| Ana Sayfa |
www.OsmanliMedeniyeti.com |
www.infoTurkish.com |
Osmanlıca Türkçe Lügat
A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z
| K | Osmanlı alfabesinin yirmidördüncü harfi olan kaf ile, yirmibeşinci harfi olan kef harfini karşılar. |
| KA' | (C.: Akva') Düz yer. |
| KAA | Ev avlusu. |
| KAA' | Acı su. |
| KAAKI' | Birbiri ardınca meydana gelen gök gürlemesi. |
| KAAN | Hükümdar, hâkan. |
| KAARET | Derinlik. |
| KAARET-İ DERYÂ | Denizin derinliği. |
| KAAS | Boynu göğüse girmek. |
| KAAT | Gadap, hiddet, öfke. * Darlık. * Yaşlı koyun. * Davar memesi. * Bağırma ve çığlık şiddeti. |
| KA'B | Topuk kemiği, ayak bileği, aşık kemiği. * Mc: Şan, şeref, mecd, büyüklük. * Geo: Sekiz yüzlü, sekiz köşeli (mükâb) cisim. |
| KA'B | (Ölm: Hi: 32) Yahudi âlimlerinden olup İsrailiyatı İslâmiyet'e en çok aktaranlardan biridir. Hz. Ebubekir devrinde Müslüman olmuştur. Sa'lebi ve Kisai gibi İslâm tarihçileri ondan çok rivayetlerde bulunmuşlardır. |
| KAB | Çok eski devir silâhlarından olan yayın kabzası (tutacak yeri) ile köşesi arasındaki mesafe, her "yay" da "iki kab" olan miktar. |
| KAB-I KAVSEYN | İmkân ve vücub ortasında bir makam. * İki yay uzaklığı mesafesi.(... İşte mevcudatın en eşrefi olan zihayat; ve zihayat içinde en eşref olan zişuur; ve zişuur içinde en eşref olan hakiki insan; ve hakiki insan içinde geçmiş vezaifi en azamî bir derecede, en ekmel bir surette ifa eden zât, elbette o mi'rac-ı azîm ile Kab-ı Kavseyn'e çıkacak, Saadet-i Ebediye kapısını çalacak, hazine-i Rahmetini açacak, imanın hakaik-ı gaybiyesini görecek, yine o olacaktır. S.) |
| KA'B | (C.: Kıâb) Ağaç çanak. |
| KAB' | Seyahat edip gezmek. * Nefesi tutulmak. * Atın burnu içinden çıkan hırıltı. |
| KA'B | Yemek yemek. Su içmek. |
| KABA' | (C.: Akbiye) Üste giyilen elbise. Kaftan, cübbe. |
| KABA-YI ÂHENİN | Demirden yapılmış elbise. Zırh. |
| KABAÇE | f. Entari. Hafif giyecek. |
| KABADAYI | Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi. (O.T.D.S.) * Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı. |
| KABAHÂT | (Kabahat. C.) Kusurlar, kabahatler. Suçlar, çirkin hareketler. |
| KABAHAT | Kusur, çirkin iş, tekdir edilmeğe müstehak hareket. |
| KABAİH | (Kabayih) (Kabiha. C.) Kabahatlar. Çirkin işler, kabih haller. |
| KABAİL | (Kabile. C.) Kabileler. Bir soydan türemiş cemaatler, silsileler. |
| KABAİL-İ ARAB | Arap kabileleri. |
| KABAKULAK | Tıb: Daha ziyade tükrük bezlerini şişiren bulaşıcı ve ateşli bir hastalık. |
| KABALE | Kadı'nın (hâkimin) verdiği hüccet. * Toptan, götürü ile yapılan satış. * Yahudilerin kendi cemaatlarına verdikleri vergi. |
| KABAS | Ciğer hastalığı. * Yüksek ve kalın. * Hafiflik. * Neşat, sevinç. |
| KABA'SER | (C.: Kabâis) Büyük, kuvvetli, sağlam. Zayıf deve yavrusu. * Deniz canavarlarından bir canavar. |
| KABATÎ | (Kıbtî. C.) Çingeneler. |
| KABAZA | Hız. Sür'at. |
| KABB | İnce belli olmak. * Gönlün eğlendiği gönül eğlencesi. * Makara ortasındaki ağaç. |
| KABBA | İnce belli, zayıf kadın. (Müz : Akbeb) |
| KABBAN | Büyük terazi, baskül. |
| KÂBBE | Hüzünden ve gamdan dolayı, hali kötü ve kalbi kırık olmak. |
| KABBE | Yağmur damlası. * Gök gürlemesi. |
| KABCE | (C.: Kubec-Kibâc) Keklik kuşu. |
| KABE | Usanmak, bıkmak. * Kırılmak. |
| KABE | Yumurta. |
| KÂ'BE | (Kâbe) Dünyanın en kudsi ma'bedi. Beytullah, Beyt-ül Ma'mur, Beyt-ül Atik. Bütün mü'minlerin ibâdet esnâsında yöneldikleri merkez. Dört köşe olduğu için Kâbe denir. Bu mukaddes makamın etrafına Mescid-ül Haram ismi verilir. İçinde bir kısım olarak Makam-ı İbrahim mevcuddur. Burası İbrahim Aleyhisselâm'ın Kâbe'yi bina ederken, yahut insanları hacca davet ederken, üzerine çıktığı taşın bulunduğu yerdir. Tavaf namazı burada kılınır. Kâbe'nin ilk inşası Hz. Âdem (A.S.) tarafından olduğuna dair rivayetler vardır. Bedahetle malûm olan ise; Sahih-i Buharî Tercümesine ve çok kıymetli delillere binaen İbrahim ve İsmail Aleyhisselâmlar inşa etmişlerdir. Bu husus âyet-i kerime ile de sâbittir.(Beyt-ül Muazzam'ın âmir-i inşası: Allah-ü Zülcelil; mübelliği ve mühendisi: Cibril; ilk bânisi: İbrahim Halil, muavini de İsmail olduğu en sahih rivayet olarak kabul edilmek icabeder... diye Sahih-i Buharî Tercümesinde Hâfız İbn-u Kesir'den nakledilmiştir.) Kâbe kıblegâhtır. Üzerine farz olan müslümanların, hacc zamanında gidip ziyaret etmeleri icabeden en mühim ve en büyük mabedimiz. |
