrih ile ve tekrar ile ihbar etmek ve açık bir surette tebliğ etmek hikmet-i teklifin muktezası olduğundan, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan ve Tercümân-ı Zişanı (A.S.M.) umur-u uhreviyeden tafsilen ve hâdisât-ı istikbâliye-i dünyeviyeden icmâlen haber vermişler. Ş.)
AHBAR (Bak: Ehbâr)
AHBARÎ Rivayetçi, rivayet eden kişi.
AHBAS (Habs. C.) Su bentleri, havuzlar. * Hapisler, zindanlar. * Gayr-ı meşru vakıf yerler.
AHBAZ (Hubz. C.) Ekmekler.
AHBEL Divane, deli.
AHBEN Çok su içmekten karnın şişip zahmetli olması.
AHBES Pek çok pis, daha murdar. En habis, berbad.
AHBEŞ Habeş, Habeşi.
AHBİYE (Hıbâ. C.) Kıldan yapılmış göçebe çadırı. * Keçe ve kıldan yapılan evlerde konup göçen Türkler.
AHCAR (Hacer. C.) Taşlar.
AHCEN Burnu eğri kimse.
AHD Vâdetme. Söz verme. Vefâ. Yemin. And. Misak. Peymân. * Asır. Devir. Tevhid. Mukavele. * Vasiyet.
AHD-İ ATİK Tevrat, Zebur ve Mezamir'in bazıları, Yahudilerin eski ve mukaddes kitapları.
AHD-İ CEDİD f. İncil.
AHDÎ Ahde âid, sözleşmeye dâir.
AHD-NAME f. Anlaşmanın şartlarını ve anlaşmayı yapanların imzalarını taşıyan kağıt.
AHD Ü MİSÂK f. Yemin, anlaşma, sözleşme.
AHD Ü PEYMAN f. Yemin etme, söz verme.
AHDA' Boyun damarlarından bir damar. * Hilekâr, aldatıcı, kandırıcı.
AHDA' Çok alçakgönüllü, halim, mütevazi. İtaatli.
AHDAK (Hadeka. C.) Göz bebekleri.
AHDAN (Hıdn. C.) Dostlar, yoldaşlar.
AHDAR Yeşil, yemyeşil, pek yeşil.
AHDAR-I NÂZIR Çok yeşil, yemyeşil, tam yeşil.
AHDAS (Hades. C.) Yeni hâdiseler, fena şeyler. Dertler, musibetler. * Gençler.
AHDEB Hiç kimsenin fikir ve düşüncesini beğenmeyen, ahmak. * Uzun boylu.
AHDEB Kambur.
AHDEL Boynu önüne eğilmiş olan. * Çok eğik olan şey.
AHDER (C.: Ehadir) Kavi ve galiz olmak. Kaba olmak. * Şaşı adam.
AHDER f. Kardeş çocuğu. Biraderzâde.
AHDERRÎ Yabani eşek.
AHDES Fikirli kişi.
AHDET (C.: Ahâd) Yağmur yağdıktan sonra yağan yağmur.
AHEK-İ SİYAH Rutubete dayanıklı olan bir cins çimento.
AHEK-İ TEFTE Sönmemiş kireç.
AHEN Demir. * Mc: Sert. Zincir. Kılıç.
AHEN-ÂŞİYÂN f. Dikiş yüksüğü.
AHEN-BE f. Dokunacak bezin veya çulhanın iki yanına konan demirli ağaç. Bu demirli ağaç bezin buruşukluğunu da açar.
AHEN-CÂN f. Demir canlı. * Katı yürekli. * Sabırlı, tahammüllü.
AHEN-DEST f. Demir elli, eli demir gibi olan.
AHEN-DİL f. Demir yürekli, kahraman. * Merhametsiz, acımasız kimse.
AHENE f. Demir halka.
AHEN-GER f. Demirci. Demir yapan veya satan.
AHEN-GERÎ f. Demircilik.
AHENİN Demirden yapılmış, çok kuvvetli, pek sağlam.
AHEN-KEŞ f. Demiri çeken. Mıknatıs.
AHEN-PUŞ f. Demirler giymiş. Zırh kuşanmış.
AHEN-RÜBÂ f. Demiri kapan, mıknatıs.
AHENK f. Seslerin arasındaki uygunluk. Düzgün tarz ve gidiş.
AHENKDÂR f. Uygun, düzgün, âhenkli, makamlı.
AHER Başka, diğer, gayrı.
AHESTE f. Yavaş, ağır.
AHESTEGÎ f. Yavaşlık, acele etmemeklik.
AHESTE-REV f. Aheste âheste yürüyen, acelesiz, yavaş yavaş yürüyen.
AHFA Çok gizli, pek gizli.
AHFAD Torunlar. Hafidler. Evlâd oğulları. Yardımcılar.
AHFAS (Hıfs. C.) İşkembeler, kırkbayırlar.
AHFAZ (Ahfad) Alçak ve çukur yer. * Mc: Çok alçak gönüllü. Mütevâzi.
AHFEC Ayakları eğri.
AHFEŞ Küçük gözlü, zayıf bakışlı. * Yalnız gece gören kimse. * Üç büyük Arab âliminin lâkabı. * Bulutlu günde görüp bulutsuz günde görmeyen.
AHFİYE (Hıfâ. C.) Örtüler, perdeler, gizli şeyler. * Çiçeğin tomurcuğunu örten kabuk.
AHGER f. Ateş koru. Yanar halde olan kömür.
AHGER-İ SUZAN Yakıcı kor.
AHH Öksürmek.
AHIR t. (Ahur) Hayvanların barındığı yer, dam.
AHİ Kardeşim. * Ahilik ocağından olan kimse. * Eli açık, cömert.
AHİBBA Dostlar, arkadaşlar. (Bak: Habib)
AHİD Seninle muâhede eden. * Ahdolunmuş nesne.
AHİD (Bak: Ahd)
AHİD-ŞİKEN f. Ahdi bozan, anlaşmayı bozan.
ÂHİL Erkeği olmayan kadın. * Fevkinde kimse olmayan yüksek padişah.
AHİLİK Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerini geliştirmeye de önem verirdi.
AHİLLA (Ehillâ) Sadık ve samimi arkadaşlar. En sadık dostlar. Haliller.
AHİN (C.: Uhun) Boyalı yün.
ÂHİN (C.: Avâhin) Fakir. * Hazır, sabit kimse. * Yumuşak hurma ağacı.
AHÎR En son, sonraki.
ÂHİR Biten. Hitam bulan. Sonra gelen. Son. Sonraki.
ÂHİR Zina işleyen. Fasıklık yapan. * Tembel kimse.
ÂHİR-BİN f. Sonunu gören, düşünen.
ÂHİRE Zâni, zinakâr.
AHİREN En son, en son olarak. * Son zamanlarda, yakında.
ÂHİRET Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Âhiret, kıyamet koptuktan sonra, bütün varlıkların ve insanların devamlı kalacakları yerdir. Orada ölüm yoktur, hayat sonsuzdur; dinin emirlerine bağlı olanlar için cennet; dine bağlı olmıyanlar için de cehennem vardır. Âhirete inanmayan insan müslüman olamaz. Kur'an ve peygamberi inkar etmiş olur. İnsan ölüp toprak olduktan sonra onu kim diriltecek diyenlere Kur'anın pek çok cevaplarından biri meâlen şudur: "Onu ilkin kim yarattı ise, öldükten sonra da yine o diriltecek." (Bak: Haşir)(Dünya dar-ül hikmet ve ahiret dar-ül kudret olduğundan; dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya, bir derece tedricî ve zaman ile olması, hikmet-i Rabbaniyenin muktezasıyla olmuş. Âhirette ise; hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan, birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda ve bir lemhada inşasına işareten Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan: $ ferman eder. Ş.)(Mühim bir taraftan ehemmiyetli bir sual: Rivayette gelmiş ki, Cennette bir adama beşyüz senelik bir Cennet verilir. Bu hakikat akl-ı dünyevinin havsalasında nasıl yerleşir?Elcevap : Nasıl ki bu dünyada herkesin dünya kadar hususi ve muvakkat bir dünyası var. Ve o dünyanın direği onun hayatıdır. Ve zahiri ve batıni duygularıyla o dünyasından istifade eder. Güneş bir lâmbam, yıldızlar mumlarımdır der. Başka mahlukat ve ziruhlar bulunmaları, o adamın mâlikiyetine mani olmadıkları gibi, bilâkis onun hususî dünyasını şenlendiriyorlar, zinetlendiriyorlar. Aynen öyle de, fakat binler derece yüksek, herbir mü'min için binler kasır ve hurileri ihtiva eden has bahçesinden başka, umumi cennetten beşyüz sene genişliğinde birer hususi cenneti vardır. Derecesi nisbetinde inkişaf eden hissiyatıyla, duygularıyla cennete ve ebediyete lâyık bir surette istifade eder. Başkaların iştiraki onun mâlikiyetine ve istifadesine noksan vermedikleri gibi, kuvvet verirler. Ve hususi ve geniş cennetini zinetlendiriyorlar. Evet, bu dünyada bir adam, bir saatlik bir bahçeden ve bir günlük bir seyrangahtan ve bir aylık bir memleketten ve bir senelik bir mesiregâhta seyahatından; ağzıyla, kulağıyla, gözleriyle, zevkiyle, zâikasıyla, sâir duygularıyla istifade ettiği gibi; aynen öyle de fakat bir saatlik bir bahçeden ancak istifade eden bu fâni memleketteki kuvve-i şâmme ve kuvve-i zâika, o bâki memlekette bir senelik bahçeden aynı istifadeyi eder. Ve burada bir senelik mesiregâhtan ancak istifade edebilen bir kuvve-i bâsıra ve kuvve-i sâmia orada, beşyüz senelik mesiregâhındaki seyahattan; o haşmetli, baştan başa zinetli memlekete lâyık bir tarzda istifade eder. Her mü'min derecesine ve dünyada kazandığı sevaplar, haseneler nisbetinde inbisat ve inkişaf eden duygularıyla zevk alır, telezzüz eder, müstefid olur. L.)
ÂHİRZAMAN Dünyanın son zamanı ve son devresi. Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi. (Rivayette var ki : "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz." Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberiyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azâb-ı kabirden sonra ( $ ) vird-i ümmet olmuş. Allahu a'lem bissavab, bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusyada hamamlarda, kadın- erkek beraber çıplak girerler ve kadın, kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemâlperest erkekler dahi nefsine mağlup olup o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedarlık ile pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz. Ş.)
AHİSSA (Hasis. C.) Cimriler, pintiler, tamahkârlar.
AHİYANE f. Damak. * Tıb: Boğaz.* Beyin kemiği.
AHİYYEN ŞERAHİYYEN (Süryanice) Hannân, Mennân, Rahmân ve Rahim olan. Çok çok nimet veren.
AHÎZ (Ahz. den) Esir.
ÂHİZ (Âhize) Alan. Alıcı. Ahzeden. * Ses alıcı âlet. * Kabul etme, alma.
ÂHİZE Fiz : Elektrik enerjisini mekanik enerjiye çeviren alet.
AHKAB Yabani eşek.
AHKAB Uzun zamanlar.
AHKAD (Hukd. C.) Kinler, garezler.
AHKAF (Hıkf. C.) Eğri büğrü kum tepeleri.
AHKAF SURESİ Kur'an-ı Kerim'de kırkaltıncı sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
AHKÂM (Hüküm. C.) Hükümler. Kanunlar. Nizamlar.
AHKÂM-I ADLİYE Adaletle alâkalı hükümler, emirler. * Adliye nezaretinin eski ismi.
AHKÂM-I FER'İYYE VE AHKÂM-I ASLİYYE (Bak: Şeriat)
AHKÂM-I KUR'ÂNİYE f. Kur'ân-ı Kerim'in kat'i olan hükümleri, emirleri. (Bak: Hukuk)
AHKÂM-I ŞAHSİYE Huk: Şahsın kendisini alakalandıran hükümler. (Bak: Hukuk-u şahsiye)
AHKAR En hakir, pek âciz ve değersiz. (Daha çok tevazu makamında söylenir.)
AHKAR-UL İBÂD Kulların en hakiri.
AHKEM En sağlam. En kuvvetli. * En çok hükmeden. * En hakim ve akıllı.
AHKEM-ÜL HÂKİMÎN Hükümdarların hükümdarı. Hâkimlerin en hâkimi. Cenâb-ı Hak (C.C.)
AHKER f. Ateşli kül, kül ile karışık ince kor.
AHLA En tatlı, çok şirin. Çok tatlı.
AHLAF Halefler. Sonra gelenler. Zürriyetler. Evvelkilerin yerine geçenler. Nesil. Evlâdın evlâdları. Nesl-i âti.
AHLAF Yemin edenler. Müttefikler.
AHLAK (Hulk.C.) Huy, tabiat. İnsanın davranış tarzı, tutum ve tavrı, bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kuralları. Bu kural ve kaideleri inceliyen ilim. Ahlâkın kaynağı ve mahiyetini inceliyen felsefe.Filozoflar hangi hareketlerin iyi, hangilerinin kötü olduğu ve insanın neden ahlâk kaidelerine uyması gerektiği konusunda ortak bir fikre varamadılar. Kimi menfaati, kimi saadeti, kimi de vazifeyi ahlâkın temeli saydı. İslâm ahlâkı ise ahlâkın temeli Allah'ın emrine uygunluğu ve gaye olarak da Allah rızasını almakla insanı şahsi veya içtimâi (toplumsal) bencillikten kurtarmıştır. Ahlâkı da cemiyetten cemiyete ve zamanla değişen keyfî ve tesadüfî kaideler yığını olmaktan çıkarıp Allah'ın emirlerine uygunluğu esas almakla, birlik ve beraberliği ve devamlılığı sağlamıştır. (Bak: Hulk)
AHLÂK-I FÂZILA İyi ahlâk, faziletli huylar.
AHLÂK-I HAMİDE Beğenilen güzel ahlâk.(Hz. Muhammed (A.S.M.) bütün ahlâk-ı hamidede en yüksek ve yetişilmeyecek bir dereceye malik idi...... Onda içtima etmiş ahlâk-ı hamidedir ki her bir haslette en yüksek tabakada olduğuna dost ve düşman ittifak ediyorlar. M.)
AHLÂK-I HASENE Yüksek ahlâkı en parlak ve ulvi bir şekil ve ruhta gösteren ve bilfiil yaşayan Peygamberimizin (A.S.M.) ve O'nun yolunda gidenlerin ahlâkı.(Diyorsun ki: Teklif, saadet içindir. Halbuki ekser-i nâsın şekâvetine sebeb, tekliftir. Teklif olmasaydı, bu kadar tefavüt-ü şekavet de olmazdı?C- Cenab-ı Hak, verdiği cüz'-i ihtiyâri ile ef'al-i ihtiyariye âlemini kesbiyle teşkil etmeğe insanı mükellef kıldığı gibi, ruh-u beşerde vedia olarak ekilen gayr-i mütenâhi tohumları sulamak ve neşv ü nemalandırmak için de beşeri teklif ile mükellef kılmıştır. Eğer teklif olmasaydı, ruhlardaki o tohumlar neşv ü nemâ bulamazdı. Evet, nev'-i beşerin ahvaline dikkatle bakılırsa görülür ki; ruhun mânen terakkisini, vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve terakkisini telkih eden, yani aşılayan, şeriatlardır; vücud veren, tekliftir; hayat veren peygamberlerin gönderilmesidir; ilham eden, dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve insandaki bu kadar kemâlât-ı vicdaniye ve ahlak-ı hasene tamamen yok olurlardı. Fakat insanların bir kısmı, arzu ve ihtiyariyle teklifi kabul etmiştir. Bu kısım, saadet-i şahsiyeyi elde ettiği gibi nev'in saadetine de sebep olmuştur. Amma insanların büyük bir kısmı, ihtiyarı ile küfrü kabul ve tekâlif-i İlahiyyeyi reddetmişlerse de teklifin bazı nevilerinden süzülen terbiyevi, ahlâki vesaire güzel şeyleri aldıklarından, teklifin o nevilerini zımnen ve ıztıraren kabul etmiş bulunurlar. İşte bu itibarla, kâfirin her sıfatı ve her hâli kâfir değildir. İ.İ)(Hadsiz salât ve selâm ol Peygamberimiz Muhammed Mustafa (A.S.M.) üzerine olsun ki, demiş: $Yani; benim, insanlara Cenab-ı Hak tarafından bi'setim ve gelmemin ehemmiyetli bir hikmeti, ahlâk-ı haseneyi ve güzel hasletleri tekmil etmek ve beşeri ahlâksızlıktan kurtarmaktır. H.)
AHLÂKIYYÂT Ahlâk ilmi ve düsturlarını ve bunların vasıflarını ve tatbiklerini inceleyen, öğreten ilim. * Ahlâk ve terbiye ile alâkalı ders ve bahisler.
AHLÂKIYYUN Ahlâk ilmi ile uğraşan âlimler; bunlar iki kısımdır. Bir kısmı ahlâk-ı hasene olan İslam ahlâkını telkin eder, diğer kısmı ise, dine tâbi olmayan ve hakiki ahlâkı bulamamış olanlardır.
AHLÂKÎ Ahlâkla ilgili, ahlâka ait.
AHLAL (Hıll. C.) Samimi dostlar, yâranlar.
AHLAM Rüyâlar. (Bak: Hulm)
AHLAS En hâlis, daha temiz.
AHLAT (Hılt. C.) Çok karıştırılabilir, karıştırılmağa elverişli.
AHLAT-I ERBAA İnsan vücudunda varlığı kabul edilen dört unsur veya üsareler.
AHLEF Solak kimse.
AHLES Kara ile kırmızı arasında olan renk.
AHLET Saçı dökülmüş kişi.
AH-LİÜMM Baba ayrı, ana bir kardeş.
AHLİYA (Hali. C.) Boş şeyler.
AHMA (Hamâ. C.) Kayın biraderler.
AHMA (Hamiyyet. den) Çok hamiyetli.
AHMAK (Humk. dan) Pek akılsız, sersem, şaşkın. Anlayışsız.
AHMAK-UL HUMAKA Ahmakların en ahmağı.
AHMAKANE f. Ahmakçasına, ahmak olana yakışır şekilde.
AHMAKÎ Akılsızlık, ahmaklık.
AHMAKİYET Ahmaklık, akılsızlık.
AHMAL (Haml. C.) Yükler. * Ağır şeyler. Eşya, ağırlık.
AHMAL Ü ESKAL Ağır yükler.
AHMAS (C: Ehâmis) İnce belli.* Ayak altında yere değmeyen yer.
AHMAS (Hums. C.) Beşte birler, humslar.
AHMAS-ÜL KADEM Ayak tabanı.
AHMED Daha çok hamdeden. * Çok övülmeğe ve medhedilmeğe lâyık. * Çok sevilen. Beğenilmiş. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bir ismi.
AHMED-İ BEDEVÎ (Seyyid) (Hi. 596-675) Mısır'ın en büyük velilerindendir. Hz. Ali neslinden gelir. Bir çok lâkabı vardır. Ona Afrika bedevileri tarzında (yüzü örten peçe) taşıdığından dolayı (el-Bedevi) deniyordu. 626 yılına doğru onda deruni bir tahavvül vukua geldi. Yedi kıraat üzere Kur'an okudu ve Şafii fıkhı tahsil eyledi. Kendisini ibadete vakfeyledi ve kendisine yapılan izdivaç teklifini reddeyledi. Berlindeki bir yazmada bu hususta şunlar yazılıdır: "Cennet hurilerinden başka hiçbir kadın ile evlenmemeğe ahdettim." Kerametler ve harikalar göstermiştir. Geceleri Kur'an okumak âdeti idi. Aktab-ı Erbaa'dandır. (R.A.)
AHMED-İ FÂRUKÎ (Hi. 971-1034) (İmam-ı Rabbanî) Hz. Ömer (R.A.) ahfadından olduğundan Fârukî denilmiştir. Kendisi demiştir ki: "Hakaik-i imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmata tercih ederim." Hem demiş ki: "Bütün tarikatların nokta-i müntehası hakaik-i imâniyenin vuzuh ve inkişâfıdır." Bu zatın büyük ve çok kerametleri görülmüş ve müceddidiyet vazifesini bihakkın ifâ etmiştir. Nakşi tarikatının kahramanı ve bir güneşi hükmünde olduğu Risale-i Nur'dan "Mektubat" isimli eserde mezkurdur. (R.A.) (Bak: Müceddid)
AHMED-İ MUHTAR Hz. Muhammed (A.S.M.) Efendimiz.
AHMED-İ RÜFÂÎ (Hi: 512-578) Büyük bir veliyullahtır. Pek çok kerametleri görülmüştür. İmam-ı Musa Kâzım Hazretlerinin evlâtlarından olup, dine büyük hizmetler etmiştir. (R.A.)
AHMED-İ SÜNUSÎ (Bak: Sünusî)
AHMED İBN-İ HANBEL (Bak: Hanbelî, İmam-ı Hanbel)
AHMER Kırmızı.
AHMES Kuvvetli, yiğit. Kahraman, cesur, şecaatli, bahadır.
AHMEŞ İnce, dakik.
AHMEZ Daha metin, daha sağlam, daha çetin.
AHNA Çapraz ve birbirine zıt işler. Çarpık, eğri şeyler.
AHNA' Çok alçak gönüllülük, mütevazilik.
AHNAS (Hıns. C.) Yeminden dönmeler. Yalan yeminler.
AHNEF Ayakları çarpık ve eğribüğrü olan.
AHNES Burnu basık ve sivri olan adam.
AHOND f. Tahsil yapmış, hoca. Ulu, büyük.
AHRA Daha lâyık, daha münasib, en elverişli.
AHRAB Kulağı kesik. * Kulaktaki küpe deliği.
AHRAC (Hırc. C.) Hayvanların yular, tasma ve palanlarına dizilen boncuklar.
AHRAD Pek tamahkâr cimri.
AHRAK Miskin, akılsız adam.
AHRAM (Harem ve Harim. C.) Gizli yerler. Gizli olup herkesin girmesi serbest olmayan yerler. * Kadınların bulunduğu haremlikler.
AHRAR (Hür. C.) Hürler. Esir veya köle olmayan kimseler. * Silsilesinde esir veya köle bulunmayanlar. * Hürriyetçiler.
AHRARANE f. Hürriyetçilere yakışır tarzda. Serbestçe. Hür olana yakışır surette.(İnsana karşı hürriyet, Allah'a karşı ubudiyyeti intac eder. Mün.)
AHRAS (Hâris. C.) Bekçiler, muhafızlar, koruyucular.
AHRAS Dilsiz.
AHRAZ (Ahrad) Kirpikleri dökülmüş, çipil gözlü.
AHREB Çok harap, perişan, yıkık. * Kulağı yarık kimse. * Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlayan oniki şekilden herbiri.
AHREC Ak ile kara. Siyahla beyaz.
AHRED Ayaklarının siniri kurumuş veya bozulmuş olan hayvan.
AHREM Burnu kesik olan. Kesik burunlu. * Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlıyan oniki şekilden herbiri. * Tıb: Omuz ucu.
AHRES Dilsiz, dili olmayan kimse.
AHREZ Gözleri dar ve küçük olan.
AHRUF (Harf. C.) Uçlar. * şiveler, lehçeler. * Harfler.
AHSA Çok kumlu, taşlı yer.
AHSA "İhsa"dan fiildir. (Bak: İhsâ)
AHSAR Pek kısa, daha kısa, daha özlü, daha veciz.
AHSAS Hisler. Duygular.
AHSEB Çok iyi hesab edilmiş, münâsib. * Çok fazla cimri, hasis. * Miskin. * Saçının rengi kırmızıya yakın. *Tüyünün rengi boz renk olan kızıl deve.
AHSEF Kara ile ak, alaca.
AHSEM Geniş yüzlü kılıç. * Arslan. * Enli, yassı ve yayvan burun. * Enli, yassı ve yayvan burunlu adam.
AHSEN En güzel. Çok güzel.
AHSEN-ÜL GAYÂT Gayelerin en güzeli, en iyisi.
AHSEN-ÜL HÂLIKÎN Hâlıkıyyet mertebelerinin en güzel ve en münteha mertebesinde olan bir Hâlık-ı Zülcelal. Her şeyi herşeyle münasebetine lâyık bir tarzda güzel yaratan Hâlık. (C.C.)
AHSEN-ÜL KASAS İbret verici vakıaların en güzel şekilde nakledilişi. Kıssaların en güzeli. * Sure-i Yusuf (A.S.).
AHSEN-İ TAKVİM En güzel kıvama koyma. * Cenab-ı Hakkın her şeyi kendisine lâyık en güzel kıvam, sıfat ve surette yaratması. İnsanın en yüksek ve câmi isti'dâd ve kabiliyetlerde ve en güzel surette yaratıldığı.(Envâ'-ı zihayat içinde en ziyade rızkın envâına muhtaç, insandır. Cenab-ı Hak insanı bütün Esmâsına câmi' bir âyine ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharâtını tartacak, tanıyacak cihâzata mâlik bir mu'cize-i Kudret ve bütün Esmâsının cilvelerinin vaziyetlerinin inceliklerini mizana çekecek âletleri hâvi bir halife-i Arz suretinde halk etmiştir. Onun için hadsiz bir ihtiyaç verip, maddi ve mânevi rızkın hadsiz envâına muhtaç etmiştir. İnsanı, bu câmiiyete göre en âlâ bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarmak vâsıtası, şükürdür. Şükür olmazsa, esfel-i sâfiline düşer; bir zulm-ü azimi irtikâb eder. M.)
AHŞA' (Haşâ. C.) Vücuttaki bağırsak, ciğer gibi organlar. * Mahaller, bölgeler, cihetler.
AHŞA Pek korkunç. Çok korkunç. Çok korkunç yer.
AHŞAB Kereste. Tahta. Ağaçtan yapılan bina. * Ağaçtan olanlar.
AHŞAM (Haşem. C.) Bir büyük zâtın yakınları, maiyeti, taraftarları.
AHŞEB (C.: Ehâşib) Sert taşlı büyük dağ. * Haşin ve yoğun olan.
AHŞEF Uyuz adam.
AHŞEM Burnu koku almayan. * Burnunun içi kokan kimse.
AHŞEN Pek sert şey. * Geçimsiz kimse.
AHŞİC f. Zıt ve uygunsuz.
AHŞİCAN (Ahşic. C.) f. Zıtlar. Dört unsur. (Toprak, su, ateş, hava.)
AHŞİG f. Zıt ve uygunsuz.
AHŞİGÂN (Ahşig. C.) Zıtlar.
AHŞİŞAN Çok katı, pek huşunetli.
AHTAB (Hatab. C.) Odunlar.
AHTAL Çabuk yürüyen. * Boşboğaz, çok konuşan kimse. Çenesi düşük.
AHTAPOT Fr. Çok ayaklı, kafadan bacaklı bir nevi deniz hayvanıdır ve yakaladığı canlı hayvanı kıstırıp kanını emer. * Canlı yengece benzeyen bir çıban.
AHTAR (Hıtar - Hatarat) Tehlikeler.
AHTE f. Dışarı çıkarılmış, dışarı çekilmiş. (kılıç, bıçak gibi..) * Husyesi çıkarılmış hayvan.
AHTEB Arı kuşu dedikleri kuş. * Kızıl eşek.
AHTEL Sarkık kulaklı.
AHTEM Uzun burunlu.
AHTER Yıldız. * Mc: Baht, talih.
AHTER-İ DÜNBÂLE-DAR Kuyruklu yıldız.
AHTERÂN f. Yıldızlar. Necimler.
AHTER-BÎN f. Müneccim. Yıldız ilmi ile meşgul olan kimse.
AHTER-GÛ f. Yıldız ilmi ile uğraşan kişi, müneccim.
AHTER-ŞİNAS f. Yıldız ilmi ile uğraşan. Müneccim.
AHU Kardeş, dost.
AHU Saç ve sakalı ak olup şayan-ı hürmet ve tâzim olan. Ahubaba, yalnız bu tabirde kullanılır.
AHU f. Ceylân. * Gözleri çok güzel olan. Çok güzel göz. * Gazâl. * Mc: Dilber. Mahbub.
AHU-Yİ LENG GİRİFTEN Topal ceylan tutmak. * Mc: İnsafsızlık etmek. Acizlere sataşmak.
AHU-Yİ MÂDE f. Dişi ceylan.
AHU-Yİ NER Erkek ceylan.
AHU-Yİ SİMİN Sevgili. * Sâki.
AHU-BEÇE f. Ceylan yavrusu.
AHU-BERE f. Ceylan yavrusu.
AHU-ÇERENDE f. Otlıyan ceylan.
AHU-DİL f. Ceylan yürekli. * Mc: Korkak.
AHUN f. Delik, yarık. Lağam.
AHUN-BÜR f. Yer kazan, delik açan. Lağamcı.
AHU-NİGÂH Ceylan bakışlı
AHU-PA(Y) f. Ceylan ayaklı. Çevik, atik. * Altı köşeli, nakışlı ev ve köşk.
AHUR f. Ahır, dam.
AHURİ f. Hardal.
AHUVAN (Ahu. C.) f. Ceylanlar. Karacalar.
AHVA (C.: Huvve) Kararmış nesne.
AHVAL Haller. Vaziyetler. Oluşlar.
AHVAL-İ HAYRET-FEZÂ Hayret verici haller.
AHVAL-İ SIHHİYE Sağlık durumu.
AHVAL-İ ŞAHSİYE Huk: Hakiki şahısların, hukuki varlıklariyle alâkalı olan hukuki durumlar. (Doğum, evlenme, boşanma, evlat edinme, ölüm hadiseleri gibi)
AHVAL (Hâl. C.) Dayılar. Annenin erkek kardeşleri.
AHVAS (C.: Ehâvis, Huves) Bir gözü birinden küçük olan.
AHVAT (Uht. C.) Kız kardeşler.
AHVAT En ihtiyatlı, tedbirli.
AHVEB Asi, günahkâr.
AHVEC En muhtaç, pek çok ihtiyacı olan.
AHVED Çok değişen.
AHVEF En korkak. * Çok korkunç.
AHVEL Bir şeyi çift gören, şaşı.
AHVER Akıllı. * İri gözlü güzel. * Müşteri yıldızı. (Jüpiter) * Beyaz yüzlü, güzel gözlü adam.
AHVERÎ Yumuşak, beyaz nesne.
AHVES Cesur, kahraman, yiğit, şecaatli, bahadır.
AHVES Karnı sarkık kişi. (Müe: Havsâ)
AHVEZİ Yeyni, hafif. * Tez, seri.
AHVEZİ Cem'edici, toplayıcı. * Her işi insanlar arasında halleden.
AHYÂ (Hayy. C.) Diri olanlar. Hay olanlar. Canlılar.
AHYÂ VÜ EMVÂT Diriler ve ölüler.
AHYAL (Hayl. C.) : Atlar, at sürüleri. Atlı kıtalar.
AHYAN (Hin. C.) Arasıra. Vakit vakit. Vakitler. Zamanlar.
AHYANEN (İhyânen) Zaman zaman, arasıra. Kâh kâh.
AHYAR Hayırlılar. * Dostlar. * İyilik sevenler. (Eşrar'ın zıddı)
AHYAZ (Hayiz. C.) Odalar, bölmeler, bölümler.
AHYED Hz. Peygamberin (A.S.M.) Tevrattaki bir ismidir.(Bazı metinlerde Uheyd, Uhidu, Uheydu, Uhyidu şeklinde yazılıdır.)(... İncil'de Ahmed, Tevrat'ta Ahyed, Kur'anda Muhammed ismiyle müsemma iki cihanın güneşi kabrin arka tarafında milyonlarca Faruki Ahmedler ile muhat olarak sâkindir. M.N.)
AHYEF Bir gözü gök, diğer gözü siyah olan.
AHYUS Ekseriyetle su kenarında biten bir ot.
AHZ Alma. * Tutma. * Kabul etme. * İşkence etme.
AHZ-I ASKER Askere alma. * Askere alınma.
AHZ-I MİSAK Sözleşme. * Yemin etme.
AHZETMEK Almak. Tasarrufuna dahil etmek. Tahsil etmek.
AHZ U İTÂ Alışveriş.
AHZ U KABUL Alıp kabul etmek.
AHZA Çok alçak, menfur kişi. Nefret edilmiş olan kimse.
AHZAB (Hizb. C.) Hizbler, bölükler, kısımlar, gruplar. * Toprağı katı yer. * Kur'ânın kısımları. Hizbleri.
AHZAB SURESİ Kur'ân-ı Kerimde otuzüçüncü surenin adı olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
AHZAD Eğrilip bükülen, esnek.
AHZAN (Hüzn. C.) Hüzünler, kederler, sıkıntılar, tasalar, gamlar.
AHZAR (Bak: Ahdar)
AHZAR (Hazer. C.) Endişeler, ihtiyatlar.
AHZEKA Bodur ve şişman adam.
AHZEL Yüksek olmak, irtifa.
AHZEL Beli kırılmış olan adam.
AHZEM Erkek yılan.
AHZEM İşini sıkı tutan, ihtiyatlı, tedbirli. * Yüksek yer. * Göğsü büyük.
AHZEN Çok hüzünlü kederli. En tasalı, daha gamlı.
AHZER Devamlı gözünü kırpan adam. * Ufak gözlü olan kimse.
AHZ Ü GİRİFT Ele geçirme, yakalama. * Esir alma.
AHZ Ü KABZ Kendine mal etme.
AİB (Bak: Ayib)
AİD Geri gelen, dönen. Râci. Dâir. * Bir kimse veya bir şeyle ilgili olan. * Hastayı ziyaret eden.
AİDAT (Aide. C.) Gelirler, kazançlar. * Resim, vergi. İrad. Belirli sürelerde bir derneğe ödenmesi taahhüd edilen para.
AİDE (C: Avâid - Aidat) Kâr, kazanç, fayda, gelir.
AİDİYYET Alâkalılık, ilgililik. Aid olma. Birine mahsus olma.
AİK (Aika ) Mâni'. Alıkoyan. Engel. Meşgale. Bir işten alıkoyup men ve sarfeden.
AİKA (C. Avâik) Alıkoymaya ve te'hire sebep olan şey, mâni, engel.
AİL Ailesini geçindiren, idare eden. Kalabalık ailesi olan. Fakir.
AİLE Erkeğin karısı. * Ev halkı. * Akraba. * Aynı işte olan, aynı gaye için çalışanların hepsi.(Kadının aile hayatında müdür-ü dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza memuru olduğundan en esaslı hasleti; sadakattır, emniyettir. Açık saçıklık ise, bu sadakatı kırar; kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabı çektirir. Hatta erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehâvet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakata zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir. Kötü haslet sayılırlar. L.)
AİLE-PERVER f. Evine düşkün, ailesine düşkün.
AİLEVÎ Aile ile ilgili.
AİNNE (İnan. C.) : Dizginler.
AİR Göz ağrısı.
AİŞ Yaşıyan. * Rahat yaşıyan.
AİŞE (Bak: Ayişe)
AİZ Yeni doğmuş deve yavrusu.
AİZ Karşılık olarak veren. * Karşılık olarak verilmiş olan.
AİZZE (Bak: Eizze)
AJ f. Dinlenme, rahat hâl, istirahat.
AJAN Fr. Bir şahsın, bir şirketin veya bir devletin bazı işlerini gören kimse. * Gizli vazifeli olan kişi.
AJANDA Akılda tutulması icab eden şeyleri not etmeye yarayan, takvim şeklinde tanzim edilmiş defter.
AJANS Fr. Her türlü havadisi toplayıp, ilgili mevkilere bildiren kuruluş. * Ticari bir teşekkülün kolu.
AJEH f. Vücutta çıkan pürtüklü küçük ur.
AJENDE f. Çamur. * Binalarda kullanılan harç.
AJİG f. Nefret, kin ve düşmanlık.
AJİH f. Kir, küf. * Çapak.
AJİNE f. Değirmen taşı gibi maddeleri yontup düzelten demir alet. Dişengi.
AJİR f. Göl, havuz. * Kalabalık, izdiham. * Bağırma, feryât. * Çekingen. * Akıllı, uyanık. * Amâde, hazır.
AJİRAK f. Gürültü, ses. Bağırış.
AJUR Fr. Gözenek. Göz göz işlenmiş nakış.
AJÜG f. Hurma lifi. * Ağaç budama.
AKA İran Türkleri "ağa" yerine kullanırlar.
AKAB Topuk. Ökçe. * Bir şeyin hemen arkası. * Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.
A'KAB (Akab. C.) Bir şeyin hemen sonrası.
AKABE (C.: Akabât) Bâdire. Sarp ve çıkılması müşkül yokuş. * Tehlikeli geçit. Dar ve iki tarafı pusu yeri olan boğaz. * Muhatara, tehlike. * Hastalığın veya başka bir halin en tehlikeli ve korkulur süresi. * Kızıldenizin kuzey ucunda, Süveyş'in doğu tarafında bulunan dar bir körfezin ismi.
AKABE BİATI Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik ettikleri biat hâdisesi.
AKAB-GİR f. Peşe düşen, kovalıyan.
AKABİNDE Arkasından, hemen arkadan. Hemen ardından.
AKAB-REV f. Arkadan gelen. Peşe düşmüş, arkaya takılmış.
AKADEMİ yun. Yüksek mekteb. * Âlimler, edebiyatçılar heyeti. * Eflatun'un vaktiyle talebesine ders verdiği yer. * Çıplak modelden yapılan insan resmi. * Belli bir ilmin gelişme ve ilerlemesini te'min maksadı ile müşterek tetebbularda veya serbest tedrisatta bulunan salâhiyetli kimseler topluluğu. (Huk. L.)
AKAĞA Osmanlı saraylarında hizmet gören beyaz hadımağası.
AKAİD (Akide. C.) Akideler. İtikad olunan hakikatlar. İtikada dâir kaziye ve hükümler, esaslar.(Akaidî ve imanî hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah'ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle vicdanî ve aklî olan imani hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve te'sirleri zayıf kalır. Bu hale, Alem-i İslâmın hâl-i hazırdaki vaziyeti şahittir. İ.İ)
AKAİD-İ DİNİYE Dini akideler. İmâni esaslar.(Ben tahmin ediyorum ki: Eğer şeyh Abdulkadir-i Geylâni (R.A.) ve Şah-ı Nakşibend (R.A.) ve İmâm-ı Rabbâni (R.A.) gibi zâtlar bu zamanda olsa idiler; bütün himmetlerini hakaik-ı imâniyyenin ve akaid-i İslâmiyyenin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünkü, saadet-i ebediyyenin medârı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyyeye sebebiyet verir. M.)
AK'AK Saksağan.
AKAK (C.: Akâık ) Saksağan kuşu.
AKAK Sıcak çok olmak.
AK'AKA Saksağan sesi.
AKAKİR (Akkar. C.) Tıb: İlaç yerine kullanılan nebâtî kökler.
A'KAL En akıllı. Pek akıllı. Daha akıllı.
AKALA Bir çeşit pamuk.
AK ALEM Osmanlılarda saltanat sancağı.
AKALİD Yoğurt.
AKALİM (Ekalim) (İklim. C.) İklimler. * Dünyanın kıt'a ve memleketleri.
AKALİT Yoğurt.
AKALL (Ekall) Daha az. En az.
AKALL-İ KALİL En az. Azın azı.
AKALLİYET (Ekalliyet) Azlık. Azınlık. * Bir ülkede hâkim unsurların haricinde olan ve ekseriyet teşkil edemiyen insanlar.
AKAM Erkek ve dişi kısırlığı.
AKAM Çocuksuz, çocuğu olmayan, kısır. * Tedavisi kabil olmayan hastalık.
AK'AM Burnu eğri.
AKAM Yük bağladıkları ip.
AKAM (Bak: Ekkâm)
AKAMET Neticesizlik. Kısırlık, sonu alınmama.
AKAN Deve ayağını bağladıkları ip.
AK ANBER Beyaz cins anber.
AKANYILDIZ Daha ziyade yaz geceleri gökyüzünde hızla geçip giden ışıklı iz, şahap.
A'KAR Kısır.
AKAR Zayi etme, kaybetme. * Kumlu yer. * Para getiren mülk. (Ev, dükkân gibi.)
AKAR Köşk, yüksek bina. * Bâbil vilayetinde bir yer adı. * Dehşetli olmak. Yaralamak. Boğazlamak. * Korku ve dehşetten kişinin ayakları titreyip dövüşememesi.
AKARAT (Akar. C.) Gelir getiren yapılar ve mallar.
AKARET Kısırlık, kısır olma.
AKARİB (Bak: Ekarib)
AKARİB (Akreb. C.) Kuyruğunda zehiri bulunan bir hayvancık olan akrebler.
AKAS Çirkin kokulu olma.
A'KAS Boynuzu kulağı ardında bitmiş veya boynuzu kulağı ardına gelmiş nesne.
AKASIR (Akser. C.) Pek kısalar.
AKASİ (Aksa. C.) Çok uzaklar.
AKAT Çukur yer.
AKAT Evin ortası. Evin çevresi, etrafı.
AKAVİL (Bak: Ekavil)
AKB Sakalın kaba ve sık olması.
AKBEH (Kabih. den) En çirkin. Çok kabih.
AKBEL Eğri gözlü. * Kabiliyetli kimse. * En çok beğenilen
AKBENEK Gözün saydam tabakasında bir yara veya çıbandan kalan ve görmeyi yavaş yavaş azaltan beyaz benek.
AKBİYE (Kubâ. C.) Kaftanlar, üste giyilen elbiseler.
AKCİĞER Göğüs boşluğunu dolduran ve solunmağa yarayan bir organ. Ree.
AKÇA (Akçe) Beyaz, oldukça beyaz. * Para. * Eskiden para ölçüsü olarak kullanılan küçük gümüş sikke.
AKD Anlaşma. Sözleşme. * Düğümleme. Düğümlenme. Bağ bağlama. Bağlanma.* Huk: Nikâh, hibe, vasiyet, bey' u şirâ gibi şer'î bir muameleyi iki tarafın iltizam ve taahhüd etmeleridir, icab ile kabulün irtibatından ibarettir. Böyle bir muameleye mün'akid denir. Bunun böyle vücuda gelmesine de in'ikad denilir.
AKD-İ MECLİS Konuşmak için toplanma, meclis kurma.
AKD-İ MUAVAZA Hibe ve sadaka gibi teberruattan olmayıp iki taraftan ivaz verilerek yapılan akd, ivazlı akd. Satış, trampa gibi.
AKD-İ ZİMMET İslâmlarla muharebe etmiş veya eden bir şahsın veya bir cemaatın İslâm ahd u emânını, yani tâbiiyyetini kabul etmesi.
AKDAM (Kadem. C.) Ayaklar, kademler.
AKDAR Değerler. Kudretler.
AKDEM Daha önce. Daha ileri. Daha mühim.
AKDEM-İ UMUR İşlerin en mühimmi.
AKDEMÎN (AKDEMÛN) Daha evvelce yaşamış olanlar. Geçmişler. İleride ve daha mühim kimseler. * Eksikler. (Bak: Kudemâ)
AKDER En kudretli. * Kısa boylu.
AKDERİ Eski zamanda kağıt yerine kullanılan ve üzerine yazı yazılan deri.
AKDES En kudsi. En mübarek.
AKDİYYE Mafsallarda bulunan yumru ve düğüm.
A'KEF Ahmak.
AKEM Vergisi olmayan emlâk. Türbe, cami, köprü, çeşme gibi.
AKER Zeytinyağı tortusu.
AKERKER Kuvvetli arslan. * Yoğurt.
AKESE f. Ökse. * Bir şeye ilişmiş, asılmış.