| KÂ'BE-İ KEMALÂT | Kemâlât kâbesi. Yâni herkesin teveccüh etmesi gereken en yüksek kemalât merkezi. |
| KÂ'BET-ÜL ÂMÂL | İsteklerin ve emellerin yönelmiş olduğu yer. |
| KÂ'BET-ÜL ULYÂ | şerefi ve kudsiyyeti pek yüksek Kâbe. |
| KABELE | (C.: Kıbel) Göz boncuğu. |
| KA'BERÎ | Ailesine, arkadaşına, yoldaşına, kabilesine ve halkına katılık eden, kötü ahlâklı kişi. |
| KABES | Ateş parçası. * Ateş şulesi. * Öğretmek. * Öğrenmek. |
| KABET | Kederli ve ıztırablı olma. |
| KÂ'BETEYN | İki Kâbe. Mekke-i Mükerreme'deki Kâbe-i Muazzama ile, Kudüs'teki Mescid-i Aksâ. |
| KABINA SIĞMAMAK | t. Sabırsızlık, acelecilik. * Şişmanlamak. |
| KABIZ | Kabzeden, tutan. |
| KABIZ-I ERVAH | Ruhları kabzeden Hz. Azrail. |
| KABIZ-I MÂL | Tahsildar. |
| KABİA | Kılıç kabzasının başında olan gümüş veya demir. |
| KABİH | (Kabiha) Çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp. |
| KABİH-ÜL VECH | Çirkin yüzlü. Suratı, siması güzel olmayan. |
| KABİHA | (C.: Kabâih) Çirkin davranış, ayıp iş. Fena muamele. |
| KÂBİ' | Dolu kap. |
| KABİL | Kabul eden. Olabilir, istidatlı, mümkün olan, önde ve ileride olan. |
| KABİL-İ EMÂNET | İnsan. |
| KABİL-İ GAYR-İ TELAKKUH | Gebeliği mümkün olmayan. |
| KABİL-İ HİTAB | Sözden anlar. Kendisi ile konuşulabilir olan kimse. |
| KABİL-İ İNKİSAR | Kolaylıkla kırılabilir şeyler, kırılması kolay olan nesneler. |
| KABİL-İ KIYAS | Düşünülebilen, ölçülebilen, kabul edilebilir olan. |
| KABİL-İ NESH | Kaldırılması, iptal edilmesi mümkün olan. |
| KABİL-İ TEMYİZ | Huk: Temyiz mahkemesinde görülebilecek olan dâvalar. |
| KABİL | Gibi, türlü, biraz evvel, az önce. Aşikâr. İleri gelen. Kabul eden. * Sınıf, nevi, soy. * Kefil. * Birbirine muhalif kavimden üç beş kişi. |
| KABİLE | Birlikte yaşayan, konup göçen, bir sülâleden türemiş insanlar. Bir reisin idaresi altında bulunan ve ekserisi aynı soydan gelen insanlar. |
| KABİLE | Kadın ebe. * Kabul edici. * Ses alıcı. |
| KABİLİYET | Dıştan gelen te'sirleri alabilme gücü. * İstidat, anlayış, kabul edebilirlilik. Kabul edici yüksek bir kuvvete mâlik olmak, olabilirlilik. |
| KABİN | f. Güveğinin geline verdiği ağırlık, eşya, para. |
| KABİNE | Fr. Vekiller hey'eti. Bakanlar kurulu. * Küçük oda. * Doktorun muâyene yeri. |
| KABİR | Büyük, ulu. |
| KABİR | (Bak: Kabr) |
| KABİS | Hızlı giden at. Süratli at. |
| KABİS | Yusuf Aleyhisselâm'ın rüyasında gördüğü yıldızlardan birisi. |
| KABİSA | Parmak ucuyla yenen şey. |
| KABİSE | Üveyik kuşu. |
| KÂBİSE | Ucu üstüne eğri ve kıvrık olan burun. |
| KABKAB | Karın, batn. |
| KABKABA | Haykırma, kükreme. (Deve ve arslan hakkında kullanılan bir tâbirdir.) |
| KABKABA-İ İBİL | Devenin bağırması. |
| KABKABA-İ ŞİR | Arslanın kükremesi. |
| KABL | Önce. Evvel. İleride. Evvelki. |
| KABL-EL BÜLUĞ | Büluğdan evvel. |
| KABL-EL MİLÂD | İsa'dan (A.S.) önce, milâddan evvel. |
| KABL-ET TAAM | Yemekten önce. |
| KABL-ET TELAKİ | Buluşmazdan önce. |
| KABL-EL VUKU' | Vuku'dan evvel. Olmadan evvel. |
| KABL-EL VÜCUD | Gelmeden önce. |
| KABL-EZ ZEVAL | Öğleden önce. |
| KABL-EZ ZUHR | Öğleden evvel. |
| KABL-EZ ZUHUR | Zuhurundan ve meydana çıkmadan evvel. |
| KABLÎ | İlke ve önceliğe âit. Hiçbir tecrübeye dayanmadan. Yalnız akıl ile. |
| KABLO | Fr. : Telgraf, telefon hatlarında veya elektrik akımı iletmede kullanılan izole edilmiş tellerin bütünü. |
| KABOTAJ | Fr. Bir ülkenin kendi limanları arasında gemi işletme işi. |
| KABR | (Kabir) Mezar. Merkad. Ölünün toprağa gömüldüğü yer. (Bak: Âlem-i berzah) |
| KABR-İ HÂMUŞ | Sessiz mezar. |
| KABRİSTAN | f. Mezarlık. |
| KABS | Parmak ucuyla yemek. |
| KABS | Her şeyin esası, aslı. * Tâlim etmek. |
| KABSA | Başı büyük ve sivri olan kadın. |
| KABT | El ile bir şey toplamak. |
| KABTARÎ | Yünden dokunan bir elbise. |
| KÂBUK | f. Yuva. Kuş yuvası. |
| KABUK | Bir şeyin dışındaki sert örtü, kışır. * Bazı hayvanların katı mahfazaları. |
| KÂBUL | Avcıların kemendi. |
| KABUL | Bir malı satın almak için kabul ettiğini bildiren sözdür. (Bak: İcab) |
| KABUL-İ ADEM | Kalben ademi kabul etmektir. Hakkı inkâr etmek, hatalı bir hüküm ve itikattır. Hak mesleği kabul etmeyip indi ve şahsi görüşünü ileri sürerek başka bir yolda gitmektir, bir iltizamdır. İmânın zıddına şahsi görüşüne tâbi olmak, bâtılı kabul etmektir. |
| KABULGÂH | f. Kabul yeri. |
| KABURGA | Göğüs kemiklerinin beheri. Göğüs kemiklerinin bel kemiğine bağlanmak suretiyle meydana getirdikleri şeklin bütünü. * Gemi, sandal, kayık gibi deniz nakil vasıtalarının hayvan kaburgasına benzeyen ve omurga üzerine kaldırılan eğri ağaçları. |
| KABUS | Uykuda ağırlık basması. Korkulu ve insanda hareket bırakmayan rüya. Karabasan. |
| KABZ | Tutmak. Ele almak. Kavramak. Almak. * Tahsil etmek. Teslim almak. * Amelde zorluk çekmek. * Kuşun süratle uçması. * Mülk. |
| KABZ-I RUH | Ruhun alınması. Ölmek. |
| KABZA | Kılınç gibi şeylerin tutacak yeri. Sap. * El, pençe. * Bir tutam, bir avuç şey. |
| KABZA-İ TÎG | Kılıncın kabzası, sapı. |
| KABZIMAL | Meyve ve sebze yetiştiricileriyle, satıcı arasındaki aracı. |
| KABZ U BAST | Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık. * Birini diğeri üzerine tercih etme. * Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek. * Beyan ve ifâde etmek. * Uzun uzun ve etraflıca anlatmak. |
| KÂC | f. Küçük bir çeşit çam. |
| KAD | Gr : İsmiyye veya harfiyye olan bir kelimedir. İsmiyye olduğunda iki vecihle kullanılır. yerine muzari olur. Yetişir, kifayet eder mânasınadır. Yahut kelimesine müradif isim olur. Harfiyye olduğunda dâhil olduğu fiil, tahkik, ümid, rica, intizar, yakınlık, azlık veya çokluk ifade edebilir. |
| KÂD | Mahzun olma, hüzünlü ve kederli olma. |
| KÂD | f. Hırs, tamahkârlık. |
| KA'D | Çuval. |
| KAD' | Men etmek, engel olmak. |
| KADAH | Çömlek içinde pişen yemeğin kokusu. |
| KADAH | Küçük toprak çanak. |
| KADANA | Forsaların ayağına vurulan zincir. |
| KADASTRO | Fr. Bir ülkedeki arazi ve mülklerin alanını, sınırlarını ve yerini belirtip plânlama işi. |
| KADD | Boy, bos. |
| KADD-İ BÂLÂ | f. Yüksek, uzun boy. |
| KADD-İ BÜLEND | f. Uzun, yüksek boy. |
| KADD-İ MEVZUN | Mevzun boy, biçimli boy. |
| KADD-İ MÜSTESNA | Müstesna boy. Güzellikte emsalsiz ve benzeri olmayan endam. |
| KADD Ü KAMET | Boy bos. |
| KADDA' | şiddetli. |
| KADDAH | Kadeh yapan. Kadeh yapıcı. * Zemmeden. Gıybet eden. Hicveden, yeren. |
| KADDAHE | Çakmak taşı. |
| KADDESALLAH | Allah mübarek ve mukaddes eylesin. |
| KADDESE | Takdis etti, takdis eder, takdis etsin, mutlu olsun (gibi mânada en mübarek bir şeyin kudsiliğini, kusur ve noksanlıktan uzaklığını, müberra olduğunu bildirir fiil.) |
| KA'DE | Bir defa oturuş. Oturma. * Ist: Namazdaki bir defa oturuş. Teşehhüd için, Ettahiyyâtü duâsını okumak maksadı ile olan oturuş. Birinci oturuşa Ka'de-i ulâ, ikinciye de Ka'de-i âhire denir. |
| KADE | Gr: Yardımcı fiillerdendir. Cümlede ifade edilen hükmün yaklaştığını bildirmek için söylenir. Mübtedâ ile haberin başına gelerek, birincisini isim adı ile merfu' kılar, haberini de mansub eder. Bu gibi fiillerin haberi muzâri olur. |
| KA'DEL | Yağhane sepeti. |
| KADEM | Ayak. Adım. Metrenin üçte biri kadar olan uzunluk. Oniki parmak uzunluğu, yarım arşın. * Uğur. |
| KADEM-BUS | f. Ayak öpen. |
| KADEME | Derece, sıra. * Merdiven basamağı. |
| KADEME-İ ULÂDA | İlk basamakta. Başlangıçta. |
| KADEME KADEME | Basamak basamak, derece derece. |
| KADEMÎ | Ayakla alâkalı. Ayağa mensub. |
| KADEMİYYE | Ayak bastı parası. * Eskiden hükûmete ait bir davetiye veya emri tebliğ etmek için gönderilen memura, masrafları karşılığı olarak verilen ücret. |
| KADEMKEŞ | f. Ayağını çeken. Yanaşmayan, gitmeyen. |
| KADEMNİH | f. Ayak basıcı. |
| KADEMNİHADE | f. Gelmiş, ayak basmış olan. |
| KADEMRAN | f. Adım atan, ilerliyen. |
| KADEMRENCE | f. Lütfen kabul, tenezzül. |
| KADER | Cenâb-ı Hakk'ın kâinatta olmuş ve olacak her şeyin evsafını ve havassını ve sâir geleceğini ve geçmişini ezelden bilip, levh-i mahfuzunda takdiri ve yazması. Takdir-i İlâhî. * Ezelî kısmet. * Tali'. Baht. Şans.(Kader ve cüz-i ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, halî ve vicdanî bir imanın cüz'lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yâni, mü'min her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenab-ı Hakk'a vere vere, tâ nihayette teklif ve mes'uliyetten kurtulmamak için "cüz-i ihtiyarî" önüne çıkıyor. Ona: "Mes'ul ve mükellefsin" der. Sonra ondan sudur eden iyilikler ve kemâlât ile mağrur olmamak için "kader" karşısına geliyor. Der: "Haddini bil, yapan sen değilsin." S.)