AKEVKA' Kısa boylu.
AKF Eğmek, meylettirmek.
AKF Hapsetmek. Vakfetmek.
AKFA (Kafâ. C.) Başın arka kısımları. Enseler.
AKFAL (Kufl. C.) Kilitler. Kapı kilitleri.
AKFAR (Kafr. C.) Sahralar, çöller.
AKFAS (Kafas. C.) Hamal küfeleri. * Kafesler.
AKFEN Kulağı küçük ve kalın olan.
AKFER Çok kısır, en kısır. * İki ön ayakları dirseğine kadar beyaz olan at
AKHAF (Kıhf. C.) Ağaç kaplar, ağaçtan yapılmış kaplar. * Kafa tasları.
AKHEB Rengi bozrak olan ak nesne.
AKHEBAN Fil, câmus.
AKHER En kahredici, çok kahreden.
AKIL (Bak: Akl)
AKILCILIK (Rasyonalizm) fels. İnsanın, akılla gerçeğe uygun bilgiyi bulabileceğini, aklın doğru kabul ettiği bilginin şübhe götürmez kesinlikte doğru olduğunu kabul ettiği felsefe. Tenkitçi felsefe, deneyci felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu felsefenin aşırı iddialarını çürütmüştür. Bugünkü ilim adamları herşeyi tam doğru olarak biliyoruz iddiasından uzak, daha alçak gönüllü bir hareket tarzını benimsemektedirler. (... izm) şeklinde ifade edilen görüşlere körü körüne ve acele ile bağlanmayı doğru görmemektedirler.
AKIL-FÜRUŞ f. Akıl satan, daha akıllı olduğunu göstermeğe çalışan.
AKILSUZ f. Aklı yandıran, aklı gideren.
ÂKIL(E) Uyanık. Aklı başında. Tedbirli. Düşüncesi sağlam. Huşyâr.
ÂKILÂNE f. Akıllı kimseye yakışır surette, akıl ve idrakle.
ÂKILÂT Akıllı kadınlar.
AKINCI Keşif, yağma ve tahrib kasdıyla ecnebi memleketlere akın yapan kişi. Akıncılık, Osman Bey zamanında başlamıştır.
AKINTI Bir sıvı cismin mütemadiyen hareketi, akış. * Nehir veya deniz suyunun bir tarafa doğru cereyanı. * Bazı hastalıklarda vücuttaki bir delikten cerahat akması.
ÂKIR(E) Kısır, verimsiz, kumlu toprak. * Çocuksuz kadın. * Oğlu veya kızı olmayan erkek. * Yaralayan, yaralayıcı.
ÂKIS Pis kokulu.
AKIS İnatçı, muannid.
AKİ (Akk. dan) İsyan eden, başkaldıran, âsi.
ÂKİB Çok fazla.
AKİB Ayağın ökçesi. Adamın evlâdı, evlâdının evlâdı.
AKÎB Bir şeyin ardından gelen. Arkası sıra giden.
ÂKİB Kendisinden sonra peygamber gelmeyen Hz. Hâtem-ül Enbiyâ Peygamberimiz Resul-ü Ekrem (A.S.M.) * Bir diğerinin arkasından gelen.
ÂKİBE(T) Bir şeyin sonu. Nihayet. Netice, sonuç.
ÂKİBET-ÜL ÂKİBE Akibetin âkibeti. * Neticenin sonu. * Ahiret.
ÂKİBET-ÜL EMR Bir işin neticesi, sonu.
ÂKİBET-BİN f. İleri görüşlü. Sonunu evvelden gören.
ÂKİBET-BİNÎ f. Tedbirlilik, neticeyi önceden görüp düşünme.
ÂKİBET-ENDİŞ f. Geleceği için endişe eden. İstikbâlini düşünen. Akibetini düşünen.
ÂKİD Kuyunun çevresi, etrafı.
AKİD Aralarında akid yapanlardan her birisi. (Bak: Akd)
AKİDE İnanılan ve itikad edilen esas. İmân. * Bir nevi şeker adı.
AKİDE-İ TEVHİD Allah'ın bir olduğuna inanmak.
ÂKİDEYN Huk: Her akidde anlaşmayı yapan her iki taraf.
ÂKİF Devamlı ibadetle meşgul olan. * Bir şeyde sebat eden. * Teveccüh, yönelme.
AKİFAN Uzun ayaklı karınca. * Araptan bir kabile adı.
AKİK Meşhur ve kıymetli, ekseriya kırmızı renkte olan ve yüzük gibi şeylere takılan taş. * Hicaz vilâyetinde bir vâdi. * Yolunu yaran gür su.
AKİK Bunaltıcı sıcaklık.
AKİKA Yeni doğan bir çocuğun başındaki ana tüyü. Yahut böyle bir çocuk için Cenab-ı Hakk'a şükür niyetiyle kesilen kurbanın adı. Bu kurbana "Nesike" de denir.
ÂKİL(E) (Ekl. den) Ekl eden, yiyen. Yiyici.
ÂKİL-ÜL BEŞER İnsan eti yiyen.
ÂKİL-ÜL HEVÂM Haşaratla beslenen.
ÂKİL-ÜL KÜLL Herşeyi yiyen.
ÂKİL-ÜL LAHM Etle beslenen, et yiyici.
ÂKİL-ÜS SEMEK Balıkla beslenen. Balık yiyici.
ÂKİLET-ÜL EKBÂD Ciğerler yiyen kadın. * Uhud harbinde şehid olan Hz. Hamza'nın (R.A.) göğsünü yararak ciğerlerini yiyen Ebu Süfyanın karısı Hind.
AKÎLE (C.: Akayil) Baba tarafından akraba. * Her şeyin en iyisi.
ÂKİLE (C.: Avakil) Baba tarafından olan akraba.* Baş tarayıcı kadın.
ÂKİLE Yenirce adı verilen yara.
AKİM (C.: Akâm-Ukum) İçinde giyecek olan büyük çuval.
AKÎM Neticesiz, sonu yok. Beyhude. * Yağmur getirmeyen rüzgar. * Çocuğu olmayan, kısır. Doğurmayan (kadın), doğurtmayan (erkek).
AKİR Yaralanmış, cerih.
AKİRE Ses, sedâ, savt.
AKİS Yere gömüp köklendikten sonra kestikleri üzüm çubuğu. * Üzerine yağ koyup içtikleri taze süt. * Sütlü çorba.
AKİS (Aks) Bir şeyin zıddı, simetriği, tersi. * Hareketli bir cismin hareketinin tersine dönmesi. * Bir şeyin evvelinin âhirine, âhirinin evveline dönmesi. * Çarpışma, çarpıp geri dönme. * Mantıkta: Bir düşünme ve akıl yürütme şekli; bir iddianın konusunu yüklem, yüklemini konu yapmakla bir sonuç elde etmek. Meselâ : "Her sanatkâr kabiliyetli "yetenekli" dir. O halde bazı yetenekliler sanatkârdır."
AKİS Tersine dönen, vuran, çarpan. Akseden.
AKİS (Aks) İnatçı, muannid.
AKİSA (C.: İkâs) Saç örgüsü.
AKİSE Çok fazla deve. * Karanlık gece.
AKİSE Işığı aksettiren âlet.
AKK (C.: Ukuk) Serkeşlik. Anaya, babaya itaatsizlik. * Yarmak. * (Koyun) kuzularken ölmek.
AKK Serkeş, inadçı.
AKKÂL Çok yiyen, obur. * Tıb: Etrafındaki etleri çürütüp mahveden (yara).
AKKÂM Deve kiralayıcısı, deve ile ücret karşılığında eşya taşıyan adam. * Hacca Surre-i Hümayun ile birlikte giden hademe. * Çadır mehteri.
AKKOR (Bak: Nâr-ı beyza)
AKKUB Devenin çok yediği yassı yapraklı bir dikenli ot.
AKL Sürmek. * Ölmek. * İp ile bağlamak.
AKL (Akıl) Men'etmek. * Sığınacak yer. * Kırmızı mihfe örtüsü. * Diyet. * İnsanın; hayrı, şerri ve ilimleri anlayan, sebeblerden neticeleri çıkaran ve eserden eser sahibine intikal eden hassası. Düşünme ve anlama kabiliyeti. Zihin, zekâ, tefehhüm, fehim, irade, anlayış, kuvve-i hâfıza, mülâhaza, re'y, yaptığını bilme. İlim, zihinde hâsıl olan sûret. İnsan zihninin sıfatı. Kalbde Hak ve bâtılı ayırdedebilen bir nur. * Huk: Bir cinayetten dolayı, icab eden diyeti vermektir. Diyet mânasına da kullanılır. Akıl, esasen imsak ve imtisak mânasınadır. Diyet vermek, kan dökülmesini men' ve imsak edecek müeyyid bir kuvvet mesâbesinde olduğundan bu cihetle de diyete akl denilmiş olması melhuzdur. (Huk. L.)(Mütekellimînin mütebahhirîn ulemasından olan Mu'tezile imamları, zinet-i surîsine meftun olup, o mesleğe ciddi temas ederek, aklı hâkim ittihaz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi bir mü'min derecesine çıkabilmişler. S.)(Arkadaş! Vesvese ve evham zulmetleri içinde yürürken, Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) sünnetleri birer yıldız, birer lâmba vazifesini gördüklerini gördüm. Herbir sünnet veya bir hadd-i şer'i, zulmetli dalâlet yollarında güneş gibi parlıyor. O yollarda insan, zerre miskâl o sünnetlerden inhiraf ve udul ederse; şeytanlara mel'abe, evhama merkep, ehval ve korkulara ma'rez ve dağlar kadar ağır yüklere matiyye olacaktır. Ve kezâ, o sünnetleri, sanki semadan tedelli ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki; onlara temessük eden yükselir; saadetlere nail olur. Muhalefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minare ile semâya çıkmak hamakatinde bulunan fir'avn gibi bir fir'avn olur. M.N.)
AKL-I BÂLİĞ Yetişmiş genç. Erginlik hâli. Onbeşini doldurmuş genç.
AKL-I BEŞER İnsan aklı. İnsan düşüncesi.(Kur'anın hakaik-ı İlâhiyeye dair beyanatı ve tılsım-ı kâinatı fethedip ve hilkat-ı âlemin muammasını açan beyanat-ı kevniyesi, ihbarat-ı gaybiyenin en mühimmidir. Çünkü: O hakaik-ı gaybiyeyi hadsiz dalâlet yolları içinde istikametle onları gidip bulmak, akl-ı beşerin kârı değildir ve olamaz. Beşerin en dâhi hükemaları o mesâilin en küçüğüne akıllarıyla yetişmediği mâlumdur. Hem Kur'an, gösterdiği o hakaik-ı İlâhiye ve hakaik-ı kevniyeyi beyandan sonra ve safa-yı kalb ve tezkiye-i nefisten sonra ve ruhun terakkiyatından ve aklın tekemmülünden sonra beşerin ukulü: "Sadakte" deyip o hakaikı kabul eder. Kur'ana, "Bârekâllah" der... Amma ahvâl-i uhreviye ve berzahiye ise, çendan akl-ı beşer kendi başıyla yetişemiyor, göremiyor. Fakat, Kur'anın gösterdiği yollar ile onları görmek derecesinde isbat ediyor. S.)
AKL-I EVVEL İlk akıl, hılkî ve cibilli olan akıl. (Bir kısım eski ve sapık felsefecilere ve hususan İşrakıyyuna göre; teselsül tâbiri ile müessiriyetini iddia ettikleri sebeblerden birincisidir. Bunun neticesi şirke gider. Bunlarca, akl-ı evvel Allah'ın mahluku olup ve bundan ikinci akıl, ikincisinden üçüncü akıl... ve böylece "Ukul-ü Aşere" dedikleri birbirinden türeyen on akıl varlığı tevehhüm edilerek dalâlete gidilmiştir.)(Eski felsefenin bir düstur-u itikadiyesinden olan ( $ ) "Birden bir sudur eder" Yani, "bir zattan, bizzat bir tek sudur edebilir. Sâir şeyler vasıtalar vasıtası ile ondan sudur eder." diye, Ganiyy-i alel-ıtlak ve Kadir-i Mutlakı, âciz vasaite muhtaç göstererek, bütün esbaba ve vasaite, rububiyyette bir nevi şirket verip Halik-ı Zül Celâle "Akl-ı evvel" nâmında bir mahluku verip âdeta sair mülkünü esbaba ve vasâite taksim ederek bir şirk-i azîme yol açan, şirk-alûd ve dalâlet-pişe o felsefenin düsturu nerede?... Hükemânın yüksek kısmı olan İşrakıyyun böyle halt etseler; maddiyyun, tabiiyyun gibi aşağı kısımları ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin. S.)
AKL-I FA'AL İşleyen ve çalışan akıl.
AKL-I KÜLLÎ Kâinatta görülen umumi ahenk. Her şeyi kavrayan akıl.
AKL-I MAAD (MEAD) İrfan ve ilimle terbiye olan âhiretini düşünen akıl. Geleceği kavrayan akıl.
AKL-I MAAŞ Aklın en alt tabakası. Dünyada geçim işini düşünen akıl.
AKL-I MATBU' Yaradılıştan olup, her çocukta olan akıl. Öğrenmeden var olan fıtrî akıl. Bu akıl mümeyyiz olmayıp kabil-i hitap değildir.
AKL-I MESMU' Kabil-i hitab olan akıl. Sonradan tecrübe ve bilgiyle gelişen akıl. Hayrı ve şerri fark edebilen ve mümeyyiz olan kimsenin aklıdır.
AKL-I SELİM (Hiss-i selim) İyiyi kötüyü farkedip, insana hak ve hakikatı, iman ve İslâmiyeti tâkib ettiren akıl ve düşünüş. Normal ve müsbet düşünce.
AKLA' Eli kesik.
AKLAH Sarı dişli.
AKLAM (Kalem. C.) Kalemler. Oklar. Yayla atılan eski zaman silahlarından biri.
AKLAN (Bak: Mâile)
AKLEB Sarkık dudaklı.
AKLED Yoğurt.
AKLEN Akıl ile. Akıl yolu ile.
AKLEN VE NAKLEN Akıl ve haberlerin nakline göre. Akıl ve nakil yolu ile.
AKLET Yoğurt.
AKLÎ Akıl ile bilinen veya bulunan şey. Akla mensub. Akla dâir ve müteallik.
AKLİYYAT Müşahedeye ve tecrübeye girmeyen ve sadece akıl ile düşünülen şeyler ve hususlar. Nazarî meseleler. (Bak: Mücerredât, Ma'kulat)(Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da, ulum-u akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanlarıaklî ilimlere teşvik ve sevkeder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye mübtelâ olur. M.N.)
AKLİYYE Akılcılık. Akıl ile anlaşılan ve bulunan. Akıl hastalıkları.
AKLİYYUN (Rasyonalistler) Herşeyin hakikatını akıl ile bulma iddiasında olan, hadiseleri yalnız akıl ile araştırıp hakikat ve hikmetlerini tam bulamayıp, aklına güvenip dine tâbi olmayan filozoflar ve onların yolunda kalarak dalâlete gidenler. Bunlar iki kola ayrılır. Uluhiyeti ve vahyi inkâr eden birinci kısım, insan aklının her meseleyi çözebileceğini iddia ederler. Allah'a ve vahye inanan ikinci kısım ise, Allah'a, ruha, âhiret gününe, kitap ve peygambere inanmanın makul olduğunu, dinde akla uymayan bir tarafın bulunmadığını isbat etmek isterler.
AKM Kısırlık.
AKMADDE Anatomi: Omuriliğin dış; beynin iç tabakasını meydana getiren sinir lifleri. Beyin hücrelerinin çoğunu, akmadde teşkil eder.
AKMAR (Kamer. C.) Aylar. Yıldızlar.
AKMED Ensesi uzun ve kalın olan kimse. * Uzun boylu.
AKMER Ay gibi beyaz (yüz). Akça şey.
AKMÎ Yıpranmış, eskimiş. * Anlaşılmaz.
AKMİSE (Kamis. C.) Gömlekler.
AKMİŞE (Kumaş. C.) Kumaşlar, dokumalar.
AKMUS Eşek, hımar.
AKNA İnce, yumru burunlu kimse.
AKNA' En çok kanaat getiren, en mukni'.
AKNAN (Kınn. C.) Kullar, köleler.
AKONT Fr. Sonradan hesaplaşmak üzere bir borç veya kazanç hissesinden alacaklıya yapılan ödeme.
AKONİTİN Fr. Kurtboğan denilen bir bitkiden çıkan zehirleyici bir madde.
AKRA' Başı kel olan. * Saçları dökülmüş olan. * Çıplak dağ.
AKRA' (Kara. C.) Sırtlar, arkalar.
AKRABA Aralarında soyca, nesebce yakınlık olanlar. Yakınlar.
AKRAD Emir, bey.
AKRAH Alnının ortasında akçe kadar beyaz yeri olan at.
AKRAN (Karin. C.) Birbirlerine derece, sınıf, liyâkat ciheti ile benzeyenler. Mümâsil. Emsal.
AKRAS (Kurs. C.) Yuvarlaklar, daireler, çemberler.
AKRAT Kaşları olmayan.
AKRE' Çok lâtif ve pek güzel Kur'an okuyan.
AKREB En yakın. Daha yakın. Ziyade yakın.
AKREB-İ MEKNİYYAT Huk:Meşrut-un lehi bildiren zamirin en yakın mercii mânasını anlatır. Meselâ: Bir vakfiyede vâkıf tevliyetini evvelâ kendisine, sonra oğlu "A" ya, sonra çocuklarına şart etse, çocukları tabirindeki zamir vâkıfın kendisine değil de en yakın merci'i bulunan "A" nın çocuklarına hamlolunur. (Huk.L.)
AKREB Zehirli ve tehlikeli küçük hayvancık. * Saatin kısa ibresi. * Semâda bir burç ismi.
AKREBE Dişi akrep. * Çevik ve zeki cariye. * Ayakkabı bağcığı. * Kazan, tencere gibi eşyaları ateş üzerine asmağa yarayan "S" şeklindeki kanca.
AKREBEK f. Küçük akrep. Saatin kısa olan ibresi.
AKREBİYYET Daha yakın oluş. * Cenab-ı Hakkın insana olan yakınlığı. (Bak: Kurbiyet)
AKREF Anası Arabdan babası başka milletten olan kimse.
AKREN Kaşı çatık olan adam.
AKRES Bir çeşit tuzlu veya ekşi ottur ve "devenin yemişidir."
AKREŞE Dişi tavşan.
AKRET Deve sürüsü. (50 ile 100 arası) * Dil dibi.
AKRET Kısırlık.
AKRİBA (Bak: Akraba)
AKRİHA (Karah. C.) Temiz su. * Ağaçsız yer, ağacı olmayan tarla.
AKROMATOPSİ Tıb: Renk körlüğü.
AKROPOL yun. Eski Yunan şehirlerinde içinde saray ve tapınakların bulunduğu müstahkem tepe.
AKROSTİŞ yun. Edb: Mısraların ilk harfleri yukarıdan aşağıya doğru okununca manalı bir kelime veya has isim çıkacak şekilde düzenlenmiş manzume.
AKRUBAN Erkek akrep.
AKRÜB (Karib. C.) Sandallar.
AKS Karıştırmak. * Bir ağaç cinsi.
AKS Yaramaz huylu. * Katı kumlu yer.
AKS Boynuzu eğri ve kayık olmak. * Bağlamak. * Dövmek. * Saçlarının ucunu başının etrafına kadınlar gibi lif etmek. * Saçını kıvırcık göstermek. * Bahillik etmek.
AKS (C.: Ukus) Hilâf, muhâlif, zıd, ters. * Gölge gibi şeylerin bir yerde eser peydâ etmesi. Sesin veya ışık gibi şeylerin bir yere çarparak geri dönmesi. * Döndürmek. * Bir şeyin evvelini ahir ve âhirini evvel yapmak. * Devenin yularının ucunu ayağına bağlamak.
AKS-ÜL AMEL İstenilen şeyin zıddı hasıl olması. Tersine oluş. (Reaksiyon) * Edb: Edebi san'atlardandır. Bir cümle veya mısrânın altını üstüne getirmekle, başka bir cümle veya mısrâ yapmaktır. Pertev paşanın: "Her düzün bir yokuşu, her yokuşun bir düzü var." mısrâında olduğu gibi.(Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeğe senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihatı, bazan damara dokundurur; aksülamel yapar. M.)
AKS-İ DÂVA Zıt hüküm. Karşı dâvâ (Zıt teorem.)
AKS-İ KAZİYE (Mantıkta) Doğru farzedilen bir hükmün, konusu ile yükleminin (mahmulünün) ters çevrilmesi ile zaruri bir sonucun elde edilmesidir. Çeşitli şekilleri vardır. Meselâ : "Her insan canlıdır." sözünde konu olan insan ile, yüklem olan canlı sözü yer değiştirilerek (aksedilerek) şu hüküm elde edilir: "Bazı canlılar insandır."
AKS-İ MÜLEVVEN Renkli akis.
AKS-ÜN NAKÎZ Birbirine zıt olan iki şey. * Man: Mevzuun nakîzini yüklem; ve yüklemin nakîzini de mevzu kılmak. Misâl: "Her aklı başında olan insan Allah'ı tanır" kaziyesinden aks-ün nakîz yolu ile şu hüküm elde edilir: "Allah'ı tanımayanlar, aklı başında olmayan insanlardır."
AKS-İ SADÂ Sesin bir yere çarpıp geri gelmesi. Yankı. Çok evvelden söylenen bir hakikatın sonradan tekrar edilmesi.
AKSA' Boynuzu arka tarafına kaymış olan koyun.
AKSA En uzak. En son. Kusvâ. Nihayet. Irak.
AKSÂ-YI BİLÂD Bir memleketin sınır bölgeleri, hudut beldeleri.
AKSÂ-YI EMEL Mefkûre, ideal, gaye-i hayal.
AKSA-YI GARB Uzak garp, uzak batı.
AKSA-YI MERAM Meramların, arzuların en sonu. Emellerin son haddi.
AKSÂ-YI MERÂTİB Rütbelerin, mertebelerin en büyüğü.
AKSÂ-YI ŞARK Uzak Doğu. Çin, Japonya gibi yerler.
AKSÂ-YI TERAKKİ Tekâmülün son basamağı. Terakkinin son hududu.
AKSAB (Kusb. C.) Kalın bağırsaklar.
AKSAD Kırık şey.
AKSAKAL Köy ihtiyarı. Köy ihtiyar heyetinin başı.Muhtar.
AKSA-L-GAYAT Gayelerin en ilerisi, en büyüğü.
AKSAM Dişi yarısından ufanmış. * Boynuzsuz davar.
AKSAM (Kısım. C.) Kısımlar. Bölümler. Parçalar.
AKSAM-I SEB'A Yedi kısım. * Gr: Kelimelerin (sahih, misâl, muzaaf, lefif, nakıs, mehmuz, ecvef) bölümleri.
AKSAM-I SELASE Üç kısım. * Gr: İsim, fiil, harf bölümleri.
AKSAR (Akser) Daha kısa. Pek kısa. En kısa.
AKSAT Çok doğru olan şey. Ayakları kuru olan hayvan.
AKSAT (Kıst. C.) Hisseler. Nasibler.
AKSATA (Bak: Ahz u ita)
AKSAY Çok uzak.
AKS-ENDAZ f. Çarpıp duran.
AKSER (Kasir. den) (C: Akasır) En kısa, çok kısa.
AKSER-İ EYYAM En kısa gün, günlerin en kısası.
AKSER-İ TURUK En kısa yol, yolların en kısası.
AKSET Ahsen, en güzel.AKSÎ : İnatçı. * Geçimsiz, huysuz. Uğursuz. * Ters, zıd.
AKSİYON Fr. Şirket ve ticaret hissesi. * Kuvvet ve enerjinin dışa ve fiile çıkması.
AKSON yun.Tıb: Sinir hücrelerinden çıkan uzantıların en önemlisi.
AKSU t. Gözlerde görülen bir hastalık.
AKSÜLAMEL (Bak: Aks-ül amel)
AKSÜLÜMEN Kim. Klor ile civadan mürekkeb zehirleyici te'siri fazla olan bir tuz.
AKŞAR (Akşın) Doğuştan derisi, kılları beyaz olan insan veya hayvan.
AKŞER Kızıl çehreli, kırmızı yüzlü adam.
AKŞET (C.: Kuşut) Burun kamışı çökük ve yassı olan.
AKTA' Eli kesik olan adam.
AKTA' Kesmeler, kırılmalar. * Beylik araziler. * Alâkasızlıklar.
AKTAAN Kalem, seyf.
AKTAB (Kutb. C.) Kutublar. Hak tarikatların reisleri, şahları.(Âlem-i İslâmda, her biri ümmetin ehemmiyetli bir kısmını dâire-i dersine alıp hârika irşad ve kerametlerle manevi terakki ettiren ve hüccetler yerine müşahedata, keşfiyyata dayanan en derin ehl-i tahkik ve hakikat olan zatlar. Ş.)
AKTAB-I EHL-İ BEYT Ehl-i Beytten yetişen kutublar. Yâni, büyük mürşidler.
AKTAB-I ERBAA Ehl-i sünnet âlimleri ve mütebahhir ve maneviyatta çok ileri zatlar tarafından şimdiye kadar dört büyük kutup olarak bilinen veliler.(Seyyid Abdulkadir-i Geylâni, Seyyid Ahmed-i Bedevi, Seyyid Ahmed-i Rufâi, Seyyid İbrahim Desuki.)
AKTAN (Kutn. C.) Pamuklar.
AKTAR (Kutr. C.) Kuturlar. Çaplar. Dâirenin merkezinden geçen doğru hatlar. * Her taraf. * Güzel kokulu yağlar vesaire satan adam. Güzel kokular tâciri. * Ecza, ilâç satan adam. * Mahalle aralarında bazı baharatla iğne, iplik vesaire satan satıcı.
AKTÂR-I ÂLEM Her taraf. Alemin dört bucağı. Alemin her yeri.
AKTÂR-I BEDEN Vücudun her tarafı.
AKTİVİZM Hakikatin, düşüncede kalmasından ziyade, hayat ve fiile intikalini ve bütün ilimlerin, cemiyetin gelişmesine hizmet etmesini isteyen ve böylece iradenin faaliyet ve tesirliliğini açıklayan felsefî bir meslek.
AKTÖR Fr. Tiyatroda erkek oyuncu.
AKTRİS Tiyatroda kadın oyuncu.
AKTÜALİTE Fr. Bugünkü hâdise veya mevzu. Günlük hâdiseler.
AKTÜEL Fr. Bugünkü, şimdiki.
AKU f. Baykuş, puhu.
AKUB Toz.
AKUK (Bak: Ukuk)
AKUL İshalden kurtaran bir ilâç.
AKUM İyileşmez yara. Kısırlık. * Zahmet.
AKUR Yaralıyan, ısıran köpek. Kuduz, azgın köpek. * Çok şerir, kötü kimse.
AKURÂNE f. Kuduzcasına, kudurmuşcasına, saldırırcasına.
AKUSTİK Fr. Sese ait.Ses mevzuu. Kapalı yerde ses dağılma sistemi.
AKÜMÜLATÖR Fr. Fiz: Elektrik enejisini depo eden cihaz.
AKVA Daha kuvvetli. En kuvvetli. (Bak: Ekva)
AKVA' Kuyruğu beyaz, gövdesi siyah olan dişi koyun.
AKVAL (Kavl. C.) Sözler, kaviller.
AKVAL-İ HAKÎMÂNE f. Hikmet sahiblerine yakışır sözler.
AKVAM (Kavim. C.) Kavimler. Milletler. Toplumlar.
AKVÂM-I BEŞER İnsan toplumları. İnsan kavimleri.
AKVAREL Sulu boya resim.
AKVARYUM Lat. Su hayvanlarını veya bitkilerini besleyebilecek tarzda yapılmış camdan su kabı.
AKVAS (Kavs. C.) Kavisler, yaylar. * Virajlar, büklümler.
AKVAT (Kut. C.) Yiyecekler, azıklar.
AKVAT-I YEVMİYYE Geçim, derd-i maişet için lazım olan günlük yiyecekler.
AKVAZ (Kavz. C.) Kum tepeleri.
AKVE Evin önündeki açıklık, meydanlık. Avlu.
AKVED Uzun boyunlu.
AKVEM Daha doğru. En doğrru.
AKVERİN (AKVERİYAT) Büyük belâlar, musibetler, âfetler.
AKVES Sıkıntılı an. * İhtiyarlıktan beli bükülmüş kimse. Kamburu çıkmış ihtiyar kişi.
AKVET Evin ortası. Evin çevresi.
AKVET (C.: Ukâ) Hallaç masurası.
AKVİYA (Kavi. C.) Sağlam ve güçlü olanlar. Kuvvetliler.
AKY Koyu olan ve birbiri üstüne sağılmış olan koyun sütü.
AKYA Lüfer azmanı denilen iri cins bir balık.
AKYUVAR (Bak: Küreyvât-ı beyzâ)
AKZ Atâ, bahşiş.
AKZA Kadılıkta ve fıkıh ilminde daha ileri, daha bilgili.
AKZEF Çok iftira atan. Çok kazifte bulunan. (Bak: Ekzef)
AKZEL Çok aksak; pek fazla topal.
AKZEM Zayıf.
AKZER Necis ve murdar nesne.
AKZİYE (Kaza. C.) Hükümler. Kararlar. * Tam cümleler.
ÂL Yüksek. Âlî. Yüce. Bülend.
ÂL Sülâle, soy, hânedan. Akrabâ ve taallukat. * Yaz sıcaklarında su gibi görünen serap. * Hile, tuzak.
ÂL-İ ABÂ Hz. Peygamberin (A.S.M.) kendisi ile beraber, kızı Hz. Fâtıma Validemiz, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den (R.A.) müteşekkil hey'et. "Hamse-i âl-i abâ" da denir. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) giydiği abâsını mezkur sahabe-i güzin hazeratının üzerine örterek hususi dua ettiğinden bu isimle anılmaları meşhurdur.(Bediüzzaman Hazretlerinin "Lem'alar" adlı eserinin Ondördüncü Lem'asında bu meseleye dair izahat vardır.)
ÂL-İ ABBAS Emevilerden sonra 749 senesinden 1258 senesine kadar süren Abbasi hükümdar ailesi.
ÂL-İ BEYT Hz. Peygamberin (A.S.M.) sülâle-i tahiresinden yetişenler ve sünnet-i seniyyesinin menbaı ve muhafızı ve bihakkın sünnete ittibâ ve onu idâme ettirenler. Al-i Resul, Al-i Nebi, Al-i Muhammed ve Ehl-i Beyt gibi tâbirlerle de söylenir. (Eğer denilse: "Neden hilâfet-i İslâmiye, Al-i Beyt-i Nebevide takarrur etmedi? Halbuki en ziyade lâyık ve müstehak onlardı.Elcevap: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Al-i Beyt ise, hakaik-ı İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur'aniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya Nebi gibi mâsum olmalı veyahut hulefâ-i râşidin ve Ömer İbn-i Abdülaziz-i Emevî ve Mehdi-i Abbasî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki aldanmasın. Halbuki Mısır'da Âl-i Beyt nâmına teşekkül eden Devlet-i Fatımiye Hilâfeti ve Afrika'da Muvahhidin Hükümeti ve İran'da Safevîler Devleti gösteriyor ki, saltanat-ı dünyeviye, Âl-i Beyte yaramaz; vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Halbuki saltanatı terkettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur'ana hizmet etmişler. M.)( $âyetinin bir kavle göre mânası: "Resul-ü Ekrem (A.S.M.) vazife-i Risaletin icrasına mukabil ücret istemez, yalnız Âl-i Beytine meveddeti istiyor." Eğer denilse: Bu mânaya göre karabet-i nesliye cihetinden gelen bir faide gözetilmiş görünüyor. Halbuki, ( $ ) sırrına binâen karabet-i nesliye değil, belki kurbiyet-i İlâhiye noktasında vazife-i Risalet cereyan ediyor? Elcevap: Resul-ü Ekrem (A.S.M.), gayb-âşinâ nazarıyla görmüş ki: Âl-i Beyti, âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nuraniye hükmüne geçecek, âlem-i İslâmın bütün tabakatında kemalât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zatlar, ekseriyet-i mutlaka ile Âl-i Beytten çıkacak. Teşehhüddeki ümmetin "Âl" hakkındaki duası ki: $dir. Makbul olacağını keşfetmiş, yani nasıl ki millet-i İbrahimiyede ekseriyet-i mutlaka ile nurani rehberler Hz. İbrahimin (A.S.) âlinden, neslinden olan enbiya olduğu gibi; ümmet-i Muhammediyede de (A.S.M.) vezaif-i azime-i İslâmiyette ve ekser turuk ve mesâlikinde enbiya-i benî İsrâil gibi, Aktab-ı Âl-i Beyt-i Muhammediyeyi (A.S.M.) görmüş. Onun için ( $ ) demesiyle emrolunarak, Âl-i Beyte karşı ümmetin meveddetini istemiş. Bu hakikatı te'yid eden diğer rivayetlerde ferman etmiş: "Size iki şey bırakıyorum, onlara temessük etseniz, necat bulursunuz. Biri: Kitabullah, biri: Âl-i Beytim." Çünkü: Sünnet-i Seniyyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl-i Beyttir. L.)
ÂL-İ İBRAHİM Hz. İbrahim Peygamberin (A.S.) neslinden gelen ve onun mânevi yolunda yürüyenler. Bütün müslümanlar, Mü'minler.
ÂL-İ İMRÂN İmran soyundan gelenler. (İmran ikidir. Birisi: Hz. Musa ve Harun'un (A.S.) babaları olan İmran ibn-i Yashür ibn-i Lâvi ibn-i Yakub ibn-i İshak ibn-i İbrahim'dir (A.S.) İkincisi: Hz. Meryemin babası olan İmran ibn-i Metan ki, bu da Süleyman ibn-i Dâvud ibn-i İşa neslinden, bunlar da Yahuda ibn-i Yakub neslindendirler. İki İmran arasında 1800 sene geçtiği söylenir.)
ÂL-İ İMRAN SURESİ Kur'an-ı Kerimin üçüncü suresinin ismi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. Bu sureye Eman, Kenz, Ma'niyye, Mücadele, İstiğfar Suresi ve Tayyibe de denilir.
ALA Bahşişler. Lütuflar. Nimetler. İhsanlar.
A'LA Daha iyi. Pek iyi. En yüksek. Ziyâde ve mürtefi olan.
A'LÂ-YI İLLİYYÎN Cennette en yüksek derece. Cenâb-ı Hakkın indinde en iyilerin ve kâmillerin derecesi.(Bak o zat öyle bir maksad, öyle bir gâye için saadet isteyip duâ ediyor ki: İnsanı ve bütün mahlukatı, esfel-i safilin olan fenâ-i mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten, abesiyetten a'lâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekaya, ulvi vazifeye, mektubât-ı samedaniye olması derecesine çıkarıyor. M.N.)
A'LÂ SURESİ Kur'an-ı Kerim'in seksenyedinci suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
ALA Yükseklik. Büyüklük. şeref. şan.
ALA İtl. İtalyancadan gelen tabirlerin başında bulunup (usulünce, tarzında) manasını ifade eder. Meselâ: Alaturka $: Türk tarzında gibi.
ALA f. Kirleten, kirli yapan.
ALÂ Gr:Arabçada harf-i cerdir. Buna isim diyen de olmuştur. Müteaddit mâna ile kelimenin başına getirilir; manevî istilâ ve tefevvuk bildirmek için ekseriyâ mecrurunu istilaya delâlet eder. Bazan mecrurunun mukabiline müstâli olur. (maa) gibi müsahabet için gelir. (lâm) gibi tâlil için olur. Mücaveze için olur. Harf-i cer olan (min) mânâsına ve zarfiyyet için ve harf-i cer olan (bâ) mânâsına isim olur. "yukarıda" manasına gelir. * Üstünde, üzere.
ALABALIK t. Akıntısı sert olan soğuk ve tatlı sularda bulunan bir cins leziz balık.
ALABANDA İtl. Gemilerde dümeni tam sancağa veya iskeleye kırma, yahut geminin bir tarafındaki toplara ateş etme kumandası. * Mc:Şiddetle kınama ve azarlama.
ALACA BAYRAK Tar:Ondördüncü Yeniçeri Bölüğüne verilen ad.
A'LA-D DERECAT Derecelerin en alâsı, en yükseği.
ALA-EYYİ-HAL Herhâlde, mutlaka, elbette, her nasıl olsa.
ALAF (Elf. C.) Binler.
ALÂ-FETRETİN Daim olmayarak, fasıla ile.
ALAFRANGA İtl. Frenk tarzında olan, Fransız usulü.
ALÂ HİDE Tek başına, münferiden, ayrıca.
ALAİK (Alayık) Münâsebetler. Alâkalar. Mânialar.
ALÂİK-İ DÜNYEVİYE Dünyevî alâkalar. İnsanı Cenab-ı Hakkın rızasından alıkoyan lüzumsuz işler.
ALAİM İzler. İşaretler, deliller. (Bak: Alamet)
ALÂİM-İ SEMÂ (Alâim-üs semâ) Al yeşil kuşak. (Bak: Kavs-ı kuzah)
ALAK Zahmet, meşakkat gidermek.
ALAK Sakız.
ALAK Kan. Kızıl veya koyu ve uyuşuk kan. * Yapışkan veya ilişken nesne. * Hayvanat. * Bir işe mülâzemet eylemek. * Husumet-i lâzime veya muhabbet-i lâzime. Aşk ve muhabbet eylemek. Bir işe başlayıp o işe devamlı olmak. * Bir şeye ilişip tutulmak. * Yapışkan, balçık ve çamur. * Kadının gebe kalması. * Pıhtılaşmış kan. * Sülük. (Kamus'tan hülâsa)
ALAK-I DEM Kan pıhtısı, pıhtılaşmış kan.
ALAK SURESİ Kur'an-ı Kerim'in doksanaltıncı suresinin adıdır. İkra' Suresi de denilir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
ALÂKA İlişik, rabıta, merbutiyet. * Gönül bağlama, sevgi, münasebet, taalluk, irtibat, mâlikiyet. Tasarruf. Müdâhale hakkı. Hisse. * Edb: Bir kelimenin hakiki mânâsından mecâzi mânâsına nakledilmesinin sebebidir. (Temiz ahlâklı, güzel huylu kimselere melek denildiği gibi.)
ALAKA Kan pıhtısı. Uyuşuk kan.
ALÂKABAHŞ f. İlgi uyandıran. Alâka uyandıran.
ALÂKADAR Alâkalı, münâsebetdar.
ALÂ-KADR-İL-İMKAN Olabildiği kadar. İmkânı nisbetinde.
ALÂ-KADR-İL-İSTİTAA Elden geldiği kadar, güç yettiği nisbetinde.
ALÂ-KADR-İT-TAKA Güç yettiği kadar.
ALÂ-KAVLİN Bir kavle göre. Bir rivâyete nazaran.
ALÂ-KÜLLİHAL İster istemez. Olduğu kadar. Her halde.(Ey insan düşün! Sen alâ küllihal öleceksin. L.)
A'LAL (İllet. C.) Hastalıklar, marazlar, illetler. * Sebepler.
ALAM (Elem. C.) Elemler. Kederler. Üzüntüler.
ALÂM-I ELİME Çok acı ve acıklı elemler.
ALÂM-I GURBET Vatandan ayrı kalma elemleri, gurbet acıları.
A'LAM (Alem. C.) Alemler. Alâmetler. İzler. Nişanlar. * Bayraklar. * Büyük âlimler. * Büyük dağlar.
ALÂ-MA-FARAZALLAH Allah'ın farzettiği üzere.
ALAMANA İtl. Küçük odun gemisi. * Büyük balıkçı kayığı. * Büyük balıkçı kayıklarına mahsus büyük ağ, ığrıp.
ALAMAT Uzun ince bir cins balık. (Hint denizinde çok olur ve yılana benzer.)
ALÂMAT (Alâmet. C.) İzler, nişanlar, alâmetler, işâretler.
ALÂ-MELE'İN NAS Herkesin önünde. Halkın huzurunda.
ALÂ-MERATİBİHİM Rütbesine ve derecesine göre sırasıyla.
ALÂMET İz, nişân, işâret.
ALÂMET-İ FÂRİKA Ayırıcı işaret. Damga.
ALÂMET-İ GURUR Gurur ve kibiri belli eden alâmet.
ÂLÂM U ASKAM Kederler ve hastalıklar.
ALAN Orman içinde açıklık, meydan.
ALÂNÎ Açıkta, meydanda, herkesin gözü önünde.
ALÂNİYETEN Herkesin önünde, açıkça, alânen.
ALÂ-RAĞM-İ ENF-İL YE'S Ye'sin burnunu kırmak maksadiyle ve ona tahkir ile.
ALARGA İtl. Açık deniz, engin.
ALÂ-RİVAYETİN Rivayet edildiği üzere. Söylenenlere bakılırsa.
ALARM Fr. Tehlike anında herkesi haberdar etmek için verilen işaret.
ALÂ-RUUS-İLEŞHAD Aleme karşı. Herkesin gözü önünde. Halkın önünde.
ALAS Odun kömürü.
ALAŞIM Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.
ÂLÂT (Âlet. C.) Vasıtalar. Âletler.
ÂLÂT-I BASARİYE Gözle alâkalı gözlük, dürbün gibi optik âletler.
ÂLÂT-I CÂRİHA Yaralayıcı âletler.
ÂLÂT-I HARBİYE Harb âletleri, silâhlar.
ÂLÂT-I KATIA Kesici âletler.
ÂLÂT-I NARİYYE Ateşli silâhlar.
ÂLÂT-I RASADİYYE Meteoroloji ve astronomi araştırmalarında kullanılan âlet ve cihazlar.
ÂLÂT-I TAB'İYYE Baskı âletleri. Matbaa levâzımatı.
ALATURKA İtl. Türkvari, Türk usulü, Osmanlı usulü.
ALÂ-TARİK-İL İCMAL Kısaca, icmal yoluyla.
ALÂ-TARİK-İL MÜNAVEBE Nöbetleşe, münâvebe yoluyla.
ALA VECH-İ ÎCAZ İcâz yolu ile.
ALAVERE Vapurlara kömür vermek için bordaya kurulan kademeli iskele. * Tulumbanın basıp emme suretiyle işlemesi. * Herc ü merc. Karışıklık, kargaşalık. * Bir şeyin elden ele verilerek veya atılarak aktarılması.
ALAVÎ (İlâve. C.) İlâveler, ekler.
ALAY (Ask.) 3-4 tabur piyade veya5 bölük süvari askerinden mürekkep kuvvet. * Debdebe ve gösterişle yapılan tören, geçit resmi. * Cemaat, topluluk, güruh, kalabalık, fevç. * Fazla miktar, muhtelif ve müteaddit kişiler veya şeyler.
ALAYBOZAN Eskiden kullanılmış olan bir çeşit fitilli tüfek.
ALAYE Yüksek yer, yükseklik.
ALAY EMİNİ Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askerin hesap işlerine bakan subay ki, binbaşıdan alt derecededir.
A'LÂ-YI İLLİYYÎN (Bak: A'lâ)
ALAY İMAMI Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askere imamlık vazifesini yapan subay.
ALAYİŞ f. Bulaşıklık, bulaşma. * Debdebe, tantana, gösteriş.
ALAZ Alev.
ALB (C.: Ulub) Eser. * Yaşlı keler.
ALB Yiğit, kahraman, bahadır, cesur gibi manalara gelen bir sıfattır.