(... Eğer kader ve cüz-i ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i huzur ve kemal-i iman sahibi ise; kâinatı ve nefsini Cenab-ı Hakk'a verir, Onun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var, kaderden ve cüz-i ihtiyarîden bahsetsin. Çünkü, madem nefsini ve her şeyi Cenab-ı Hak'tan bilir, o vakit cüz-i ihtiyarîye istinad ederek mes'uliyeti deruhde eder, seyyiata merciiyyeti kabul edip, Rabbini takdis eder, daire-i ubudiyyette kalıp teklif-i İlâhiyyeyi zimmetine alır. S.)(İrade-i cüz'iye-i insaniye ve cüz'-i ihtiyariyesi; çendan zaiftir, bir emr-i itibarîdir, fakat, Cenab-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zaif, cüz'î iradeyi, irade-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yâni, mânen der: "Ey abdim; ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise mes'uliyet sana aittir!" Teşbihte hatâ olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan. O'nu muhayyer bırakıp "Nereyi istersen seni oraya götüreceğim" desen. O Çocuk, yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette "Sen istedin" diyerek itab edip üstünde bir tokat vuracaksın. İşte Cenab-ı Hak, Ahkem-ül-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini, bir şart-ı âdi yapıp irade-i külliyesi ona nazar eder. S.) |
| KADER-İ İLÂHÎ | Allah'ın takdiri. |
| KADERÎ | Kader ile alâkalı. Kader, tali' nev'inden olan. |
| KADERİYE | "Kul, kendi yaptıklarının halıkıdır" deyip ifrat ederek Hak mezhebinden ayrılan bir dalâlet fırkası. (Bak: mu'tezile) |
| KADH | Zemmetme, çekiştirme. Bir kimsenin ayıb ve kusurlarını söyleyerek gıybet etme. * Men'etmek, engel olmak. * Çakmak taşını çakmak. * Bir kimsenin işine halel vermek. |
| KADIM(A) | Kemirici hayvan. |
| KADIRGA | Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan harp gemilerinden biri. Kürek ve yelkenle kullanılırdı. Kadırgalar 25 oturaklı idi ve her küreği dörder adam tarafından çekilirdi. (O.T.D.S.) |
| KADIZ | Hep olduğu yerde kalan büyük fıçı. |
| KADÎ | Hâkim. Peygamber (A.S.M.) nâmına suçluyu ve suçsuzu ayırıp şeriatla hükmeden hâkim. * Kaza eden. |
| KADÎ-ÜL HÂCÂT | Bütün ihtiyaçları yerine getiren Hâkim. Allah (C.C.) |
| KADİ-L KUDAT | Kadıların kadısı. En büyük kadı. Kazasker veya şeyhül islâm makamında bulunan kimse. |
| KADÎB | (C.: Kıdbân) İnce ve düz fidan, dal veya çubuk. * Erkeklik âleti. |
| KADÎD | Kurutulmuş et. * Pek zayıf, kuru ve çelimsiz insan. * Etleri dökülmüş olup yalnız kemikten ibaret olan gövde. İskelet. |
| KADİH(A) | (Kadh. dan) Bir kimse hakkında kötü söz söyleyen. Zemmedici, çekiştirici, kötüleyici. |
| KADÎH | Tencere dibinde arta kalan. |
| KADÎ İYAZ | Lâkabı: Ebu-l Fadl bin Musa el Yahsabî'dir. Muhaddislerin meşhurlarından ve edebiyatçılardan olup, 476 hicrî tarihinde Site kasabasında doğmuş, sonra Endülüse geçerek Kurtuba'da ve diğer ilim merkezlerinde ilim tahsili yapmıştır. Daha sonra Site kasabasında uzun bir zaman durmuş, bir ara Garnata şehrinde kadılık yapıp, son ömrünü geçirdiği Merakiş şehrine gidip hicri 544 tarihinde vefat etmiştir. Te'lifatı pek çoktur. Kitab-ül İkmâl, Envâr-ül Meşârik, Ettenbihat kitapları hadis ilminde meşhurdur. |
| KADİM | (A, uzun okunur) Ayak basan. Ulaşan. Varan. * Azanın mukaddemesi olan insanın başı. |
| KADÎM | Eski zaman. * Başlangıcı olmayan. Uzun zamandan beri var olan. * Evveli bilinmeyen hâl ve keyfiyet. |
| KADİME | Ordunun ileri karakolu. * Kuşun kanadının ön tarafındaki uzun tüyleri. |
| KADÎMEN | Eskiden beri. Kadim olarak. |
| KADÎMÎ | Eskiden beri var olan. Eski. |
| KADÎ NAİBİ | Kadıların (hâkimlerin), gitmedikleri yerlere gönderdikleri vekiller. |
| KADİR | Bir işi yapmaya gücü yeten. Kudret sâhibi ve herşeye kudreti yeten. (Allah C.C.) |
| KADÎR | Mukaddir. Muktedir. Kudreti mutlak olan ve her hususa muktedir olan. Nihayetsiz kudret sahibi. (Allah C.C.)(İnsan kâinatın ekser envâına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi ebedî Cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelâli de görmeğe müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyâret etmek için o menzilin kapısını açmağa muhtaç olduğu gibi, berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyâret etmek ve firak-ı ebediden kurtulmak için koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acâib olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadir-i Mutlakın dergâhına ilticaya muhtaçtır. İşte şu vaziyette bir insana Hakiki Ma'bud olacak; yalnız her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, acizden müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan muallâ bir Kadir-i Zülcelâl, bir Rahim-i Zülcemâl, bir Hakim-i Zülkemâl olabilir. S.) |
| KADİR ALAYI | Tar: Kadir gecesi padişahların saraydan çıkıp, civardaki camilerden birinde namaz kılmaları münâsebetiyle yapılan merâsim. |
| KADİR-AŞİNA | Değer ve kadir bilen. |
| KADİRDAN | f. Kadirbilir. Değerbilir. |
| KADİR-DANLIK | Kadirbilirlik. Herkesin mertebesini bilip ona göre muamele yapan. Kadir ve kıymet bilen. |
| KADİR-ENDAZ | f. İyi ok atan ve attığı her oku hedefe isâbet ettiren kimse. |
| KADİR GECESİ | (Bak: Leyle-i Kadir) |
| KADİRÎ | Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin yolunda olan, onun tarikatına mensub. olan. (Bak: Geylanî) |
| KADİR-ŞİNAS | f. Kıymet ve değerden anlayan. Değerli kimseleri tanıyabilen. |
| KADİYE | Azlık. Az cemaat. |
| KÂDİYE | Soğuk. * Afet, belâ. |
| KADKEŞİDE | f. Boy atmış, uzamış. Boyu uzamış. |
| KADR | İtibar. Değer, kıymet. Haysiyet. Derece miktarı. Miktar. Meblağ. Takat. Takdir, rızkı taksim eylemek. Gına. |
| KADR SURESİ | Kur'an-ı Kerim'de 97. sure olup İnna Enzelna diye de söylenir. |
| KADRO | ing. Bir işin yürütülebilmesi için icab eden bir cinsten şeylerin, bilhassa insanların tamamı veya bütünü. |
| KADR-ŞİNAS | (Bak: Kadir-şinas) |
| KADUM | (C.: Kudm) Keser. * Şam yakınında bir köyün adı. |
| KADV | Yemeğin kokusu iyi olmak. |
| KADY | Yemeğin kokusu güzel olmak. |
| KAF | Ufuk. * karfinin ismi. * Bir dağ adı. |
| KAF SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 50. suresidir. Bâsikat ismi de verilir. Mekkîdir. |
| KA'F | (C.: Kıâf) Ayağı sert olarak basmak. * Ayak ile toprağı yerinden koparıp küremek. * Kap içindeki suyun tamamını içmek. * Koparmak. |
| KAF'A | Yumuşak kuru ot. * Parmakları soğuktan dökülmüş ayak. |
| KAF'A | Yağcılar tokmağı. * Hurma kabuğundan yapılan, zenbile benzer kulpsuz bir nesne. |
| KAFA | (C.: Akfâ) Baş. Kafa. * Ense, arka. * Akıl, zekâ, anlayış. |
| KAFADAR | f. Arkası sıra giden, peşinden ayrılmayan. * Kafaları birbirine uyan, kafaca birbirine denk olan arkadaş. |
| KAFAR | Katıksız ekmek. |
| KAFAVE | Sütten yapılan azık. |
| KAFAVÎ | Kafa ile alâkalı. |
| KAFD | Bileğin eğri olması. |
| KAFDER | Çirkin yüzlü, katı başlı kimse. |
| KAFEDAN | Attarların eczâ koydukları kese veya torba. |
| KAFENDER | Çirkin yüzlü, katı başlı kimse. |
| KAFER | Zayıf ve etsiz olmak. |
| KAFES | Tel, ince demir veya ağaç çubuklarından yapılan ve içine kuş ve saire konulan şey. * Dışardan içerisi görünmesin diye, ince tahta çubuklarından yapılıp harem pencerelerine takılan siper, * Ahşap bir binanın kaplama ve sıvası olmaksızın direklerden ibaret taslağı. |
| KAFF | Parmak arasına birşey gizlemek. * Ot kurutmak. |
| KAFFAF | Parmakları arasında birşey gizleyip çalan kimse. |
| KAFFAL | Çilingir. Anahtarcı. |
| KAFFAN | Büyük terazi. |
| KÂFFE | Hep. Bütün. Cümle. |
| KÂFFE-İ EF'AL | Bütün işler. |
| KÂFFE-İ EFRÂD | Bütün fertler. |
| KÂFFETEN | Bütünü. Hepsi birden. |
| KAFH (KIFÂH) | Başa vurmak. * İçi boş olan şeyi vurmak. |
| KÂFİ | Kifayet eden. Vâfi, başka şeye ihtiyaç bırakmayan. Yeten, yetişen, elveren. |
| KAFÎ | Birine uyup peşinden giden. |
| KAFÎL | Kuru ağaç. * Parça parça olmuş ot. * Kamçı. Bir otun adı. |
| KÂFİL | Birinin yerine ödemeyi kabul eden. Kefil olan. |
| KAFİLE | (A, uzun okunur) Birlikte sefere çıkanların cemaatı. Kervan. |
| KAFİLE-SÂLÂR | f. Kafile reisi. Kafile başı. |
| KAFÎNE | Kafasından kesilen koyun. |
| KÂFİR | Hakkı görmeyen ve örten. İyilik bilmeyen. Allah'ı inkâr eden. Dinsiz. İmanın esaslarına veya bunlardan birine inanmayan. Mülhid.(Arkadaş! İman, bütün eşya arasında hakiki bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını te'sis eder.Küfür ise, bürudet gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebi nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü'minin ruhunda adavet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmaniyle bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adavet olduğu gibi nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır. Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur. Ve keza kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını (filcümle) görür. Mü'min ise, seyyiatının cezasını görür.Bunun için dünya kâfire Cennet (yani âhirete nisbeten), mü'mine Cehennemdir. (Yani saadet-i ebediyesine nisbeten). Yoksa dünyada dahi mü'min yüz derece ziyade mes'uttur, denilmiştir.Ve keza iman, insanı ebediyyete, Cennet'e lâyık bir cevhere kalbeder. Küfür ise ruhu, kalbi söndürür. Zulmetler içinde bırakır. Çünkü, iman, kabuğunun içerisindeki "lübb"ü gösterir. Küfür ise, lübb ile kabuğu tefrik etmez. Kabuğu aynen "lübb" bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir. M.N.) |