ALBASTI Ateşli bir lohusalık hastalığı, lohusa humması.
ALBATR f. Yumuşak ve beyaz bir çeşit mermer, kaymak taşı.
ALBAY Yarbay ile tuğgeneral arasındaki askeri rütbede olan üstsubay.
ALBORA İtl. (Denizcilik) Serenlerin, direklerin üzerine kaldırılıp bağlanması. * Floka küreklerinin, selâmlamak için yukarı kaldırılması. * Dalyanlarda ağın yukarı alınması ile balığın toplanması.
ALBÜM Lât. Fotoğraf resimlerini veya sair resim, şekil ve hatıraları içine alan defter veya kitap.
ALBÜMİN Fr. Tıb:Nebat ve hayvanların etli ve sulu kısımlarında bulunan karbon, oksijen, azot, hidrojen ve kükürt bileşiği gıdalı madde.
ALC (C.: Uluc) Yaramaz huylu kişi.
ALCEM Uzun boylu, uzun.
ALCÜN Ahmak kadın. * Semiz dişi deve.
ALÇI Sağlam harç yapmada kullanılan beyaz toz, cibs.
ALD Boyun siniri.
ALDEHİT Lât. Kim:Alkol veya asitlerden elde edilen kimyevi bir sıvı.
ÂLE (C.: Al) Harbe. * (C. Alât) Çadır direği. * Edât.
ÂLE Güneş, yağmur gibi etkenlerden korunmak için yapılmış barınak. * Fakirlik.
ÂLE f. İlaç için kullanılan ve "Hint Sünbülü" adı verilen çiçek.
ALEBAT Yemek kapları, çanaklar.
ALEBE (C. Alebât) Yemek kabı, çanak.
ALE-D-DERECAT Derecelere göre, sırayla.
ALE-D-DEVAM Devamı üzere. Devamlı olarak.
ALEF (C. A'lâf - Ulufe) Saman, ot, yulaf. * Hayvan yemi.
ALEF RESMİ Hayvanların yedikleri saman ve otlardan alınan vergi.
ALEF Cana yakın.
ÂLEK f. İlaç için kullanılan ve "Hint Sünbülü" adı verilen bir çiçek.
ALEK Sülük. * Kan pıhtısı.
ALEKA (C.: Alekat) Yapışkan balçık, çamur. * Kan pıhtısı. * Uyuşmuş kan. * Sülük.
ALEKSİ yun.Tıb: Okuma kabiliyetinin kaybedilmesi.
ALEL İkinci defada içmek.
ALE-L-ACAİB Tuhaf şey, şaşılacak şey.
ALE-L-ACELE Çarçabuk, acele olarak, çabuk.
ALE-L-ADE Adet olduğu üzere. * Bayağı, basbayağı.
ALE-L-AMYA Körü körüne. (Bak: Alel-ımıya)
ALE-L-EKSER Ekseriya, çok vakit.
ALE-L-FEVR Birden, derhal, hemen.
ALE-L-GAFLE Dalgınlığa getirerek. Dalgınlığa gelerek, boş bulunarak.
ALE-L-HADİSE Gölge hâdise. (fr. epiphenomene)
ALE-L-HESAB Hesâba sayarak.
ALE-L-HUSUS Hususiyle, hepsinden önce olarak. Bâhusus.
ALE-L-IMIYA Körü körüne, körlemeden. (Bak: Ale-l-amyâ)
ALE-L-ITLAK Umumiyetle. Mutlaka. Bir suretle kayıtlı olmayarak. Mingayri tahsis.
ALE-L-İCMAL Toplu olarak, topluca.
ALE-L-İNFİRAD Ferd olarak. Birer birer.
ALE-L-İNSAN İnsan hakkında. İnsana dâir. İnsan üzerine.
ALE-L-İSTİMRAR Aralıksız.
ALE-L-İŞTİRAK Birlikte, müştereken.
ALE-L-İTTİSAL Birbiri ardınca, peş peşe, aralarında fâsıla olmadan.
ALE-L-KAİDE (Ka, uzun okunur) Kurala, kaideye göre.
ALE-L-KAVL Birinin sözüne, iddiasına göre.
ALE-L-KİFAYE Yetecek kadar, kâfi gelir derecede, yeter derecede.
ALE-L-UMUM Herkese âit. Herkes hakkında.
ÂLEM Bütün cihan. Kâinat. * Dünya. * Her şey. * Cemaat. * Halk. * Cemiyet. Dehr. * Hususi hal ve keyfiyet. * Bir güneş ile ona tâbi olan ve etrafında devreden seyyarelerin teşkil ettiği dâire. (Cenab-ı Haktan gayrı mahlukata Âlem denmesi, mucidi olan Zât-ı Ecelle ve A'lâ Hazretlerini bilmeğe delâlette vesile olduğuna mebnidir. L.R.)(Semâvatta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı her biri birer âlem olabilir. Yerde de her bir cins mahlukat, birer âlemdir. Hatta her bir insan dahi küçük bir âlemdir.( $) tâbiri ise, "Doğrudan doğruya, her âlem, Cenâb-ı Hakkın rububiyyeti ile idâre ve terbiye ve tedbir edilir" demektir. M.)
ÂLEM-İ ASGAR Daha küçük âlem. En küçük âlem. * İnsan. (Nasıl ki insanın anasırları, Kâinatın unsurlarından; ve kemikleri; taş ve kayalarından; ve saçları nebat ve eşcarından, ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları, Arz'ın çeşmelerinden ve mâdeni sularından haber veriyorlar, delâlet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de, insanın ruhu, âlem-i ervahtan; ve hafızaları, levh-i mahfuzdan; ve kuvve-i hayaliyeleri, âlem-i misalden.. ve hakeza.. her bir cihazı bir âlemden haber veriyorlar. Ve onların vücudlarına kat'i şehadet ederler. L.)
ÂLEM-İ BERZAH Berzah âlemi. Kabir âlemi. (Bak: Kabr)(Âlem-i ziyâ, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehriba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esir, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzahame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsâdemesiz küçük bir yerde içtimâ ederler. M.N.)(Nass-ı Kur'anla, şühedânın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet şüheda, hayat-ı dünyevilerini tarik-ı hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Âlem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar... Yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar... Kemâl-i saâdetle mütelezziz oluyorlar.. Ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saâdet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasılki, iki adam bir rü'yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü'yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rü'yada olduğunu bilmiyor, hakiki lezzet ile hakiki saâdete mazhar olur.İşte Âlem-i Berzahtaki emvât ve şühedanın hayat-ı berzahiyyeden istifadeleri, öye farklıdır. Hadsiz vâkıatla ve rivâyatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sâbit ve kat'îdir. Hatta Seyyidüşşüheda olan Hazret-i Hamza (R.A.), mükerrer vâkıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi.. ve dünyevi işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vâkıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. M.)
ÂLEM-İ CEBERUT Âlem-i azamet ve kudret. (Bununla âlem-i esmâ ve sıfât kasdolunur. Muhakkıkların ekserisine göre bu, âlem-i evsattır. Yâni üstte olan Lâhut âlemi ile altta bulunan melekut âlemi arasındaki âlem. Amiriyyet-i umumiyyeyi muhit olan berzahtır. Ceberut, ibranice "kudret" mânasındadır).
ÂLEM-İ EKBER En büyük âlem. Kâinat.(Şu kâinat denilen âlem-i ekber ve insan denilen onun misâl-i musağğarı olan âlem-i asgar, kudret ve kader kalemiyle yazılan âfâkî ve enfüsî vahdaniyet delâilini gösteriyorlar. Evet, kâinattaki san'at-ı muntazamanın küçük bir mikyasta, nümunesi insanda vardır. O daire-i kübrâdaki san'at, Sâni-i Vâhid'e şehadet ettiği gibi, şu insanda olan küçük mikyastaki hurdebini san'at dahi, yine O Sâni'a işaret eder, vahdetini gösterir. M.)
ÂLEM-İ EMİR Sâdece bir emr-i İlâhî ile işlerin hemen olduğu âlem. Yaradılışa ait kanunlar âlemi.(Ruha bir derece müşabih ve ikisi de âlem-i emirden ve iradeden geldiklerinden masdar itibariyle ruha bir derece muvafık, fakat yalnız vücud-u hissi olmayan nevilerde hükümran olan kavânine dikkat edilse ve o namuslara bakılsa görünür ki: Eğer o kanun-u emri, vücud-u harici giyse idi o nevilerin birer ruhu olurdu. Halbuki o kanun daima bakîdir. Daima müstemir, sabittir. Hiçbir tagayyürat ve inkılâbat, o kanunların vahdetine te'sir etmez, bozmaz. Meselâ: Bir incir ağacı ölse, dağılsa; onun ruhu hükmünde olan kanun-u teşekkülâtı zerre gibi bir çekirdeğinde ölmiyerek baki kalır. İşte madem en âdi ve zaif emri kanunlar dahi böyle beka ile, devam ile alâkadardır. Elbette ruh-u insani, değil yalnız bekâ ile, belki ebed-ül âbâd ile alâkadar olmak lâzım gelir. Çünki: Ruh dahi Kur'anın nassıyla $ ferman-ı celili ile âlem-i emirden gelmiş bir kanun-u zişuur ve bir namus-u zihayattır ki; kudret-i ezeliyye, ona vücud-u harici giydirmiş. Demek, nasıl ki, sıfat-ı irâdeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavanin daima veya ağleben bâki kalıyor. Aynen onların bir nevi kardeşi ve onlar gibi sıfat-ı iradenin tecellisi ve âlem-i emirden gelen ruh, bekâya mazhar olmak daha ziyade kat'idir, lâyıktır. Çünki zivücuttur, hakikat-ı hariciye sahibidir. Hem onlardan daha ulvidir. Çünki zişuurdur. Hem onlardan daha daimidir, daha kıymettardır. Çünki zihayattır. S.)(Maddiyattan olmayan, bilhassa mahiyetleri mütebayin olan bir çoklukta tasarruf eden bir zatın, o çokluğun herbirisiyle bizzat mübaşeret ve mualecesi lâzım değildir. Evet asker neferatı arasında bir kumandanın tasarrufatı, tanzimatı, ancak emir ve iradesiyle husule gelir. Eğer o kumandanlık vazifeleri ve işleri, neferata havale edilirse, her bir neferin bizzat mübaşeret ve hizmetiyle veya herbir neferin bir kumandan kesilmesiyle vücud bulacaktır. Binâenaleyh, Cenab-ı Hakk'ın mahlukatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irade ile olur. Bizzat mübaşereti yoktur. Şemsin kâinatı tenvir ettiği gibi. M.N.)
ÂLEM-İ ERVAH Ruhlar âlemi. Ruhların ve ruhanîlerin bulunduğu âlem. (Bak: Ruhaniyat)
ÂLEM-İ ESBAB Sebepler âlemi. Her şeyin bir sebebe dayanarak olduğu âlem. Bu dünya.
ÂLEM-İ FÂNİ Gelip geçici âlem, dünya.
ÂLEM-İ GAYB Zâhir duygularımızla bilinemeyen ve ervah ve meleklere, cinlere mahsus olan âlem. Mâzi ve müstakbeldeki mahlukatın mânevi hayatlarının âlemi.(Her şeyin bâtını zâhirinden daha âli, daha kâmil, daha lâtif, daha güzel, daha müzeyyen olduğu gibi; hayatça daha kavi, şuurca daha tamdır. Ve zâhirde görünen hayat, şuur, kemâl vesaire ancak bâtından zâhire süzülen zaif bir tereşşuhdur. Yoksa bâtın câmid, meyyit olup da ilim ve hayatı dışarıya vermiş olduğuna zehaba ihtimâl yoktur. Evet karnın "miden", evinden; cildin, gömleğinden; ve kuvve-i hâfızan, senin kitabından nakş ve intizamca daha yüksek ve daha gariptir. Binâenaleyh, âlem-i melekut, âlem-i şehâdetten; âlem-i gayb, dünya ve âhiretten daha âli ve daha yüksektir. Maalesef nefs-i emmare, hevâ-i nefs ile baktığı için zâhiri hayatlı, ünsiyetli bir perde gibi meyyit ve zulmetli ve vahşetli zannettiği bâtın üstüne serilmiş olduğunu görüyor. M.N.)
ÂLEM-İ HÂB Uyku ve rüyâ âlemi. Bazan âlem-i mâna, âlem-i misal, âlem-i nevm gibi tâbirler de kullanılır.
ÂLEM-İ İSLÂM İslâm dünyası. İslâm milletleri. (Ey âlem-i İslâm, uyan! Kur'ana sarıl! İslâmiyete maddi ve manevi bütün varlığınla müteveccih ol! Ve ey Kur'ana bin yıllık tarihinin şehadetiyle hâdim olan ve İslâmiyet nurunun zemin yüzünde naşiri bulunan yüksek ecdadın evlâdı! Kur'ana yönel ve onu anlamaya, okumaya ve onu anlatacak, onun bu zamanda bir mu'cize-i manevîsi olan Nur Risalelerini mütalaa etmeğe çalış. Lisanın, Kur'anın âyetlerini âleme duyururken, hâl ve etvar ve ahlâkın da onun manasını neşretsin; lisan-ı hâlin ile de Kur'anı oku. O zaman sen dünyanın efendisi, âlemin reisi ve insaniyetin vasıta-i saadeti olursun! Ey asırlardan beri Kur'anın bayraktarlığı vazifesiyle cihanda en mukaddes ve muhterem bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş olan ecdadın evlâdı ve torunları! Uyanınız, âlem-i İslâmın fecr-i sadıkında gaflette bulunmak, kat'iyyen akıl kârı değil! Yine âlem-i İslâmın intibahında rehber olmak, arkadaş kardeş olmak için Kur'anın ve İmanın nuruyla münevver olarak İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip hakiki medeniyet-i insaniye ve terakki olan medeniyet-i İslâmiyyeye sarılmak ve onu, hâl ve harekâtında kendine rehber eylemek lâzımdır. T.H.)
ÂLEM-İ KEVN Varlık âlemi. Kâinat.
ÂLEM-İ KEVN Ü FESAD Cismani âlem. Bir taraftan vücuda gelip, diğer taraftan da harab olan fâni âlem.
ÂLEM-İ MA'NA Mâna âlemi, bazı ehline münkeşif olan âlem, mânen anlaşılan ve bilinen âlem.
ÂLEM-İ MELEKUT Melekut âlemi. (Bak: Melekût)
ÂLEM-İ MENÂM Uyku âlemi, rüya âlemi.
ÂLEM-İ MİSÂL Rüyâda görülen âlem. Dünyada mevcud bulunan bütün eşya ve zuhura gelen bütün ef'âlin aynısı ile müretteb ve mütekevvin olan bir tarzı veya âlem-i ruhâninin bir nev'i. (L.R.)(Gördüm ki: Âlem-i misâl, nihâyetsiz fotoğraflar ve her bir fotoğraf, hadsiz hâdisât-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmıyarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhreviyye ve fâniyatın fâni ve zâil hallerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedi temâşâgâhlarda ve Cennette Saadet-i ebediyye ashâblarına dünya macerâlarını ve eski hâtıralarını levhaları ile gözlerine göstermek için pek büyük bir fotoğraf makinesi olarak bildim. S.) (Bak: Âlem-i hâb)
ÂLEM-İ NÂSUT İnsanlar âlemi ve dünya hayatı. Mahlukiyet. Âlem-i Lâhut'un zıddı.
ÂLEM-İ SABAVET Çocukluk dünyası.
ÂLEM-İ SİYASET Siyâset dünyası, siyaset âlemi.
ÂLEM-İ SÜFLÎ Süflilerin âlemi. Dünyâ âlemi. Âlem-i şehadet, âlem-i nâsut. (Bak: Nâsut)(Şu kâinata nazar-ı hikmetle bakıldığı vakit, azim bir şecere mânasında görünür. Ve şecerenin nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır. Şu şecere-i hilkatin de bir şıkkı olan âlem-i süflinin: Anasır, dalları; nebatat ve eşcar, yaprakları; hayvanat, çiçekleri; insan, meyveleri hükmünde görünür. Sâni-i zülcelâl'in, ağaçlar hakkında câri olan bir kanunu, elbette şu şecere-i âzamda da câri olmak, mukteza-yı ism-i Hakîm'dir. S.)
ÂLEM-İ ŞAHADET Şahâdet âlemi. Bu dünya. Cenâb-ı Hakkın âyetlerine ve emirlerine imân edenlerin, hakka, hakikate şahadette bulundukları ve Allah'a itaat ve ibadetle mükellef oldukları dünya âlemi.(Âlem-i şahadet, avâlim-i guyub üstünde tenteneli bir perdedir. M.)
ÂLEM-İ ŞUHUD Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.
ÂLEM-İ TEKVİN Devamlı değişen. Vücud ve hudus âlemi.
ÂLEM-İ ULVÎ Ulvi âlem, ruhlar âlemi.
ÂLEM-İ ZUHUR Görünen âlem, şahâdet âlemi, şu anda içinde yaşadığımız âlem.
A'LEM Daha iyi bilen. En iyi bilen. * Yarık dudaklı. * Alâmetli, belirtili.
A'LEM-İ ÜLEMÂ Alimlerin âlimi. Alimlerin en çok bilgilisi, büyüğü.
ALEM Bayrak. * Nişan, işâret. * Özel isim. * Mc:Yüksek dağ. * Büyük âlim. * Üst dudakta olan yarık.
ALEM-İ ZÂTÎ Zata âit isim, zatına âit işâret, zâtına mahsus alâmet, delil.(Evet, Zât-ı Akdes'in alem-i zâtîsi ve en âzamî ismi olan Lafzullahtan sonra en âzam ismi olan Rahman, rızka bakar. Ve rızıktaki şükür ile ona yetişilir. Hem Rahman'ın en zâhir mânası, Rezzak'tır. M.)
ÂLEMANE f. Dünya ile ilgili. Dünyevî.
ÂLEMÂRÂ f. Dünyayı, âlemi süsleyen.
ALEMDAR Bayrağı veya sancağı taşıyan. Bayraktar, sancaktar.
ALEMDÂR-I NEBİ Peygamberimizin (A.S.M.) bayraktarı olan Hz. Ebu Eyyub-il-Ensarî (R.A.)
ALEMDARÎ Bayraktarlık.
ALEMEFRAZ Bayrak kaldıran, bayrak çeken.
ÂLEM-EFRUZ f. Âlemi parlatan, bütün âleme ışık saçan.
ÂLEMEYN İki âlem. Dünya ve âhiret.
ÂLEMGİR f. Bütün âleme yayılan, cihanı kaplayan, dünyayı zapteden.
ALEMÎ (Alem. den) Has isimle alâkalı. Aleme aid.
ÂLEMÎ (C.: Âlemiyan) (Âlem. den) Dünyaya ait. İnsan.
ÂLEMÎN (Bak: Âlemûn)
ÂLEMİYAN (Âlemî. C.) Âleme mensub olanlar, insanlar.
ÂLEMNÜMA f. Dünyayı gösteren.
ÂLEM-PENAH f. Cihanın sığındığı (yer veya saha).
ÂLEMPESEND f. Bütün herkesin hoşuna gidip beğendiği şey.
ÂLEM-SUZ f. Cihanı yakan.
ÂLEMŞÜMUL Bütün dünyayı alâkadar eden, dünyayı kaplayan ve her yerde tanınmış olan.
ÂLEM-TAB f. Dünyayı aydınlatan, cihanı parlatan.
ÂLEMÛN (ÂLEMÎN) (Âlem. C.) Âlemler.
ALEN Aşikâr, apaçık, meydanda olma.
ALENDA (C. Alânid) Çok sağlam nesne.
ALENDAT Kuvvetli deve.
ALENDAT Katı, sağlam nesne.
ALENEN Gizli olmayarak, açıktan.
ALENG f. Hücum eden asker. * Siper, istihkâm.
ALENİ Açık olarak, meydanda. Gizli olmayarak.
ALENİYYE Açık, aleni, göz önünde.
ALENİYYET Göz önünde olma.
ALENKED Çok sağlam nesne.
ALER-R-RAĞM Rağmen.
ALER-RE'S Baş üstüne. Hemen. Derhâl.
ALER-RE'Sİ-VEL-AYN Baş ve göz üstüne. (Gelen misafire karşı veya bir işi deruhte edeceğine karşı hürmet ve memnuniyetle kabul ettiğini ifâde için söylenir.)
ALES Şiddetli kıtal.
ALES Bir cins buğday ki bir kabuk içinde iki tane olur. * Buğday arasında biten çavdar ve mercimek. * Büyük kene. * Bir nevi karınca. * Katı, sağlam nesne.
ALE-S-SABAH Erkenden, sabahın ilk saatlerinde.
ALE-S-SEHER Gün doğmadan evvel, seher vakti.
ALE-S-SEVİYYE Bir seviyede, aynı boyda. * Müsâvat üzere.
ALESSEVRİ VELHUT (Ale-s-sevri ve-l hut) Öküz ve balık üzerinde.Risale-i Nur Külliyatından Lem'alar adlı eserin Ondördüncü Lem'asında bu mevzuizah edilmiştir. Nümune olarak bir parçası aşağıda dercedilmiştir:(Hamele-i arş ve semâvat denilen melâikenin birinin ismi "Nesir" ve diğerinin ismi "Sevr" olarak dört melâikeyi, Cenâb-ı Hak, arş ve semâvata Saltanat-ı Rububiyetine nezaret etmek için tâyin ettiği gibi, semavatın bir küçük kardeşi ve seyyarelerin bir arkadaşı olan küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak tayin etmiştir. O meleklerin birinin ismi"Sevr" ve diğerinin isim "Hut"dur. Ve o nâmı vermesinin sırrı şudur ki; arz iki kısımdır: Biri, su; biri, toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren, insanların medar-ı hayatı olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek, hem kumandan, hem nâzır olduklarından, elbette balık tâifesine ve öküz nev'ine bir cihet-i münâsebetleri bulunmak lâzımdır. Belki, o iki meleğin âlem-i melekut ve âlem-i misâldesevr ve hut suretinde temessülleri var (Haşiye). İşte bu münâsebete ve o nezârete işareten ve küre-i arzın o iki mühim nevi mahlukatına imaen lisan-ı mu'ciz-il beyan-ı Nebevi $ demiş, gayet derin ve geniş bir sahife kadar mes'eleleri havi olan bir hakikatı, gayet güzel ve kısa bir tek cümle ile ifade etmiş...İkinci Vecih : Mesela: Nasıl ki denilse: "Bu devlet ve saltanat, hangi şey üzerinde duruyor?" cevabında: $denilir. Yani: "Asker kılıncının şecaatine, kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine ve adâletine istinad eder." Öyle de: Küre-i Arz madem zihayatın meskenidir ve zihayatın kumandanları da insandır ve insanın ehl-i sevâhil kısmının kısm-ı azamının medar-ı taayyüşleri balıktır ve ehl-i sevâhil olmıyan kısmının medâr-ı taayyüşleri, ziraatle, öküzün omuzundadır ve mühim bir medâr-ı ticareti de balıktır. Elbette devlet, seyf ve kalem üstünde durduğugibi, Küre-i Arz da, öküz ve balık üstünde duruyor denilir. Zirâ, ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz, hayat sukut eder. Halik-ı Hakim de arzı harab eder. L.)(Haşiye) : Evet Küre-i Arz, bahr-i muhit-i havâide bir sefine-i Rabbaniye ve nass-ı Hadisle âhiretin bir mezraası, yâni fidanlık tarlası olduğundan, o câmid ve şuursuz büyük gemiyi o denizde emr-i İlâhî ile, intizam ile, hikmet ile yüzdüren, kaptanlık eden melâikeye "Hut" nâmı; ve o tarlaya izn-i İlâhî ile nezaret eden melâikeye "Sevr" ismi ne kadar yakıştığı zahirdir.
ÂLET Fakir. * Dağda ve tarlada yaptıkları künbet.
ÂLET Bir işte veya bir san'atta kullanılan vasıta. Bir makinayı vücuda getiren ve işlemesine yardım eden parçalardan her biri. * Sebeb, vesile, vesâit. * Edevat. Avadanlık.
ÂLET-İ CERRÂHİYE Cerrahların, yaraları tedaviye çalışan doktorların kullandıkları edevat, takım.
ÂLET-İ KATIA Kesici âlet.
ÂLET-İ LEHV Oyun âleti. Oyuncak. Çalgı âleti.
ÂLET-İ MUSAVVİT Sesi nakletmeye yarıyan alet. Mikrofon.
ALETTAFSİL Uzun uzadıya, mufassal olarak.
ALETTAHKİK (Ale-t-tahkik) Hakikat üzere, kat'i surette. Besbelli.
ALETTAHMİN Aşağı yukarı, tahminen.
ALETTAHSİS Hususi olarak, bilhassa, hele, en çok.
ALETTEDRİC Azar azar.
ALETTERTİB Tertibli olarak, sırasıyla.
ALETTEVALİ Arası kesilmeksizin, birbiri ardınca, arka arkaya.
ALEV Ateşten çıkan parlak ve yanar hava. * Mızrak ucuna takılan küçük bayrak, flama.
ALEV-GİR f. Alevlenmiş.
ALEV-HİZ f. Parlayan, alevlenen.
ALEVÎ Hz. Ali'ye mensub olan. Hz. Ali'ye âit ve müteallik. (Bak: şia)
ALEV-KEŞ f. Alevden fırlayan.
ALEV-RİZ f. Alevlenen, alev saçan.
ALEYH (Aleyhi - Aleyhâ) (Alâ edatının zamirle birleştiği zamanki şekli.) Aleyhinde, onun hakkında, onun üzerine.
ALEYHDAR Muhalif olan. Aynı fikirde olmayan. Zıt olan.
ALEYHİM, ALEYHİMA Aleyh edatının cemi ve tesniye şekilleri.
ALEYHİSSALATÜ VESSELAM Salât ve Selâm onun üzerine olsun, meâlinde Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) ismini duyunca söylenmesi sünnet olan bir duâdır.
ALEYKE Senin üzerine, sana.
ALEYKÜM Sizin üzerinize, size.
ALEYKÜM-ÜS SELÂM Selâm sizin üzerinize olsun. (Bak: Selâm)
ALEYNA Bizim üzerimize, bizim hakkımızda. Bize.
ALFABE Fr. Bir lisandaki sesleri gösteren harflerin, belli bir sıraya göre dizilmiş takımı. * Okuyup yazmayı yeni öğrenecekler için başlangıç kitabı. * Bir işin başlangıcı.
ALFABETİK Fr. Alfabe sırasına göre dizilmiş.
ALGI (İdrak) İnsanın kendi varlığından veya çevresinden aldığı uyarımların, zihinde yorumlanması, mânalandırılması. Doğru idrak gibi yanlış idrak da olabilir. Yanlış idrak göz yanılması yâhut olmıyan bir şeyi görmek şeklinde olabilir. Dünyayı, idrak sayesinde tanıyoruz. Bir idrakte hem afâki (objektif, nesnel), hem enfüsi (sübjektif, öznel) unsurlar bulunur. Bu sebeple idrak, gerçeğin bizzat kendisi değil, gerçeğin bir yorumudur.
ALGUN f. Kırmızı renginde, koyu ve parlak pembe.
ALH Akıl gitmek. * Tembel olmak.
ALHAN Deve kuşunun erkeği. * Karnı çok aç kişi.
ALHECE Demiri ateşte kızdırıp yumuşatmak.
ÂLİ Büyük, yüksek, şerif, celil, aziz olan.
ALİ Üstün. Yüce. Çok büyük. Meşhur. Necib.
ALİYY-ÜL MURTAZA (R.A.) Esedullah, Aliyy-ibni Ebi Talib, Ebutturâb, İmâm-ı Ali isimleri ile de anılır.Hz. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcası Ebu Tâlib'in oğlu olup Hicretten yirmiüç yıl önce doğmuş ve Bi'setin ikinci günü daha on yaşında iken imân etmiş, hiç putlara tapmamıştır. Bunun için mübârek ismi söylendiğinde, Kerremallâhü Veche diye tâzim edilir. Bütün gazâlarda, din muharebelerinde çok kahramanlık ve fedâkârlığından dolayı "Esedullâh: Allah'ın aslanı" nâmını da almıştır. Aşere-i Mübeşşeredendir. Ayetle medhedilmiştir. Kendinden evvelki üç Halife-i kirâma (R.A.) seve seve biat etmiş, onlara Şeyh-ül İslâm gibi hizmetlerine iştirak etmiştir. Evliyânın reisidir. Hicretin kırkıncı yılında şehid edilmiştir. (R.A.) Bu vesile ile onunla alâkalı bir dersten kısa ve mühim bir kısmı yazıyoruz:(... Hem nakl-i sahih-i kat'î ile İmam-ı Ali'ye demiş: "Sende Hazret-i İsa (A.S.) gibi iki kısım insan helâkete gider. Birisi ifrat-ı muhabbet; diğeri, ifrat-ı adâvetle. Hazret-i İsâ'ya Nasrâni, muhabbetinden hadd-i meşrudan tecavüz ile hâşâ ibnullâh dediler. Yahudi, adâvetinden tecâvüz ettiler, nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da bir kısım, hadd-i meşru'dan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir." $ demiş, bir kısmı senin adâvetinden çok ileri gidecekler; onlar da Havâricdir ve Emevîlerin bir kısım müfrit taraftarlarıdır ki, onlara Nâsibe denilir.Eğer denilse: Al-i Beyte muhabbeti Kur'an emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş, o muhabbet Şialar için belki bir özür teşkil eder. Çünkü, ehl-i muhabbet bir derece ehl-i sekirdir. Ne için Şialar, hususan Rafiziler, o muhabbetten istifâde etmiyorlar? Belki işâret-i nebeviye ile o fart-ı muhabbetten mahkûmdurlar?"Elcevab: Muhabbet iki kısımdır: Biri; mânâ-yı harfiyle, yani Resul-ü Ekrem Aleyhhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenâb-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Al-i Beyti (R.A.) sevmektir. Şu muhabbet Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) muhabbetini ziyadeleştirir. Cenab-ı Hakkın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşru'dur, ifratı zarar vermez, tecâvüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktizâ etmez.İkincisi: Manâ-yı ismiyle muhabbettir. Yâni: Bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı düşünmeden Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemâlini; ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünür; sever. Hatta Allah'ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetine ve Cenab-ı Hakkın muhabbetine sebebiyyet vermez; hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.İşte işâret-i Nebeviyye ile Hazret-i Ali hakkında ziyâde muhabbetlerinden Hazret-i Ebu Bekir-i Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden hasârete düşmüşler ve o menfi muhabbet sebeb-i hasarettir. M.)
ÂL-İ ABA (Bak: Âl)
ÂLİ BAHT f. Talihli, şanslı, bahtlı.
ÂL-İ BEYT (Bak: Âl)
ÂLİC İki hörgüçlü büyük deve. Yumuşak nesne. * Kırda bir kumlu yer.* Alcân dedikleri otu yiyen deve.
ÂLİCAH (Ali-câh) f. Mevkii yüksek. Yüce mevkide bulunan.
ÂLİ-CENAB f. İyilik sahibi, yüksek ahlâklı. Cömerd. Büyük zat.
ÂLİ-D-DERECAT Derecelerin âlisi, iyi ve şereflisi.ALİF : Yem torbası.
ÂLİ-FITRAT Yüksek fıtratta olan.
ÂLİH Deve kuşunun dişisi. * Hafif mizaçlı.
ÂLİH (C.: Alihât) Mabud; tapınılan, ibadet edilen şey.
ÂLİHE (İlah. C.) Bâtıl ilâhlar. (Bak: İlâhe)
ÂLİ-HİMMET Himmeti yüksek. Gayreti çok.
ALÎK Hayvana bir defada verilen yem. * Asılan torba.
ALÎK-ÜD-DEVÂB Yem torbası.
ALİKA İçine birşey koyacak torba. * Yem.
ÂLİ-KADR Çok takdir edilen. Yüksek değer sahibi. Kadr ü kıymeti yüksek. * Meşhur bir çeşit lale.
ALÎL Hasta. İlletli.(Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi; ittiba-ı Kur'andır. M.)
ÂLİM Bilen, bilgili. * Çok şey bilen. * Çok okumuş, bilgiç. * İlim ile uğraşan. Hoca.(Âlim-i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir. M.)
ALÎM Bilen. İlmi, ebedi ve ezeli olan Cenab-ı Hak. (Kur'an-ı Kerim'de bu isim 126 kerre zikredilir.)
ALİM Üzüntülü, kederli, ıztırab çeken.
ÂLİ-MAKAM Makamı yüksek, yeri yüksek.
ALÎM-ALLAH Allah en iyi ve en çok bilendir (meâlinde.)
ALİM-ALLAH Allah bilir (meâlinde yemin.)
ÂLİMAN f. (Alim. C.) Alimler.
ÂLİMÂNE f. Alimlere yakışır surette. Bilenlere yakışır şekilde.
ÂLÎ-MEKAN Makamı, yeri, derecesi yüksek olan.
ÂLİM-ÜL-GAYB VE-Ş-ŞEHÂDE Görüleni ve görülmeyeni bilen. Allah.
ALÎN Aleni, açık.
ÂLÎ-ŞAN şan ve şerefi yüksek olan. * Meşhur bir cins lâle.
ÂLÎ-TEBAR f. Sülâlesi temiz ve soyu yüce olan.
ALİVRE Elde edildiği vakit teslim edilmek üzere, bir mahsul üzerine önceden yapılan satış.
ÂLİYE Yüksek, yüce. Şerif ve aziz olan. * Necid ve Hicaz ülkesi. * (C.: Avali) Süngü başı.
ALİYY Necip, büyük, yüksek, meşhur, namdar, ünlü.
ÂLİYYE Âlete mensup. Âletle alâkalı. * (C.: Alâyâ) Yemin etmek.
ALİYY-ÜL A'LA En üstün, birincilerin birincisi. En yüksek. Pek iyi.
ÂLÎZ f. Alihten $ veya Aliziden fiilinden emirdir. İsm-i fâili Alizende Türkçedeki mânası: Zayıf, cılız. * Farsçada: Hayvanın ürküp sıçraması, çifte atması, huysuzluk edip sıçramasına denir.
ALİZARİN Fr. Eskiden kök boyası denilen bitkiden çıkarılırken, şimdi kimya usulleriyle hazırlanan boya maddesi.
ALİZE Fr. Tropikal bölge denizlerinde sürekli olarak esen rüzgârın adı.
ALİZENDE f. Çifteli at.
ALKAM Acı salatalık, hıyar.
ALKAME Acılık, acı tat. Acı hıyar.
ALKIŞ Tar: Padişahlarla vezirlerin kadirlerini yükseltmek maksadıyla yapılan merasim hakkında kullanılan bir tabir.
ALKOL Fr. Mayalanmış içkilerin damıtılmasıyla elde edilen sıvı madde. Sarhoş edici etkisi vardır. Alkollü içkiler hem beden sağlığına, hem de ruh sağlığına zararlıdır. Dinimizde her türlü alkollü içkinin azı da çoğu da haramdır.
ALLAF Yulaf satan kimse.
ALLAH İnsanı, dünyayı, kâinatı, görülen veya görülemiyen bütün varlıkların yaratıcısı. Allah ezelidir; yani varlığının başlangıcı yoktur, çünki yaratılmamıştır ve varlığı devamlıdır, sonsuzdur. Hiç bir şey yokken o yine vardı. Allah'ın ilmi, kudreti ve iradesi ve diğer sıfatları da sonsuzdur. O herşeyi ve hepimizi her an bilir ve görür. Allah'ı doğru olarak bilmek için ondört sıfatını doğru ve tam anlamıyla bilmek lâzımdır. Allah ismi bu sıfatları da kapsar. Allah'ın müslümanlarca zikredilen 99 ismi vardır. Bu isimler, O'nu doğru olarak bilmemiz, Allah'ı daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Allah'a Tanrı demek çok yanlıştır. Allah isminin mânasını ifade eden başka bir kelime hiç bir dilde yoktur. Tanrı sözü müslümanlıktan önceki Türklerin şamanizm denilen batıl dinlerinde güneş ilâhı manasına gelen Tengri sözünün bugünkü dilde aldığı şeklidir.(Bütün Esmâ-i Hüsna'nın ifâde ettiği mânalar ile bütün sıfât-ı kemâliyeye Lâfza-i Celâl olan "Allah", bil'iltizam delâlet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmalarına delâlet eder. Sıfatlara delâletleri yoktur. Çünki: Sıfatlar, müsemmalarına cüz olmadığı gibi aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizâmen sıfatlara delâletleri yoktur. Amma Lâfza-i Celâl bil-mutâbakat Zât-ı Akdese delâlet eder. Zât-ı Akdes ile sıfât-ı kemaliyye arasında lüzum-u beyyin olduğundan, sıfatlara da bil-iltizam delâlet der. Ve kezâ Uluhiyet ünvanı Sıfât-ı kemâliyyeyi istilzam etmesi ism-i has olan "Allah"ın da o sıfâtı istilzam ettiğini istilzam ediyor. Ve kezâ, "Allah" kelimesi de, nefiyden sonra sıfatlar ile beraber düşünülür. Binâenaleyh, "Lâ İlâhe İllallah" kelâmı, Esmâ-i Hüsnânın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu Kelime-i Tevhid kelâmı delâlet ettiği sıfatlar itibariyle bir kelâm iken bin kelâm oluyor. M.N.)
ALLAHÜ A'LEM Bİ-S-SAVAB Allah daha iyi bilir. Allah doğrusunu en iyi bilir.
ALLAK Sakızcı.
ALLAK Sözünde durmaz. * Hilekâr, kendisine güvenilmesi doğru olmayan.
ALLÂM En çok bilen, her şeyi hakkı ile bilen. (Cenâb-ı Hakka mahsus bir sıfat olup, başka mahluka denemez.)
ALLÂM-ÜL GUYUB Esma-i Hüsnadandır. Bütün gaybları, geçmişi, geleceği, hazırda olmayanı, dünyadakileri, âhirettekileri ve her şeyi bilen Cenab-ı Hak.
ALLÂME Çok büyük alim. Meşhur olmuş büyük mütefekkir. Her ilimde ihtisas sahibi.
ALLÂME-İ KÜLL Bir şeyin ilmine vâkıf olan. Bir hususda ihtisas sahibi olan.
ALLET Kişinin, avreti üstüne aldığı ikinci avret. * Üvey ana.
ALLÜSİNASYON Fr. (Bak: Hallüsinasyon)
ALMAN Almanyalı, Cermen.
ALMANAK Fr. Kitab biçiminde bir çeşit takvimdir. Senenin bölümlerinden başka bayram, yıldönümü gibi muayyen günleri gösterir; ayrıca astronomi, meteoroloji, istatistik bilgiler de verir.
ALOTROPİ Kimya bakımından bir değişiklik olmadığı halde bir cismin ayrı hususiyetler göstermesi hali. Meselâ : Kırmızı ve beyaz fosfor arasında, birleşim farkı yoktur. Buna rağmen renklerinin ayrı oluşu bir alotropi halidir.
ALPAKA Güney Amerika'da yaşayan ve büyüklüğü keçi ile deve arasında olan bir hayvan. * Bu hayvanın kılından mamul bir cins ince yünlü kumaş.
ALS Karıştırmak.
ALTBİLİNÇ (Bak: Şuuraltı)
ALTAYS Düz, berrak, kaypak nesne.
ALTIN KOZAK Padişahlar tarafından yabancı hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunun konulduğu muhafaza.
ALTIPATLAR Revolver denilen mükerrer ateşli, altı mermi alan tabanca.
ALU f. Erik, şeftali. * Tuğla fırını.
ALU-BÂLU f. Vişne.
ALU-YU BUHARA Türkistan eriği.
ALUD (Alude) f. Karışmış, karışık, mülevves. Bulaşmış.
ALUDE-DÂMÂN f. Eteği bulaşık, iffetsiz kadın.
ALUDE-GÂN f. (Alude. C.) Suçlular, kabahatliler. Bulaşıklar, bulaşmışlar.
ALUDE-GÎ f. Dalmış, garkolmuş. Bulaşıklık.
ALUFE (Ulüf. C.) Hayvan yemi.
ALU-GÜRDE f. Caneriği.
ALUK Arzu. * Kendi yavrusundan başka yavruyu emzirmek isteyip yine burnuyla koklayıp emzirmeyen deve. * Devenin otladığı ot. * Süt.
ALUS f. Naz veya kırgınlık sebebiyle göz ucuyla bakmak.
ALUSÎ f. Nazlanarak göz ucu ile bakan kimse.
ALÜFTE f. Muhabbet ve sevgiden deli gibi. * Alışık, nâmus perdesi yırtık, iffetsiz kadın. Fâhişe.
ALÜFTE-GÂN f. (Alüfte. C.) Nâmus perdesi yırtık kadınlar. Fâhişeler.
ALÜGDE f. Saldırıcı, şiddetle saldıran.
ALÜVYON Nehirlerin sürükleyerek taşıdığı toprak.
ALYA Yüksek yer, yükseklik. * Gökyüzü.
ALYAN Uzun, iri yarı kimse.
ALYE Fakirlik.
ALYUVAR (Bak: Küreyvât-ı hamra)
ALZ (C.: Alzât) Sabırsızlık. * Hastaya ârız olan titremek. * Hafiflik. * Acele
AMA' Dağbaşlarında olan duman.
A'MA Kör. Gözü görmeyen. * Manevi körlük, cahillik, bilgisizlik. * Yağmur bulutları.
A'MÂ-İ ELVAN Tıb: Renk körlüğü, renkleri ayırt edememe hastalığı. Akromatopsi.
ÂMÂÇ f. Saban demiri. * Hedef, nişan tahtası.
ÂMÂÇ-GÂH f. Nişan atılan yer, nişan yeri. Hedef mahalli.
ÂMÂDE f. Hazırlanmış, hazır.
ÂMÂDE-GÎ f. Hazırlık, âmâdelik.
AMAH f. Şiş, kabarcık.
AMÂİM Dağınık cemaat.
AMÂİM (İmâme. C.) Sarıklar, imâmeler.
AMÂİR (Amâyir) (İmâret. C.) İmâretler. Mâmur etmeler. * Sâlih fakirlerin veya kendisini idare edemiyen veya çalışamıyan talebe-i ulumun, fukarâ-i sâlihînin iâşesinin te'min edilmeleri.
AMÂİR-İ HAYRİYYE Hayır ve hayrat müesseseleri.
AMAK (Maak ve Mauk. C.) Göz pınarları.
A'MAK (Umk. C.) Derinlikler.
A'MAK-I HAFA Gizlilik derinlikleri.
A'MAK-I ZEMİN Zeminin derinlikleri.
AMAKA Derinlik. * Iraklık.
A'MAL (Amel. C.) Ameller. İşler. Yapılan hayırlar.
A'MÂL-İ BEŞERİYE İnsanların amelleri, iş ve hareketleri.
A'MÂL-İ ERBAA Mat: Dört işlem. (Toplama, çıkarma, çarpma, bölme.)
A'MÂL-İ HASENE Güzel amel. Sevablı ve hayırlı ameller. (Bak: Amel-i sâlih)
A'MÂL-İ SÂLİHA Allah'ın rızasına uygun, iyi ve hayırlı işler.( $) Kur'an: Sâlihatı mutlak, mübhem bırakıyor... Çünki ahlâk ve faziletler, hüsn ve hayr çoğu nisbîdirler... Nev'den nev'e geçtikçe değişir... Sınıftan sınıfa nâzil oldukça ayrılır... Mahalden mahale tebdil-i mekân ettikçe başkalaşır. Cihet muhtelif olsa, muhtelif olur. Fertten cemaate, şahıstan millete çıktıkça mahiyeti değişir.Meselâ: Cesaret, sehavet; erkekte: gayret, hamiyet, muavenete sebeptir.Karıda: Nüşuze, vekahete, zevc hakkına tecavüze sebep olabilir... Meselâ: Zaifin kaviye karşı izzet-i nefsi, kavide tekebbür olur. Kavinin zaife karşı tevazuu zaifte tezellül olur. Meselâ: Bir ulü-l emir, makamındaki ciddiyeti vekar; mahviyeti zillettir. Hânesinde ciddiyeti kibir; mahviyeti tevazudur.Meselâ: Tertib-i mukaddematta tefviz, tembelliktir... Terettüb-ü neticede, tevekküldür... Semere-i sa'yine, kısmetine rıza kanaattır. Meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa dun-himmetliktir.Meselâ: Ferd mütekellim-i vahde olsa müsamahası, fedakârlığı, amel-i sâlihtir... Mütekellim-i maal-gayr olsa, hıyanet olur...Meselâ: Bir şahıs, kendi namına hazm-ı nefs eder, tefahur edemez. Millet nâmına tefâhur eder, hazm-ı nefs edemez... Herbirinde birer misâl gördün, istinbat et.Madem ki, Kur'an bütün tabakata bütün a'sarda, kâffe-i ahvâlde şâmil bir hitab-ı ezelîdir. Hem nisbî hüsn, hayr çoktur... Sâlihattaki ıtlakı, beliğane bir icaz-ı mutnebdir. Beyanda sükutu, geniş bir sözdür. Sünuhat)
A'MÂL-İ UHREVİYE Ahirete ait iş, hareket ve ibadetler.(Bu dünya, dâr-ül-hikmettir, dâr-ül-hizmettir; dâr-ül-ücret ve mükâfat değil. Buradaki a'mâl ve hizmetlerin ücretleri Berzahta ve Ahirettedir. Buradaki a'mâl, Berzahta ve Ahirette meyve verir. Madem hakikat budur, a'mâl-i uhreviyyeye ait neticeleri dünyada istememek gerektir. Verilse de, memnunane değil, mahzunâne kabul etmek lâzımdır. Çünki: Cennet'in meyveleri gibi, kopardıkça yerine aynı gelmek sırrıyla, bâki hükmünde olan amel-i uhrevi meyvesini, bu dünyada fâni bir surette yemek, kâr-ı akıl değildir. Bâki bir lâmbayı bir dakika yaşayacak ve sönecek bir lâmba ile mübadele etmek gibidir. M.)
ÂMÂL (Emel. C.) Emeller. Arzular. Gayeler. Dilekler. İstekler.
ÂMÂL-İ MA'SUMÂNE Masumcasına emeller, arzular.
ÂMÂL-İ SERMEDÎ Sermediyete âit arzu ve emeller. Cennete, ebediyyete dâir dilek ve temenniler.
ÂMÂL-İ UHREVİYE Ahirete ait emeller, ümitler ve istekler.
AMALİKA Çok eskiden Sina yarımadasında yaşadıkları sanılan ve gariplikleriyle şöhrete erişen bir kavim.
A'MAM (Amm. C.) Amcalar.
AMAME Sarık. Ammâme. Başa sarılan ve sünnet-i seniyye olan kisve. (Bak: İmâme)
AMAN (Emân) Emniyet. İmdat. Yardım dileği. Afv, ricâ, niyâz. * Sabırsızlıkla hiddet ve infiâl ifâdesi. * Tenbih, sakındırma.
AMAN-NAME f. Bir şahsa iltimas yapması için, başka bir kimseye hitaben yazılan pusula, yazı.
A'MAR (Ömr. C.) Ömürler, yaşayışlar. * Mes'ut hayat. Hoşa gidecek garib ve tuhaf şeyler. * Sinler, yaşlar.
AMARE (C.: İmâr) Fes gibi başa giyilen nesne.
AMAR(E) f. Hesap. * Araştırma. * Tıb: Karında su toplanma hastalığı.
AMARE-GİR f. Hesap işleriyle uğraşan kişi. Muhasebeci.
AMARİYYE Deveye konulan mıhfe.
AMAS şiddetli harp. * Zahmet, meşakkat.
AMAS f. İnsan vücudunda meydana gelen sis ve kabarcık.
AMASE şiddet. * Zulmet.
AMATÖR Fr. Bir işi para kazanma maksadıyla değil de, zevk için yapan kimse.
AMAY f. Süsleyen, dolduran mânasına gelir ve kelimelere eklenerek kullanılır.
AMAZON Milattan önce yaşamış İskitlerin kadın askerlerine verilen isim. Göğüslerini dağlatarak küçükten harbe alıştırılan bu İskit kadınlarının şiddetli muharebeler yaptıkları yazılıdır. * Güney Amerika'da büyük bir nehir adı.(Evet nasıl ki tarihlerde eski zamanlarda "Amazonlar" nâmında gayet silâhşör kadınlardan mürekkeb bir tâife-i askeriye olarak harika harpler yaptıkları naklediliyor... Aynen öyle de bu zamanda zındıka dalâleti İslâmiyete karşı muharebesinde nefs-i emmarenin plâniyle şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi, yarım çıplak hanımlardır ki; açık bacağı ile dehşetli bıçaklarla ehl-i imâna taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuşhane yolunu genişlettirmeğe çalışarak çokların nefislerini birden esir edip kalb ve ruhlarını kebâir ile yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. G.R.)
AMBALAJ Fr. Eşyayı taşınabilir bir hale koymak için sarma veya sandığa yerleştirme işi.
AMBARGO Bir para veya malın kullanılması veya başka bir yere götürülmesi ya da bir geminin bulunduğu limandan ayrılması yasağı.
AMD Niyet, kasıt, istek, arzu. * Direk koymak.
AMDEN Kasten, bile bile. İsteyerek.
AME f. Divit, yazı hokkası.
AME Tereddüt. * Tenbellik.
AMED Sütunlar. * Birşeye devam üzere olma. * Mülâzemet etme.
ÂMED f. (Mâzi fiili olup mastar gibi kullanılır). Gelmek, geliş, vürud eyleme.
ÂMED Ü REFT Geliş-gidiş.
ÂMEDE Gelmiş. Vürud eylemiş.
ÂMEDE-GÛ f. Hazırcevap. Düşünmeden hemen güzel söz söyleyen kimse.
ÂMEDÎ f. Geliş.
ÂMEDİYE f. Gümrük vergisi.
ÂMED Ü ŞÜD Varıp gelme. Gidiş geliş; geldi gitti.
AMEH Basiretsizlik. Tahayyür, tereddüt. Doğru ciheti bilmemek.
AMEL İş. Çalışma. Bir emri veya vazifeyi yerine getirme. * Kâr, iş işleme. * Dini bir emri yerine getirme, tatbik etme. İtaat. İbâdet.
AMEL-İ KALİL Amel-i kesirden az olan hareket. Bir rek'atta bir uzuvla yapılan ve namazdan sayılmayan bir hareket veya ardı ardına yapılan üçten az hareket.
AMEL-İ KESİR Namaz içinde ve namazdan sayılmayan ve bir uzuvla ardı ardına yapılan üç hareket veya iki uzuvla yapılan bir hareket; bu hareket namazı bozar.
AMEL-İ SÂLİH Allah rızâsına uyan hayırlı amel. Günahlardan uzak olan iş, fiil. Maddi veya mânevi hukuk-u ibâdı ifâ etmek.(Bugünlerde Kur'an-ı Hakîm'in nazarında, İmandan sonra en ziyade esas tutulan takvâ ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takvâ, menhiyyattan ve günahlardan ictinab etmek ve amel-i sâlih, emir dâiresinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def-i şer, celb-i nef'a râcih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahet ve cazibedâr hevesat zamanında bu takvâ olan, def-i mefasid ve terk-i kebâir üss-ül esas olup, büyük bir rüchaniyyet kesbetmiş. Bu zamanda tahribat ve menfi cereyan dehşetlendiği için, takvâ, bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemiyen kurtulur. Böyle kebâir-i azime içinde amel-i sâlihin ihlasla muvaffakiyyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih bu ağır şerait içinde çok hükmündedir. Hem takvâ içinde bir nevi amel-i sâlih var. Çünkü, bir haramın terki vacibdir. Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var.Takva; böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek ictinab, az bir amelle, yüzler günah terkinde, yüzer vacib işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta; niyetiyle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla menfî ibâdetten gelen ehemmiyetli a'mâl-i sâlihadır... K.)
AMEL-İ TÂLİH Yaramaz iş, makbul olmayan amel.
AMEL-İ UHREVÎ Âhirete ait amel. (Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevi istersen ve herbir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faideli görmek istersen ve âdetini ibadete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittiba et. Çünki: Bir muamele-i şer'iyyeye tatbik-i amel ettiğin vakit, bir nevi huzur veriyor. Bir nevi ibadet oluyor. Uhrevi çok meyveler veriyor. Meselâ: Bir şey'i satın aldın. İcab ve kabul-ü şer'iyyeyi tatbik ettiğin dakikada, o âdi alışverişin bir ibadet hükmünü alır. O tahattur-u hükm-ü şer'i, bir tasavvur-u vahiy verir. O dahi,şarii düşünmekle bir teveccüh-ü ilâhi verir. O dahi, bir huzur verir. Demek Sünnet-i Seniyyeye tatbik-i amel etmekle bu fâni ömür, bâki meyveler verecek bir hayat-ı ebediyyeye medar olacak olan faideler elde edilir. S.)
AMELE (Âmil. C.) Âmiller. Amel edenler. * Irgat, işçi.
AMELEHU "Tarafından yapıldı." mânâsına gelir ve bir sanat eserinde san'atkârın imzasından önce yazılır.
AMELEN Bilfiil, işleyerek, fiilen, çalışarak.
AMELÎ (Ameliyye) Amele mensup ve müteallik olan. Fiil olarak. İşlemek suretiyle. Pratik. Tecrübeli.
AMELİYYAT Ameller. işler. * Bir bilginin iş olarak tatbiki. * Tıb: Operatörlük. Cerrahlık.
AMELLES Kuvvetli adam. * Kurt. * Yavuz, çirkin at.
AMELLET Sağlam, muhkem, katı nesne.
AMELMANDE f. İş yapmaz hâle gelmiş olan. Muattal. Battal. Çok yaşlı. Sakat veya hasta olup çalışamaz hâle gelmiş olan.
AMELNÜVİS f. Kasların çalışmasındaki değişiklikleri işaretleyen âlet.
AMEN Bir yerde mukim olmak, ikamet etmek.
ÂMEN Çok veya en emin ve güvenilir.
ÂMENNA İnandık, öylece kabul ederiz, ona diyecek yok (meâlindedir.)
ÂMENTÜ "İmân ettim" demek olup Ehl-i Sünnet Mezhebi olan mü'minlerin iman esaslarını kısaca toplayan ifâdenin has ismidir.
AMER (Amr, ömr, imâret) Muammer eylemek. Çok zaman yaşayıp kalmak. Muammer olmak.
A'MER Yaşlı kişi. İhtiyar.
AMEŞ Gözü zayıf olan, gözü yaşlanıp durmadan akan.
A'MEŞ Gözünün yaşı durmayıp akan. * Tomlaç gözlü.
AMEYSEL Arslan. * Şişman, büyük deve. * Kaftanını yere sürüyerek gezen tembel kimse. * Uzun kuyruklu geyik. * Enli nesne. * Kerim, şerif nesne.
AMİ Senevî, yıllık. * Avamca. İleri gelenden olmayan. Câhil. Havassa âit olmayan. Avama âit ve müteallik.
ÂMİD Diyarbakır'ın önceki adı.
AMİD Çok hasta. * Aşk hastası. * Başlıca nokta. * Önder, şef, komutan. Rehber. * Haraç alan kimse.
A'MİDE (Amud. C.) Direkler. Temeller. Sütunlar. * Mc: Büyük kimseler. Büyükler.
AMİG(E) f. Karışık. * Hakikat. * Mc: Çiftleşme.
AMİH Şaşkın, şaşırmış, şaşakalmış.
AMİHTE f. Karışmış, karışık.
AMİHTE-GÎ f. Karışmış olma.
AMİJE f. Şair. * Karışmış, karışık.
AMİK Hicaz vilâyetinde ulu bir ağaç.
AMİK(A) Dibi çok aşağıda, derin. * Mc: İnceden inceye pek ziyade araştırma ve düşünceden sonra anlaşılabilen derin ve ince mes'ele.
AMİL Arzusu, isteği olan.
ÂMİL Yapan. İşleyen. *Sebep. * Vergi tahsiline memur kimse. * Mütevelli. * Vâli. *Gr: İraba te'sir eden yüz şeyden altmışı. (Yalnız ismi mecrur yapanlar yirmi adettir).
ÂMİLE (C.: Avâmil) (Amel. den) Bacak, ayak.
ÂMİLETÂN İki ayak, çift bacak.
AMÎM Herkese mahsus. Umuma âit. * (C.: Umem) Tam, tamam.
AMÎM-ÜL İHSAN Bağışı, bahşişi, ihsanı bol ve umumi olan.
AMİN Yâ Rabbi! Öyle olsun, kabul eyle! (meâlinde olup, duânın sonunda söylenir). İncil'de iki yerde geçer. Tevrat'ta da geçer. İbranice ve Süryanicede de vardır. Hakikat, çok doğru, tamam mânâsındadır.
AMİN Kim. Hususiyetleri ve yapıları bakımından amonyaka benzeyen kimyevi maddelerin cins adı.
AMİN İlerlemeyen. Yerinde sâbit ikamet eden.
ÂMİN (Emn. den) Gönlü müsterih, kalbinde korku bulunmayan. * Emniyet ver.
AMİN ALAYI Eskiden çocukların ilk okula başladığı gün yapılan merasim.
ÂMİNE Emin olan. Kalbinde korku olmayan kadın. * Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın öz annesinin adı. Yirmi sene yaşamıştır. Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmın dini üzere idi. (R. Aleyha)
AMİNEN Emniyet ve huzur içinde, selâmetle, emin olarak. Sağlam olarak.
AMİN-HAN (C.: Aminhânân) f. Amin diyen.
AMİR Şen, mamur.
AMİR Mâmur eden, harâbelikten kurtaran, şenlendiren. * İmâr olunmuş. * Devlete âit, mirî.
ÂMİR(E) Büyük me'mur. Emreden, iş gösteren. * Huk: Bir kimseyi öldürmek veya bir uzvunu kesmek ve sakatlamak tehdidiyle bir filli yapmaya veya yapmamaya zorlayan ve bu tehdidi yapmaya muktedir olan kimse. (Bak: İhcâc)
ÂMİR-İ MUTLAK Kayıtsız şartsız herşeye hâkim olan.
ÂMİR-İ MÜSTAKİL Hiç kimseye bağlı olmayan ve istiklâl sahibi olan âmir, kumandan.
ÂMİR-İ VİCDANÎ Vicdana emreden, vicdanı çalıştıran.
AMİRAL Emir-ül bahr, Emir-ül-mâ. Bahriye kumandanı, kaptan. Deniz generali.
ÂMİRANE f. Emredercesine. Amir imiş gibi. * Emreden büyük kimseye yakışır şekilde.
ÂMİRİYYET Kumandanlık hâli. * Amir, emredici olmak.(Evet, bu kâinata geniş bir dikkat ile bakan; kâinatı gayet haşmetli ve gayet faaliyetli bir memleket, belki idâresi gayet hikmetli ve hâkimiyeti gayet kuvvetli bir şehir hükmünde görür, her şeyi ve her nev'i birer vazife ile musahharâne meşgul bulur. $ âyetinin askerlik mânasını ihsas eden temsiline göre: Zerrât ordusundan ve nebatât fırkalarından ve hayvanât taburlarından, tâ yıldızlar ordusuna kadar olan Cünud-u Rabbaniyeden, o küçücük memurlarda ve bu pek büyük askerlerde hâkimâne tekvini emirlerin, âmirane hükümlerin, şâhâne kanunların cereyanları, bedâhetle bir Hâkimiyet-i Mutlakanın ve bir âmiriyet-i külliyenin vücuduna delâlet ederler. ş.)
ÂMİRZİŞ f. Allah'ın afvetmesi, bağışlaması. * Bağışlama, afvetme.
ÂMİRZ-KÂR f. Bağışlayan, affeden Allah. * Affeden, bağışlayan.
AMİS Sirkeyle ıslanmış çiğ et.
AMİT Yünü, üstüne yumak edip sarmak.
AMİT (C.: Amâmit) Zarif, çeri, değerli kimse.
ÂMİYANE f. Âdice. Bayağıca. Cahillere yakışır surette.
ÂMİYY Avama ait, avamca.
ÂMİZ(E) f. Karışık, karışmış. (Âmihten) $ mastarından imtizaç etmek, karıştırmak mânasındadır.
ÂMİZE-MU(Y) f. Saçı sakalı kırlaşmış olan adam. Kır sakallı kimse.
ÂMİZE-MUYÎ f. Kır saçlı ve kır sakallı kimse.
ÂMİZ-GÂR f. Uygun, münâsib, yaraşır.
ÂMİZİŞ f. Uysallık, imtizaç, uyuşma.
AMM Amca. Babanın kardeşi. * Çok cemaat.
ÂMM Herkese âit. Umuma âit. Hususi ve bazılara mahsus olmayan. Umumi.
ÂMM LÂFIZLAR Aynı cinsin birçok fertlerine birden delâlet eden lâfızdır. "Kavil, cemaat, nisa" lâfızları gibi.
AMMA (Bak: Emmâ)
AMMAL Yapıcılar. * Devleti idare eden adamlar.
AMMAN Şam diyârında Belka şehrinin adı.
AMMAR Bayındırlaştıran, imar eden.
AMMAT (Amm. C.) Amcalar.
ÂMME Tülbent sargı. * Su içinde üstüne binip yüzülen şişirilmiş tulum. * Umumi. Herkese ait.
AMME Hala, babanın kız kardeşi.
ÂMME Baş yarığı, insanın beynine kadar ulaşan baştaki yara.
AMME $ den müteşekkil suâl cümlesi. Neden, nelerden, neyi?... meâlindedir.
AMME NEVALÜHÜ "Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsanı herkese veya herşeye şâmildir." meâlinde.
AMMERED Her şeyin uzunu. * Yaramaz huylu. * Belâ ve meşakkat.
AMMETEN Umumi olarak, herkese ait olarak, genel tarzda.
AMMURİYYE Ankara şehri. Türkiye'nin başkenti.
AMMUS Güçlü ve kuvvetli kişi.
AMNEZİ Psk. Hafıza kaybı, erken bunama, ihtiyarlık bunaması, histeri, beynin zedelenmesi gibi hâllerde meydana gelir. Hafıza kaybı kısmî veya umumi (genel) olabilir. Hasta, belli bir olaydan öncekini (retrofrat), yahut sonrakini (anterofrat) hiç hatırlamaz, yahut tamamen hafızasını kaybeder.
AMORTİSÖR Fr. Otomobillerde veya diğer makinelerde sarsıntı, gürültü gibi şeyleri hafifletmeğe yarayan tertibat.
AMPER Fr. Elektrik akımında şiddet birimi.
AMPERMETRE Fr. Elektrik akımının şiddetini ölçmeye yarayan âlet.
AMPİRİZM Fls. (Deneyci felsefe) Her çeşit bilginin kaynağının duyu organlarının kullanılması sonucu kazanılan tecrübe olduğunu, duyu organlarının kullanılmadan hiçbir bilginin akılda yer alamıyacağını savunan felsefe. Akılcı felsefe gibi bu felsefenin de aşırı iddiasının yanlışlığını, tenkitçi felsefe ve psikoloji göstermiştir. Bilgi için ne sadece tecrübe, ne de düşünme gücü (akıl) yeterlidir.
AMPUL Fr. İçinde elektrik akımı yardımıyla ışık vermeye yarayan bir iletken bulunan, havası boşaltılmış olan cam şişe. * İçinde sıvı ilâç bulunan, ağzı kızdırılarak kapatılmış küçük şişe.
AMR Eski fetva metinlerinde erkeği temsil etmek için kullanılan umumi isimlerden birisi. (Bak: Zeyd-Amer)
AMR İBN-ÜL-AS (R.A.) Sahabe olup kumandanlıklarda ve valilikte bulunmuştur. Çok zeki ve belâgatlı bir zât olduğu söylenir. Vefatı (Hi: 43) tür.
AMRUS (C.: Amâris) Kuzu. * Çok yürütmek istediklerinde yürümeyen davar.
AMRUT (C.: Amârit) Hırsız.
AMS Eskiyip mahvolmak. * Bilirken bilmezlikten gelme.
AMŞUŞ Üzerinden üzümü alınmış üzüm salkımı.
AMUC Eğri giden ok.
AMUCAZADE f. Amca oğlu.
AMUD Dik, dikine. Sütun, direk.
AMUD-ÜL FECR Sabah yeri ağarıp uzama.
AMUD-U NURANÎ Nurdan sütun, nurlu sütun.
AMUDE f. Dizi, dizilmiş.
AMUDEN Dik olarak, dikine. Dik surette.
AMUDÎ Yukarıdan aşağıya dikey olarak. Direk gibi yukarıdan aşağıya düz ve şakulünde olarak.
AMUG f. Uzun boylu adam. * Ciddiyet, vakar.
AMUHTE f. Öğrenmiş.
AMUHTE-GÂH f. Muallimler, öğretmenler.
AMÛMET Amcalık.
AMÛR İki diş arasında olan et.
AMUR (C.: Âmar) Bekâ mânâsına. Ömür. Her kişinin hayât müddeti.
AMUS Karanlık.
AMUT Bir kimsenin peşinden ayıbını söylemek.
AMÛT f. Yalçın kayalarda ve yüksek yerlerde yapılmış olan kuş yuvası.
AMUZ f. Öğretmek mastarının emir kökü.
AMUZKÂRÎ (Amuzgârî) Öğretmenlik, öğreticilik, muallimlik.
AMUZENDE f. Talebe, öğrenci. * Muallim, öğretmen. Öğreten.
AMUZİŞ f. Öğrenme. * Öğretme, tedrisat.
AMUZKÂR (Amuzgâr) f. Muallim. Öğretici.
AMÜRG f. Fayda, menfaat, kâr. * Kader, kıymet. * Zahire, meyve. * Esas, hülâsa, özet. * Bir mikdar.
AMÜRZ f. Afveden, bağışlayıcı.
AMÜRZENDE f. Bağışlayan, afveden.
AMÜRZGÂR f. Affeden, bağışlayan. Günahları bağışlayan Allah.
AMÜRZİŞ f. Bağışlayış, afvediş.
AMYÂ (Müe.) Kör, a'ma.
AMYANT Kolayca bükülebilen, ateşe dayanıklı liflerden yapılmış bir çeşit asbest.
AN En kısa bir zaman. Lahza. Dem. Cüz'i bir zaman.
AN-I SEYYALE Gelip geçici az bir an.(Vacib-ül Vücud'a intisabını bilen veya intisabı bilinen herbir mevcud, sırr-ı vahdetle, Vâcib-ül Vücud'a mensub bütün mevcudatla münasebetdar olur. Demek her bir şey, o intisab noktasında hadsiz envar-ı vücuda mazhar olabilir. Firaklar, zevaller, o noktada yoktur. Bir ân-ı seyyâle yaşamak, hadsiz envâr-ı vücuda medardır. Eğer o intisab olmazsa ve bilinmezse, hadsiz firaklara ve zevallere ve ademlere mazhar olur. Çünki o hâlde alâkadar olabileceği herbir mevcuda karşı bir firakı ve bir iftirakı ve bir zevâli vardır. Demek kendi şahsi vücuduna, hadsiz ademler ve firaklar yüklenir. Bir milyon sene vücudda kalsa da, intisabsız - evvelki noktasındaki o intisabdaki - bir an yaşamak kadar olamaz. Onun için ehl-i hakikat demişler ki: "Bir ân-ı seyyâle vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır." Yani: "Vücud-u Vâcibe nisbet ile bir an vücud, nisbetsiz milyon sene bir vücuda müreccahtır." Hem bu sır içindir ki, ehl-i tahkik demişler: "Envâr-ı vücud, Vâcib-ül Vücudu tanımakladır." Yâni: "O hâlde kâinat, envar-ı vücud içinde olarak melâike ve ruhaniyat ve zişuurlar ile dolu görünür. Eğer onsuz olsa; adem zulümatları, firak ve zeval elemleri herbir mevcudu ihata eder. Dünya, o adamın nazarında, boş ve hâli bir vahşetgâh suretinde görünür." M.)
AN-I VÂHİD Aniden, birdenbire, bir an.
ÂN f. Uzağı gösteren işâret ismi. Şu. Bu. O. * Güzellik câzibesi. Melâhat. Güzellik. * Cemi edâtı. Kelimenin sonuna getirilerek cemi' yapılır. Meselâ: Âlimân: Âlimler. Anân: Onlar. Merdân: Adamlar. İnsanlar. Zenân: Kadınlar.Kelimenin sonuna getirilerek sıfat edatı yapılır: Ters: Korku. Tersân: Korkak.Kelimeyi zarf yapar. Güyân: Söyliyerek.
AN Arabçada harf-i cerrdir. Ekseri ismin, kelimenin başına getirilir. Türkçe karşılığı "den, dan" diyebiliriz. Bedel için olur. Meselâ: $Ona bedel ben geldim, cümlesinde olduğu gibi. Tâlil için olur. Bu'd yerinde kullanılır. Zarfiyyet için, mücâveze için ve harf-i cerr olan "min" mânasına, "bâ" mânasına, istiâne için, zâid olur. (Te'kid için) Temim kabilesinin an'anesine göre, hemzeyi, ayn harfine benzeterek "En: "yerinde (An: ile telâffuz edilir. Cânib (taraf, cihet, yan) mânasına da gelebilir.
AN-İL İMAN İmandan.
AN-KARİBİN Yakın vakitlerde.
AN-KASDİN Kasd ve niyet üzere, mahsusen.
AN-KÜMÂ İkinizden.
AN-SAMİM-İL KALB Derûn ve kalbden, riyâdan âri ve hâli olarak. Kalbin samimiyyeti ile.
ÂNÂ (Ani. C.) Gece yarısı vakitleri.
ÂNÂ-ÜL-LEYL Gece yarıları, gecenin geç vakitleri.
A'NÂ (İnv. C.) Nahiyeler, taraflar. * Cemaatler.
ANÂ' Zahmet, meşakkat, güçlük, zorluk.
A'NÂB (İneb. C.) Üzümler. Yaş üzümler.
ANÂBİL Kaba nesne.
ANÂDİL (Andelib. C.) Bülbüller.
ÂNÂF (Enf. C.) Burunlar.
ANÂFET Kabalık, sertlik.
ANAFOR Denizde akıntının yanında veya altında, onun ters istikametinde olarak akan su. Akıntı mukabili.
ANÂK (C.: Ânuk) Dişi keçi yavrusu. * Zahmet, meşakkat. * Karakulak dedikleri hayvan.
ANAK En zarif, en yakışıklı, en güzel.* Çok ferah, çok sürurlu.
A'NAK (E'nak) Boynu uzun.
A'NÂK (Unk. C.) Boyunlar, gerdanlar.
ANAKAT Muvaffakiyetsizlik. Ümidi boşa çıkma.
ANÂKİB (Ankebut. C.) Örümcekler.
ANALJEZİ yun.Tıb: Acı hissinin kaybı.
ANALOJİ Mant. Benzetme yoluyla sonuç çıkarma. Bilinmeyen bir durum, bir hadise, bir münasebet ve bir varlık hakkında hüküm vermek için bilinen bir benzeri hakkındaki bilgilerden faydalanılarak muhakeme yürütülmesidir. Bu tarz düşünce çok defa düşüneni yanlış sonuca götürür. Muhtemel olanın muhakkak zannedilmesine sebep olur. Hataya düşmemek için dikkatli olmak gerekir.
ANAMALCILIK (Bak: Kapitalizm)
A'NAN Ufuklar. * Ağacın ucu.
ÂNÂN f. (An. C.) Onlar.
ANÂN Bulutlar. * Gökyüzü, semâ.
AN'ANÂT (An'ane. C.) Rivayetler. * Gelenekler, an'aneler, âdetler, örfler.
ANANE Bir tek bulut.
AN'ANE Âdet, örf. * Ağızdan nakledilen söz, haber. * Ist: Bir haberin veya bir hadis-i şerifin "an filân, an filan" diye râvileri bildirilmek suretiyle olan nakil. * Silsile. * Müezzin ezân okurken "teganni" ederse; ona da "An'ane" denir. (Bak: şeâir)(Ehl-i imana hücum eden ehl-i dalâlet - bu asır cemaat zamanı olduğu cihetiyle - cemiyet ve komitecilik mayesiyle bir şahs-ı mânevî ve ruh-u habis olmuş. Müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avamın taklidi olan itikadlarını himaye eden İslâmi perde-i ulviyeyi yırtıyor; ve hayat-ı imaniyeyi yaşatan, an'ane ile gelen hissiyat-ı mütevariseyi yandırıyor. R.N.)
AN'ANELİ SENED Hadis nakledenlerin veya bir haberi söyleyenlerin bu haberi kimden kime söylendiğini belli eden "An filan, an filan" diyerek şahısların isimleriyle beraber rivâyet ve nakledilen kuvvetli ve şüphe götürmeyen sened. (Suâl : An'aneli senedin fâidesi nedir ki; lüzumsuz yerde, malum bir vâkıada "an filân, an filân, an filân" derler? Elcevab: Fâideleri çoktur. Ezcümle bir fâidesi şudur ki: An'ane ile gösteriliyor ki, an'anede dâhil olan mevsuk ve hüccetli ve sâdık ehl-i hadisin, bir nevi icmâını irae eder ve o senette dâhil olan ehl-i tahkikın, bir nevi ittifakını gösterir. Güya o senette, o an'anede dâhil olan herbir imam, herbir allâme; o hadisin hükmünü imza ediyor, sıhhatine dâir mührünü basıyor. M.)
AN'ANEVÎ An'ane ile alâkalı.
AN'ANEVİYE An'aneciler. * An'aneden gelen.
ANARŞİ yun. Başıboşluk. Din ve nizam tanımamak. Din ve nizam düşmanlığı. Birden başıboş kalmak. Başta hükümet olmamak. Hükümetinin otoritesi kalmamış olan bir milletin durumu. (Bak: Ye'cüc ve me'cüc)(Bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hiristiyan ve Yahudi, hususan bolşevik gibi olmak... Çünkü; bir İsevi Müslüman olsa, İsâ aleyhisselâmı daha ziyade sever. Bir Musevi Müslüman olsa, Musa aleyhisselâmı daha ziyade sever. Fakat bir Müslüman Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam'ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine giremez, anarşist olur; ruhunda kemalâta medar hiçbir hâlet kalmaz. Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyyeye bir zehir olur. R.N.)(..Hakiki bir Müslüman, samimi bir mü'min hiçbir zaman anarşiye ve bozgunculuğa tarafdar olmaz. Dinin şiddetle menettiği şey, fitne ve anarşidir. Çünki, anarşi hiçbir hak tanımaz. İnsanlık seciyelerini ve medeniyet eserlerini canavar hayvanlar seciyesine çevirir ki, bunun âhir zamanda "Ye'cüc ve Me'cüc" komitesi olduğuna Kur'an-ı Hakim işaret buyurmaktadır. Tr.)(Hem her bir şehir kendi ahalisine geniş bir hânedir. Eğer iman-ı ahiret o büyük aile efradında hükmetmezse, güzel ahlakın esasları olan ihlâs, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, Rıza-yı İlâhi, sevab-ı uhrevi yerine garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu, riyâ, rüşvet, aldatmak gibi haller meydan alır. Zâhiri asayiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet manaları hükmeder; o hayat-ı şehriyye zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kaviler zulme, ihtiyarlar ağlamaya başlarlar. Ş.)
ANARŞİST Anarşi taraftarı. Anarşi ve karışıklık çıkaran.
ANARŞİZM Anarşiyi istiyen tahribci bir nazariye. Anarşistlik. İnsanın insan tarafından idaresi esasına dayanan her türlü devlet, hukuk düzenlerinin adaletsiz, haksız ve zulüm olduğunu iddia eden ve devletsiz, kanunsuz, her insanın kendi başına buyruk yaşıyacağı bir düzensizlik istiyenlerin görüşü.
ANÂSIR (Unsur. C.) Unsurlar. Bir şeyin meydana gelmesine sebeb olan temel esaslar. Elementler.
ANÂSIR-I ERBAA Dört unsur: Toprak, hava, su, nur (veya ateş).
ANÂSIR-I HİSABİYYE Mat : Bir hesabı yapmak için gerekli olan mâlûmatlar.
ANÂSIR-I KÜLLİYE Külli ve dünyanın her tarafından yayılmış bulunan unsurlar.
AN-ASL Aslında, hakikatında, aslından.
ANAT (An. C.) Anlar, zamanlar.
ANATOMİ Canlıların yapısını ve bu yapıyı meydana getiren uzuvları inceleyen ilim dalı. Tıbtaki önemi çok büyüktür.
ANAYASA (Bak: Teşkilât-ı esâsiye)
ANAZ Bir büyük kuşun adı.
AN-BE-AN Gittikçe, yavaş yavaş, zaman ilerledikçe.
ANBER Güzel koku. Adabalığı ve kaşalot denilen büyük balıkların barsaklarında teşekkül eden güzel kokulu madde. * Derisinden kalkan yapılan bir balık.
ANBERA İğde yemişi.
ANBER-BAR f. Güzel kokulu. Anber kokulu.
ANBER-EFŞAN f. Anber saçan.
ANBERÎ(N) Güzel kokulu. Anber kokulu.
ANBER-NİSAR f. Güzel koku yayan. Anber kokulu.
ANBER-SİRİŞT f. Anber gibi güzel kokulu.
ANBER-TER f. Güzellerin zülüfleri ve benleri. * Mc: Geceleyin.
ANBES (C: Anâbis) Arslan.
ANCA f. Orası, ora, orada.
ANCEC (C: Anâcic) Büyük nesne. * Fesliğen adı verilen çiçek.
ANCEHANİYE Kibir, azamet.
ANCEHİYYE Bilmezlik. Büyüklük. Ululuk.
AN-CEHLİN Bilmezlikle, bilmeyerek.
ANCERE Dudak uzatmak.
ANDED Ayrılık, firak.
ANDEL(E) Yaşı büyük deve. * Uzun, tavil. * Avazla çağırmak.
ANDELİB Bülbül. Seher kuşu. * Mc: Hz. Resul-u Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi.
ANDELİBÂN f. Andelibler, bülbüller.
ANDEM Tıb: Kanı durdurmak için kullanılan bir çeşit reçine.
ANDEZİT Yanardağ lâvlarının soğumuş kalıntısı.
ÂNE f. Kelime sonuna getirilerek zarfiyet ifâdesi için kullanılan nisbet edatıdır. Meselâ: Mütefekkirâne (: Mütefekkire yakışır halde) kelimesinde olduğu gibi.
ÂNE Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi. * Dişi ve yabani eşek. * Yabani eşek sürüsü. * Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar. * Kasık kılı. * Apış arası, kasık.
A'NEB Büyük burunlu adam, burnu iri olan adam.
ANEBAN Erkek geyik.
ANED Cânib ve nâhiyeler.
ANEDE Çok inatçılar. Muannidler.
ANEF Kabalık (inceliğin zıddıdır).
ANEM Bir ağaç cinsi ki, kızıl yumuşak budakları olur.
ANEN Arız olmak.
ANEN FE ANEN Zamanla, gittikçe, devamlı.
ANESE Ünsiyet etmek. Karşılıklı görüşmek, arkadaş olmak, yakınlık göstermek. (Vahşetin zıddı)
ANESTEZİ yun.Tıb: Bütün vücutta veya vücudun bir kısmında hislerin az veya çok miktarda kaybı.
ANEŞNEŞ Uzun boylu.
ANET Cimâdan âciz olmak. * Ağaçtan yaptıkları deve ağılı.ANET : $ (C:Anât) Fâsık. * Diz kılı. * Yaban eşeği sürüsü. * Fırat ırmağı kenarında bir köyün adı.
ANET Günah. Zinâ . * Helâk. * Fesâd. * Meşakkat. * Kalb darlığı. * Hata. Galat. * Tıb: Kırılan bir kemiğin sarıldıktan sonra tekrar kırılması.
ANEZE Ucu demirli uzun ağaç, (ki asâdan uzun, süngüden kısa olur.)
ANFE Dudak altında biten kıllar.
ANGÂH (Angeh) f. O vakit. Ondan sonra.
ANGARYA yun. Ücretsiz olan iş. Meccanen görülen iş. Baştan savma görülen iş. (Bak: Suhre)
ANGLİKAN İngiliz kilisesine bağlı kimse.(Anglikan Kilisesine Cevap:Bir zaman bî-aman İslâmın düşmanı, siyâsi bir dessas, yüksekte kendini göstermek isteyen vesvas bir papaz, desise niyetiyle, hem inkâr suretinde, hem de boğazımızı pençesiyle sıktığı bir zaman-ı elimde pek şematetkârane bir istifhamiyle dört şey sordu bizden. Altıyüz kelime istedi. Şemâtetine karşı yüzüne "Tuh!" demek, desisesine karşı; küsmekle sükut etmek, inkârına karşı da; tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lâzımdı. Onu muhatab etmem. Bir hakperest adama böyle cevabımız var:O dedi birincide: "Muhammed (A.S.M.) dini nedir?" Dedim: İşte Kur'andır. Erkân-ı sitte-i İman, erkân-ı hamse-i İslâm, esas maksad-ı Kur'ân.Der ikincisinde: "Fikir ve hayata ne vermiş?" Dedim: Fikre tevhid, hayata istikamet. Buna dâir şâhidim: $Der üçüncüsünde: "Mezâhim-i hâzıra nasıl tedavi eder?" Derim: Hurmet-i riba, hem vücub-u zekâtla. Buna dair şahidim: $ da. $Der dördüncüsünde: "İhtilâl-i beşere ne nazarla bakıyor?" Derim: Sa'y, aslı esasdır. Servet-i insaniye, zâlimlerde toplanmaz, saklanmaz ellerinde. Buna dair şahidim: $
ANGLOSAKSON Büyük Britanya'da yerleşen Germen ırkından aşiretlerin adı. * Ana dili İngilizce olan şahıs.
ANHA MİNHA Şundan bundan, şöyle böyle ederek, şu bu, öteberi.
ANHÜ (ANHÂ) Ondan. (İşaret zamiri).
ANHÜM Onlardan (mânasına işaret zamiri).
ANHÜMÂ Her ikisinden.
ANİ Ansızın, birdenbire. Bir anda. Hemen. * Son derece kızgın. * Olgunlaşmış, kemale erişmiş.
ANİ (C: Anat-Unât) Mütevazi, alçak gönüllü. * Köle * Meşgul. * Iztırab çeken. Muztarib. * İşçi. * Müfettiş. * Tahsildar. (Müennesi: Aniye)
A'Nİ Yani ben demek istiyorum ki (manasında).
ANÎD (İnad. dan) Çok inadçı. * Daima suyu akıp iyileşmeyen yara. (Bak: Anud)
ANÎDE Kabile, ehl-i beyt.
ANİF Sert, kaba.
ÂNİF Yakında geçen. Pek yakın geçmişte.
ÂNİF-ÜL BEYÂN Biraz evvel bildirilen, az önce beyan olunan.
ÂNİF-ÜZ ZİKR Az önce bildirilen, biraz evvel tebliğ edilen.
ÂNİFE Gençlik çağının başlangıcı.
ÂNİFEN Yukarıda. * Az önce, biraz evvel.
ANİK İnce, zarif, güzel. Acaib.
ANİK Ense, boynun arkası.
ANİK Çok nesne. * Devenin ancak dizini çekip yürüyebildiği kumlu yer.
AN-İL-GIYAB Kendisi yokken, gıyabında, arkadan.
ANİMİZM Sosy: Ruhları İlâh sayan batıl bir din. Ruhlar cisimler gibi Allah'ın mahlukudur. Onun emirlerine tâbidir.
ANİN f. Yağ çıkarmağa mahsus olan yayık.
ANİS Şişman ve iri deve. * İhtiyar bekâr. * İhtiyar kız.
ANİSE Cana yakın kız veya kadın.
ANİSE f. Sıkı bağlanmış. * Koyulaşmış, katılaşmış şey. (Kan ve mürekkeb gibi akıcı maddeler.)
ANİYE Son derece kızgın su.
ANİYE (İnâ. C.) Yemek kapları, tabaklar, kap-kacaklar.
ANİZ Iztırablı, muztarib.
ANK Kapı, bâb. * Güzel, hoş, gökçek olmak.
ANKA İsmi olup cismi bilinmeyen bir kuş. Çok büyük olduğu anlatılır. Zümrüd-ü Anka ve Simurg gibi isimlerle de anılır. * Uzun boyunlu kadın. * Arabdan bir kimsenin lakabı. * Zahmet, meşakkat.
ANKA-YI MAĞRİB Zümrüd-ü Anka kuşu.
ANKA-MEŞREBANE Anka meşrebi halinde, kanaat sahibi. Eski edebiyatta kanaat sahiplerine kinaye olarak söylenir.
AN-KARİB Yakından, çok zaman geçmeden.
AN-KARİB-İZ-ZAMAN Yakın vakitten.
ANKAS Erkek tilki yavrusu.
AN-KASDİN Kasd ve niyet üzere, mahsûsen.
ANKE Sağlam olan nesne. * Ahmak.
ANKEB Erkek örümcek.
ANKEBET (C.: Anâkıb) Dişi örümcek.
ANKEBUT Örümcek.(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Ebubekir-i Sıddık (R.A.) ile küffarın tazyikinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gar-ı Hira'nın kapısında iki nöbetçi gibi, iki güvercinin gelip beklemeleri ve örümcek dahi perdedar gibi harika bir tarzda kalın bir ağla mağara kapısını örtmesidir ki: Örümcek zayıf ağı ile rüesa-yı Kureyş'e galebe etmiştir. Ayet diyor ki: En zaif bir hayvana mağlup olacaklarını o müşrikler faraza bilseler, bu cinayete ve bu suikaste teşebbüs etmiyeceklerdi... R.N.) (Bak: Beyt-i Ankebut)
ANKEBUT SURESİ Kur'an-ı Kerimin yirmidokuzuncu suresidir. Mekkidir. (Allahtan başkasına güvenenlerin, dünyayı avlamak için kurdukları teşkilâtını bir örümcek ağına benzeten, örümcek meseli zikrolunan bir suredir.)
ANKEBUTİYE Örümcekler.
ANKUR Her nesnenin aslı.
ANKÛT Örümcek. Evcil, al kumru.
AN-KÜM Sizden.
AN-KÜMA İkinizden.
AN-LA ŞEY'İN Bilâ mucib, sebebsiz.
AN MİM AMED f. Tar: İslâmiyeti ve Türkçeyi öğretmek maksadıyla, devşirilerek toplanan ve Türk köylülerine satılan acemi oğlanlardan, müddetini tamamlayarak Rumeli Ağasının tezkeresiyle ulüfeye yazılanların kayıtlarına verilen işaret.
ANNAB Üzümcü.
AN-NAKDİN Nakit para olarak.
ANOFEL yun. Sıtma mikrobunu taşıyan ve aşılayan sivrisinek.
ANONİM yun. Yapıcısının adı belirtilmeyen eser. * Sermayesi hisselere bölünerek, her ortağın mes'uliyet ve salâhiyeti sermayedeki hissesiyle orantılı bulunan ortaklık, şirket.