| KÂFİR-İ Nİ'MET | Nankör. Nimeti inkâr eden. |
| KÂFİRANE | f. Kâfire yakışır şekilde, kâfir gibi. |
| KÂFİRÛN | Kâfirler. |
| KÂFİRÛN SURESİ | Kur'an-ı Kerim'de 109. sure olup El-Kâfirûn da denilir. |
| KAFÎR | Hayvan tersi. |
| KAFİYE | Tâbi olan şey. * Herşeyin son tarafı. *Edb: Manzum yazılan satırların ses bakımından sonlarının aynı olması. (Yaman, duman, saman... gibi.) |
| KAFİYEPERDÂZ | f. Kafiye uyduran. Şair, nâzım. |
| KAFİYEPERESTLİK | Kafiye için safiyeyi feda edecek derecede kafiyeye ehemmiyet vermek. Birinci derecede kafiyeyi düşünüp, mânayı arka plana atmak. |
| KAFİYESENC | f. Kafiye dizen. Nâzım, şair. |
| KAFİZ | (C: Kufzân-Akfize) Ölçek. |
| KAFKAF | şahtere otu. |
| KAFKAF | şarap, hamr. |
| KAFKAFE | Titremek, titretmek. |
| KAFN | Kafa. |
| KÂF-NUN TEZGÂHI | (Risale-i Nur Külliyatında geçen bir tabirdir) Allah'ın Kün emriyle her işin olması. (Kün ) "Ol" emri olan bu kelime "Kâf" ve "Nun" harfleri ile yazıldığından böyle denilmiştir. |
| KAFR | Arz. Çöl. Beyâban. |
| KAFS | Zorla birşey almak. * Gadap, hiddet. * Mevt, ölüm. |
| KAFS | Sıçramak. * Hafiflik. * Sevinç, neşat. * Hayvanın ayaklarını bağlamak. |
| KAFSAL | Arslan. |
| KAFŞ | Yemekten lezzet alma, fazla yemek yemek. * Pabuç. * Cem'etmek, toplamak. |
| KAFŞELİL | Kepçe. |
| KAFTA | Cima etmek. |
| KAFTAN | Ekseriya mükâfat ve taltif olarak giydirilen süslü üstlük elbise. Hil'at, esvab. |
| KÂFUR | Beyaz ve yarı şeffaf, kolaylıkla parçalanan bir madde. Sert, güzel kokulu, katı ve yağlı bir madde. * Cennette bir kaynak ismi. |
| KAFUR (KUFUR) | Hurma çiçeğinin kılıfı. |
| KAFV | Bir kimsenin ardına düşüp ittibâ etmek, ona tâbi olup uyma.KAFY : Uymak. * Kafasına vurmak. |
| KAFZ (KAFAZÂN) | Sıçramak. |
| KAFZEA | (C: Kafâzi) Başın çevre yanlarının saçı. |
| KÂGAZ | f. Kâğıt. |
| KAĞITHANE | Kâğıt fabrikası. * İstanbul'da vaktiyle böyle bir fabrikanın bulunduğu yerdeki mesire. |
| KAĞNI | (Kağlı) İki tekerleri dingille sâbit öküz arabası. |
| KAGŞAR | Yıkılmak üzere. Yıkılıp harabolmaya yüz tutmuş. |
| KÂH | f. Saman. Saman çöpü. |
| KÂH | f. Köşk, kasır. * Tek oda. Bir gözlü oda. * Yüksek binâ. |
| KAH | Sultan. |
| KAHA | Ev ortası, saha. |
| KAHAL | Koyunların derisini kurutan bir hastalık. |
| KAHAME | İlerlemiş yaşlılık. |
| KAHB | Yaşlı, ihtiyar. * Büyük dağ. |
| KAHBA (KAHBE-KUHBE) | Kırmızısı çok olan beyaz nesne. |
| KÂHBAN | f. Harman bekçisi. |
| KAHBE | Namussuz kadın. Fâhişe. * Mc: Hilekâr, kalleş ve sözünde durmaz adam. |
| KAHD | Koyunun beyaz kuzusu. * Açılmamış nergis. |
| KÂHDAN | f. Samanlık. İçine saman doldurulan oda. |
| KAHDE | (C.: Kıhâd) Devenin hörgücü dibi. |
| KAHF | Kap içindeki suyun tamamını içme. |
| KÂHGİL | f. Samanlı sıva çamuru. |
| KAHHAR | Galib-i Mutlak ve her an kahretmeğe muktedir olan Allah (C.C.) Hak Celle ve A'lâ'nın esmâ ve sıfâtındandır. |
| KAHHARANE | Kahharcasına. Kahredercesine. |
| KAHİF | Şiddetli yağmur. |
| KÂHİL | Saçına ak düşmüş adam. Yaşlı, ihtiyar. Tembel. |
| KÂHİLANE | f. Tembelce, tembelcesine, tembel olana yakışır surette. |
| KÂHİN | Karışık ve tahmini sözlerle gaibden haber verdiği söylenen kimse. Haberci. Falcı. * Âlim.(Kâhinlere gaybi haberleri getirmek için şeytanlar, tâ semavata çıkıp kulak veriyorlar, yarım yamalak yanlış haberler getiriyorlar diye tefsirlerdeki ifadelerin bir hakikatı şu olmak gerektir ki; semavat memleketinin pâyitahtına kadar gidip o cüz'i haberi almak değildir. Belki cevv-i havaya dahi şumulü bulunan semavat memleketinin (teşbihte hata yok) karakol haneleri hükmünde bazı mevkileri var ki, o mevkilerde Arz memleketi ile münasebetdarlık oluyor, cüz'i hadiseler için, o cüz'i makamlardan kulak hırsızlığı yapıyorlar. Hatta kalb-i insani dahi o makamlardan birisidir ki, melek-i ilham ile şeytân-ı hususi, o mevkide mübareze ediyorlar. Ve hakaik-ı imaniye ve Kur'aniye ve hadisat-ı Muhammediye (A.S.M.) ise, ne kadar cüz'i de olsa, en büyük, en külli bir hadise-i mühimme hükmünde en külli bir daire olan Arş-ı Azamda ve daire-i semavatta (temsilde hata olmasın) mukadderat-ı kâinatın mânevi ceridelerinde neşrolunuyor gibi her köşede medâr-ı bahsoluyor, diye beyan ile beraber, kalb-i Muhammediden (A.S.M.) tâ daire-i Arşa varıncaya kadar ise, hiçbir cihetle müdahale imkânı olmadığından, semavatı dinlemekten başka, şeytanların çaresi kalmadığını ifade ile, Vahy-i Kur'ani ve Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) ne derece yüksek bir derece-i hakkaniyette olduğunu ve hiç bir cihetle hilâf ve yanlış vahy ile ona yanaşmak mümkün olmadığını, gayet beliğane, belki mu'cizane ilân etmek ve göstermektir... L.) |
| KÂHİNANE | f. Kâhin gibi ve ona benzer şeklide haberler veren. Bir nevi zan ile gaibden haber verir gibi. |
| KÂHİNE | Kadın kâhin. |
| KAHİR | (A, uzun okunur) Üstün gelen. Yenen. Galip gelen. * Zorlayan. Mecbur eden. |
| KAHİR-ÜL EŞRÂR | Şerleri ve kötülükleri ortadan kaldırıp yok eden. Haydutları kahreden. |
| KAHİR-ÜS SÜMUM | Panzehir. |
| KAHİT | Şiddetli kıtlık olan sene. |
| KAHİZ | Müşkil, zor nesne. |
| KAHKAHA | Yüksek sesle ve çokça gülme. |
| KAHKAHAZEN | f. Kahkaha atan, fazlaca yüksek sesle gülen. |
| KAHKAHA' | Öldürücü bir yılan. |
| KAHKAR | Taş. |
| KAHKAR | Katı, sert, sağlam taş. |
| KAHKARA | Geri geriye gelme, dövüşerek çekilme. |
| KAHKARÎ | Birdenbire geri dönme, aniden arkaya dönme. * Geri çekilmekle ilgili, geri dönmekle ilgili. |
| KAHKARİYE | Geri dönme. Rücu'. |
| KAHL | Göze sürme çekmek. |
| KAHL (KUHUL) | Kurumak. |
| KAHL | Zemmetmek. * Nimete nankörlük etmek. |
| KAHLESE | Yuvarlak baş. |
| KAHM | (Kuhum) : Düşünmeden kendini bir iş içine atmak. |
| KAHPE | (Bak: Kahbe) |
| KAHR | Zorlama. Cebir. * Ezme. Mahvetme. * Fazlaca üzüntü. Keder içine işleme. * Cenâb-ı Hakkın şiddetli ve azab verici vasıflarının tecellisi. (Kahr, lütfun zıddıdır.) (Bak: Celal) |
| KAHR-I DEHR | Dünyânın ve zamanın kahrı. |
| KAHR-I HİDDET | Hiddetin ve kızgınlığın yıkıcı galebesi. |
| KAHR | Yaşlı, ihtiyar kişi. * Yaşlı at. * Yaşlı deve. |
| KAHRAMAN | (C.: Kahramanan) f. Yiğit, cesur, bahadır. * Fars mitolojisinde Rüstem'in yendiği kişi. * İş buyuran, hüküm sâhibi. |
| KAHRAMANAN | (Kahraman. C.) f. Kahramanlar. Cesur kimseler, yiğitler. |
| KAHRAMANANE | f. Kahramanca, yiğitçe, cesurane. |
| KAHRAMANÎ | f. Yiğitlik, kahramanlık, cesurluk. |
| KAHREBAN | Kehribar. |
| KAHRENÎ | Kahr ile, zorla. Ezerek, cebren. |
| KAHT | Kıtlık. Kuraklık. Kuraklıktan dolayı mahsulün yetişmemesi. |
| KAHT-I RECUL | (Kaht-ı rical) Adam kıtlığı. Değerli devlet ve siyaset adamlarının yokluğu. |
| KAHT Ü GALÂ | Yokluk. Kıtlık. Fakirlik. * Pahalılık. |
| KAHUS | Uzun boylu erkek. |
| KAHVALTI | t. Sabah ve ikindi vakitleri yenilen hafif yemek. |
| KAHVE | şarap. * Hâlis süt. * Kahve. * Güzel koku. * Bolluk, bereket. * Kahvehane. |
| KÂHYA | Büyük konaklarda ev işlerini idare eden kimselerle san'at ve ticaret sahiplerinin işlerine bakmak üzere hükümet tarafından seçilen kimselere eskiden verilen addır. |
| KAHZ | (Ok atmak. * Sıçramak. * Yarmak. |
| KAHZ (KIHZ) | İbrişim karışıklı beyaz bez. |
| KAIF | Yeri kazıp götüren, toprağı sürükleyen yağmur. |
| KAILE | (C.: Kavâil) Dağ başı. |
| KAİB | (C.: Kevâib) Tomurcuk memeli kız. |
| KAİBE | Hüzün ve gamdan perişan olmak. |
| KAİD | (A, uzun okunur) Süren. Sevkeden. * Koyunların önünden giden ve "Küsem" denilen koyun. * Yedeğine alıp çeken. Çavuş. Serasker, kumandan. * Sıradağ. * Geniş ark. |
| KAİD | (Kuud. dan) Oturan, oturucu, oturmuş. |
| KAÎD | (C.: Kavayid) Çekirge. * Ulu, yüce kişi. |
| KAİDAN | (Kaid. C.) Kumandanlar, komutanlar, seraskerler. |
| KAİDE | Esas. Temel. Düstur. Nizam. Yol. Ayaklık. * Dip taraf. * Bir şeyin meydana gelmesine şart ve düstur olan husus. * Bir ilim ve fennin düsturlarından her biri. * Fık: Hayızdan ve çocuktan kesilmiş kadın. |
| KAİDE-İ KÜLLİYE | Açık ve sarih olan kaide ve hüküm. Herşey hakkında tatbik edilebilen, umumi kaide. |
| KAİDE-İ RABT | Bağlama kaidesi, bağlama cümlesi. |
| KAİDEN | Oturarak, oturduğu hâlde. |