ANORMAL Normal olmayan. İfrat veya tefrit hali.
ANOT yun. Pozitif elektrot. Bir elektrolitte, elektrik akımının içeri girdiği iletken uç.
ANS Sağlam, kuvvetli deve. * Yemen tâifesinden bir kabile. * Kız bâliğa olduktan sonra, ailesinin evinde çok durması.
AN-SAMİM-İL KALB Can ve yürekten, kalbden.
AN-SAMİMİN Kalbden. Riyasızlıkla. Samimiyetle. İçten.
ANSAR (Bak: Ensar)
ANŞET (C: Anâşit) Yaramaz. * Uzun.
ANSİKLOPEDİ yun. Bir sahadaki bilgileri veya bütün bilgileri sistemli veya alfabetik bir şekilde sıralayan eser.
ANTER (C: Anâtir) Gök sinek.
ANTİKA yun. Kıymetli san'at eseri. Eski zamandan kalma eser.
ANTİKOR Fr. Vücuda giren hastalık mikroplarını zararsız kılmak için organizmanın bir kanun-u İlahî ile çıkardığı madde.
ANTROPOLOJİ yun. İnsan dediğimiz varlığı inceleyen ilim. İnsan biyolojik özellikleri açısından incelendiğinde biyolojik antropoloji, cemiyet halinde yaşıyan bir varlık olması açısından incelendiğinde sosyal antropoloji veya kültür antropolojisi, insanın mahiyeti, diğer varlıklardan farkı, hayatının mânası, dünyadaki yeri açısından incelendiğinde felsefi antropoloji adlarını alır. Allah insanın önce bedenini yaratmış, sonra ona ruh vermiştir. Hiçbir varlığa vermediği kabiliyetler vermiştir. Allahı tanıdığı ve ona bağlandığı zaman Allahın muhatabı, yeryüzünün halifesi ve efendisi olur. Allahı tanımadığı ve kendi keyfine tâbi olduğu zaman hayvanlardan aşağı bir mahluk olur. Dünya hayatı, iyi ile kötülerin denendiği bir imtihan yeridir. İnsan ebed için yaratılmıştır. Ölüm ebedi hayata bir yolculuk, bir terhistir. Mezar, ya Cennete giden yolun kapısı veya Cehenneme giden yolun giriş yeridir.
ANTROPOMORFİZM Sosy. İnsan şeklinde putlara inanma ve tapma esasına dayanan batıl bir din. Allah'ı insan vasıflarıyla tasavvur eden dinî inançlar da antropomorfizm'in başka kılıkta görünüşleridir. Meselâ aslı bozulmuş Musevilik ve Hıristiyanlıkta Allahın insan şeklinde düşünülmesi antropomorfizm denilen putperestliğe bir geri dönüştür. İslâm dini Allah'ın varlığı, sıfatları ve fiilleriyle eşsiz ve benzersiz olduğunu bildirmekle, en üstün ve mükemmel din olmak şerefine hak kazanmıştır. İslâmın "Görmek, işitmek, konuşmak" gibi insani vasıfları Allaha atfettiğini, ve bu sebeple antropomorfik dinler arasında yer aldığını iddia edenler ya bilgisiz ya da kasıtlı kimselerdir. Çünkü İslâm, Allahın "Görmek, işitmek, konuşmak" fiilinde insanın muhtaç olduğu organ ve şartlara muhtaç olmadığını bilhassa belirtir ve insan fiili ile hiçbir surette benzerliği bulunmadığını açıklar. İslâm en cahil insandan en âlim insana kadar herkese hitap eden bir din olduğu için, basit ve kaba düşünenlere, hareketlerinin Allah'dan gizli kalmayacağını anlatmak için Allah'ın, putperestlerin ilahları gibi konuşmaz, görmez, işitmez diye düşünmemelerini, Allah'ın her hal ve hareketlerinden haberdar olduğunu anlatmaktadır.
ANTÛT Çöl ortasındaki küçük dağ ve tepe.
ANÛD Muannid. Çok inatçı.
ANÛN İsyankâr, kavgacı. * Davarların önünde yürüyen davar.
ANVE Kuvvet, cebr, zorakilik, zorlama, zor.
ANVET Kahretmek. * Galip olmak.
ANYE Güçlük, engel, zorluk, meşakkat.
ANZAR (Bak: Enzar)
APOSTERİORİ Fels: Tecrübe sonunda meydana gelen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ ateşin yakıcı olduğunu denedikten sonra anlarız. Bu bilgi, aposteriori bir bilgidir.
APRİORİ fels. Tecrübeden önce insan aklında varlığı kabul edilen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ: "Her sayı kendine eşittir" hakikatı hiçbir deneye baş vurmadan bilinen bir apriori bilgidir.
APSİS Fr. Yönlü bir eksen üzerinde bulunan bir noktanın, başlangıç noktasına olan uzaklığının cebirsel değeri. * Bir noktanın, fezadaki yerini tesbite yarıyan ana çizgilerden yatay olanı.
APULET (APOLET) Fr. Askerlerin, sınıf ve rütbelerine göre sırma, ipek veya yünden omuzlarına taktıkları saçak.
ÂR Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şiyb. Şerm. Haya.
ÂRSIZ Bî-ar, utanmaz, arsız.
ÂR Ü NAMUS Utanma, haya ve namus.
ÂRÂ f. Süsleyen. Bezeyen.
DİL-ÂRÂ Gönül avutan, gönül süsleyen.
MECLİS-ÂRÂ Meclisi süsleyen.
ÂRÂ Fikirler. Reyler.
ARÂ Mıntıka, bölge. * Komşuluk. * Avlu. * Çıplaklık. * Geniş, çıplak arazi.
ÂRÂB (İrb ve İrbe. C.) Hacetler. * Uzuvlar. * Akıllar, zekâlar. * Hileler, oyunlar.
ARAB Ceziret-ül Arab, Şam, Hicaz, Irak, Yemen, Mısır ve Afrika'nın şimâlinde yaşayan geniş bir kavmin adı.
A'RAB Göçebe Araplar, çölde yaşayan Araplar.
ARÂBE (C: Arâbât) Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba. * Açık saçık konuşma.
ARABE (Arben) Yemek yeme.
ARABESK Süslemede kullanılan bir çeşit tezyinat.
ARABÎ Arabça, Arab dili. Arab kavmine mensub.
A'RABÎ Çölde yaşayan Arab.
ARABİSTAN f. Arap ülkesi. Arapların yaşadığı ülke.
ARABİYYAT (Arabiyyet. C.) Arapçaya dâir ilimler, kitab veya fikirler. Arap edebiyatı.
ARABİYYET Arapça ile ilgili olan (İlim, fikir veya kitap). Arap edebiyatı.
A'RAC Anadan doğma topal (aksak).
ARAC f. Dirsek.
ARADÎN (Bak: Eradîn)
A'RAF (Arf. C.) Sırt, tepe. Özel manası Cennetle Cehennem arası bir yer.(Arf, herhangi bir yüksek yer demektir ki, bu münâsebetle atın yelesine, horozun ibiğine arf denilmiştir.)(A'raf, meşhur bir kavle göre Cennet ile Cehennem arasındaki hicabın, surun yüksek tepeleri demek olur. İbni Abbastan sıratın şerefeleri diye bir kavil de mervidir. Fakat Hasanı Basri Hazretleri demiştir ki, A'raf ma'rifettendir. Ve mânâ "Ehl-i Cennet ile ehl-i Nârı simalarından tanımak üzere bir takım rical vardır demektir. Kendisine bu rical "hasenat ve seyyiatları müsavi olan kimselerdir" denildikte dizine vurmuş ve bunlar, demiş, Allah tealânın ehl-i Cennet ile ehl-i Nârı tanımak ve birbirinden temyiz etmek üzere tâyin buyurduğu bir kavmdir. Vallahi bilmem belki bazısı şimdi beraberimizdedir. Hâsılı A'raf üzerindeki ricalin tefsirinde başlıca iki kavil vardır. Birincisi Ebu Huzeyfe ve saireden mervi olduğu üzere bunlar amelde kusur etmiş ve mizanda hasenat ve seyyiatları müsavi gelmiş bir taife-i muvahhidindir ki Cennet ile Cehennem arasında bir müddet kalırlar. Sonra Allah Tealâ haklarında bir hüküm verir. (İkincisi) Bunlar Enbiya, şühedâ, ahyar, ulemâ veya rical suretinde görünür. Melâike gibi dereceleri yüksek bir takım zevattır.) (E.T.)
A'RAF (Örf. C.) Âdetler, örfler, an'aneler.
A'RAF SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 7. suresidir. Mekke-i Mükerremede nâzil olmuştur. Suret-ül Mikat, Suret-ül Misak, Elif lâm mim sâd gibi isimleri de vardır.
ARAFAT Mekkenin 16 kilometre doğusunda Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebel-ür Rahme (Rahmet dağı)dır. Adem (A.S.) ile Havva anamız Cennet'ten çıkarıldıktan sonra burada bir araya geldiler. İbrahim Peygamber (A.S.) Cebrail ile burada konuştu. Hz. Muhammed (ASM) yüzbin insana hitab eden veda hutbesini burada okudu. İnsan haklarını 14 asır önce burada dünyaya ilan etti.
ARAFET (C: Avârif) Atâ, ihsan, hediye.
ARAHİM Büyük olan şey. * Bir cins beyaz büyük mantar.
ARAİS (Arûs. C.) Gelinler. * Güneşler. * Gökler.
ARAİZ (Ariza. C.) Arz olunan meseleler. Küçükten büyüğe yazılan yazılar.
A'RAK (Irk. C.) Kökler, damarlar.
ARAK Ter, rutubet.* Dağdaki yol. * Çukur. * Deve izleri. * Sıra sıra olan şey. * Zenbil. * Menfaat, sevab, karşılık. * Süt.
ARAK Kalabalık, izdiham.
ARAK-ÇİN Kavuğun altına giyilen takke.
ARAK-DAR f. Terli.
ARAKÎ Terle ilgili, tere mensub.
ARAKİYYE Yünden yapılan bir cins külâhtır ki, bilhassa dervişler kullanırlar.
ARAKK Çok ince. En ince. Ziyâde rakik olan.
ARAKNAK f. Terlemiş, terden ıslanmış, ter içinde kalmış.
ARAKRİZ f. Terliyen, ter döken.
ÂRÂM (İrem. C.) Çölde, sahrada konulan hususi nişan.
ÂRÂM f. Durma, dinlenme. * Yerleşme, rahat etme, karar kılma. * Eğlenme.
ÂRÂM-I CÂN Gönül rahatı. * Sevgili, sevilen güzel.
ÂRÂM-I DİL Sevgili, sevilen güzel. * Gönül rahatı.
ÂRÂM-BAHŞ f. Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren.
ÂRÂM-CÛ f. Dinlenmek isteyen.
ÂRÂM-CÛYANE f. Dinlenmek isteyene yakışır şekilde.
ÂRÂM-GÂH f. Dinlenilecek yer.
ÂRÂMGÂH-I EBEDÎ Ebedi olarak dinlenilecek yer, sonsuz olarak istirahat edilen yer, mezar.
ÂRÂM-GÂR Hiçbir sıkıntısı olmayan, rahat yaşayan adam.
ÂRÂM-GÜZİN f. Dinlenmek için oturan, istirahat eden, dinlenen.
ÂRÂMÎ f. Dinlenme, rahat etme.
ÂRÂMİDE f. Rahat olan, dinlenen, sükûn halinde ve rahatta bulunan.
ÂRÂMİŞ f. Huzur, rahat.
ARAMRAM (Aremrem) Asker çokluğu. * Şiddetli hâl ve iş.
ARÂM-RÜBA f. Sıkıntı veren, istirahatı bozan, rahatı kaçıran.
ARÂM-SAZ f. Yerleşen, oturan.
ARÂM-SÛZ f. Huzuru bozan, rahatsızlık veren.
ARAN f. Dirsek.
ARANİK Su kuşlarından boynu uzun bir kuş.
AR'AR Dikenli ardıç ağacı, dağ selvisi. * Mc: Güzelin boyu bosu.
AR'AR Arap diyârında bir yerin adı. * Bir oyun çeşidi.
AR'ARE Dağ başı. İki burun deliğinin arası. * Servi ağacı. Çocuk oyunundan bir oyun.
ARARE (C: Arâr) İyi kokulu bir ot. * Şiddet * Kötü ahlâk. * Evin avlusu, ev içi. * Soğuk şiddetli olmak.
ARAROT Ufak çocuklara yedirilen besleyici bir cins nişasta ki, Amerika'da hasıl olan bir kökten çıkarılır.
A'RÂS Düğünler. * (İrs.C.) Evliler. * (Urs. C.) Nikâh merasimleri.
ARAS Yorgunluk, bitkinlik. * Hayranlık.
ARASAT (Aresât) Mahşer yeri. Haşir ve neşir meydanı.
ARASTE f. Bezenmiş süslenmiş. * Çarşının bir esnafa mahsus kısmı. * Vaktiyle ordu çarşısı, ordugâhta kurulan seyyar çarşı.
ARASTE-GÎ f. Süslülük, bezenmişlik, ârâstelik.
A'RAŞ (Arş. C.) Tahtlar. * Çatılar, damlar.
ARAT Bölge, mıntıka. * Avlu.
ARAYENDE f. Düzen verici, süsleyici.
ARAYÎ f. Süsleyicilik.
ARAYİŞ f. Süs, zinet. * Süsleme.
ARAZ İşâret, alâmet. * Tesâdüf, rast gelme. * Kaza. Felâket. Zâtî olmayan hâl ve keyfiyet. * Fls. Herhangi bir cevherin varlığı için zaruri olmayan vasıf. Meselâ: Şekerin beyaz rengi şekerin varlığı için zaruri değildir.
ARAZÎ Araza âit ve mensub. Araza dâir ve ilgili.
A'RAZ (Araz. C.) Arazlar, işaretler, nişanlar, alâmetler. * Tesadüfler. * Hastalık alâmetleri. * Kazalar, felâketler, musibetler.
ARAZAN Rastgele, tesadüfen, tevafukan.
ARAZET Genişlik.
A'RAZİ Ârızî, tesâdüfî, rastgele.
ARÂZİ (Arz. C.) Yerler. Ekilen toprak. Ekilen yerler.
ARÂZİ-İ EMİRİYYE Huk: Beytülmâle mahsus olup devlet tarafından şahıslara dağıtılan yerler. (Tarla, çayır, koru ve emsali gibi.)
ARÂZİ-İ EMİRİYYE-İ MEVKUFE Huk: Sadece hazine menfaatleri veya tasarruf hakları veyahut ikisi de bir hayır cemiyetine ayırılan miri arazi.
ARÂZİ-İ EMİRİYYE-İ SIRFA Huk: Beytülmâle mahsus menfaatleri ve tasarruf haklarından hiçbiri bir cihete verilmeyip devlete ait olan ve şahıslara dağıtılan memleket arazisi.
ARÂZİ-İ GAMİRE Huk: Harap, su baskınına uğramış veya içine henüz çift girmemiş yerler.
ARÂZİ-İ HÂLİYE Boş, sahipsiz bırakılmış topraklar.
ARÂZİ-İ HARACİYE Müslümanlar tarafından fetholunan ve ulul-emir tarafından müslim olmayan eski sahibi elinde bırakılan veya hâriçten müslim olmayanlar getirilerek yerleştirilen arâzi.
ARÂZİ-İ MAHLULE Huk: Araziyi kullananın intikal sahibi mirasçı bırakmaksızın ölümüyle hükümete kalan arâzi-i emiriye.
ARÂZİ-İ MAHMİYE Huk: Beytülmâle ait araziden, koru, mer'a, yol, pazar yerleri gibi halkın ihtiyaçlarına ayrılmış olan arâzi.
ARÂZİ-İ MEFTÛHA Huk: Fetih hakkının taalluk ettiği yerler.
ARÂZİ-İ MEKTUME Huk: Beytülmâle haber verilmeksizin kullanılan mahlul veya müstahik-i tapu araziler.
ARÂZİ-İ MEMLUKE Mülkiyet yolu ile tasarruf olunan yerler. (Mülk, timar toprağı).
ARÂZİ-İ METRÛKE Terk edilmiş, bırakılmış topraklar, araziler.
ARAZİ-İ MEVÂT Huk: Hiç kimse tarafından kullanılmayan ve halka verilmeyen, meskun mahallerden biraz uzakta bulunan taşlık ve kıraç arazi.* İşlenmemiş toprak.
ARÂZİ-İ MEVKUFE Vakfedilmiş yerler. Bir hayır işine devamlı surette tahsis edilmiş yerler.
ARÂZİ-İ MEVKUFE-İ SAHİHA Huk: Arâzi-i memlükeden şartlarına uygun olarak vakfolunan yerler.
ARÂZİ-İ MİRİYE Devlete ait arazi.
ARÂZİ-İ MUHTEKERE Kiracısı tarafından üzerine bina yapılmak veya ağaç dikilmek üzere senelik bir ücret karşılığında kiraya verilen arazi. (Kiracı, kira bedelini her sene arâzi sahibine vererek o arâziyi devamlı sûrette elinde bulundurur.)
ARÂZİ-İ MUKADDESE Mukaddes yerler. Kudsi topraklar.
ARÂZİ-İ MÜBÂREKE Mübarek yer olan Hicaz.
ARÂZİ-İ MÜLKİYE Hükümet arazisi, hükümet toprağı. Hazine arazisi.
ARÂZİ-İ MÜRFAKA Huk: Sokaklarda oturulacak yerler ve caddelerde boş bırakılan kısımlar. Yolculara ait terkedilmiş konak yerleri, kervansaraylar.
ARÂZİ-İ MÜŞTEREKE Huk: Çokları tarafından tasarruf olunan yer.
ARÂZİ-İ ÖŞRİYYE Huk: Ziraat olundukça her sene hâsılatından beytülmâle, beytüssadakaya konulmak üzere, fakirlerin hakkı olan öşür alınan arâziler.
ARAZİŞ f. Hayır ve iyilik yapma. * Tasaddukta bulunmak.
ARBEDE Cidal, kavga, patırtı.
ARBEDE-CÛ Patırtıcı, gürültücü, kavgacı.
ARBEDE-CÛYÂNE f. Kavga çıkartmağa yeltenerek.
ARBEDE-SÂZÎ f. Gürültücülük, kavgacılık.
ARC Mekke ile Medine arasında bir mevzi. * Deve sürücüsü.
ARCA (Müz: Arec) Topal ve aksak kişi. * Sırtlan.
ARCELE Sürü, hayvan topluluğu. * Yayalar cemaati. * At sürüsü.
ARD f. Buğday ve diğer tahıllardan öğütülen un. * Buğdayı değirmen taşına akıtan oluk.
ARDA Vaktiyle bazı çavuşların elde tuttukları uzun değnek. * Nişan almak için dikilen değnek.
ARDA Çıkrıkçı kalemi.
ARD-BİZ f. Elek, un eleği. * Elekle un eleyen kişi.
ARDHALE f. Bulamaç adı verilen yemek.
ARDİN f. Deneme, imtihan, tecrübe.
ARDİYYE Ticaret eşyasının saklandığı yer. * Böyle bir yerde saklanan eşya için ödenen ücret.
ARDTÛLE f. Bulamaç denilen yemek.
ARE Borç olarak alınan veya verilen şey.
AREB Şehir ehli olanlar. * Mide fesâdı.
AREB Çok açıkgöz, en akıllı.
ÂREC f. Dirsek, kolun arka tarafı.
AREC Topallık, aksaklık.
A'REC Topal, aksak.
ARECAN Aksak ve topal kişinin yürümesi.
A'REF Pek ma'ruf, çok bilen. Arif. * Çok anlayışlı, fazla bilgili. * Yelesi ve boynu uzun olan at.
AREFE Kurban bayramından bir evvelki gün.
AREKİYYE Zinâkâr kadın.
AREKREK Aceleci, acul. * Kuvvetli büyük deve.
A'REM Alacalı, benekli (şey).
AREMET Savurmak için dövülüp toplanmış harman.
AREMİDE f. İstirahat eden, dinlenen. Rahat kişi.
AREMREM Kalabalık ordu, çok fazla asker.
AREN Davar ayağında olan kuru kemre. * Yarık. * Bir nesne yumuşak olmak.
ARENC f. Dirsek. * Gidiş, tarz, usül, metod.
ARENDE f. Birşey getiren kimse.
ARENG f. Dirsek. * Dert, keder. * Hile, dubârâ. * Tarz, tavır, üslüb. * Vali, hakim. * Zannolunur ki, galiba, öyledir, benzer gibi bir yakınlık ve benzerlik ifâde eder.
AREOMETRE yun. Sıvıların yoğunluk derecesini ölçmeye yarayan âlet. Arşimet'in keşfettiği kanuna istinad edilerek yapılan bu alet, içi boş cam bir silindir ile bunun üst kısmındaki dereceli bir çubuktan ibarettir.
ARES Hayranlık.
ARESTE f. Süslenmiş, bezenmiş.
ARET f. Dirsek.
ARF (C: A'râf) Rüzgâr. * El ayasında çıkan çıban.
ARF Güzel koku. * Yüksek yer. * Atın yelesi. * Horozun ibiği.
ARFA (Müz: A'raf) Yeleli. * Sırtlan.
ARGO Fr. Bir meslek veya topluluk sınıfı arasında kullanılan özel söz. * Mc: Serserilerin ve külhanbeylerin kullandığı söz veya deyim.
ARGON yun. Kim: A sembolü ile gösterilen renksiz, kokusuz ve tatsız bir gaz. Havada % 1 nisbetinde bulunur.
ARIK Uykusuz kimse, uykusuz olma halindeki.
ARINMAK t. Temizlenmek, pâk olmak.
ÂRIZ Sonradan olan şey. Bir şeyin zâtına ve hakikatına ait ve lâzım olmayıp başka bir varlıktan bazan vâki ve kaim olan. Takılan. Yapışan. * Bir şeyi arz ve takdim edici olan. * Kalın ve geniş bulut. * Ön dişlerin haricindeki onaltı dişin herbiri. * İnsanın yanağı. * Hasta olduğundan dolayı kesilen deve. * Seyrek sakallı kimse. (Bak: İctima-i zıddeyn) * (Arz. dan) Gelen. * Tesadüfî vakıa. * Dağ, bulut. v.s. gibi görmeye mâni olan herşey. * Yanak.
ÂRIZA Sonradan olan, noksanlık. * İsabet eden belâ ve keder. * Bozulma. * Gelip geçici. * Hariçten gelen te'sirle olan. * Bir şeyin olmasına veya görülmesine mâni olan birşey.
ÂRIZAN (Ârız. dan) Geçici olarak. * Tesadüfen, tevafukan, rast gele.
ÂRIZAN İki yanak.
ÂRIZÎ Zâtî ve irsî olmayıp sonradan hâsıl olan. Zâtî ve esastan olmayıp sonradan zuhur ve taalluk eden. Muvakkat, geçici.
ÂRÎ Pâk, pislikten uzak. * Hür.
ÂRÎ Hind-Avrupa dil ailesinden olan ırk veya kimse. * f. Evet.
ÂRİB Halis Arap cinsinden olan.
ÂRİC (Uruc. dan) Yukarı çıkıp yükselen. Çıkıp inen. Uruc eden. * Topal, aksak, noksan.
ÂRİF (İrfan. dan) Bilen, bilgide ileri olan. Aşinâ, vâkıf. Hakkı, hakkı ile bilen. * Sabırlı ve mütehammil. * Çok düşünmeğe ihtiyaç kalmaksızın, tekellüfsüz gördüğünü bilen ve anlayan. * Zevkî ve vicdanî irfan sâhibi olan.
ÂRİF-İ BİLLAH Mürşid, ermiş, evliyâ. Hakkın nuru ile Cenab-ı Hakk'ı bilen. Âlemi, hâdiseleri İlahî feyz ve ilim ile gören veli.
ÂRİF-İ ESRAR İlâhî sır ve hakikatlara vâkıf olan.
ÂRİF-İ MÜNEVVER Nurlanmış ve mesleğinin mütehassısı olmuş ve aklı ile beraber kalbi de nurlanmış âlim. Arif-i Billâh.
ARÎF Çok irfanlı, çok tanınmış, meşhur âlim. * Bir işten iyi anlayan.
ÂRİFAN f. Ermişler. Arifler.
ÂRİFANE t. Arife yakışır surette. Bilene yakışır şekilde. İrfan sahibi olarak.
ARİFLERİN MEZAKLARI Ariflerin zevkaldığı yer ve hususlar.
ARİG f. Kırılma, gücenme. * Kıskançlık, kin, nefret, adavet, düşmanlık.
ARİK Asil haseb ve neseb ehli olan.
ÂRİM İnatçı, kafa tutan.
ARİN Arslanın yerleşip yataklandığı yer. * Ağaçlar. * Et.
ARİR Garip.
ARİS Gerdek. Hacle.
ARİSTATALİS Yunan feylesofu Aristo.
ARİSTO (Doğum : M.Ö. 384) Yunan filozoflarından olup Eflatun'un talebesidir. Mantık, ahlâk, siyaset, iktisad, felsefe kitapları vardır. Ruhun bakiliğine inanırdı. Tecrübeden ziyâde akla fazla kıymet verdiğinden çok yanılmıştır. (Silsile-i felsefenin en mükemmel fertleri ve o silsilenin dâhileri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Fârâbi gibi adamlar "İnsaniyetin gayet-ül gayâtı : (Teşebbüh-ü Bil-vâcib) dir. Yâni Vacib-ül Vücud'a benzemektir." deyip fir'avunane bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak, esbabperest, sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi çok enva-i şirk taifelerine meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında münderic olan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubudiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar...Nübüvvet ise: Gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiyye ile ve secaya-yı hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret-i İlâhiyyeye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlâhiyyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i İlâhiyyeye itimad, ihtiyacını görüp gına-yı İlahiyyeden istimdad, kusurunu görüp afv-ı İlahiyyeye istiğfar, naksını görüp kemâl-i İlahiyyeye tesbihhan olmaktır diye, ubudiyetkârane hükmetmişler.İşte diyanete itâat etmiyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki; ene, kendi dizginini eline almış, dalâletin herbir nev'ine koşmuş. İşte şu vecihteki ene'nin başı üstünde bir şecere-i zakkum neşvünema bulup, âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış. S.)
ARİSTOKRASİ yun. Âlimlerin ve cemiyette en iyilerin iktidarına dayanan hükümet şekli. Tarihte soylu, imtiyazlı, toprak sahibi, zenginlerin hâkimiyetine dayanan hükümet şekli. Bu şekli ile oligarşi veya plütokrasi adıyla da anılmaktadır. İmtiyazlı azınlığın, çoğunluğu idare etmesidir.
ARİSTOKRAT yun. Sınıf farkını kabul eden ülkelerde asil sayılan kimse. Asilzâde sınıfından olan.
ARİŞ f. Anlam, mânâ, kavram, mefhum.
ARİŞÎ f. Manevî. Mânâ ile ilgili.
ARİŞ Samandan yapılan bir çeşit ev. * Çardak, asma çardağı. * Sundurma, takdim ettirme.
ARİYE (Ariyet) Geri verilmek üzere alınan, iğreti. Bir kimsenin geri almak üzere, karşılıksız olarak başkasının faydalanmasına terk ettiği mal. Kullanılmak üzere alınan emanet mal.
ARİYETEN İğreti olarak, emâneten mânasında kullanılır.
ARİYY (C: Erâri) Davar bağlanan yer ve ip.
ARİYYET Ödünç verip almak.
ÂRİZ Azarlayıcı.
ARİZ Ardıç ağacı.
ARİZ Enli, geniş.
ARİZ VE AMİK Enine ve boyuna, genişliğine ve derinliğine, tafsilâtlı şekilde.
ARİZA Büyük bir kimseye hürmetle yazılan veya verilen şey, istirhamnâme, hediye.
ARİZE Sâbit olmak. * Kuvvetli ve muhkem olmak. Bahil olmak.
ARK Ulaşmak.
ARK Tarla ve bostana su akıtmak için açılan yol, cedvel, hark.
ARKA Çadıra diktikleri direk. * Duvar içinde kerpiç ve taş arasına konulan ağaç.
ARKAN Terleme.
ARKEOLOJİ (Bak: Atikiyyat)
ARKES Cem'etmek, toplamak.
ARKÎ Balık avcısı.
ARKUB Ökçe siniri. * Yalan ve kötü söz.
ARM (Arem) İnatçılık, muannitlik. * Kafa tutma.
ARMÂ' Alaca yılan.
ARMADOR İtl. Direk, seren, ip ve yelken gibi şeylerle gemiyi donatan usta.
ARMAN f. Hasret, özleyiş, özleme. * Nedâmet, pişman olma. * Eseflenme, teessüf. * Sıkıntı, rahatsızlık, zahmet.
ARMANÎ f. Müteessif, kederli, üzüntülü. Pişman, nâdim.
ARMATÜR Lât. Fiz: Kuvvet akımını toplu bir hale koymak için mıknatısın kutupları arasına yerleştirilen demir parçası. * Kondansatördeki iki iletken yüzeyden her biri.
ARMAZ Kurbağa yosunu.
ARNAVUT (Rumca ve Arnavutçadan) Balkan yarımadasının batı tarafında oturan bir kavimdir. Osmanlı devrinde, Kosova, İşkodra, Manastır, Yanya vilâyetleridir. Şimdi müstakil bir devlet olup, Türkçede Arnavutluk şeklinde söylenir.
ARR Uyuz hastalığı.
ARRA' Sıtma tutmak, titremek.
ARRADE (C: Arrâdât) Küçük bir çeşit mancınık ki, hareket eden tekerlek üzerine konurdu. * Dişi çekirge.
ARRAF Falcı, kâhin, müneccim. * Hekim. * Göçebe Arab aşiretlerinin örfe vâkıf umumi bilgileri. (Müe: Arrâfe)
ARRAS Gürleyen, şimşek çakan. * şimşekli.
ARRE Câriye. * Uyuz hastalığı.
ARS İki duvar arasında olan duvar.
ARS Şimşekli ve yıldırımlı bulut.
ARSA (C: Arasât) Bina yapılacak boş arazi parçası. Üzerindeki binası yıkılmış veya yapıya tahsis olunmuş yer.
ARSA-İ ÂLEM Alem arsası, dünya meydanı.
ARSA-İ KÂR-ZÂR Muharebe alanı, savaş meydanı.
ARSAT Semer ağaçlarına çakılan ağaç mıh.
ARŞ Bağ çardağı. * Gölgelik. * Kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök. Allahın kudret ve saltanatının tecelli yeri. (Arş kâinatı kaplar. Allah'ın kudreti ve ilmi de herşeyi kaplar.) * Fevkiyyet, ulviyyet. * Arş-ı Alâ, Arş-ı Rahman, Arş-ı İlâhi, Arş-ı Yezdan, Felek-i Eflâk, Felek-i Atlâs, Felek-i Azâm gibi isimlerle Cenab-ı Hakkın izzet ve saltanatından kinaye olarak söylenir. (O.S) (... Arş: Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır. Bu halitada dahil olan İsm-i Zâhir itibarı ile Arş Mülk; kevn, Melekut olur. İsm-i Bâtın itibarı ile Arş, Melekut; kevn, Mülk olur. Demek Arşa ism-i Zâhir nazarı ile bakılırsa; kendisi zarf, Kevn de mazruf olur. İsm-i Bâtın gözü ile bakılırsa; kendisi mazruf, kevn zarf olur. Ve kezâ ism-i Evvel itibârı ile $ âyetinin işâret ettiği kevnin bidayetini içine alıyor. Ve ism-i Âhir itibarı ile $ hadis-i şerifinin ima ettiği kevnin nihâyetini içine alıyor. Demek Arş öyle bir halitadır ki, şu dört isimden aldığı hisseler ile kevn ve vücudun sağını, solunu, üstünü ve altını ihata etmiş olur. M.N.) (... Arş, sakf demektir ki bir binanın veya yerin muhit-i ulvisini teşkil eder. Bir eve nisbetle tavanı, tavanına nisbetle üstündeki çatısı, kubbesi, tepesindeki köşkü, tahtaboşu, cihannüması hep arş medlülünde dahildir. Buna müteferri olarak çadır ve çardak gibi yükselen ve gölge veren her şeye de ıtlak olunur.) (E.T.)
ARŞ-I A'ZAM En büyük arş. Cenab-ı Hakk'ın arşı. (Bak: Arş)
ARŞ-I AZİM (Bak: Arş-ı a'zam)
ARŞ-I BERİN Arş-ı âlâ. Göğün en yüksek tabakası.
ARŞ-I EHADİYET Allahın ehadiyet tecellisinin arşı ve âlemi. Allahın, ehadiyet tecellisini gösteren âlem.
ARŞ-ÜS-SÜREYYA Ülker yıldızının altında yer alan bir yıldız topluluğu.
ARŞA f. Güverte.
ARŞIN f. Bir uzunluk ölçüsü. (68 cm. uzunluk.) Bir kol boyu. Büyük bir adım genişliği. * Zirâ'.
ARŞİDÜK Fr. Avusturya ve Macaristan İmparatorluk hanedanı prenslerine verilen ünvandır ve "Büyük Düka" demektir. Türkçe'de Arşuduka da denmiştir. ARŞİV : Fr. Eski ve tarihçe kıymetli olan resmi kayıt ve kâğıtların saklandığı yer. * Bir mevzu hakkında toplanmış muhtelif vesikaların hepsi.
ARŞİYÂN f. Arş'ın etrafında tesbih ederek dolaşan melekler.
ARŞ U FERŞ (Arş u zemin) Arş ve yeryüzü.
ARŞ U KÜRSÎ (Arş ve Kürsî) Arş ile Kürsî.
ARŞ VE SÜLLEM Delil-i Arşî ve Delil-i Süllemî'den kinâyedir. (Bak: Delil).
ARTAL Akranlarından ve benzerlerinden çok daha iri yapılı olan.
ARTEBE Burun ucu.
ARTEBE Davul.
ARTEL Yoğun, büyük nesne.
ARTEN Bir ot cinsidir ki, debbağlar onunla gön ve sahtiyan dibâgat ederler.
ARTEZİYEN Fr. Burgu gibi bir âletle açılıp su fışkırtılan kuyu.
ARTI Mat: (+) ile gösterilen toplama işaretinin adıdır.
ARUB (C: Urub) Erkeğini seven kadın.
ARUBE Fasih, hatasız arabca konuşmak. Bu kelimenin mastarları: Araben, arâbeten, uruben, urubiyyeten diye de okunur. * Cuma günü.
ARUF Uzun zaman ıztırab, elem çeken.
ARUG f. Geğirme.
ARUGDE f. Öfkeli, kızgın.
ARUN f. İyi vasıflarla meşhur olmuş, güzel huylular.
ARUS Süslenmiş gelin, güveyi. * Güneş. Gök. * Kim: Kükürt.
ARUS-İ CİHÂN Dünya.
ARUS-İ FELEK Güneş.
ARUSÂN-I BÂĞ Tarla çiçekleri.
ARUS-ÜL KUR'ÂN (Bak: Rahmân)
ARUSAN (Arüs. C.) f. Gelinler, yeni evlenmiş kızlar.
ARUSAN-I HULD Cennet hurileri.
ARUSANE f. Geline yakışır şekilde.
ARUSEK f. Küçük gelin. * Yeşil ve pembe dalgalı sedef.
ARUZ Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere etrafındaki nahiye ve köyler. * Edb: Şiirin ahenk ölçülerinden, nazmın vezinlerinden bahseden ilim. Arap, Fars, Türk şiirinde kullanılan vezin ki, hecelerin uzunluk (kapalılık) ve kısalık (açıklık) değerlerine dayanır. * Bir beytin birinci mısraının son kısmı. * Çadırın ortasına dikilen ve ona destek olan kazık. * Tas: Süluk edenlerin karşısına çıkan çok şeyler, birisine ârız olan iş ve ihtiyaç. * Yan taraf. * Yanak. * Yol. * Usûl.
ARUZ KALIPLARI (Bak: Bahr)
ARV Sıtma ve diğer ateşli hastalıklarda gelen ilk titreme. * İş için birinin yanına varma. * Yemişsiz bir çeşit ağaç.
ARVANA Boz dişi deve.
ARVEND f. şan, şeref, ululuk, yücelik, azamet.
ARZ (Erz) Yeryüzü, toprak, zemin, dünya. * Aşağı ve alçak. * Memleket, ülke. * Küre. * İklim. * Davarın ayağının altı.
ARZ-I A'ŞÂRİYE Öşür (onda bir vergi) veren memleket.
ARZ-I BELDE Ast: Herhangi bir bölgenin üstünden geçen arz dairesi.
ARZ-I BELDE TA'YİNİ Ast: Herhangi bir bölgede kutup yıldızı veya diğer yıldızlarla astronomik hesaplar yapmak suretiyle o yerin arzını tayin etmek.
ARZ-I CENUBÎ Cenub arzı. (Güney enlemi).
ARZ-I HARAC Harac veya vergi veren memleket.
ARZ-I MUKADDES Kudsi, mübarek yer. Eski peygamberlerin çok eseri bulunan Kudüs, Filistin. (Arz-ı mukaddes: Temiz yer (arz-ı mutahher) ve mübarek yer demektir ki, Beyt-i Makdis'in bulunduğu yerdir. Vaktiyle birçok enbiyanın makarrı olduğundan böyle tesmiye olunmuştur. Bir rivayete göre İbrahim (A.S.) Lübnan Dağına çıktığı zaman, Allah Teâlâ: "Bak, gözün nereye kadar yetişirse orası mukaddestir ve zürriyetine mirastır." buyurmuştur. Bunun tâyin ve tahdidinde tur yani cebel ve havalisi denilmiş. Dimeşk, Filistin ve Ürdün'ün bir kısmı denilmiş, Arz-ı Şam da denilmiştir. Hz. Musa, Mısır'dan çıktıktan sonra Şamda iskân vadedildiği ve Beni İsrâil'in buna Arz-ı Mevaid dedikleri de söylenmiştir. E.T.)
ARZ-I RUM (Erzurum) Rum memleketi. Şimdiki Anadolu. Anadolunun şarkındaki bir vilâyet adı.
ARZ f. Ardıç adı verilen bir ağaç.
ARZ Bir büyüğe bir şeyi hürmetle vermek. Bir işi büyüğüne hürmetle anlatmak. İzâh etmek. Takdim etmek. Bir kimseye bir şeyi izhar etmek. * Kıymetli bir şeyi diğer bir şeyle değiştirmek. * Bir şeyin birden, âniden meydana gelmesi. * Altın ve paradan gayrı mal, metâ. Bir şeyin uzunluk mukabili olan genişliği. * Bir muamelede aldanmak. * Sağlam insanın hemen ölmesi. * Delirmek. * Coğ: Bir yerin yeryüzünde hatt-ı istivâdan (ekvatordan) olan uzaklığı. * Koz: Bir yıldızın mıntıkatulbürucdan olan uzaklığı.
ARZ-I CEMÂL f. Güzelliğini göstermek. Arz-ı didar da denir.
ARZ-I ENDÂM Boy-pos gösterme.
ARZ-I HÂCET İhtiyacını, muhtaç olduğunu bildirmek.
ARZ-I HÂL Halini arzetme. İstida. Arzuhal.
ARZ-I HÜNER Hüner gösterme, marifet izhar etme.
ARZ-I HÜRMET Hürmetini bildirme. Saygısını gösterme.
ARZ-I İFTİKAR Hacatını arzetme, ihtiyaçlarını meydana koyma.
ARZ-I NEFS Hizmette ve fedakârlıkta nefsini ve kendini ileri sürme.
ARZ-I MAHZAR Bir işin yapılması için, yüksek bir mevkiye halk tarafından topluca verilen dilekçe.
ARZ-I MİNNET Minnet gösterme.
ARZ-I KUDRET Kudret gösterme.
ARZ-I TÂZİMÂT Karşısındakine büyük bir hürmetle takınılan tavır ve hareket.
ARZA şiddet. * Kuvvet.
ARZ f. Sunma, gösterme, takdim etme.
ARZAN Enine, genişliğine.
ARZANÎ Enine, genişliğine olarak.
ARZ-GAH f. Bir şey arzetmek için toplanma yeri.
ARZ-HANE f. İstanbuldaki Topkapı sarayında bulunan Hırka-i Şerif odasının dışında kalan aralık oda.
ARZÎ Genişliğine ait. Bir yerin enine ait.
ARZÎ (Arziye) Toprağa ait ve müteallik. Yere ait, toprakla alâkalı. * Semavî olmayan. Beşerî olan.
ARZÎN (Arz. C.) Arzlar.
ARZİYAT Jeoloji. Dünyanın yaradılışı ile tarih boyunca değişen vaziyetlerini tetkik eden ilim.
ARZİZ f. Kurşun, kalay.
ARZU Meşhur halk hikâyelerinden olan Arzu ile Kamber hikâyesinin kadın kahramanı.
ARZU f. İstek. Dilek. Meyil. Emel. Hahiş.
ARZU-YU BEKA Ebedilik arzusu.
ARZU-YU HİLÂF Muhalefet etme, karşı koyma arzusu.
ARZU-DÂR f. Hevesli, talebli, istekli, arzulu.
ARZU-KEŞ Yürekten isteyen, isteyici.
ARZU-MEND İstekli.
ARZU-MENDÎ f. Taleb, istek, arzu, heves.
ARZU-ŞİKESTEN f. Arzunun olamaması, yerine gelmemesi. Hayâl kırıklığı, inkisar-ı hayâl.
ARZUHAL (Arz-ı hâl) Bir iş için bir makam veya resmi daireye bir iş sahibinin verdiği dilekçe. İstida-nâme.
AS Mersin ağacı.
AS Sansar cinsinden siyah kuyruklu, beyaz tüylü kakum denilen bir hayvan, çok kıymetli olan postu için avlanır.
AS f. Değirmen. (Bak: Asya)
ASA Genişlik. Zuhur, meydana çıkma. Büyük kadeh.
ASA' Yaş olan şey kuruyup katılaşmak.
ASA Değnek. Baston, sopa.
ASA-YI İNKÂR İnkâr değneği. Kabul etmeme.
ASÂ-YI MUSÂ Hz. Mûsânın (A.S.) Asâsı. * Kafir sihirbâzları Cenab-ı Hakkın izniyle mağlub eden ve taşa vurduğunda hemen Cenab-ı Hakkın izni ile su çıkaran Hz. Mûsânın (A.S.) mucizeli değneği. Bu mucizeye teşbih olarak, her bir zerrede ve her şeyde Allahın (C.C.) varlığını, birliğini ve kudsi sıfatlarını isbat ederek imân âb-ı hayatını gösteren ve bununla kâfirleri mağlub eden, ehl-i mekteb ve ehl-i felsefeye çok lüzumu bulunan Risale-i Nur külliyatından bir eserin adı.(... Kur'andan tavr-ı kalbe ilham edilen Asâ-yı Musa gibi, mânevi bir asâ ihsan edilmiştir. Bu asâ ile, kitab-ı kâinatın herhangi bir zerresine vurulursa, derhâl mâ-i hayat çıkar. Çünki, müessir ancak eserde görünebilir. Mânevi asansör hükmünde olan murâkabeler ile mâ-i hayatı bulmak pek müşküldür. Vesaite lüzum gösteren ehl-i nazar ise, etraf-ı âlemi arşa kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o uzun mesâfede hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlub olup caddeden çıkmamak için, pekçok bürhanlar, alâmetler, nişanlar lâzımdır ki yolu şaşırtmasınlar. M.N.)
ASA f. (Gibi) manasına gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Teşbih edatıdır.)
BERK-ÂSÂ şimşek gibi. Berk gibi.
CENNET-ÂSÂ Cennet gibi.
ASA f. Esneme. * Vakar, ciddilik. * Süs, zinet.
ASÂ (Fiil veya harftir) Ümid veya korku bildirir. Şek ve yakin manalarına delalet eder; (ola ki, şayet ki, meğer ki, olur, gerektir) manalarına gelir. (Kâde) $ fiiline benzer. Ekseri, (lâkin) (leyte) mânasına temenni için kullanılır. Hitab-ı İlahî kısmında yakîn ve vücubu ifade eder.
A'SA (Asâ. C.) Değnekler, sopalar, bastonlar.
ASÂB Geyik, gazâl.
ASAB Sinir. Damar.
A'SÂB (Asab. C.) Sinirler. Damarlar.
A'SÂB-I GÛŞ Kulak sinirleri, kulaktaki sinirler.
A'SÂB-I MUHARRİKE Hissi, duyguyu vücuttaki haber merkezine bildiren sinirler. Hareket ettirici sinirler.
ASABE Kuvvet, şiddet. * Bir tek sinir. * Baba tarafından akraba olanlar. * Bir kimseye yardım ve takviye eden akrabası takımı. * Fık: Eshab-ı Feraiz, hisselerini aldıktan sonra geri kalanı, terekeyi alan kimse. (Babası ve evladı olmayan kimseye vâris olan.)
ASABİ' (Usbu'. C.) Parmaklar.
ASABÎ Sinirli. Öfkeli.
ASABİYY-ÜL-MİZAC Yaradılışça sinirli olan kimse. Yaradılışı itibâriyle asabi, hırçın, öfkeli olan.
ASABİYYET Sinirlilik. Fart-ı gayret. İmân ve İslâmiyeti, kendi akrabasını, vatanını, din veya milliyetini müdâfaa etmek gayreti. Hamiyyet.
ASABİYYET-İ CAHİLİYYE İslâmiyetten evvelki câhiliyyet asabiyyeti. Menfi milliyet. Irkçılık, yani, aşırı derecede kendi kavim ve kabilesini koruma ve iltizam gayreti.(Asabiyyet-i cahiliyye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkeb bir mâcundur. Bunun için menfi milliyetçiler, milliyeti mâbud ittihaz ediyorlar. Hamiyyet-i İslâmiyye ise, nur-u imândan in'ikâs edip dalgalanan bir ziyadır. M.N.)
ASABİYET-İ KAVMİYE Vatanperverlik. Menfi milliyetçilik, Asabiyet-i câhiliye, asabiyet-i milliye, asabiyet-i nev'iyye gibi tabirler de aynı mânayı ifâde eder. (Bak: Asabiyet-i Câhiliyye).
ASABİYYETEN Asabi olarak. Sâde kendi milliyetini, soyunu sevmekle.
A'SAC Saçları alnı üzerine dökülmüş.
ÂSAD (Esed. C.) Esedler, arslanlar.
ASAF Süleyman Peygamberin (A.S.) veziri. Vezir. * Bir ot ismi.
ASAFÂNE f. Bir vezire yakışır surette ve hâlde.
ASAFİR (Usfur. C.) Serçe kuşları.
ASAF-REY Düşüncesi Asaf'ınki gibi akıllıca olan vezir.
ASAGİR (Asgar. C.) Şeref ve itibar bakımından küçük olanlar. Çok küçük şeyler.
ASAGİR Ü EKÂBİR f. İtibar ve mevkice küçükler ve büyükler.
ASAH (Bak: Esahh)
ASAHİB (Ashab. C.) Sahibler, sahib olanlar. Ashablar.
ASAİB Cemaatler, tayfalar. * Başa sarılan sargılar, nesneler.
ASAK Darlık. * Hurma budağının yaramazı.
ASAK Ucuzluk.
ASAKİR (Asker. C.) Askerler. Erler.
ASÂKİR-İ BAHRİYYE Bahriyeliler. Deniz askerleri.
ASÂKİR-İ BERRİYYE $ Kara askerleri.
ASÂKİR-İ MUNTAZAMA Ordu askeri.
ASÂKİR-İ MUVAHHİDÎN Allahın birliğine inanan askerler. İslâm ordusu.
ASAL (Asil. C.) İkindi ve akşam arası mânasına, öğleden geceye kadar olan müddet. * Zamanlar ve vakitler.
ASAL Ahlâk. Karakter. * Alâmet, işaret, belirti.
ASAL f. Temel, kök.
A'SAL Dişinin ucu eğri olan.
ASAL (C: Asâl) Davarın kuyruğu devrik olmak. * Bağırsak.
ASALAK Başka hayvan veya bitkilerin üstünde yaşayan ve onlara zarar veren hayvan veya bitki. Parazit. * Mc: Başkalarının sırtından geçinen kimse.
ASALE Bal peteği, petek.
ASALE Zehiri çok tesirli ve korkunç olan yılan.
ASALET Temiz soyluluk. Soy sop temizliği. Köklülük. * Rüsuh. * Metanet. Necabet. Zâdegânlık. * Kendi işi için bizzat ve kendisi nâmına hareket. * Edb: Yazıda veya sözde bayağı tâbirlerin bulunmaması.
ASALETEN Vekil olmayış. Kendi işini kendi namına bizzat kendisi yapmak üzere. Kendi nâmına olmak üzere.
ASALETLÛ Asâletli, soy ve neseb sahibi, necib, asil. * Osmanlı İmparatorluğu zamanında resmi yazışmalarda büyükelçilere, Hristiyan büyüklerine, devlet adamlarına ve prenslerine denirdi.
ASALİT Koyu, sahin.
A'SAM (Usme. C.) Ön ayakları beyaz olan at, geyik veya koyun.
A'SÂM-ÜL YÜMNÂ Sağ ayağı beyaz olan at, geyik veya koyun.
ASAM (İsm. C.) Günahlar.
ASAMM Sağır. * Sert, katı. * Güç, tahammül edilmez. * Gr: Muzaaf olan fiil. (İkinci veya üçüncü harf-i aslisi şeddeli olan fiil)
ÂSÂN f. Kolay. Suhuletli. Yesir. * Bükülmüş ipin her katı.
ÂSÂNÎ Suhulet, kolaylık.
ASAR Toz. * Sığınak. * Atiyye, hediye.
ASÂR Fakirlik. * Güçlük. * şiddet.
AS'AR Çok kibirli, mağrur. * Çarpık suratlı, eğri yüzlü, eğri boyunlu.
ASAR Vazifeler. * Yükler. * Cürümler. Kabahatler.
ÂSÂR Öç almalar. İntikamlar. * Eserler. * İzler. Nişanlar. Abideler. * Âdetler.
ÂSÂR-I ATİKA Eski eserler.
ÂSÂR-I EDEBİYYE Edebî değeri olan eserler.
ÂSÂR-I MATBUA Tabedilmiş basılmış olan eserler.
ÂSÂR-I MERGUBE Muteber ve rağbet kazanmış olan eserler.
ÂSÂR-I SAN'AT Sanat eserleri.
ASÂR Kurumayıp daima sulanır çıban.
ASÂR Yağcı, yağ satıcısı.
A'SAR (Asr. C.) Asırlar. Yüzyıllar.
A'SÂR-I SÂLİFE Geçmiş yüzyıllar. Geçmiş asırlar.
ASARAN (Bak: Asrân)
ASARE Anber ve misk gibi şeylerin kokması.
ASARE f. Sayı, hesab.
ASARİM (Asrâm. C.) Çadır toplulukları. Ayrı ayrı küçük insan grupları.
AS'AS (C: Asâis) Bir yerin adı. * Kurt, zi'b. * Kirpi.
AS'AS Kumdan yığılmış tepe. * Fesâd.
AS'ÂS Gece çok gezip dolaşan kimse. * Kurt.
AS'ASE Oturak yerin yumuşağı. * Helâk olmak. * Fesâd etmek.
AS'ASE (Is'as) Yönelme. Arka çevirme. * Gece karanlığı gelmeğe başlamak veya gitmek. * Bulutun yere yakın olması.
ASAT Binâ.
ASATIB (İstabl. C.) Ahırlar.
ASAY f. Gibi. (Bak: Asâ)
ASAYİŞ f. Emniyet, güvenlik, korku ve endişeden uzak hâl. Kanun, nizam hakimiyeti. İnsan cemiyetlerinde iktidar, hâkimiyet, bir zümrenin, bir sınıfın elinde olmaktan kurtulamamasından ve bir kısım insanlarca yapılan, istedikleri zaman değiştirilen kanunlara diğer insanların saygısı temin edilemediğinden asayişin sağlanması gittikçe güçleşmektedir. Çağımızda maddeci düşünce ile yetişen insanlar ancak baskı tedbirleriyle itaat altına alınmağa çalışılıyor. Böylece kapitalist ülkelerde oligarşik diktatörlük, sosyalist ülkelerde sınıf diktatörlükleri kurularak insanlar köleleştirilmektedir. İslâmda ise iktidar Allah'ındır, mülk de Allah'ındır. İnsan insanın kulu, kölesi değildir. Sınıf ve zümre diktatörlüğü yoktur. İnsan insan karşısında hür, Allah karşısında kuldur ve herkes hukukta birbirine eşittir. İdareciler hakkın ve halkın hizmetkârlarıdır.(... Bu millet ve vatan, hayat-ı içtimaiyesi ve siyasiyesi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halâs olmak için beş esas lâzım ve zaruridir. Birincisi: merhamet; ikincisi: hürmet; üçüncüsü: emniyet; dördüncüsü: haram ve helâli bilip haramdan çekilmek, beşincisi: serseriliği bırakıp itaat etmektir. İşte Risale-i Nur, hayat-ı içtimaiyeye baktığı vakit, bu beş esası te'min edip, hem asâyişin temel taşını tesbit ve te'min eder. K.L.)
ASÂYİŞ-BERKEMÂL Rahat ve huzur te'min edilmiş.
ASÂYİŞ-CU f. Rahat ve huzur arayan. Asâyiş isteyen.
ASÂYİŞ-PERVER f. Asâyiş taraftarı. Sükûnet, rahat ve huzur isteyen.
ASÂYİŞ-PERVERÂNE f. Rahat, huzur ve asâyiş taraftarına yakışacak şekilde.
ASB Bağlamak. * Sağlam olarak dürmek. * İmâme, sarık. * Yemen'de yapılır bir nevi kumaş. * Firavun atı adı verilen bir deniz canavarının dişisi. * Kurumak. * Kızarmak. * Sarmaşık. * Sargı, bağ. * Mendil.
ASBAB (Sabeb. C.) Çukur yerler.
ASBAG Alnı veya kuyruğunun ucu beyaz olan at. * Kuyruğunun ucu beyaz olan kuş.
ASBAG (Sıbg. C.) Boyalar.
ASBAH (Subh. C.) Sabahlar.
ASBAN f. Değirmenci. Değirmen sahibi.
ASBANÎ f. Değirmencilik.
ASBAR (Sıbr. C.) Akbulutlar.
ASBEST yun. Oldukça yumuşak ve ateşle hususiyeti değişmeyen lifli bir madde.
ASC Gezi topluluğu.
ASCED Halis, karışıksız altın.
ASCEL Karnı büyük olan kimse.
ASD Cimâ etmek. * Döndürmek. * Bozmak.
ASDA (Sadâ. C.) Sadâlar, sesler.
ASDAF (Sedef. C.) Sedefler.
ASDAG Perâkende olmak.
ASDAG (Sudg. C.) Tıb: Şakaklar, yüzdeki şakaklar.
ASDAGAN Tıb: Kollarımızdaki nabız damarları.
ASDAK (Sıdk. C.) Samimi şeyler.
ASDER Omuz, menkıb.
ASDİKA Sâdıklar. Sabık ve sadık dostlar. * İçi dışına, sözü işine uygun olanlar.
ASED Cimâ etmek. * İp bükmek.
A'SEF Zulmedip zorla birşey alan.
ASEF (Asf) Büyük kadeh. * Bir şeyi almak. * Yoldan çıkmak. Zulüm eylemek. Körü körüne gitmek. * Birisini istihdâm eylemek. Irgatlık etmek, tarlada işçilik etmek. * Ölüm. (Kamus'tan alınmıştır.)
A'SEL Eğri olan şey. Eğri dişli veya bacaklı kimse.
ASEL Bal. Şehd. * Tatmak. * Su akarken yüzünde hâsıl olan kabarcık. * Cennette bir su.
ASEL-İ MUSAFFA Süzme bal.
ASELAN Süngü titrediğinden acı çekmek. * Boynunu uzatıp sür'atle gitmek.
ASELBENT Tıbda ve kokuculukta kullanılan bir reçinedir ve aynı adla anılan ağacın kabuklarının çizilmesiyle elde edilir.
ASELÎ Bal gibi sarı renkte olan. * Yahudilerin ayırdedilmek için, omuzbaşlarına taktıkları sarı kumaş parçası. * Eskiden kullanılan bir kumaş çeşidi.
ASELİYYET Bal hâli.
ASELLAK Deve kuşunun erkeği.
ASEM Kesbetmek. Kazanmak. çalışmak. * Dirsekten itibaren elin kuruyup çolak ve eğri olması. * Ayağın topuktan kuruyup eğilmesi ve aksak olması.
A'SEM Eli bileğinden kurumuş kimse.
ASEMM Çok sağır.
ASEMSEM Kuvvetli, büyük deve.
ASEN Tütün, duhan.
ASENN Koltuğu kokan kişi.
ASER Solak kimse, solaklık.
A'SER Çok zor ve çetin olan, dayanılması çok zor. * Solak.
ASERAT Sürçmeler, yanılmalar. * Ayak kayması.
ASERE Kanat teleklerinden evvel, ucunda olan beyaz telekler.
ASES Asâyişin muhafazası için geceleri dolaşan ve şimdiki polis vazifesini gören memurlar.
ASESBAŞI Osmanlı İmparatorluğunun eski devirlerinde polis müdürü.
ASEV (Asven) Serkeşlik. Taşkınlık, serserilik.
ASEVSEL Azâsı gevşek kimse.
ASF Büyük kadeh. * Zulüm ve zorla bir şeyi almak.
ASF Zulüm. Haksızlık. * Can çekişme. * Emek çekip kâr kazanma. * Bir tarafa eğilme. * Sür'atle gitme. * Rüzgârın kuvvetle esmesi. * Taze ekin yaprağı.* Ekin taze iken biçme.
ASFAD (Safed. C.) Suçluların el ve ayaklarına takılan kelepçeler.
ASFAF (Saff. C.) Saflar, hatlar.
ASFALT yun. Siyah renkte şekilsiz bir bitüm.
ASFAR Sıfırlar. Boş şeyler.
ASFENCAH Akılsız, ahmak adam.
ASFER Sarı, uçuk benizli. Soluk. * Kızıl. * Islık çalan.* Bomboş şey.
ASFİYA Sâfiyet, takvâ ve kemâlât sâhibi ve Peygambere (A.S.M.) vâris olup, onun meslek ve gayelerini ihyaya ve tatbike çalışan muhakkik zatlar. (Derece-i şuhud derece-i iman-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yani : Yalnız şuhuduna istinad eden bir kısım ehl-i velâyetin ihatasız keşfiyatı, Verâset-i Nübüvvet ehli olan Asfiya ve Muhakkikinin şuhuda değil, Kur'ana ve vahye, gaybi; fakat sâfi, ihatalı, doğru hakaik-i imaniyelerine dâir ahkâmlarına yetişmez. Demek bütün ahval ve keşfiyatın ve ezvak ve müşâhedâtın mizanı : Kitab ve sünnettir. Ve mehenkleri Kitap ve Sünnetin desâtir-i kudsiyeleri ve Asfiya-i muhakkikinin kavanin-i hadsiyeleridir.M.)
ASFİYA-İ MUHAKKİKÎN Hakikatı tam araştıran, delillerle isbat eden, ilim ve fazilette terakki etmiş olan büyük İslâm âlimleri.
ASFİYA-İ MÜDEKKİKÎN İslâmî hakikatların tetkik ve bilinmesinde çok dikkatli ve sâdık olan büyük İslâm âlimleri.
ASGA Öğrenmeğe çok hevesli. * Çarpık suratlı.
ASGAR En küçük. Daha küçük.
ASGARAN Kalb ile dil
ASGARÎ En az. En küçük.
ASGÜN Hazar Denizi'ne verilen bir isim.
ASHÂB (Eshâb) (Sahib. C.) Arkadaş olanlar. Sahip olanlar, kullanma yetkisine sahip kişiler. * Halk, ahali. * Sahabeler, yani Peygamberimiz Hz. Muhammed'i (A.S.M.) görmüş ve mü'min olarak ona ve onun mesleğine bağlı kalmış olan zatlar. Bu kişiler, insanlık, doğruluk ve her türlü faziletlerde en ileri seviyede bulunan şahsiyetlerdir.Onlar Peygamberimizi (A.S.M.) her an yakın alâka ile takip ederler ve O'na, her cihetle ittibaa çalışırlardı. Dâima sıdk ve sadakatten, doğruluk ve faziletten ayrılmamak cehdi içinde idiler. İslâmiyetin neşir ve tâmimi için her çeşit fedakarlıktan çekinmezlerdi. Risale-i Nur Külliyatından Mektubat isimli eserde denildiği gibi: "Âl ve Ashâb nâmında bu zevat-ı kirâm, nev-i beşerin enbiyadan sonra ferâset ve dirâyet ve kemâlâtla en meşhur, en muhterem, en nâmdar, en dindar ve en keskin nazarlı tâife-i azimesi" dirler.(R.A.)
ASHÂB-I BEDİR Hz. Peygamber (A.S.M.) ile Bedir muharebesinde bulunan sahâbeler (R.A.)
ASHÂB-I CENNET Cennet ehli. Cennetlik olanlar, Cennetlik oldukları ümid edilenler veya cennete gidecekleri müjdelenmiş olanlar. (Bak: Aşere-i Mübeşşere)
ASHÂB-I DEVLET Devlete mensub olanlar. Devlet adamları.
ASHÂB-I EYKE (Ashâb-ı Leyke) Şuayb'ın (A.S.) Allah tarafından kendilerine gönderildiği kavmin adı. Yerleri ağaçlı olduğundan bu isim verilmiştir.
ASHÂB-I FERÂİZ Mirascılar. Ölen kimsenin malında hissesi olan akrabâları.
ASHÂB-I FİL İslâmiyetten önce Kâbe-i Muazzamayı tahrib için Mekke'ye hücum eden Habeş ordusunun ismi ( Önlerinde fil bulunduğundan, zırhlı vasıtalar gibi ondan faydalandıklarından bu isim verilmiş olduğu nakledilir.
ASHÂB-I GÜZİN Mümtaz ve en meşhur sahâbeler.
ASHÂB-I KALEM Kalem ashabı. Memurlar.
ASHÂB-I KALİB Bedirde öldürülüp kuyuya atılmış olan müşrikler.
ASHÂB-I KEHF Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'da bahsi geçen ve devirlerinin zâlim padişahından gizlenerek ve onun şerrine âlet olmaktan çekinerek, beraberce bir mağaraya saklanıp, Rabb-ı Rahimlerine (C.C.) sığınan, dindar ve makbul büyük zâtlar. İsimleri rivâvette şöyle sıralanır: Yemlihâ, Mekselinâ, Mislinâ, Mernüş, Debernüş, Sâzenüş, Kefeştatâyüş. Kendilerine sâdık köpeklerinin adı da Kıtmir'dir.
ASHÂB-I KİRAM Hz. Muhammedin (A.S.M.) Ashabı, sahabeleri.
ASHÂB-I MATLUB Huk : İflâs hâlinde bulunan şahsın, kanuni alacaklılarının yekûnü.
ASHÂB-I MEŞ'EME Uğursuz, kötü, dine muhalif olanlar.* Solak, sol tarafta, alçak mevkide bulunanlar.
ASHÂB-I MEYMENE Dinen ihtiram mevkiinde bulunan yüksek haysiyet sahibleri. Hayırlı kimseler.
ASHÂB-I RESS Kur'anda bahsi geçen bir kavim adıdır. Kimler oldukları kati bir şekilde tesbit edilemiyor. Râvilerin ekserisi, peygamberlerine isyan eden ve onu öldürüp kuyuya atan, bundan dolayı da Cenab-ı Hakkın helâk ettiği bir kavim olduğu hakkında ittifak etmektedir. (Furkan Suresi, 38 inci Ayet)
ASHÂB-I RIDVÂN Cenab-ı Hakkın rızâsıyla müjdelenen sahâbeler. (R.A.) (Bak: Bi'at-ı Rıdvan)
ASHÂB-I SUFFA Suffa ehli. Bunlar, Hz. Peygamberin (A.S.M.) mescidine bitişik üstü örtülü, etrafı açık bir yerde otururlardı ve orada yaşarlardı. Bu zatların yaşayışları ve hâlleri din hizmeti, hayatı bakımından büyük değer taşımaktadır. Bütün hayatları Peygamberimiz'in (A.S.M.) yanında bulunarak Kur'ânın en yüksek derslerini alır, öğrenirler ve öğretirlerdi. İslâmiyeti öğrenmek, öğretmek ve yaymak için her türlü şahsi menfaatlerini terkederek tam bir İslâm fedaisi olarak yaşarlardı. Bunlar evlenmezler ve dünya işleriyle uğraşmazlardı. Ashab-ı Suffa'nın bu hizmetleri sebebiyle ve bu çok büyük fedakârlıkları vesilesiyle İslâmiyet az zamanda çok yayılmış ve kökleşmiştir. Peygamberimiz'in (A.S.M.) hadis-i şerifleri mükemmel bir şekilde muhafaza altına alınmış ve zamanımıza kadar hatta kıyamete kadar sağlam bir şekilde devam etmesi sağlanmıştır.Bu Ehl-i Suffa'nın ahvâli Kur'an-ı Kerim hizmetine ilk ve en mühim başlangıç olduğu ve herkese büyük ibret ve ders teşkil edeceği için, Sahih-i Buhâri Tercemesi Yedinci Cildinin 62 ve 63 üncü sahifelerindeki alâkalı kısmı naklediyoruz: "Suffa, Kamus Müterciminin dediği gibi ve hepimizin bildiği veçhile, eski yerlerdeki "sed", "seki" gibi yüksekçe eyvana denir. Lisanımızda tahrifle "sofa" tâbir olunur. Ehl-i suffa buna izâfe edilmiştir. Ashâb-ı Suffa; aileden cüdâ, gaile-i dünyeviyeden âzâde ve bütün mânası ile feragatkâr bir hayata mâlik olan bir zümre-i mübârekenin ekseri vakitleri Resül-i Ekremin (A.S.M.) huzurunda geçerdi. Dâima Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ahz-ı feyz ederlerdi. Taraf-ı Peygamberiden tâyin buyurulan muallimler mârifetiyle de kendilerine Kur'ân tâlim edilirdi. Bunlardan yetişenler müslüman olan kabilelere tâlim-i Kur'ân için gönderilirdi. Bu cihetle bunlara "Kurrâ" denilirdi. Bu suffaya da "Darul-Kurrâ" demek en münâsib bir isimdir. Nur-u Kur'an'ın "lemhat-ül basar" denilebilecek derecede az bir zaman zarfında âfâk-ı âleme intişar etmesi, bu ilim ocağının yetiştirdiği güzideler sâyesinde müyesser olmuştur. Mütevâzi ve fakat çok feyyaz olan dörtyüz, beşyüz raddesinde dâimâ Kur'ân ile, icâbında gazâ ile meşgul olan bir irfân-ı Kur'ân ordusu bulunuyordu. İçlerinden teehhül edenler kadro haricine çıkardı. Fakat, yenileri ile ikmal edilirdi. Burası bütün mânası ile leyli ve meccâni bir dâr-ul-ilim idi. Müdâvimleri ne ticaretle, ne bir san'at ve harâsetle iştigal etmezdi. Maişetleri taraf-ı risâlet-penâhiden ve ağniyâ-ı ashâb tarafından te'min edilirdi. Bu hakikatı, Ehl-i Suffa'nın mübarek simâlarından birisi olan Ebu Hureyre (R.A.) kendisinin çok hadis rivâvet ettiğinden şikâyet edenlere karşı verdiği şu müskit cevabında pek güzel ifâde etmiştir: "Benim kesret-i rivâyetim çok görülmesin; muhacir kardeşlerimiz çarşıdaki, pazardaki ticaretleri ile, "Ensar" kardeşlerimiz de tarlalardaki, bahçelerdeki ziraatleri ile meşgul bulundukları sırada, Ebu Hureyre, Peygamberin (A.S.M.) mübârek nasihatlerini hıfzediyordu..." demişti.Resul-i Ekrem (A.S.M.) Ashâb-ı Suffa'nın maişeti ile, tâlim ve terbiyesi ile pek yakından alâkadar olurdu. Hattâ saadet-hâneleri ihtiyacatı ile ikinci derecede meşgul bulunurdu. Bir kerre Hz. Fâtıma (R.A.) el değirmeni ile un öğütmekten usandığından şikâyet ederek bir hizmetçi istediğinde, Resül-i Ekrem (A.S.M.) - "Kızım! Sen ne söylüyorsun?... Henüz Ehl-i Suffa'nın maişetini yoluna koyamadım" buyurmuştu.Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hiç bir mev'izaları, hiç bir hitâbeleri yoktur ki, bunun irâdı sırasında Ashâb-ı Suffa orada hazır bulunmasın, dinleyip, hıfzederek diğer ashâba nakletmesin... Bu suretle ahkâm-ı İslâmiyyenin hıfz ve naklinde Ehl-i suffanın pek müstesna te'sirleri görülmüştür.İçlerinde Ebu Hureyre (R.A.) gibi müstesnâlar yetiştiği gibi, ilmi varlık göstermiyenler de vardı. Fakat, hangi türlü tedris gösterilebilir ki, umumi surette böyle sihir-âmiz bir feyz verebilmiş olsun.."Hak Dini Kur'ân Dili Cilt 2, sahife: 939, 940, 941 de de şu izahat vardır:"Bir gün Resul-i Ekrem (A.S.M.) Ashâb-ı Suffa'nın başlarında durmuş, hallerini nazar-ı tetkikten geçirmişti. Fakirliklerini, çekmekte oldukları zahmetlerini gördü ve kalblerini tatyib edip onlara buyurdu ki: - "Ey Ashâb-ı Suffa! Sizlere müjdeler olsun ki; her kim şu sizin bulunduğunuz hâl-ı sıfâtta ve bulunduğu halden râzı olarak bana mülâki olursa, o benim refiklerimdendir... "
ASHÂB-I SUYÛF Bizzat harbe iştirak edip kılıçları ile cihad edenler.
ASHÂB-ÜŞ-ŞİMÂL Amel defterleri sol taraflarından verilecek olan cehennemlik kimseler. Solcular.
ASHÂB-I ŞUHÛD (Bak: Ehl-i Şuhûd)
ASHÂB-I TAHRİC (Bak: Tahric)
ASHÂB-I UHDÛD Cenab-ı Hakka imân ve itâat edenleri çukurlara doldurup yakan veya sopa ile döven, fir'avn gibi zâlim kimseler.
ASHÂB-I YEMİN Ahid ve yeminlerinde sebât edenler. Kendi kazançlarından ziyâde Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve ikrâmına kavuşacakları ümid edilenler. Allah'a itâatleri ve amelleri iyi olup ahirette amel defterleri sağ taraftan verilecek olanlar. Sağcılar. Mukaddesatçılar. Kur'an ve İmân yolunda Allah (C.C.) için çalışanlar ve bunlara taraftar olanlar. Sağlam ve helâl dâiresinde çalışan kimseler. Cennetlik olanlar.
ASHAME Peygamberimizin zamanında Müslümanlığı kabul eden Habeş Necaşisinin ismi.
ASHAR Saçı kızıl adam. Kırmızı tüylü hayvan.
ASHAR (Sıhr. C.) Evlenme neticesinde akraba olan erkekler. (Kayınbiraderler, kayınpederler, güveyler.)
ASHEB Tüyünün üstü kızıl, içi beyaz olan deve.
ASIF(E) (C.: Asıfât) Şiddetli rüzgâr, sert fırtına. (Bak: Asf)
ASIFAT (Asf. C.) şiddetli rüzgârlar.
ASIL (Bak: Asl)
ASIM Kendisini günahlardan men'edip pâk ve ismetli tutan, koruyan, men'eden.
ASIMA Medine şehrinin diğer bir ismi.
ASIR (Bak: Asr)
ASİ Uygun, elverişli.
ASİ Çok isyan eden, çok isyancı.
ÂSİ İsyan eden. Emirlere itâat etmeyen. * Günah işleyen. * Meşru idâreyi tanımayıp baş kaldıran.
ÂSÎ Hurma salkımı.
ÂSİ Doktor, cerrah, tabib. * f. Kederli, hüzünlü.
ASİB Dolmuş bağırsak. * Katı nesne, şedid. * Şiddetli sıcak, çok sıcaklık. * Talihsizlik.
ASİB Dağ, cebel. * Kuyruğun bittiği yere "asib-ü zeneb" derler.
ÂSİB f. Musibet, belâ, âfet, felâket. * Çarpışma.
ASİB-İ RÜZGAR Zamanın belâsı.
ASİB-RESAN f. Zarar veren, musibete atan, belâya düşüren, felâkete sevkeden.
ASİD Başında bir zahmet olup boynunu döndüremeyen ve eğilemeyen, burnundan sümüğü akan deve.
ASİDE Bulamaç adı verilen yemek.
ASİF (C.: Usefâ) Para ile tutulan işçi, yevmiyeci, gündelikçi.
ASİFE Buğday ve arpa başağını örten yapraklar.
ÂSİL (C.: Avâsil-Usûl) Kovandan bal alan kişi. * Yürürken aceleden yele yele yürüyen kimse.
ASİL Esas. Yedek olmayan. * Köklü. * Edebli, soylu. * Fık: Muamelâtta kendi nâmına hareket eden. * Akşam vakti. * Ölüm, mevt.
ASİLÂNE f. Asil olanlara yakışır şekilde. Asil ve neseb sahibine lâyık.
ASİLE (C.: Asâil) Bir şeyin tamamı, bütünü. * Öğleden sonranın son kısmı, akşam üzeri. * Ölüm, mevt.
ASİL-ZADE f. Sülâlesi ve ailesi görgülü, temiz ve asil olan.
ASİL-ZÂDEGÂN (Asil-zâde. C.) Asilzâdeler, soylu kişiler.
ASİM Engel, mâni, muhafaza eden.
ASİM Günahkâr. Günah işleyen.
ASİME f. Akılsız, şaşkın, sersem.
ASİME-GÎ f. Akılsızlık, şaşkınlık, sersemlik.
ASİME-SÂR f. Kafası karışık.
ÂSİN Pis kokulu. Bozulup kokan su.
ÂSİR Bir efsaneyi rivayet eden.
ASÎR Üsâre. Özsu. * Bir maddenin sıkılmış suyu. * Suyu alınmak için sıkılmış şey.
ÂSİR Ayağı kayan.
ASİR Ağır. Zor. Güç. Müşkül. Düşvâr.
ASİR Karmakarışık. * Bitişik komşu.
ASİR(E) Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan.
ASİRE Üzerine bir yıl geçtiği hâlde hâmile olmayan dişi deve.
ASİRE (C.: Asirât) Hayvanın ayağının arasına takılan köstek.
ASÎRE Cibre, posa.
ASİSTAN Fr. Profesör veya hekim yardımcısı.
ASİT Fr. Terkibindeki hidrojenin yerine element alarak tuz meydana gelmesine sebep olan ve mavi turnusolü kırmızıya çevirmek hâsiyetinde hidrojenli birleşik hamız.
ÂSİTAN f. Kapı eşiği. * Dergâh. * Tekke.
ÂSİVEN f. Şaşkın, sersem, aklı dağınık.
ÂSİYÂ f. Su değirmeni.
ASİYÂ-BÂN f. Değirmenci, değirmen sahibi.
ASİYÂ-GER f. Değirmen yapan, değirmenci.
ASİYÂ-SENG f. Değirmentaşı.
ÂSİYE Kederli, hüzünlü kadın. * Sütun, kolon, direk. * Hz. Musa'yı (A.S.) Nil nehrinden çıkararak büyütüp yetiştiren kadın. Firavunun zevcesinin ismi.
ASK Lâzım olmak, lüzumlu olmak.
ASKA' Atların ve kuşların başının ortasında beyazlık olanı. * Kanarya kuşu.
ASKÂ' (Suk. C.) Çeşme duvarlarının bölmeleri.* Bölgeler.
ASKABE Küçük salkım.
ASKALÂN Şam diyârında bir şehrin adı. ("Arûs-üş Şam" da derler.)
ASKALE Serap fazla olmak.
ASKAR Üzüm şırası.
ASKAT (Uydurukça kelimedir.) (Bak: Vâhid-i kıyasî)
ASKER (C.: Asakir) Devlet ve memleketin muhafazası için ücretli veya ücretsiz olarak veya kur'a ile toplanarak hazır bulundurulan ve resmi elbise giyen silahlı adamlar topluluğu. Er, leşker, nefer.
ASKER f. Devredici, seyyar.
ASKERE Şiddet. * Asker hazırlamak.
ASKER-GÂH f. Asker kampı, askeriyeye ait kamp.
ASKERÎ Askere veya askerliğe ait, askere mahsus.
ASKUL (C.: Asâkil) Beyaz, büyük mantar.
ASL Yelmek. Seğirtmek.
ASL Temel, esas, kök. Bidâyet. Mebde', dip, hakikat. Hâlis, sâfi. Haseb ve neseb. Soy sop. Zâten, en ziyâde.
ASL-I MEYYİT Huk: Ölen kimsenin babası, babasının babası ve ilh...
ASLA' Başının tepesinde ve önünde kıl olmayan. * Küçük başlı.
ASLA Hiçbir zaman.
ASLÂB (Sulb. C.) Sulbler, beller.
ASLÂD Sert, katı ve düz. (Çakmak taşı hakkında). Ateşsiz. * Cimri, hasis, pinti.
ASLAH Kulağı hiç işitmeyen.
ASLAH En sâlih. Daha sâlih.
ASLAHAKELLAH Allah seni ıslâh etsin (meâlinde duâ).
ASLAH TARİK En selâmetli tarz. En salih usul, yol.
ASLAT Koyu, sahin.
ASLEKA Serabın fazla olması.
ASLEM Kulağı kesik olan, kesik kulaklı.
ASLEN Kök veya soy bakımından, aslında, esasında; temelden, kökten.
ASLÎ Asla aid ve müteallik.
ASLİYYET Asl'ın hususiyeti ve hâli. Hususilik, mümtaziyet, seçkinlik. * Başka şeyler karışmamış olan bir şeyin ilk hali.
ASL Ü ESAS Gerçek, doğru.
ASM Sargı. * Kırılmış kemiğe bağlanan ağaç.
ASMÂ Ön ayağı beyaz olan dişi koyun.
ASMA' Küçük kulaklı. * Zeki kimse.
ASMA Elleri veya bacakları eğri olan.
ASMA' Uyanık ve gözü açık (adam) * Keskin (kılınç).
ASMAH Çok cesur, pek kahraman.
ASMAÎ Arapların şöhret bulmuş şairi.
ASMAN f. Gökyüzü, sema.
ASMANE f. Dam, tavan, kubbe.
ASMAN-GÛN f. Gök mavisi.
ASMANÎ (C.: Asmâniyân) f. Gökyüzüne, aya, güneşe mensub. * Açık mavi.
ASMANÎ ÂHEN f. Yıldırım.
ASMAR f. Mersin ağacı.
ASMENDE Şaşkın, alık, dalgın. Hile ile kandıran, hileci.
ASMIHA (Sımah. C.) Kulak kanalları.
ASNIM (Sanem. C.) Putlar. * Sevgililer.
ASPİRATÖR Fr. Hava emme cihazı.
ASR Muttali olmak. Gözcülük etmek.
ASR (C.: Evâsır) Kırmak. * Hapsetmek.
ASR (Asır) Bir devrelik zaman. * İkindi vakti. * Zamanın bir cüz'ü. * Konuşan kimselerin başkaları ile beraber yaşadığı müddet. * Yüz yıl. * Eskiden bazılarınca kırk, elli veya altmış yıllık müddet. * İnsanın ortalama yaşayış zamanı. * Gece ve gündüzden her biri. * Birisinin aşireti. * Men'etmek. * Suyunu çıkarmak için bir şeyi sıkmak.
ASR-I ÂHİR Son asır, son devir.
ASR-I CAHİLİYYET Cahiliyyet asrı. Cahiliyyet devresi. * Arabistan'da İslâmiyet'ten önceki putperestlik ve vahşet devri.
ASR-I EHÎR Son asır.
ASR-I EVVEL İlk asır. * Ist: Fey-i zevâle ilâveten, herşeyin gölgesi kendisinin bir misli daha uzadığı zamandan başlayıp, iki misli uzayıncaya kadar süren ikindi vaktidir. (Fey-i zevâl; güneş tam ortada iken, gölgenin uzunluğudur.)
ASR-I HÂZIR Şimdiki asır, yeni zaman.
ASR-I SAÂDET Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) peygamber olarak dünyada bulunduğu devir. (Bu sıdk ve kizb; küfür ve iman kadar birbirinden uzak. Asr-ı Saadet'te sıdk vâsıtasıyla Muhammed'in (A.S.M.) âlâ-yı illiyyine çıkması ve o sıdk anahtarıyla hakaik-ı imaniye ve hakaik-ı kâinat hazinesi açılması sırrıyla, içtimaiyat-ı beşeriye çarşısında sıdk, en revaçlı bir mal ve satın alınacak en kıymetli bir meta' hükmüne geçmiş. Ve kizb vasıtasıyla Müseylime-i Kezzâbın emsâli, esfel-i sâfiline sukut etmiş. Ve kizb o zamanda küfriyat ve hurafatın anahtarı olduğunu o inkılâb-ı azîm gösterdiğinden, kâinat çarşısında en fena, en pis bir mal olup; o malı satın almak değil; herkes nefret etmesi hükmüne geçen kizb ve yalana, elbette o inkılâb-ı azîmin saff-ı evveli olan ve fıtratlarında en revaçlı ve medâr-ı iftihar şeyleri almak ve en kıymetli ve revaçlı mallara müşteri olmak fıtratında bulunan Sahabeler; elbette şüphesiz bilerek ellerini yalana uzatmazlar. Kizb ile kendilerini mülevves etmezler. Müseylime-i Kezzâb'a kendilerini benzetemezler. Belki, bütün kuvvetleriyle ve meyl-i fıtriyeleriyle en revaçlı mal ve en kıymettar meta' ve hakikatların anahtarı Muhammed'in (A.S.M.) âlâ-yı illiyyîne çıkmasının basamağı olan sıdk ve doğruluğa müşteri olup, mümkün olduğu kadar sıdktan ayrılmamağa çalıştıklarından, ilm-i Hadisce ve ulema-i şeriat içinde bir kaide-i mukarrere olan "Sahabeler, daima doğru söylerler. Onlardaki rivâyet, tezkiyeye muhtaç değil. Peygamberden (A.S.M.) rivayet ettikleri Hadisler bütün sahihtir." diye ehl-i şeriat ve ehl-i hadisin ittifakına kat'î hüccet bu mezkûr hakikattır. H.)
ASR-I SÂNİ İkinci asır. * Ist: Fey-i zevâle ilâveten, herşeyin gölgesi kendi boyunun iki misli daha uzadığı zamandan başlayan ikindi vaktidir. (Fey-i zevâl; güneş tam ortada iken, gölgenin uzunluğudur.)
SURET-ÜL ASR Kur'an-ı Kerim'in yüzüçüncü suresi.
ASRA' Zor olan şey. Güç nesne. * Kanatlarının uçlarında beyazlıklar olan tavşancıl kuşu.
ASRAF (Sarf. C.) Masraflar. * Değişiklikler.
ASRAM (Sırm. C.) İnsan toplulukları, insan kümeleri. * Çadır grupları.
ASRAN (Asaran) İki devir. Gece ve gündüz. * İki asır. * Gündüzün zamanı.
ASRE (C.: Aserât) Ayak kayma, sürçme, yanılma.
ASREM Kulağı sakat, hasta. * Ailesini geçindirmek için sıkıntı çeken (kimse). * Bölük bölük.
ASREMAN Gece, gündüz.
ASRÎ Devre, modaya ve israflı fantaziyelere uyan. Taklitçi. Zamana uygun. Bir devreye, asra âit ve müteallik.
ASRİS f. At koşturulan meydan, hipodrom.
ASS Her nesnenin aslı, her şeyin esası.
ASS Gece gezip dolaşmak.
ASS Katı ve sağlam olmak, berk olmak.
ASSÂB İplikçi.
ASSÂL Kovandan bal çıkaran, bal satan, balcı.
ASSALE Arı, bal arısı. * Arı kovanı, kovan. * Petek, bal peteği.
ASSUBAY Ask: Çavuş, üst çavuş ve başçavuş diye rütbeleri olan, ücret alan ve resmi elbise giyen askerdir.
AST Alt. * Birinin emri altında olan kimse, mâdun. * Askerlikte rütbe veya kıdemce küçük olan asker.
ASTAN f. Eşik, atebe. * Dergâh, tekye.
ASTANE f. Eşik, atebe. * Paytaht. * Mânevi büyüklerin kabri. * Büyük tekke. * Merkez. (Osmanlı İmparatorluğunun merkezi olması münasebetiyle İstanbul manasına da gelir.)
ASTÂNE-İ SAÂDET Saadet eşiği. Sultan sarayı, İstanbul.
ASTAR (Satr. C.) Yazı satırları.
ASTİN f. Esvap kolu, yen.
ASTİN-BERÇİDE f. Hazırlanan veya hazırlanmış (adam).
ASTİNE f. Yumurta.
ASTİN-EFŞAN f. Yen silken. * Mc: Vazgeçen.
ASTİN-MALİDE f. Hazırlanmış, hazırlanan (adam).
ASTRONOM yun. Kozmoğrafya âlimi, felekiyat ile uğraşan, gök cisimleri hakkında bilgi edinmeye çalışan.
ASTRONOMİ yun. Kozmoğrafya. Gök ilmi. Felekiyat.Astronomi ilmi dünyanın birgün hareketinin duracağını; coğrafya, karaların alçalarak dünyanın sularla kaplanacağını, iklimin değişerek canlılar için yaşanmaz hâle geleceğini; fizik, güneşin birgün söneceğini, kâinattaki enerjinin artık kullanılamaz, işe yaramaz hâle geleceğini, kâinatın öleceğini açıklamaktadır. İnsanların yaşanmaz hâle gelecek dünya ve güneş sisteminden başka sistemlere göç edeceklerini hayâl etsek bile, kâinatın genel çöküşü karşısında kaçacak yer bulamıyacaklardır. Sonunda kıyamet kopması muhakkaktır ve Allah'ın vaadi olan âhiret, şüphesiz gelecektir.
ASTRONOT yun. Feza yolculuğu yapan vasıtaları kullanan kişi. (Amerikada ve batıda astronot; Rusyada ve komünist ülkelerde kozmonot tâbiri kullanılmaktadır.)
ASÛB Bey, başbuğ. Hakan. * Arı beyi. (Bak: Ya'sub)
ASÛDE f. Rahat, huzur içinde. Dinç. Müsterih. Sâkin. * Bir cins helva adı.
ASÛDE-DİL f. Başı dinç, huzuru yerinde, gönlü rahat.
ASÛDE-DİLÎ f. Gönül rahatlığı.
ASÛDE-GÎ f. Huzur, rahat, asayiş.
ASÛDE-HÂL f. Hâli rahat, sıkıntısı olmayan.
ASÛDE-NİŞİN f. Rahatça oturan. İstirahat eden.
ASUF Hızlı ve çabuk yürüyen. * Çok şiddetli rüzgar.
ASUF (Asf. dan) Çok zulüm eden. Çok zâlim.
ASUL Gururlu, mütekebbir, zâlim kimse.
ASUM Geçim derdi için çok çalışan kimse.
ASUM Obur, açgözlü, arsız.
ASUMAN f. Gökyüzü. Semâ. * Felek.
ASUMANÎ Beşerî olmayan. Semavî olan. Göğe âit ve müteallik.
ÂSÛN (Asi. C.) İsyan edenler. Günahkârlar.
ÂSÛR (C.: Avâsir) Tuzak, ağ. * Şer. * Şiddet.
ASÛR Zorluk. Güçlük.
ASÛR Eğri boyunlu.
ASÛS Yalnız yürüyüp, otlayan deve. * Yanından insanlar uzaklaşmayınca kendini sağdırmayan deve. * Av arayan kimse.
ASÜD (Esed. C.) Arslanlar. * Yiğitler.
ASÜFTE (Asügde) f. Ateşle islenmiş. * Hazırlanmış, hazır.
ASVA Sırtlan. * Yaşlı kadın.
ASVAD (C.: Asâvid) Büyük emir.
ASVAT (Savt. C.) Sesler.
ASVEB (Sâib. den) En doğru ve iyisi. Çok isabetli.
ASVEB-İ AKVÂL Kavillerin en muhkemi, sözlerin en doğrusu.
ASVİNE (Sunvân. C.) Elbise koymaya yarayan dolaplar. Gardroplar.
ASY Yaşamak. * Kocamak, ihtiyarlamak.
ASY İsyan, itaatsizlik.
ASYA Dünyadaki kıt'aların en büyüğü. * f. Değirmen. (Bak: As)
ASYAF (Sayf. C.) Yaz mevsimleri.
ASYAR Dayanmak. * Sürçmek.
f. Muharrem ayında pişirilen aşure. * Yemek, taam.
AŞA (C.: A'şiye) Akşam yemeği.
A'ŞA Gözleri dumanlı olan adam. * Çeşitli yüzyıllarda yaşamış olan birkaç Arap şairinin adı. * Gece vakti gözleri görmeyen kimse.
AŞA (C.: Aşâ-Aşvâ) Gece gözlerin görmeyip gündüz görmesi.
A'ŞAB (Aşb. C.) Tâze otlar.
AŞABE Yaş otun çok olması.
AŞAİR (Aşiret. C.) Aşiretler. Kabileler.
AŞAK Sarmaşık.
AŞAM f. Yiyecek ve içecek. * İçen, içici manasına birleşik kelimeler yapılır.
AŞAMİDENÎ f. İçilebilen veya yenilebilen.
A'ŞAR (Öşür. C.) Öşürler. Arazi mahsüllerinden alınan onda bir nisbetindeki vergiler. * Mahsül alan zengin müslümanların zekâtları.
A'ŞARÎ Ondalığa âit. Öşür hesapları nev'inden. On sayıları. Ondalık.
AŞAVET Gündüz görüp, gece görmeyen ve tavukkarası adı verilen göz hastalığı.
AŞAYA (Aşi. C.) Akşamlar, mağribler.
AŞB (C.: A'şâb) Yaş ot.
AŞEBE Zayıflığından gövdesi kurumuş olan yaşlı kimse. * Büyük azı dişi. * Küçük adam.
AŞEM Kuru ekmek.
AŞEME Kuru ekmek parçası. * Büyük azı dişi.
AŞEN Her nesnenin aslı ve kökü. * Sözü kendi kanaatine göre söylemek.
AŞENNET (C.: Aşânit) Yaramaz huylu kimse.
AŞENZER Katı, sağlam nesne.
AŞERAT (Aşere. C.) On sayıları.
AŞERE On. On rakamı.
AŞERE-İ MÜBEŞŞERE Hz. Peygamber'in (A.S.M.) kendilerine Cennetlik olduklarını müjdelediği sahabelerdir. Bu kişiler Allah'ın emirlerine bağlılıkta ve din hizmetindeki fedailikte Allah'ın rızasını tam kazanmışlardır. Bu zatlar şunlardır: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Abdurrahman bin Avf, Hz. Ubeyde bin Cerrah, Hz. Said, Hz. Sa'd bin Ebi Vakkas, Hz. Talha, Hz. Zübeyr İbn-ül Avvam (R.Anhüm).
AŞEVÎ Akşam, akşam vaktine dair.
AŞEVİ Yoksullara parasız olarak yemek yedirilen veya dağıtılan yer, aşhane. * Para ile yemek yenilen yer, lokanta. * Düğün gibi toplantılarda, yemekleri hazırlamak için iğreti mutfak olarak kullanılan yer. * Bazı tekkelerde yemek pişirilen yer.
AŞEVSEC Büyük karınlı iri deve.
AŞEVZEN(E) Galiz, katı nesne.
AŞ-HANE f. Aşevi, mutfak.
AŞI Birşeyden alınıp diğer birşeye aktarılan madde. * Çeşitli tehlikeli hastalıkların önünü almak için aşılanan madde. * Yabani veya cinsi âdi bir ağaca, cinsine yakın diğer iyi bir ağaçtan vurulan kalem veya yaprak aşısı.
ÂŞIK Çok fazla seven. Mübtelâ. Birisine tutkun. * Saz şairi. * (Cümledeki yerine göre) : Ahbab, hazret, ma'hut, seninki gibi mânâlara gelir. (Müennesi: Aşıka)
ÂŞIK-I DİDÂR-I PÂK Temiz yüzün âşıkı. * Edb: Evvelce ordularda, kışlalarda, köy odalarında ve mahalle kahvelerinde gerek kendinin, gerek başkalarının sözlerini sazla dile getiren kimse; halk şâiri.
ÂŞIKAN (Âşık C.) f. Âşıklar, tutkunlar.
AŞİ (C.: Avâş) Kastedici.
AŞİ Akşam. * Akşam yemeği. * Tavuk karasına tutulan kimse.
AŞİHE f. Kişneme.
AŞÎK Fazla âşık, çok tutkun.
AŞİKÂR(E) f. Belli, meydanda, açık. Bedihi.
AŞİNA f. Mâlumatlı, haberli olan. Arif. Bilgili. Mâlik. Tanıdık. Yabancı olmayan. * Yüzücü.
AŞİNE f. Yumurta.
AŞİR Onuncu. * Eskiden öşür toplayan vergi memuru. (Bak: Amil)
AŞİR Onda bir. On kısma taksim edilen bir şeyin herbir parçası. * Kur'an-ı Kerimin on cüz'ünden herbiri veya on âyetlik bir parçası. * Dost, yardımcı, yardak. * Koca. * Kabile. * Kötülükte yardımcılık eden. * Sahip. * Toz. (Bak: Aşr)
AŞİRE Onuncu. Tâsia'nın altmışta biri.
AŞİREN Onuncu olarak, onuncu derecede.
AŞİRET Kabile, oymak, göçebe halinde yaşıyan ekseri bir soydan gelen cemaat. Yakın akraba, âile.
AŞİRET-İ GALİB Galip gelen aşiret. * Aşiretin ekseriyeti, çokluğu.
AŞİYAN (E) f. Kuş yuvası. * Mc: İkâmetgâh. Ev, mesken.
AŞİYAN-I HARÂB Yıkılmış yuva, tahrib edilmiş mesken.
AŞİYAN-SÂZ f. Yuva kuran, mesken yapan.
AŞİYY Akşam, akşam üzeri.
AŞK (Işk) Çok ziyâde sevgi. Şiddetli muhabbet. Sevdâ. Candan sevme. * İttibâ'. Alâka.(İnsanın mahiyeti ulviye; fıtratı, câmia olduğundan; binler envâ-ı hâcât ile binbir esmâ-i İlâhiyyeye herbir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır. Muzaaf ihtiyaç, iştiyaktır. Muzaaf iştiyak, muhabbettir. Muzaaf muhabbet dahi aşktır. Ruhun tekemmülâtına göre merâtib-i muhabbet, meratib-i esmâya göre inkişaf eder. Bütün esmâya muhabbet dahi -çünki o esmâ Zât-ı Zülcelâl'in ünvanları ve cilveleri olduğundan- muhabbet-i zâtiyyeye döner. S.)
AŞK-I EFLÂTUNÎ Maddeci olmayan aşk.
AŞK-I HAKİKÎ Hakiki aşk. Allah için sevmek. Allah sevgisi.
AŞK-I KİMYEVÎ Fıtrî meyil ve alâka. Kimyevî unsurlar arasında birbirlerine karşı olan cazibe ve birleşme meyelanları ki; birer İlâhi emir ve kanunlardır.Fransızcası: Affinite (afinite) dir. (Sani-i Hakîm, havada iki unsur halk etmiştir. Biri azot, biri müvellid-ül humuza. Müvellid-ül humuza ise: Nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvis eden karbon unsur-u kesifini kehribar gibi kendine çeker. İkisi imtizac eder. Buharî hâmız-ı karbon denilen (semli havâi) bir maddeye inkılâb ettirir. Hem hararet-i gariziyeyi te'min eder, hem kanı tasfiye eder. Çünki: Sani-i Hakîm, fenn-i kimyada, aşk-ı kimyevî tabir edilen bir münasebet-i şedideyi, müvellid-ül humuza ile karbona vermiş ki: O iki unsur, birbirine yakın olduğu vakit, o kanun-u İlâhî ile, o iki unsur imtizac ederler. Fennen sabittir ki: İmtizacdan hararet hâsıl olur. Çünki imtizac, bir nevi ihtiraktır. Şu sırrın hikmeti şudur ki: O iki unsurun, her birisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizac vaktinde her iki zerre, yani onun zerresi, bunun zerresiyle imtizac eder, bir tek hareketle hareket eder. Bir hareket muallâk kalır. Çünkü: İmtizacdan evvel iki hareket idi. Şimdi iki zerre, bir oldu. Her iki zerre, bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sani-i Hakîm'in bir kanunu ile hararete inkılâb eder. Zaten "Hareket, harareti tevlid eder" bir kanun-u mukarreredir. İşte bu sırra binaen beden-i insanîdeki hararet-i gariziye, bu imtizac-ı kimyeviyye ile te'min edildiği gibi, kandaki karbon alındığı için kan dahi sâfi olur. İşte nefes dâhile girdiği vakit, vücudun hem âb-ı hayatını temizliyor. Hem nâr-ı hayatı iş'al ediyor. Çıktığı vakit, ağızda, mu'cizât-ı kudret-i İlâhiye olan kelime meyvelerini veriyor. S.)
AŞK-I LÂHÛTÎ Cenab-ı Hakk'a olan sevgi ve muhabbet. Aşk-ı İlâhî, aşk-ı hakikî, aşk-ı mânevî gibi tâbirler Cenab-ı Vacib-ül Vücud'a dâir şiddetli muhabbet ve sevgiyi ifâde eder.
AŞK-I MECAZÎ Fâni şeylere olan aşk. Nefis ve şehvet arzusuna dayanan aşk. * Tas: Kâmil bir zâtın Cenab-ı Hakk'a dâir şiddetli muhabbetinden evvel fani, dünyevî şeylere dair olan aşkı.(Mahbublara olan aşk-ı mecazî aşk-ı hakikiye inkılâb ettiği gibi, acaba ekser nasda bulunan dünyaya karşı olan aşk-ı mecazî dahi bir aşk-ı hakikiye inkılâb edebilir mi?Elcevab: Evet, dünyanın fâni yüzüne karşı olan aşk-ı mecazî, eğer o âşık, o yüzün üstündeki zeval ve fena çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâki bir mahbub arasa, dünyanın pek güzel ve âyine-i esmâ-i İlâhiye ve mezraa-i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmağa muvaffak olursa, o gayr-i meşru mecazî aşk, o vakit aşk-ı hakikiye inkılâba yüz tutar. Fakat bir şart ile ki, kendinin zâil ve hayatiyle bağlı kararsız dünyasını, haricî dünyaya iltibas etmemektir. Eğer ehl-i dalâlet ve gaflet gibi kendini unutup, âfaka dalıp, umumi dünyayı hususi dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düşer boğulur. Meğer ki hârika olarak bir dest-i inayet onu kurtarsın. Şu hakikatı tenvir için şu temsile bak. Meselâ:Şu güzel zinetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam âyinesi bulunsa, o vakit beş oda olur. Biri hakiki ve umumi, dördü misâli ve hususi... Herbirimiz kendi âyinemiz vasıtasiyle, hususi odamızın şeklini, hey'etini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak, kırmızı; yeşil boyasak, yeşil gösterir. Ve hâkezâ... âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz; çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat hârici ve umumi odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir edemeyiz. Hususi oda ile umumi oda hakikatta birbirinin aynı iken, ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harab edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.İşte dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı, bir endam âyinesidir. Şu dünyadan her birimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususi dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir. Hayatımız bir kalem... onunla sahife-i a'mâlimize geçecek çok şeyler yazılıyor. Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki: Dünyamız hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi zâil, fâni, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o hususi dünyamız âyine olduğu ve temsil ettiği güzel nukuş-u esma-i İlâhiyeye döner; ondan, cilve-i esmâya intikal eder. Hem o hususi dünyamız, âhiret ve Cennet'in muvakkat bir fidanlığı olduğunu derkedip, ona karşı şedit hırs ve taleb ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve semeresi ve sünbülü olan uhrevî fevâidine çevirsek, o vakit o mecazî aşk, hakikî aşka inkılâb eder. Yoksa $ sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevâlini düşünmeyerek, hususi, kararsız dünyasını, aynı umumi dünya gibi sabit bilip kendini lâyemut farzederek dünyaya saplansa, şedit hissiyat ile ona sarılsa, onda boğulur gider. O muhabbet onun için hadsiz bela ve azaptır. Çünki, o muhabbetten yetimâne bir şefkat, meyusâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zihayatlara acır; hatta güzel ve zevâle mâruz bütün mahlukata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden bir şey gelmez, ye's-i mutlak içinde elem çeker. Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o şedit şefkatin elemine karşı ulvi bir tiryak bulur ki: Acıdığı bütün zihayatların mevt ve zevâlinde bir Zât-ı Bâki'nin bâki esmâsının dâimi cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; şefkatı, bir sürura inkılâb eder. Hem zeval ve fenâya mâruz bütün güzel mahlukatın arkasında bir cemâl-i münezzeh ve hüsn-ü mukaddes ihsas eden bir nakş ve tahsin ve san'at ve tezyin ve ihsan ve tenvir-i dâimîyi görür. O zeval ve fenâyı, tezyid-i hüsn ve tecdid-i lezzet ve teşhir-i san'at için bir tazelendirmek şeklinde görüp, lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyadeleştirir. M.)
AŞKAR Koyu kırmızı. * Kırmızı saçlı adam. * Doru at.
AŞ-KÂRE f. Aşçı.
AŞKBAZÎ f. Aşk oyunu. Sever görünmek. Aşk-ı kâzib.
AŞKNÜMA f. Aşkını bildiren. Aşkını gösteren.
AŞKÛ f. Tavan; kat, tabaka. * Gökyüzü. Gök.
AŞNA f. Yüzücü. * Yüzme. * Tanıyan, yabancı olmayan. (Bak: Aşina)
AŞNAGER f. Yüzücü. Yüzgeç.
AŞNAGERÎ f. Yüzme, yüzücülük.
AŞNAB f. Yüzen, yüzücü.
AŞNA-YAN (Aşnayî. C.) f. Dostluklar, âşinalıklar, haberdarlıklar.
AŞ-PEZ f. Ahçı, aşçı.
AŞR (Aşir) On. * On adetten birisini almak. On etmek. * Kur'ân-ı Kerim'den on âyet mikdarı kısım.
AŞR-İ ÂHİR Ist: Ramazan ayının son on günü.
AŞR-İ MİŞAR (Bak: Öşr-ü mişar)
AŞRA' Muharrem ayının onuncu günü. * On aylık vazife. * On aylık hâmile deve.
AŞREFE Bir cins misvak ağacı.
AŞŞ Zayıf adam.* Az, kalil. * Kuş yuvası.
AŞŞAB (Aşşeb. den) Nebatları, bitkileri toplayarak ve misallerini kurutarak her biri üzerinde ilmî incelemeler yapan âlim.
AŞŞAR A'şar tahsildarlığı yapmış olan kimse. Öşürcü, ondalıkçı.
AŞŞE Yaprağı uzun ve ince olan hurma ağacı. * Zayıf vücutlu, uzun boylu kadın.
AŞTÎ f. Barışıklık, sulh.
AŞTÎ-HÛRE f. Barış ziyafeti.
AŞTÎ-PERVER f. Barış taraflısı, sulh.
AŞTÎ-PERVERANE f. Barış taraftarına yakışacak şekilde.
AŞTÎ-SÂZ f. Sulhsever, sulh taraftarı. Barışsever, barışçı.
AŞTÎ-SÂZÎ f. Barışseverlik, sulhseverlik.
AŞU Kör olmak. Görmemek. * Mc: Görmemezlikten gelmek.
AŞÛB f. Karıştırıcı, karıştıran mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
AŞÛB-ENGİZ f. Karışıklığa medar olan, kargaşalığa sebebiyet veren.
AŞÛB-GÂH f. Gürültülü patırtılı yer. Kargaşalık ve karışıklık yeri.
AŞUG f. Bilinmiyen, meçhul, yabancı. * Serseri.
AŞUM Bir ot cinsi.
AŞURE (Aşurâ) Arabi aylardan olan Muharrem ayının onuncu günü. Aynı günde çeşitli hububat ve kuruyemişler katılarak yapılan tatlı.
AŞÜFTE f. Sevgiden kendinden geçen. Çıldırırcasına seven. * İffetsiz kadın.
AŞÜFTE-DİL f. Gönlü perişan olmuş.
AŞÜFTE-DİMAĞ f. Aklı perişan.
AŞV Kasdetmek.
AŞVA' Geceleyin gözü görmeyen kadın veya kız. * Önüne bakmayıp her ne olursa basan deve.
AŞVE Akşam karanlığı. * Akşam yemeği.
AŞVEZ (C.: Aşâviz) Sağlam yer. * Sağlam ve geçirimsiz yerlerde oluşan göl. * Sağlam, kuvvetli deve. * Çok et.
AŞY Akşam yemeği.
AŞYAN Akşam yemeği yiyen kişi.
AŞYERE Dayanmak. Sürçmek.
AŞZAN Ayağı kesilmiş gibi emekleyerek yürümek.
ATA t. Baba veya ecdaddan olan büyük. Önceden gelen. * Aynı soyun büyüğü.
ATA (İtyan. dan) Verdi, veren. Geldi, gelen (mânasına da olur, fiildir).
ATA Verme. Bağışlama. Bahşiş. Lütuf. İhsan.
ATAB Mahvolma, ölme.
ATA-BAHŞ f. Bahşiş veren.
ATABEY (Atabek) Selçuklular devrinde şehzadelere mürebbilik eden şahıs, lala.
ATAD İşe yarayan âletlerin takımı. * Büyük kadeh. * Hazırlık.
ATA ENDER ATA Lütuf içinde lütuf, ihsan üzerine ihsan.
A'TAF (Atf. dan ) En âtifetli. Pek müşfik, çok merhametli adam. * Boynuzları birbirine eğilmiş koyun. (Müe: Atfâ')
A'TAF (Atf. C.) Meyiller. * Merhametler, şefkatler, lütuflar, ihsanlar.
ATAİM (Atime. C.) Ocaklar.
ATAK(AT) Azad, izin.
ATAL (C. A'tâl) Vücudun örtüsüz yeri, bilhassa ense. * Bir kişinin güzelliği. * Vücudun tamamı. * Boyuna asılan gerdanlığı kaybetmek.
ATAL (Itl. C.) Koltuk altları. * Yanlar, kenarlar. * Böğürler.
ATALET (Utlet) Boş durma. Tembellik. İşsizlik. Hurma salkımı.(En bedbaht, en muztarib, en sıkıntılı işsiz adamdır. Zirâ, atâlet, ademin birâderzâdesidir. Sa'y, vücudun hayatı ve hayatın yakazasıdır. M.)
ATALET KANUNU Fiz: Duran bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hareket edemez; ve hareket hâlindeki bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hızını ve yönünü değiştiremez.
ATAM (Utum. C.) Yüksek binalar, köşkler, hisarlar.
ATAN (C.: Atân) Kovası el ile çekilen kuyu. * Kuyunun ve havuzun etrafında deve çekip duracak yer. * Su kenarı. * Kokmak. * Dibâgat etmek.
ATANİB (İtnâbe. C.) Kısa ipler. * Uzun ipler. Sicimler. * Sâyebanlar.
ATARAKSİYA yun. Tesirlere (etkilere) karşılık göstermeme, durgunluk hâli. * (Fels.) Ruhun sükunete ulaşması, arzu ve ihtiraslardan uzak kalma. Eski çağ felsefesi, hayatın gayesi, saadet olarak duygusuzluk halini gösteriyordu. İnsan arzuları sonsuz, düşmanları sonsuzdur, (mikroptan kuyruklu yıldıza kadar) ama iktidarı hiç denecek kadar az, zayıf bir mahluktur. Allah'ı tanımaz ve Onun kudretine dayanmazsa işte böyle saçmalıklara düşer. Devekuşu gibi başını kuma sokmakla kurtulacağını umar. Kurtuluş ise ancak İslâm'da ve Allah'a imandadır.
ATARDAMAR Tıb: Kanın, kalbden vücudun her tarafına (akciğerlere de) gitmesine yarayan damar. Şiryan.
ATAŞ Susama. Hararet.
ATAŞA (Atşân. C.) Susamış olanlar, susuzlar.
ATAŞE Fr. Elçiliklerde vazifeli memur.
AT'ATA Birbiri ardınca çağırmak. * Kavga etmek.
ATAVİL (Atvel. C.) Seçkin kimseler. * Uzun boylular.
ATAYA (Atiyye. C.) Bahşişler. İhsanlar. Lütuflar.
ATAYA-YI SENİYYE Padişahın hediye ve ihsanları.
ATAYIB (Atyeb. C.) En iyiler. Çok hoş olanlar.
ATB Hışım etmek. * Fesad. * İkrah olunan, kerih görülen.
ATBA (Taby. C.) Meme başları, uçları.
ATBA' (Tıb'. C.) Akarsular, çaylar, dereler, kanallar, sel yatakları.
ATBA' En pis.
ATBAK (Tabak. C.) Tabaklar. Kapaklar.
ATBAL (Tabl. C.) Davullar.
ATBAN Tek ayak üstüne sıçramak. * Davarın üç ayak üstüne yürümesi.
ÂTBİN f. Sözü doğru faziletli kimse.
ATEBAT (Atebe. C.) Eşikler, basamaklar.* İranlıların mukaddes ziyaret yeri.
ATEBE (C. Atebât) Basamak, eşik.
ATEBE-İ FELEK-MERTEBE Osmanlı Padişahlarının sarayı.
ATEH Bunama, bunaklık. (Ateh getirmiş bir ihtiyar)
ATEH KABL-EL MİÂD Erken bunama.
ATELE (C.: Utül) Rende. * Kalın ve büyük asâ. * Fârisi yayı. * Doğurmamış dişi deve.
ATEME Gecenin ilk üçte bir bölümü. Yatsı namazı vakti. * İşsizlik, tembellik, atalet, üşengeçlik. * Akşam vaktine kadar hayvanın memesinde bâki kalan süt.
ATER Arap kadınlarının misk ve başka güzel şeylerle yoğurup, boyunlarına taktıkları gerdanlık.
ATEŞ f. Odun vs. gibi maddelerin yanmasından hasıl olan hâl. Od, nâr. * Kızgınlık, hararet. * Hiddet, gazab, şiddet. * Hayvanın çevik, hareketli ve oynak olması. * Yangın. * Gözyaşı. * Hastalık. * Harb, savaş.(Ateş unsuru, kâinatın bütün kısımlarını istilâ etmiş pek büyük bir unsurdur. Bir damar gibi kâinatın yaratılışından başlayarak her tarafa dalbudak salıp gelen şu şecere-i nâriyeye nazar-ı hikmetle dikkat edilirse, bu şecerenin başında, yani sonunda büyük bir meyvenin bulunduğu anlaşılır. Evet, toprağın içinde büyük ve uzun bir damarı gören adam, o damarın başında kavun gibi bir meyvenin bulunduğunu zannetmesi gibi, âlemin her tarafında damarları bulunan şu şecere-i nâriyenin de Cehennem gibi bir meyvesinin bulunduğuna bilhads yani sür'at-i intikal ile hükmedebilir. İ.İ.)
ATEŞ-İ ÂB-PERVER Mc: Hançer, kama, kılınç.
ATEŞ-İ BAHAR Lâle. * Kırmızı renkli gül.
ATEŞ-İ BESTE Hâlis kırmızı renkli altın. * Donmuş ateş.
ATEŞ-İ HECR Firak ateşi, ayrılık acısı.
ATEŞ-İ RUMÎ Eskiden kullanılan bir silâh çeşitidir. Kara ve deniz muharebelerinde yangın çıkartmak için kullanılırdı.
ATEŞ-İ TER Kırmızı şarap.
ATEŞ-BÂR f. Ateş yağdıran.
ATEŞ-BÂZ f. Ateşle oynayan. Hokkabaz.
ATEŞ-BESTE f. Hâlis altın, kırmızı altın.
ATEŞ-DÂN f. Mangal, ocak.
ATEŞ-DİDE f. Ateş görmüş, ateşten geçmiş. * Mc: Büyük ıztırab çekmiş ve tecrübe geçirmiş adam.
ATEŞ-DİL f. Sözü dokunaklı olan. * Her gördüğü güzeli seven. * Pek zeki adam.
ATEŞ-EFRÛZ f. Ateş yakan, ateş tutuşturan.
ATEŞ-EFŞÂN f. Ateş saçan.
ATEŞEK f. Küçük ateş. * Ateş böceği. * Frengi. * Berk, şimşek.
ATEŞ-ENGİZ f. Dağlama aleti. * Mc: Fesatçı, ifsad yapan.
ATEŞ-FÂM f. Ateş renkli, kırmızı.
ATEŞ-GEDE f. Mecûsilerin tapındıkları yer. Mecusi mabedi.
ATEŞ-GİRE f. Çıra. * Maşa.
ATEŞ-GÛN f. Ateş gibi kıpkırmızı.
ATEŞ-HÂR f. Keklik. * Merhametsiz, şefkatsiz ve zalim adam.
ATEŞ-HİRÂM f. Süratle yürüyen, hızlı yürüyen.
ATEŞ-HÎZ Ateşliyen, ateş veren.
ATEŞ-HULK f. Sert tabiatlı, huysuz.
ATEŞÎ f. Hararetli, ateşli; dokunaklı. * Ateş renginde. * Hiddetli, öfkeli.
ATEŞÎN f. Ateşli, canlı, ateşten. * Mc: Şiddetli, hiddetli.
ATEŞ-KÂR f. Külhancı. * Mc: Aceleci, kızgın veya merhametsiz adam.
ATEŞ-MİZAC f. Huysuz, geçimsiz, sert tabiatlı kimse.
ATEŞ-NÂK f. Ateşli.
ATEŞ-NİSAR f. Ateş saçan.* Mc: Çok öfkeli, çok kızgın.
ATEŞ-NÜMÂ f. Ateş gösteren.
ATEŞ-PÂ f. Ateş gibi. * Mc: Atik, çevik.
ATEŞ-PARE f. Ateş parçası. Ateş gibi. * Mc: Çok zeki, çok akıllı. * Durup dinlenmeyen.
ATEŞ-PAŞ f. Ateş saçan.
ATEŞ-PEREST Ateşe tapan. Mecusi, müşrik.
ATEŞ-RENG f. Ateş renginde, kızıl renkli.
ATEŞ-SUHAN f. Dokunaklı, kalb kıracak şekilde ağır söz söyliyen.
ATEŞ-ZEBÂN f. Ateş dilli. Çok dokunaklı söz veya şiir söyleyen.
ATEŞ-ZEDE f. Yakılmış, yakılan.
ATEŞ-ZEN f. Ateş yakmak için kullanılan alet, çakmak.
ATF Bağlama. Bağ. Ekleme. * Meyletme. * Şefkat. Sevgi. * Eğilme. * İkiye bükme. İki kat eyleme. * Çevirme. * Geri döndürme.* Bir kimse üzerine tekrar hamle eylemek. * Gr: Bir kelimeyi diğer bir kelimeye harf-i atıf vasıtasiyle ilhak eylemek. (Bak: Harf-i atıf)
ATF-I BEYAN Mâkablini yâni mâtufun aleyhin mefhumunu izah ve te'kid için atfolunan tâbir. Meselâ: "Meseleyi izâh ve teşrih eyledi" cümlesindeki "ve" gibi.
ATF-I NİGÂH Bakma, göz atma.
ATF-I TEFSİR Bir mânada olup mücerred tasdik ve te'kid için "ve" ile müteradifine (aynı mânadaki kelimeye) atfolunan kelime. Meselâ: "İhsan ve kerem, hüzün ve keder" ifadesindeki "ve" ler gibi. Diğer bir ifade ile: Aynı olan ayrı iki kelimenin birlikte kullanılması. ("deli divâne"de olduğu gibi.)
ATFEN Birisinin adına. Birisine yükleyerek.
ATFETMEK Meyletmek. Sevgi beslemek. * Gr: Mânâyı birbirine bağlamak.
ATHAL Kül renginde.
ATHAR (Tâhir. C.) Kadınların aybaşı ve doğumdan çıktıkları zamanlar.
ATHAR Daha tâhir. En temiz.
ÂTIF (Atf. dan) Yüzünü çeviren, bakan. Meyleden, yönelen. * Bağlaç. * Şefkat edici kimse. Merhametli, müşfik. * Yarış atlarının altıncısı. * Gr: İki kelimeyi birbirine bağlayan harf veya kelime.
ATIFET Koruma, sevgi, Acıma. Şefkat. Esirgeme. * Hüsn-ü zan. Karşılıksız sevgi.
ATIFET-KÂR f. Esirgeyip muhafaza eden, gözetip koruyan.
ÂTIK(A) Azad edilmiş, Serbest bırakılmış kimse. * Yaşlı. * Genç kız.* Temiz soylu. * Eski. * Yavru kuş.
ÂTIL (Âtıla) İşlemez. Boş. Tenbel. * Bozulmuş.
ÂTIM Ölen, mahvolan.
ATIM t. Ateşli silahların boşaltılması, atılması. * Kurşun menzili, kurşunun gidebildiği, yetiştiği mesâfe. * Silahın bir defa atılması için lâzım gelen barut vesaire.
ATIR (Itr. dan) Güzel kokulu, ıtırlı. * Kokuları seven kimse.
ATIS Şafak. * Aksıran.
ATİ Önde. Aşağıda. Sonra. Vâki olan. Gelecek zaman.
ATİ İnatçı, muannid. Kalın kafalı.
ATİ(YE) (Utv. dan) İsyan eden, kafa tutan. Asi. Sert başlı, serkeş.
ATİD Tedarik olunmuş. Hazır ve müheyya. * Günah ve sevabları yazan melek.
ATİDE Elbise sandığı.
ATİH(E) İsyan eden, kafa tutan, âsi olan.
ATİK Sâfi nesne, saf olan şey.
ATİK (C.: Avâtik) Sırtın üst kısmı. Omuz ile boyun arası. * Eski şarap.
ATİK (Atika) Esaretten serbest bırakılmış olan. * Soyu temiz. Necib. * Genç kız. * Kadim. İhtiyar. * Yavru kuş. * Eski. * Hz. Ebû Bekir'in (R.A.) bir nâmı.
ATİK Çabuk davranan, çevik.
ATİK Berrak, saf, temiz, karışmamış, değerli.
ATİKIYYAT Eski eserler. Eski devirlerden kalma eserleri, - daha ziyade tarih ve san'at bakımından- tetkik eden ilim. Arkeoloji.
ATİL Şerli, şerir, yaramaz kişi.
ATİL Para karşılığı tutulan yardımcı, asistan.
ATİ-L-BEYAN Aşağıda sözü geçen, aşağıda zikredilen.
AT'İME (Bak: Et'ime)
ATİME (C: Atâim) Ateş yakılan ocak; mangal.
ATİM(E) Yavaş, sessiz, ağır.
ATİRE Receb ayında keferenin putları için boğazladıkları koyun ki, o puta "itrâ" derler.
ÂTİŞ (Atişe) Susuz, susamış.
ATİT Gıcırtı. * Ses.
ATİY (Utiy) Haddi tecavüz etme. * Çok ihtiyar olma. * Kibirlenme.
ATİYE Azgın. * Büküp büküp atan.
ATİYEN Aşağıda. * İlerde, gelecekte.
ATİYYAT (Atiyye. C.) Hediyeler. İhsanlar. * Büyük bir kimsenin bahşişleri.
ATİYYE Hediye. Bahşiş. Lütüf ve ihsan.
ATK Bulaşmak. * Kurumak.
ATK Esiri serbest bırakmak. Köleyi âzat eylemek. (Bak: Itk)
ATL şerir. Sert tabiatlı. Yaramaz. * Şiddetle çekmek.
ATLAB (Tâlib. C.) Arayanlar, talibler; bilhassa talebeler.* (Tılb. C.) Kadın peşinde dolaşanlar, zamparalar.
ATLAL (Talel. C.) şekiller, biçimler.
ATLAS İpekten yapılmış kumaş. Üstü ipek, altı pamuk kumaş. * Düz tüysüz. * Büyük harita. * Atlas Okyanusu.
ATLAS (Talas. C.) Eskitmeler, yıpratmalar. * Eski, aşındırılmış, yıpranmış.
ATLE (C. Utül) Rende. * Yoğun büyük asâ. * Büyük iğne demiri. Farisî yayı. * Doğurmamış dişi deve.
ATLES Eski, yırtık, yıpranmış, aşındırılmış.
ATLETİZM yun. Çeviklik, atiklik, kuvvet gibi beden kabiliyetlerini inkişaf ettirmeğe yarayan ve koşu, atlama, ağırlık kaldırma ve atma gibi, tek başına yapılan bedeni çalışmalar.
ATLİYE (Tılâ. C.) Merhemler.
ATM Geciktirmek, eğlendirmek.
ATMAR (Tımr. C.) Paçavralar. Eski, yıpranmış elbiseler.
ATME Ateş kaynağı, volkanın tepesindeki lâvın çıktığı yer, krater.
ATMOSFER Dünyanın çevresini kuşatan 100 km. kalınlığında, çeşitli gazlardan meydana gelen gaz tabakası. Başka gök cisimlerini kuşatan gaz tabakalarına da atmosfer denir. * Bir yerdeki mânevi hava. * Basınç birimi. 0 derecede 76 cm. yükseklikteki bir civa sütununun 1 cm. karelik alan üzerine yaptığı basınca 1 atmosfer denir. Bu basınç 1.033 kilogramdır. Deniz seviyesinden yükseldikçe basınç azalır.
ATNAB (Tınâb. C.) Çadır ipleri. * Ağaç kökleri. * Tıb : Vücuttaki sinirler.
ATOL Mercan adası. Mercan iskeletlerinin birikmesiyle meydana gelmiş olan halka biçiminde ve ortasında bir göl bulunan adacık.
ATOM yun. Maddenin bölünemez en küçük parçası manasında eski çağ felsefesinde kullanılan bir tâbir, günümüze kadar gelmiş ve ilmî tabir olarak kalmıştır. Atom, maddenin bölünmez bir parçası değil, kendisi de daha küçük parçalardan yaratılmış çok küçük bir âlemdir. Dünyada, kâinatta ve atom âleminde hep aynı nizam hâkimdir. Bugün, dün olduğu gibi maddeci felsefe, maddenin mahiyetini anlamaktan âcizdir.
ATR Depretmek. * Titremek.
ATR İyi kokulu şeyler sürünmek.
ATRAB Oyunlar. Eğlenceler. Şenlik ve ferahlıklar.
ATRAF (Tarf ve Taraf. C.) Gözler. * Taraflar. Kenarlar.
ATRAK (Târık. C.) Gecegelen seyyahlar.
ATRAR (Turra. C.) Kenarlar, uçlar.
ATRAS (Tırs. C.) Yazılmış sayfalar.
ATRESE şiddetle ve zorla almak. * Gadap etmek.
ATREŞ Sağır, işitmeyen.
ATRUK (Tarik. C.) Tarikler, yollar.
ATS Aksırık. * Şafak sökme.
ATSE Aksırma, tek aksırık.
ATŞ Susuzluk. Susama.
ATŞÂN Susamış, teşne. Susuz.
ATT Sözü tekrar tekrar söylemek.
ATTAR (Itr. dan) Güzel koku veya iğne iplik gibi şeyler satan.
ATTAS Devamlı aksıran.
ATTAT Çok bağırıp çağıran, gürültücü adam.
ATÛB İnatçı, muannid.
ATÛD (C: Atedân) Bir yaşında ve iyi beslenmiş oğlak.
ATÛF Çok acıyan, pek merhametli.
ATÛFET Şefkat. Çok merhametli oluş.
ATÛH Mâtuh. Bunak. Şuurunu kaybetmiş ihtiyar.
ATÛM Su kaplumbağası.
ATÛM Akşam vaktinin dışında sütünü vermeyen deve.
ATÛS Enfiye, aksırtıcı şey.
ATV El ile alıp yiyip içmek.
ATVAD (Tavd. C.) Dağlar.
ATVAK (Tavk. C.) Tasmalar. Gerdanlıklar, boyuna takılan mücevherler. * Tâkatler, kuvvetler. * Boyundaki halka çizgiler.
ATVEL (Tavil. den) Çok uzun.
ATYAN (Tîn. C.) Çamurlar, balçıklar.
ATYEB Pek güzel. Daha güzel.
ATYEB-İ ME'KÜLÂT Yiyeceklerin en güzeli. En güzel yiyecekler.
ATYER Çabuk uçan. Derhal kaybolan.
ATYEŞ Gayet tez uçar bir kuş.
ÂVÂ' Şiddet. * Kıtlık, kaht.
AVA' Alçak kimse. * Menazil-i kamerden bir menzildir ve beş yıldızlıdır.
AVABİS Müdhiş, çetin günler. * Yüzü abûs kimseler.
AVACİM Dişler.
AVAD Ud çalan kimse.
AVADANCI Tar: Osmanlı sarayında bir hademe sınıfı.
AVADİ (Adiye. C.) Zulmedenler, zâlimler.
AVAH Eyvah, yazık! gibi teessüf ifâdeleri. * Rızık, kısmet, nasib. (Bak: Evvâh)
AVAİD (Âide. C.) İratlar, gelirler. Aidat. * Tahsisât.
AVAİK (Âika. C.) Mânialar. Engeller. Müşküller. * Nuh (A.S.) Kavminin sonradan taptıkları bir put ismi.
A'VAK (Avk. C.) Mani olmalar. Alıkoymalar, durdurmalar. Vazgeçirmeler.
AVAKIB (Akibet. C.) Encamlar. Akibetler. Sonlar.
AVAKIB-I AHVÂL Durumların neticesi, hâllerin sonu.
AVAKIB-I UMUR İşlerin neticesi.
AVAKIR (Akıra. C.) Fakirler, yoksullar. * Kısırlar, verimsiz olanlar. * Kudurmuş olanlar.
AVAL Fr: Bir ticaret senedine yazılan kefillik. Böyle bir kefalete girişen kimse.
AVAL Sersemlik derecesinde saf olma, bönlük.
AVALÎ Büyük ve sayılı kimseler. Büyükler. Yüceler. * Medine etrafındaki semtler.
AVALİM (Âlem. C.) Âlemler. Cihanlar.
AVAM Halktan ilmi irfanı kıt olan kimse. Okuyup yazması az olan. Fakirler sınıfından. * Tas : Hakikata tam erememiş, tevhidin derin hakikatlarından haberi olmayan. * Halkın ekseriyeti.
A'VAM Yıllar. Seneler.
AVAM-FİRİB f. Halkın hoşuna gidecek tarzda hareket eden, halkı avlıyan, demagog.
AVAMİL (Amil. C.) Sebepler. * Ayaklar. * Valiler. Hâkimler. * Gr: Arabçada kelime sonlarının okunuşuna te'sir eden hususları öğreten ilim ve ona dâir kitab. * Birgivi Hazretlerinin "Nahiv" ilmine dâir olan kitabının ismi.
AVAM-PERESTANE f. Avam kimselere yakışır şekilde. * Şiddetli halk taraftarı olan birine yakışır sûrette.
AVAM-PESEND f. Halk tarafından beğenilecek olan şey.
AVAN (C.: Uven) Her şeyin orta yaşlısı. * (C.: Avine-Avân) Esir. * Yardımcı, nâsır.
AVAN Anlar. Zamanlar. Vakitler.
AVAN-I TEKÂMÜL Tekâmül, olgunlaşma ve terakki zamanları.
A'VAN Yardımcılar. Etbâlar.
AVANE Uzun hurma ağacı.
AVANİ Kapkacak, yemek takımları. * "Beni koru, hıfzeyle" meâlinde dua.
AVANS Fr. İlerideki bir alacağa mahsuben önceden verilen para.
AVAR Ayıp, kusur, eksiklik. Fesad.
AVARE f. Başıboş, serseri, boş gezen. İşsiz güçsüz.
AVAREGÎ f. Avarelik, serserilik, işsiz güçsüzlük, aylaklık.
AVARESER f. Başıboş.
AVARIZ Arızalar. Sonradan olan noksanlıklar. * Girinti çıkıntı, noksanlık. * Mânialar. Engeller. * Fevkalâde hallerde ve bilhassa harp sebebi ile geçici olarak alınan vergi.
AVARIZ-I DİVANİYE Tanzimat-ı Hayriye'den önce geçerli olan kanunlara göre alınan vergiler.
AVARIZ-I MÜKTESEBE Cehil, sarhoşluk, hezel, sefeh, hata, ikrah gibi insanın ibtidâen dahli bulunan şeyler.
AVARIZ-I SEMAVİYE Delilik, küçüklük, bunaklık, ölüm gibi kesbî ve ihtiyarî olmaksızın insana ârız olan şeyler.
AVARÎ (Ariyyet. C.) Ödünç verilen şeyler.
AVARİF Mârifetler. * Arifler. İşten anlar olanlar. * Güzel ahlâk.
AVASIF (Asıta. C.) Sert ve kuvvetli rüzgârlar. Fırtınalar.
AVASIM (Asıme. C.) Temiz, ismetli kimseler. * Hudut şehirleri.
AVATIF (Atıfet. C.) Atıfetler. Hediyeler. İhsanlar.
AVATIK (Atık. C.) Yaşlılar. * Genç kızlar. * Hür ve serbest olanlar. * Yavru kuşlar.
AV'AVE Havlama, köpeğin havlaması. * Mc: Hezeyan, saçma sapan konuşma.
AVAZ Nefret. İkrah. Bir şeyi kerahetle yapma. Kerahet.
A'VAZ Karşılıklar. Bedeller. (Bak: İvâz)
ÂVÂZ f. Sadâ, Yüksek ses. * şöhret.
ÂVÂZ-I RA'D U SÂİKA Gök gürlemesinin ve yıldırımın âvâzı, sesi.
AVAZE f. Nam, şöhret, ün. Yüksek ses.
AVAZİL (Âzil. C.) Başa kakıcı kimseler.
AVCA (Müe.) Eğri. Şaşı. * Yay. Kavs. * Arık, zayıf deve.
AVD Dönme, geri gelme. Aleyhine veya lehine dönme.
AVDET Dönüş, geri gelme, dönme. Rücu'.
AVDETÎ Dönme. * Aslına, Müslümanlığa dönen.
A'VEC Eğri büğrü.
A'VED Ençok faydalı.
AVEMEN Deve veya at gidişi. * Yüzme.
AVEN Çok sâkin, en sâkin.
AVEND f. Sicim, ip.* Senet, delil. * Kapkacak. * Taht, yüksek mertebe. * Satranç oyunu. * Evvel, önce, ilk.
AVENE Beraber olanlar. Yardım edenler.* Taraftarlar.
AVENGÂN f. Asılı, sarkık. * Çengel. * Çivi.
AVER f. Averden "getirmek" fiilinin emir köküdür, kelime sonuna getirilerek; yapan, eden, olan, veren, götüren gibi manalara sebeb olur.
CENK-ÂVER Harpçi, fedakâr.
DİL-ÂVER Gönül alıcı.
MERAK-ÂVER Merak verici. Merak veren.
A'VER Tek gözlü. Bir gözü kör. Yek-çeşm.(Âhirzamanda gelecek Süfyan adındaki bir zâlimden "Aver" diye rivayetlerde bahsedilmesi, sadece dünyayı görecek bir gözü olduğu ve âhireti görecek imân gözünün olmadığından kinayedir.)
AVERD f. Harp, muhârebe, savaş, cenk.
AVERD-GÂH f. Muharebe meydanı, savaş alanı.
AVERDE f. Getirilmiş nakl olunmuş.
AVERDİDE f. Saldırılmış, hücum edilmiş.
AVEZ Fakirlik, yoksulluk. Sıkıntı.
A'VEZ Mânâsı anlaşılmayan şey. * Anlaşılması zor olan şiir.
AVHAK Uzun nesne. * Kara karga. * Büyük kara deve.
AVHEC Yılan. * Uzun boyunlu. * Dişi deve.
AVİ Uluyan. Hırlayan.
AVİHTE f. Asılmış şey, asılı nesne.
AVİJE f. Has, hâlis, hakiki, temiz.
AVİJGAN f. Mahremler, yakınlar. * Güzeller, gençler.
AVİL Yüksek sesle ağlama. Acınma. Feryâd. * Meyletme.
AVİND f. İlk, evvel, önce.
AVİNE (Evân. C.) Vakitler, zamanlar, anlar. Devirler.
AVİNETEN Ara sıra, tesadüfen.
AVİŞE(N) f. Kekik otu. * Sarılma, sıyırarak çıkma. Saldırma.
AVİZ f. Asılan, asılı bulunan.
AVİZE f. Lamba, fener, gaz veya mumları havi olarak tavana asılan maden veya billurdan süs eşyası.
AVİZE-İ GÛŞ Küpe.
AVK (C: A'vâk) Mâni olma, alıkoyma, durdurma, vazgeçirme, geciktirme.
AVL Feryat, sıkıntı sebebi. Acınma.
AVLAK yun. Dere. Vadi, su cedveli.
AVLE Bağırma, feryat.
AVN Yardım. İmdâd. * Mededkâr. Yardım eden. Yardımcı. Zahir.
AVN-I İLÂHÎ Cenab-ı Hakk'ın yardımı.
AVNÎ Yardıma âit, yardıma dâir.
AVNİYE Serasker Hüseyin Avni Paşa tarafından ilk olarak, daha sonra da Sultan Mecid ve Sultan Aziz zamanında giyilen kolsuz asker kaputu. * Bir nevi yağmurluk.
AVR Bir kimseyi kör etme. * A'ver kılma. Bir şeyi alıp götürmek. * Telef etme. * Gözsüzlük.
AVRA Şaşı. Kör kadın. Tek gözlü. * Mc: Kör fikir. * Çirkin ve kabih söz. * Sâdece dünyayı düşünüp âhireti unutan.
AVRAT (Averât) (Avret. C.) Kadınlar. * Gizli yerler. * Mahrem zamanlar.
AVRET Eksik. Gedik. Gizlenmesi lâzım gelen şey. Dinen örtülmesi vâcib olan âzâ, ud yeri. Utanılacak ve hayâ edilecek şey. Erkeklerde göbek ile diz kapağı arasındaki kısım. * Kadın. Zevce. Nikâhlı. * Gece uykuya yatacağı vakit ve seherden evvel uykudan kalkılacak saate de şeriat örfünde "avret" denir. Öğlen ve öğle uykusu zamanına da kezâ aynı isim verilmiştir. (Çünkü o anlarda uyku ve sair sebepler dolayısıyle insan açık saçık bulunabilir. İzinsiz, haber vermeden, kimse, başkasının yanına bu vakitlerde girmemesi İslâm âdâbından ve Kur'ân emirlerindendir.) * Siper. Hududda pusu yeri. Harpte zarar gelecek yer. (Bak: Tesettür)
AVRUPA Dünyadaki kıtalardan biri.(Avrupa ikidir. Birisi, İsevilik din-i hakikisinden aldığı feyz ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi sanatları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupaya hitap etmiyorum. Belki felsefe-i tabiiyyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehâsin zannederek, beşeri sefahete ve dalâlete sevkeden bozulmuş ikinci Avrupaya hitab ediyorum. L.)
AVRUPAÎ Avrupalılara ait ve onlarla alâkalı Avrupalılar gibi.
AVRUPALILAŞMAK Avrupalıların fikirlerini ve yaşayış tarzını benimsemek. Türkiye'de batılılaşma olarak kullanılmaktadır. Avrupa zamanımızda ilim ve teknikte ilerlemiş olmakla beraber inanışları, ahlâkları, felsefeleri ve yaşayış tarzı ile geri bir düşünüşü temsil eder. Avrupaya, batıya özenmek, eşkiyanın gasbettiği servetine özenmeğe benzer. Batının, mazlum milletleri ezmek için vasıta ve silah olarak kullandığı ilim ve tekniğe sahip olmak, İslâm'ın hakkıdır. İslâm dünyası ilim ve tekniğe sahip olmakla hem batının zulmüne son verecek, hem de bunu insanlığın hayrına, barış için ve insanlığın saadeti, mutluluğu için kullanacaktır. Amma batının hayat felsefesi insanlık için bir zehirdir ve onu reddeder. (Bak: Asrî)
AVRUPAZÂDE f. Avrupa'dan doğan. Avrupa te'siri ile olan. Avrupalıyı taklid eden.
AVŞİN f. Kekik otu.
AVUKAT Mahkemede ücret mukabilinde taraflardan birinin müdafaasını ve davasını üzerine alan hukukçu. * Mc: Müdafaaya muktedir, çeneli, cerbezeli.
AVUNMAK t. Oyalanmak, kendi kendini eğlendirmek. * İnek vs. nin gebe kalması.
AVVA Bir yıldız kümesi.
AVVAC Fildişi satan. Fildişi işçisi.
AVZ Hâcet. İhtiyaç. Bir şeyin bulunmaması. * Fakir. * Fakirlik, muhtaç olma.
AVZ (Avez) (İyâz, meaz, meâze) Sığınma. Sığınak. Melce. Sığınacak yer.
AVZEN (Zenav) (Kürdçe) Suların biriktiği yer. Havuz, göl.
AY (Bak: Ayât)
AYÂ Tedavisi mümkün değil, iyileştirilmez. * Kabiliyetsiz, kudretsiz.
ÂYÂ (Şüphe ve tereddüt bildiren edât; hayret ve taaccüb, soru ile beraber ümid ifâde eder) Acabâ. Âyâ, nasıl oluyor. Hayret, sen bu işi nasıl olur da yaparsın?.. der gibi.(Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ, Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefâhet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil; belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz! Çünki şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır! L.)
A'YA En kudretsiz, kabiliyetsiz. İktidarı hiç olmayan.
A'YAD (İd. C.) Bayramlar.
AYAL (Bak: Iyal)
A'YAN (Ayn. C.) Gözler. * Bir yerin ileri gelenleri. * Meclis âzaları. Senato âzaları. * Muayyen ve müşahhas olan şeyler. * Altınlar. * Kaymakam.
A'YAN-I SÂBİTE Tas: İlm-i İlâhide eşyanın ezelden beri sâbit olan sûret ve hakikatları. Mevcudat-ı ilmiye. (Bak: Adem-i hâricî)
AYAN (İyân) Aşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği. * Çiftçi âletlerinden olan saban okunun bileziği.
AYAR Altın ve gümüşten yapılmış şeylerin saflık ve hafiflik derecesi. *Saadete, mutluluğa doğru gitme.
A'YAR (Ayr. C.) Eşekler.
AYAR-DAN f. Ölçüden anlar, değerbilir.
AYASOFYA İstanbul'daki bu ilk kilisenin açılış resmi Mi : 325 tarihinde yapılmıştır. 513 senesi Ocak ayının 13-14. gecesi bir yangın esnası bina kâmilen yanmış. O zaman İmparator Justinyanus yeniden yaptırmış. 573 de binanın resm-i küşâdı yapılmıştır.Osmanlılarca 29 Mayıs 1453'de İstanbul fethedilince Fatih Sultan Mehmed yaya olarak Kiliseye girmiş ve müezzine ezan okutarak maiyeti ile beraber namaz kılmıştır. Ayasofyanın câmi halinde kıyâmete kadar devamını vasiyet etmiş, fakat maalesef câmi 1934 de bir müze haline getirilmiştir.
AYASTAFANOS İstanbul'da Yeşilköy semtinin eski adı.
AYASTAFANOS MUAHEDESİ 3 Mart 1878 Rusya ile Osmanlılar arasında ilk olarak yapılan bir anlaşmadır. (28 Safer 1295) Tarihte buna "Ayastafanos Mukaddemat-ı Sulhiyesi" denir. Anlaşma maddeleri tatbik edilememiştir.
ÂYÂT (Âyet. C.) Âyetler. * Cenab-ı Hakk'ın sıfât ve kudreti hakkında görülen âşikâr deliller, bürhanlar. * Menziller. Mekânlar.
ÂYÂT-I KİBRİYÂ Allah'ın kibriyasını ve büyüklüğünü gösteren âyetler, deliller ve eserler.
ÂYÂT-I KUR'ÂNİYE Kur'ânın âyetleri.
ÂYÂT-I MENSUHA Sâbık olan, geçmişte olan hükümleri beyân eden âyetler.
ÂYÂT-I MUHKEMÂT Manası kat'i ve açık olan Kur'an âyetleri.
ÂYÂT-I NÂSİH Sâbık olan şer'i hükmün kaldırıldığını beyan eden âyetler. (Bak: Nesh)
ÂYÂT-I TEKVİNİYE Tekvinî âyetler. (Bak: Tekvin)
AYB Kusur. Leke. Utandıracak hal.
AYB-I HÂDİS Huk: Satılan eşya müşteri elinde iken ârız olan ayıb. (Müşterinin satın aldığı kumaşı kesip biçmesiyle meydana gelen hâl gibi)
AYB-CÛ f. İnsanın ayıplarını araştıran, herkesin ayıbını, noksanını meydana çıkarmak isteyen.
AYBE (C.: İyâb) Heybe, deri çanta.
AYB-GÛ Fitneci, fitnekâr, dedikoducu.
AYB-GÛYÎ f. Dedikoduculuk.
AYB-NÂK f. Noksan, kusurlu.
AYC Razı olmamak. * Tasdik edip inanmamak. * Menfaatlenmemek, faydalanmamak.
AYDAN (Uvd. C.) Uzun hurma ağaçları.
AYDANE Uzun hurma ağacı.
AYDE Yaramaz huylu.
AYDIN Aydınlık. * Açık, âşikâr, açıkça görünen. * Mübârek, mesut. Bilgili, okumuş, görgülü.Bugün bazı çevrelerde batı ilim ve felsefesini tahsil edip benimseyenlere de "aydın" denilmektedir. Aklı gözüne inmiş, yani herşeyi maddi ölçülerle yorumlamaya alışmış, kalbi maddeci felsefe ile kararmış insana aydın demek yanlıştır. Böylelerine "zulmetli münevver" yani kalbi ve aklı kararmış okumuşlar demek daha doğru olur.
A'YEN Büyük ve iri gözlü. * Bakılan yer. * Çok açık, pek belli, bâriz.
ÂYEN f. Demir.
ÂYENDE (C.: Âyendegân) f. Gelen, geçici.
A'YES (C.: İys) Beyaz deve.
AYES Beyazlık, aklık.
ÂYET Eser. * Kimsenin inkâr edemiyeceği açık delil. Nişân. Alâmet. İşaret. * Menzil, mekân. * Kur'ân-ı Kerim'deki her bir cümle. Mânen uyanmağa, intibâha sebeb olan hâdise. (Kur'ân-ı Kerim'de 6666 âyet vardır.)
ÂYET-İ MÜDÂYENE Kur'an-ı Kerim'de (Sure-i Bakara, 281. âyet) borçlu ve alacaklı hakkındaki âyet. (Bu âyet vasatî olarak bir sahife uzunluğundadır.)
AYFE Hayret. * Tereddüt. * İğrenmek.
AYHEKA Neşat, sevinç, neşe, sürur. * Bir kuş adı.
AYHEM Katı, sağlam nesne.
AYHÜM Ağaç kökü. * Kırmızı sahtiyan.
AYIKLANMA t. (Biyolojide) Çevre şartlarına en iyi uyabilen canlıların hayatta kalıp çoğaldığı, uyamıyanların öldüğü ve nesillerinin yok olduğu, böylece canlılardan tabii bir tekâmül (evrim) meydana geldiğini savunanların ileri sürdüğü bir tâbirdir. Ayıklanma ile tekâmül görüşü tabiatta herşeyin tesadüfle meydana geldiği peşin hükmüne dayanır. Hayatı ve kâinatı tesadüfle açıklamak hem ilmi, hem aklı inkârdan başka birşey değildir. Canlıların bulunduğu çevre şartlarına göre cihazlarla donatılması; onların Hâlık'larının, Rab'lerinin sonsuz merhametini, ilmini ve iradesini gösteren inkâr edilemez delilleridir. Bunlar kör tesadüfün, şuursuz maddenin işleri değildir ve olamaz. Dünyaya bir yavru getiren annenin memelerinden süt gelmesi ve yavrunun kimseden öğrenmeden memeyi arayıp süt emmesini başarması tesadüf mü, yoksa Allah'ın sonsuz merhameti, ilmi ve iradesini göstermez mi? Bunu zerre kadar aklı olan anlamaz mı?
AYIN Arap alfabesinin onsekizinci ve Osmanlı alfabesinin yirmibirinci harfi olup, ebced hesabında yetmiş sayısına tekabül eder.
AYİB Dönüp çekilen. Geri dönen. Tövbe eden.
AYİDE Fayda, menfaat. * Muhabbet, sevgi.
AYİJ f. Kıvılcım, şerâre.
AYİL(E) Ailesi kalabalık olan. * Ailesini besleyen. * Aşırı. * Fakir. * Dengede olmayan terazi.
ÂYİN Gözü değen kişi. Nazarı değen kimse.
ÂYİN Merâsim. Usûl. Görenek. Dinî âdâb. Âdet, örf ve kanun. * Ziynet, süs.İslâm'da fıkıh lisânı âyin kelimesini kabul etmemiştir. Bazı vakıflar, filân câmide herhangi bir tarikat âyini icra için te'sis yapacakları zaman vaki olan müracaatlarında fetvahâne tarafından verilen müsaadelerde âyin sözü kullanmayıp "İcra-yı zikrullah" tabiri kullanılırdı. Sofiyede âyin lâfzı muteberdir. Turuk-u âliye tekkelerinde icra edilen şekil ve merasime âyin ıtlak edilir. "İcra-yı âyin-i ehlullah" tabirdendir. Bu sûretle her tarikata mensub tekkelerde yapılan dinî merasime âyin ismi verilmiştir. Bu âyinlerden herbirinin ayrı ismi ve şekli vardır. Yaptıkları âyine Mevleviler: Semâ; Kâdirîler: Devran; Rıfailer ve Sa'diler: Zikr-i kıyam; Halvetiler: Darb-ı esmâ; Nakşibendiler: Hatm-i hâcegân isimlerini verirler. Diğer turuk-u âliye de bu esaslardan münşaib olduğuna göre âyinleri bu esaslara bağlıdır. (T.İ.A.)
AYİNE f. Ayna. Mir'ât. Kendisine tecelli ve aksedeni gösteren veya bildiren şey. (Ayna, ışığı aksettirip gösterdiğinden dolayı esmâ-i İlâhiyeyi de bize gösteren ve Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarına âyinelik eden mevcudata da mecazen "âyine" denilmektedir.) * Vasıta ve mazhar mânasına da gelebilir.
AYİNE-İ ÂSMÂN Güneş.
AYİNE-İ EHADİYET Ehadiyetin ayinesi. Cenab-ı Hakk'ın ekser isimlerinin tecellisine mazhar olan şey.(Hayat birşeye girdiği vakit, o cesedi bir âlem hükmüne getirir; cüz ise küll gibi, cüz'iye dahi külli gibi bir câmiiyyet verir. Evet hayatın öyle bir câmiiyyeti var; âdeta umum kâinata tecelli eden ekser Esmâ-i Hüsnayı kendinde gösteren bir câmi âyine-i ehadiyettir. Bir cisme hayat girdiği vakit, küçük bir âlem hükmüne getirir, âdeta kâinat şeceresinin bir nevi fihristesini taşıyan bir nevi çekirdeği hükmüne geçiyor. Nasıl ki, bir çekirdek, onun ağacını yapabilen bir kudretin eseri olabilir; öyle de: En küçük bir zihayatı halkeden, elbette umum kâinatın Hâlıkıdır. L.)
AYİNE-İ ERVAH Ruhlar âyinesi. Esmâ-i İlâhiyenin tecellisine mazhar olan ruhlar.(... Muhabbetten yetimâne bir şefkat, me'yusâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zihayatlara acır; hatta güzel ve zevâle maruz bütün mahlukata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden birşey gelmez, ye's-i mutlak içinde elem çeker. Fakat gafletten kurtulan evvelki adam o şedit şefkatin elemine karşı ulvi bir tiryak bulur ki: Acıdığı bütün zihayatların mevt ve zevalinde bir Zât-ı Bâki'nin bâki esmâsının dâimi cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; şefkati, bir sürura inkılâb eder. M.)
AYİNE-İ İSKENDER Makedonya kralı Büyük İskender'in aynası. Rivayetlere göre, bu ayna Aristo tarafından yapılmış ve İskenderiye şehrinde yüksekçe bir yere konulmuştur. Bu sayede İskender, yüz fersah uzaklıktaki düşmanlarını aynada görürmüş.
AYİNE-İ ZİŞUUR Şuur sahibi âyine. (Yani: İnsan, cin, melek)
AYİNEDAR f. Ayna tutan. * Eskiden, bir büyük adamın giyinirken aynasını tutmakla vazifeli hizmetçi. * Berber.
AYİNE-RÛ f. Yüzü ayna gibi parlıyan.
AYİNE-SAZ f. Aynacı.
ÂYİN-HAN f. Mevlevihâne ve semâhânelerde sema edilirken, yüksek bir yerde bulunan ve mutribhâne adı verilen mahfilde âyin okuyan kimse.
AYİR Tereddütlü kimse.
AYİS (Bak: Sinn-i iyâs)
AYİŞ(E) Bolluk içinde rahat yaşayan. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zevcesi ve mü'minlerin vâlidesi, Hz. Ebu Bekir'in (R.A.) kızının bir ismi. Aişe-i Sıddıka diye de anılır. Hayret edilecek derecede takva, iffet ve zekâvet sahibesi olup 2210 Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hicretin 57. yılında vefat etmiştir. (R.A.)
AYİŞNE (Ayişte) f. Casus, ajan. * Dalkavuk.
AYİZ(E) Mukabil olarak veren. Karşılık olarak verilmiş.
AYİZ (C.: Ayizât) Yeni doğurmuş hayvan.
AYK Nâhiye. * Kenar. * Taife.
AYKA Deniz kenarı. * Ev ortası.
AYKE Sık koruluk.
AYLE Fakirlik.
AYLEM (C.: Ayâlim) Yumuşak nesne.* Suyu çok olan kuyu.
AYMAN Süt içmeğe iştihası olan erkek. * Malı gitmiş kişi.
AYME Süt içmeğe iştihası olmak. * Malın iyisi.
AYN (C.: A'yan-A'yun-Uyûn) Göz. * Pınar, kaynak. Çeşme. * Tıpkısı, tâ kendisi. * Zât. * Eşyanın hakikatı. * Kavmin şereflisi. * Diz. * Altın. * Nazar değme. * Casus. * Her şeyin en iyisi. * Muayene etmek.
AYN-İ VÂHİD Tek gözlü.
AYN-EL YAKÎN (Ayn-ül yakîn) Göz ile görür derecede görerek, müşâhede ederek bilmek. (Bak: Yakîn)(İman-ı tahkikîde pek çok meratib var. O mertebelerden ilm-el yakîn mertebesi çok bürhanların kuvvetleriyle binler şüphelere karşı dayanır. Halbuki taklidî iman ise bir şüpheye karşı bazan mağlup olur. Hem iman-ı tahkikînin bir mertebesi de, ayn-el yakîn derecesidir ki, çok mertebeleri var. Belki Esma-i İlâhiye adedince tezahür dereceleri var. Bütün kâinatı bir Kur'an gibi okuyabilecek derecesine gelir. Ve bir mertebesi de, hakk-al yakîndir ki, onun da çok mertebeleri var. Böyle imanlı zatlara şübehat orduları hücum da etse, bir halt edemez. R.N.)
AYN-ÜL HAYAT Hayatın tâ kendisi.
AYN-ÜL KITR Bakır kaynağı.
AYN-ÜL LİKA İstenilen kavuşma ve sevilenin tâ kendisi.
AYN-ÜR RIZÂ Rıza gözü. Kusuru görmeden bakan muhabbet gözü.
AYN-ÜS SEVR Boğa gözü. * Koz: Semânın kuzey yarım küresinde bulunan boğa burcunun en parlak yıldızı.
AYN-ÜS SUHT Kızgınlık ile bakış, hiddet gözü.
AYNA (C.: În) Gözü güzel ve iri olan.
AYNAN Akmak, seyelan.
AYNEN Bir şeyin aslı veya kendisi olarak. Tıpkısına, hiç bir şeyi değiştirmeden, aynı olarak.
AYNİYYAT (Ayniyye. C.) Kullanılmaya veya harcanmaya elverişli olup taşınabilen ve para eden şeyler.
AYNİYYE Göz hastalıkları kliniği. * Pahada ağır olan ve taşınabilen şeyler.
AYNİYYET Bir şey veya şahsın aynı veya kendisi olması.
AYR (C.: A'yâr) Eşek, himar. * Medine-i Münevvere yakınında bir dağ. * Uzun demir mıh.
AYS Fesâd ve ifsâd etmek.
AYS Cimâ etmek. * Meni denilen su.
AYS Sık ağaçlık yer. Koruluk.
AYSE Yumuşak yer.
AYSELE Gözsüz, a'mâ, kör.
AYSUM Filin dişisi. * Sırtlan. * Büyük deve. * Süsen çiçeği.
AYŞ Yaşayış, yaşama. Yiyip içme. Zevk u safâ. * Dirilik. Hayat.
AYŞE Dirilik, hayat, yaşama.
AYŞ U İŞRET Yiyip içme. (Bak: Îş)
AYŞÛM Nebatattan bir ot.
AYŞ Ü NÛŞ Yiyip içme. (Bak: Îş)
AYŞ U TARAB Yeme içme, eğlence.
AYT Uzun boyunlu.
AYTA' Uzun boyunlu kadın. * Uzun boyunlu dişi deve.
AYTEL Uzun boyunlu.
AYTEMÛS (C.: Atâmıs) Bütün vücut organları yerli yerince ve tam olarak yaratılmış olan.
A'YÜN (Ayn. C.) Gözler, aynlar. * Çeşmeler, pınarlar. Menba'lar.
AYYAB Kusur görücü, ayıb gören.
AYYAN Yorgun. Bitkin. * Ne yapacağını bilmeyen.
AYYAR Hırsız. Hileci, dolandırıcı, hilebaz, dessas. * Zeki, kurnaz.
AYYARÎ f. Dolandırıcılık, hilecilik.
AYYAŞ Haram içki içen. şarhoş.
AYYİL (C.: İyâl) Nafakası lâzım olan kişi.AYYUK : Samanyolunun dâima sağ tarafında olan çok parlak ve uzak bir yıldızın ismi. * Mc: Gökyüzünün pek yüksek yeri.
AYZAN Yaban eşeğinin erkeği.
AYZEMÛR Yük taşıyamıyan büyük ve yaşlı deve.
AZA' Başa gelen musibete sabretmek. * Bir kimseyi babasına nisbet etmek.
A'ZA (Uzv. C.) Bedenin her bir uzvu. * Bir cemiyete mensup kimse.
A'ZA-YI DÂHİLİYE İç organlar.
AZA (C.: Uzâ) Kertenkele.
AZAB Dünyada işlenen suç ve kabahate karşılık olarak âhirette çekilecek ceza. * Eziyet. Büyük sıkıntı. Şiddetli elem.
AZAB-I CEHENNEM Cehennem azabı. * Mc: Büyük ıztırab, sıkıntı.
AZAB-ENGİZ f. Azab verici, keder verici.
AZAD f. Serbest. Hür. Kimseye bağlı olmayan. Kölelikten kurtulmuş olan. * Dünya alâkasından kesilmiş. * Serbest fikirli.
AZAD Kısa ve sık olarak dikilmiş.
AZADE f. Bağlardan kurtulmuş. Serbest. Kayıtsız. Hür. Sâlim. Müberrâ.
AZADE-DİL f. Gönlü bir şeye bağlı olmayan.
AZADE-GÂN f. (Azâde. C.) Azadeler. Bağımsız, serbest ve hür olanlar.
AZADE-GÎ f. Hürlük, âzâdelik, serbestlik.
AZADE-HÂTIR f. Başı dinç, gönlü hoş olan.
AZADE-HAYAT f. Hayattan kurtulmuş. Ölmüş.
AZADE-SER Başı boş. Hür.
AZADÎ Serbestlik. Hürriyet. * şükür.
AZ'AF (Bak: Ez'af)
AZAHÎ (Bak: Adâhi)
AZAİM (Azime. C.) Mühim ve büyük işler. Kararda kesinlik.
AZAİM Büyük iş. * Büyük belâlar. Büyük günahlar.
AZAİM Kötü şeyleri defetmek için yazılan duâlar.
AZAL (Ezel. C.) Ezeller. Başlangıcı olmayan zamanlar.
AZALİL (Uzlûle. C.) Yanlışlar, yanılmalar. Doğru olmayanlar.
AZAM (C: Azamât) Kin, husûmet, adâvet, garaz, fena niyet. * Öfke, hiddet. * Kıskançlık.
A'ZAM Çok büyük. En büyük. Daha büyük.
A'ZAM-I ESBAB Sebeplerin en büyüğü.
AZAME Eskiden, büyük görünmesi için kadınların bağladıkları arkalık.
AZAMET Büyüklük. Cenab-ı Hakk'ın büyüklüğü. * Kibirlilik.(Beşerin zihni ve fikri Cenab-ı Hakk'ın azametine bir mikyas, kemalâtına bir mizan, evsafının muhakemesine bir vasıta bulmak vüs'atinde değildir. Ancak cemî masnuatından ve mecmu asarından ve bütün ef'âlinden tahassül ve tecelli eden bir vecihle bakılabilir. Evet zerre, mir'ât olur, fakat mikyas olamaz. Bu meselelerden tebârüz ettiği vechile Cenab-ı Hakk'ın mümkinata kıyas edilmesi ve mümkinatın onun şuunâtına mikyas yapılması en büyük cehâlet ve hamakattır. İ.İ.)
AZAMET-FÜRÛŞ Kibirlenen. Büyük görünmek isteyen.
A'ZAMÎ En fazla, en çok, nihayet derecede.
AZAMİM (Izmâme. C.) Desteler, kümeler, topluluklar, zümreler.
A'ZAMİYYET En fazla oluş. En fazlalık.
AZAMÛT (Mübalâğa sigası ile) Azamet. Kibriya. Allah'a mahsus olan büyüklük.
AZAN (Üzn. C.) Kulaklar.
A'ZAR (Özr. C.) Özürler, mâniler, bahaneler, engeller.
AZAR f. İncitme. Tâzib. Kırılma. Tekdir. Zulüm. Ukubet.
AZÂR-I DİL Gönül kırıklığı.
AZAR f. Mart ayı.
AZAR-DİDE f. Zulüm görmüş. Küskün.
AZARENDE f. Azarlıyan, tekdir eden. * Kalb kıran, inciten.
AZARÎ f. Muzırlık. Küfürbazlık. * Fenalık görmüş, kalbi kırılmış, incitilmiş olma.
AZARİŞ f. İncitme, kalb kırma.
AZAR-MEND f. İncitilmiş, zulmedilmiş.
AZAR-MENDÎ f. İncitilmiş, kırılmış olma.
AZARR (Zarar. dan) Çok zararlı.
AZAR-RESİDE f. Zulüm görmüş, kırılmış, incitilmiş.
AZAYE (C.: Izâ-Izâyâ) Kertenkele.
AZAZ Bir tek lokma.
AZÂZE Kuvvet. * Azamet, büyüklük. * Şiddet. * Azlık. * Gâlip olmak.
AZAZİL Şeytan. (İblisin bir adı) Şerlerin temsilcisi.
AZB Kesme. * Isırma. * Azarlama. * Hastalıktan hırpalanma.
AZB Tatlı, lâtif, hoş ve şirin olan yiyilecek ve içilecek şey. * Fazla susuzluktan yemek yemeği terketme. * Men'etme. * Feragat.
AZB Gizli kalma. Görünmez olma.
AZBA' (Zab'. C.) Kolun yukarı kısmı, dirseğin üst tarafı.
AZBE (C.: Uzeb-Azebât) Su içinde olan çerçöp. * Her bir şeyin ucu, tarafı.
AZBÎ Güzel ahlâklı.
AZBU (Zebu. C.) Sırtlanlar.
AZD (Azid, azud) Kolun üst kısmı. * Destek. * Kuvvet, kudret. (Bak: Adud)
AZDAD (Bak: Ezdâd)
AZDE f. Boyalı, boyanmış. * Ucu sivri olan bir âletle delinmiş.
AZEB Bekâr. Mücerred. Evlenmemiş. Zevcesi olmayan.
A'ZEB Çok tatlı. Pek hoş.
A'ZEB Karısı olmayan erkek.
AZEBE Kocası olmayan kadın.
AZEH f. Vücutta çıkan siğil.
AZEKA Alâmet, nişan, işâret.
A'ZEL Yalnız veya silâhsız bulunan.
AZER f. Ateş. * Şemsî senenin dokuzuncu ayı. Kasım. Her şemsî ayın dokuzuncu günü. * Mecusilere göre güneşe memur meleğin adı. * Hz. İbrahim'in (A.S.) babasının veya amcasının ismi.
AZERAHŞ f. Yıldırım.
AZERBAYİGAN f. Azerbeycan.
AZERD Boya, renk.
AZERET Yetişip kuvvetlenme. * Kalınlaşma. * Ekinin yetişip tanelerinin çıkması. (Bak: Muâzere)
AZER-GÛN f. Ateş renginde olan, kızıl, kırmızı. * Ay çiçeği.
AZERÎLER Kafkasyanın Azerbeycan bölgesinde yaşamış Türk kavmi.
AZERM f. şefkat, merhamet. * Haşmet, büyüklük, azamet. * Haya, utunma.
AZERM-CÛ f. Hayâlı, utangaç. Terbiyeli, nâzik.
AZERPEREST Ateşe tapan, mecûsi.
AZERŞEB f. Batıl bir inanışa göre ateş içinde yaşadığı sanılan ve semender denilen bir hayvan. * Şimşek, berk.
AZF Yemek.
AZF Zâhidlik. Nefsini bir şeyden döndürmek.
AZFAR (Zufr. C.) Tırnaklar.
AZFENDAK f. Gökkuşağı.
AZGAN (Zıgn. C.) Kinler, garazlar.
AZGAS (Bak: Adgas)
AZHA (Zahve. C.) Su havuzları. Göller.
AZHAR En zâhir. En açık. Besbelli. Bedihi olan, rûşen. * Bir ibârenin en açık ve kat'i olan mânası.
AZIRRA (Zarir. C.) Körler, âmâlar, gözleri görmiyenler.
AZİB Susuzluktan yem ve yulaf yemeyen yorgun hayvan.
AZİB Uzak merâ, otlak ve çayır.
AZİDE f. Ucu sivri bir aletle delinmiş olan.
AZİF Sazcı, çalgıcı.
AZİFE Yaklaşan. Yaklaşmakta olan. * Kıyamet.
AZİG f. Nefret, kin, garaz. * İğrenme, tiksinme.
AZİHE Yalan, iftira.
AZİK Hoşa giden.
AZİL Islah edilmesi mümkün olmayan. Muannid, inatçı.
AZİL (Bak: Azl)
ÂZİM Dudaklarını yumup susan kişi.
AZÎM Büyük. Yüce. Çok ileri.
AZÎM-ÜŞ ŞÂN Şânı büyük. Namı çok yüce.
AZÎM Azimet eden. Gidici.
ÂZİM Bir yere gitmeğe karar veren. Bir iş hakkında kat'i karar ve niyet sahibi.
AZİMAT (Azime. C.) Kıtlık yılları.
AZİME (C.: Azâim) Büyük iş, fevkalâde ve çok mühim iş. * Tılsım, efsun, sihir. * Sebat. Verilmiş olan kararda kat'ilik. * Kasdetmek, yemin etmek.
ÂZİME Azı dişi. * Kıtlık senesi.
AZİMET Takvâ ile amel etmek. Allah'ın emirlerini en mükemmel ve eksiksiz yapmağa çalışmak. * Kesin karar vermek. * Yola çıkmak, gitmek.
AZİMET-RÂH Yola çıkma.
ÂZİN Kefil. Birinin yerine kefalet eden. * Kapıcı, perdeci. * İzin veren.
ÂZÎN f. Kaide, kanun. * Süs, zinet, güzellik. * Yoğurttan yağ çıkarmak için hususi olarak yapılmış yayık.
ÂZÎNE f. Cuma veya bayram günü.
ÂZÎR f. Iztırab, sıkıntı. Ağrı, sızı. * Azar, tekdir.
AZÎR Biçilmiş olan ekinin tarlada satılması.
AZİR Özür dileyen, özrünün afvedilmesini isteyen. * Özür. * Sünnet düğünü.
ÂZİR Yara izi.
ÂZİRE Hayızlı kadın.
AZİRE (C.: Uzrât) Ön yanı, önü.
AZİŞ f. Talaş, yonga, ağaç ve tahta kırığı. * Eşik tahtası.
AZİYY (C.: Ezavî) Deniz dalgası.
AZÎZ İzzetli. Çok izzetli. Sevgili. Çok nurlu. * Dost. * Şerif. * Nadir. * Dini dünyaya âlet etmeyen. * Sireti temiz. * Ermiş. Mânevi kudret ve kuvvet sahibi. * Mağlup edilmesi mümkün olmayan ve daima galib olan manasında Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir. * Hristiyanlıkta kudsî kabul edilen daimî reis.
AZİZÂN f. Azizler.
AZİZE (Müe.) Aziz olan. * Hristiyanlıkta kadın rahib. Rahibe.
AZK Hurma ağacı. * Nişan, alâmet, işâret.
AZK Yarmak. * Sürmek.
AZKA İri yünlü koyun.
AZL (Azel) Levmetmek, kınamak. Azarlamak.
AZL Bir şeyi yerinden veya güruhundan veya işinden ayırmak. Birisini işinden veya makamından ayırmak.
AZLA' (C.: İzâl) Kırba ağzı.
AZLAF (Zılf. C.) Zool: Çatal tırnaklı olan hayvanların tırnakları. Toynaklar.
AZLAL (Zıll . C.) Gölgeler.
AZLEM Çok zâlim. Pek zâlim. * Çok karanlık.
AZM (Azim) Kasd, niyet. Sağlam ve kat'i karar. Sebât.
AZM-İ KAT'Î Kesin karar, kat'î azim.
AZM Büyüklük, ululuk. * (C: İzâm) Kemik.
AZM-İ ACZ Tıb: Sağrı kemiği. Kuyruk sokumu kemiği.
AZM-İ ADESÎ Tıb: Mercimek kemiği.
AZM-İ ADUD Tıb: Pazı kemiği.
AZM-İ AKAB Tıb: Ökçe kemiği.
AZM-İ ENFÎ Tıb: Burun kemiği.
AZM-İ KASABA Tıb: Baldır kemiği.
AZM-İ KİTF Tıb: Kürek kemiği, omuz kemiği.
AZM-İ KU'BERE Tıb: Kolumuzun ön tarafında bulunan önkol kemiği. (Önkol kemiğinin arkasında dirsek kemiği bulunur).
AZM-İ TERKOVA Tıb: Köprücük kemiği.
AZM-İ US'US Tıb: Kuyruk kemiği.
AZM-İ VECENÎ Tıb: Elmacık kemiği.
AZM-İ ZEND Tıb: Dirsek kemiği.
AZM-İ ZIFRÎ Tıb: Tırnaksı kemik.
AZMA(Y) f. Denemiş.
AZMAYİŞ f. Deneme, sınama, tecrübe. * Tar: Emekdar tirendâzların kullandığı bir çeşit ok.
AZMAN Cins ve nev'inin icabından fazla büyümüş, çok iri. * Melez. İki ayrı cins hayvandan doğma.
AZMEN Pek fazla şeyler içine alabilen. * En çok güvenilen.
AZMEND f. Haris, açgözlü, tamahkâr, cimri.
AZMÎ Kemikli, kemikten yapılmış.
AZMÛDE f. Tecrübe etmiş olan. Tecrübeli. * Tecrübe olunmuş, denenmiş.
AZMÛDEGÎ f. Tecrübe, deneme, imtihan.
AZMÛN f. Tecrübe, deneme, imtihan.
AZOİK En eski jeolojik zaman. * İçinde fosil bulunmayan toprak.
AZR Sünnet etmek.
AZRA Medine-i Münevvere'nin bir ismi. * Sevgili. Mahbûbe. * Delinmemiş inci. * Üzerinde yürünmemiş kum. Kız olan kız. * Hz. Meryem'in bir vasfı.
AZRAİL Ölüm meleği. Dört büyük melekten biridir, ölenlerin ruhlarını almak görevi vardır. Diğer bir ismi de "melek-ül mevt: Ölüm meleği"dir. Yeryüzünde hayatın var olması, insanın yaratılışı tesadüfle açıklanamıyacağı gibi, ölüm de tesadüfle açıklanamaz. Hayatı yaratan ölümü de yaratmıştır. Hayat gibi ölüm de bir rahmettir. Ölüm, meşakkatli dünya hayatından terhis olma ve ebedî âleme yolculuktur. İnanmıyanların ölümden çok korkmaları ve hatırlarına getirmekten ürkmeleri bundandır. Azrail (A.S.) müslümana göre ebediyet âlemine yolculuğun dâvetçisi; hastalık, kaza vs. sebepler, ölüm için bahane ve sebeplerdir. Azrail (A.S.) bu sebeplerin arkasında görevini yerine getirir.(Azrail Aleyhisselâm Cenâb-ı Hakk'a münâcât edip demiş: "Kabz-ı ervah vazifesinde senin ibâdın benden küsecekler, şekvâ edecekler." Ona cevaben denilmiş: "Senin vazifene hastalıkları ve musibetleri perde yapacağım; tâ ibâdımın şekvaları onlara gitsin, sana gelmesin." Aynen bu perdeler gibi Azrail Aleyhisselâm'ın vazifesi de bir perdedir. Tâ haksız şekvâlar Cenâb-ı Hakk'a gitmesin. Çünkü; ölümdeki hikmet ve rahmet ve güzellik ve maslahat cihetini herkes göremez. Zâhire bakıp itiraz eder, şekvaya başlar. İşte bu haksız şekvâlar Rahim-i Mutlaka gitmemek hikmetiyle Azrail Aleyhisselâm perde olmuş. Aynen bunun gibi bütün meleklerin, belki bütün esbab-ı zâhiriyenin vazifeleri, izzet-i rububiyetin perdeleridir. Tâ güzellikleri görünmeyen ve hikmetleri bilinmeyen şeylerde kudret-i İlâhiyenin izzeti ve kudsiyeti ve rahmetinin ihatası muhafaza edilsin, itiraza hedef olmasın ve hasis ve ehemmiyetsiz ve merhametsiz şeyler ile kudretin mübaşereti nazar-ı zâhirîde görünmesin. Ş.)
AZRAR (Zarar. C.) Zararlar, ziyanlar, kayıplar.
AZREC Seri, hafif nesne. Vâhid, tek.
AZREF Çok zarif. Zariflerin zarifi. * Çok zeki.
AZREF-İ ZÜREFÂ Zariflerin zarifi.
AZRENG f. Çok üzüntü, meşakkat, eziyet. * Son derece sert ve katı.
AZÛF Yiyecek, erzak. Azık.
AZÛG f. Kir, pas.
AZÛK İçi henüz olmamış fıstık yemişi.
AZÛL Çok azarlayan, çıkışan, paylıyan.
AZÛMET Eğlence. Neşeli ve hoşça vakit geçirten şey.
AZÛN f. Öylece, onun gibi, bunun gibi, böylece.
AZUR (Azver) f. Açgözlü. Hırslı. Tamahkâr. Cimri. Hasis.
AZURDE (Bak: Azürde)
AZÛZ Memelerinin delikleri dar olan deve ve koyun.
AZÛZ Isırıcı, ısıran.
AZÜG f. Hurma lifi. * Ağaç ve asma budantısı.
AZÜRDE f. Azar görmüş, incinmiş, gücenmiş. Kalbi kırılmış, üzülmüş.
AZÜRDE-DİL Kalbi kırık. Müteessir.
AZÜRDE-GÎ f. Gücendirilmiş, incitilmiş olma.
AZÜRDE-HÂTIR f. Gönlü kırılmış, hatırı kırılmış.
AZÜRDE-PÜŞT f. Beli bükülmüş ihtiyar.* Yükten sırtı berelenmiş olan hayvan.
AZV İftira. Birisine bir şey isnad etme. Nisbet etme.
AZV-İ CİNNET Delilik isnadı.
AZVA (Zav ve Zû. C.) Parıltılar, ışıklar, aydınlıklar.
AZVER (Bak: Azûr)
AZVİYAT (Azv. C.) Yalanlar, iftiralar.
AZY Bir kimseyi bir kimseye veya bir şeye nisbet etme.
AZYAK Daha dar, en dar.
AZZ şiddet.
AZZ Galib olmak. * Çok yağmur yağmak.
AZZ (Add) Isırmak. Dişlemek.
AZZ-İ BENÂM Parmak ısırma.
AZZA' Şiddet ve kıtlık yılı.
AZZE Aziz ve şânı büyük olsun, büyük ve aziz oldu (meâlinde).
AZZE ENSÂRUH Yardımı çok olsun. (Bu tabir, padişahlara ait dua yerinde olup eski fermanlarda geçer.)
AZZE VE CELLE Aziz ve Celâl olsun, oldu... (meâlinde, Cenab-ı Hakkın isminden sonra hürmet maksadı ile söylenir.)
AZZET Geyik buzağısı.