| KAİDEŞİKEN | f. Kaide ve usullere uymayarak. Kuralları çiğniyerek. |
| KAİDEŞİKENÂNE | f. Usul ve kaideye riayet etmeyerek, kuralları çiğneyerek, kaideyi bozarak. |
| KAİDETEN | Kaide ve hükümlere göre. Kurala uygun olarak. |
| KAİDEVÎ | Kaide ve kural ile alâkalı. * Mat: Tabana ait. |
| KAİD-ÜL CEBEL | Dağın çıkıntısı, burnu. |
| KAİD-ÜL CEYŞ | Orduyu, askeri idare ve sevkeden. Kumandan. Serasker. |
| KAİL | Söyleyen. Anlatan. Nakleden. Söz sahibi. İnanmış. * Boyun eğmiş. Rıza göstermiş, razı olmuş. |
| KAİM | Ayakta duran. Mevcut. Baki. * Vaktini ibadetle geçiren. |
| KAİME | Uzun bir kâğıda yazılan ferman. * Kitap yaprağı. * Kâğıt para. |
| KAİMEN | Ayakta durarak. Yıkılmamış. * Canlı olarak. |
| KAİM-MAKAM | Birinin yerine geçen. Kaymakam. Bir kazayı (İlçe) idâre eden memur. Osmanlılarda, binbaşı ile miralay arasındaki askeri rütbe. Yarbay. |
| KÂİN | Olan. Var olan. Bulunan. Mevcut. |
| KÂİNAT | Var edilen şeylerin hepsi. Yaratılanlar. Mevcudat. Âlemler. |
| KÂİNAT-I NÂİME | Uyuyan kâinat. |
| KÂİNAT-EFRUZ | f. Kâinatı süsleyen, cihanı donatan. |
| KAÎR | Daha derin, çok derin. |
| KAÎS | Çok yağmur. |
| KÂJ | f. Eğri, bükülmüş. * Şaşı. |
| KAK | Uzun, tavil. * Alaca karga. |
| KA'K | Kuru ekmek. Peksimet. |
| KA'KA | Kuru, yâbis. Meşakkatli yol. * Yemame'den Kûfe'ye giden geniş yol. |
| KA'KA' | Korkak, zayıf kişi. |
| KA'KAA | Silâh çatırtısı. Kılınç veya süngü gibi silâhların birbirine çarpmasından çıkan ses. |
| KA'KEA | Men'etmek, engel olmak. * Hapsetmek. |
| KAKUM | Kürkü makbul bir cins kedi. |
| KAKUNC | Kanbel otu. (İt üzümünün bir nevidir.) |
| KAKUZE | (C.: Kavâkiz) Boş maşrapa. |
| KAKÜL | (Kâgül) f. Alnın üzerine sarkıtılan kısa kesilmiş saç. |
| KAL' | Bir şeyi kökünden çekip koparmak. * Kendisinden iyi kalay çıkan maden. * Azletmek. Bir tarafa ayırmak.(... İşte bak: şu cezire-i vasiada vahşi ve âdetlerine mutaassıb ve inadcı muhtelif akvamı ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-yi vahşiyanelerini def'aten kal' u ref' ederek bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medeni ümeme üstad eyledi... M.N.) |
| KAL'-İ EŞCAR | Ağaçların sökülmesi. |
| KAL | (A, uzun okunur) Söz. |
| KÂLA | f. Kumaş. * Ev eşyası, giyim eşyası. * Sermaye, anamal. |
| KAL'A | Kale. Eskiden yapılan büyük merkezlerin ve şehirlerin bulunduğu etrafı duvarlarla çevrili ve düşmanın hücumundan muhafaza edilen yüksek yerlerde inşa edilmiş yapı. * Çobanın çantası. * Hurma ağacının dibinden kesilen taze fidan. |
| KAL'A-BEND | f. Bir kale içinde yaşamağa mahkûm olmuş olan. Kal'aya bağlanmış. |
| KAL'A-DÂR | f. Kale koruyucusu, kal'a muhafızı. Dizdar. |
| KALA | Buğz, adâvet. |
| KALAFAT | Geminin tahtalarının aralıklarını üstüpü vs. ile doldurup üzerine zift sürme işi. * Sahte süs, düzen. |
| KALAFAT | Vaktiyle Yeniçeri Ağasının giydiği kırmızı bir başlık. |
| KAL'A-GİR | f. Kale tutan. |
| KALAH | Diş sarılığı. * Sarık uzunluğu. |
| KALAİD | (Kılâde. C.) Gerdanlıklar. * Akarsular. |
| KALAİL | (Kalil. C.) Az şeyler, kaliller. |
| KALAK | Can sıkıntısı. Gönül darlığı. Kararsızlık. * Zahmet. Meşakkat. |
| KAL'A-KÜŞA | f. Kale zapteden. |
| KALALİB | (Kullâb. C.) Çengeller, kancalar. Uçları eğri olup bir şeyler asmağa yarayan demirler. |
| KALÂNİS | Takkeler, külâhlar. |
| KALÂNİSÎ | Takkeci. |
| KAL'A-NİŞİN | f. Kalede oturan. |
| KALANSUVE (KULENSİYE) | (C.: Kalânis-Kalânis-Kılâs) Takke, külâh, kavuk. (Bak: Kalensüve) |
| KALANTOR | Zenginliğini göstermeye özenen kellifelli ve şişman adam. |
| KALAR | f. Büyük sel yarıntısı. |
| KALAVRA | Eskimiş meşin eşya veya yamalı ayakkabı. |
| KALAYE | Kilise odası. |
| KALB | Vücudun kan dolaşımı merkezi. Yürek. * Gönül. * Herşeyin ortası. * Bir halden diğer bir hale çevirme. Değiştirme. *İmanın mahalli. * Fuâd, sıkt-ül ilim, tâbut-ül ilim, beyt-ül hikmet, via-i ilim de denilir. (Dâima değiştiği ve hareket halinde olduğu için kalb ismi verilmiştir.) Bir şeyi geri döndürmek ve çevirmek. * Yüreğe vurmak veya dokunmak. Gönüle dokunmak. * Bir şeyin içini dışına ve dışını içine çevirmek. * Aks ve tahvil.(Ehl-i tahkik indinde; çam kozalağı şeklindeki cismanî et parçasına taalluk eden letaif-i Rabbaniyedir. Bütün kuvvetin mebdeidir. Dimağ ise; bütün hislerin mebdeidir.)(Kalb, imanın mahalli olduğu gibi, en evvel Sâni'i arayan ve isteyen ve Sâni'in vücudunu delâili ile ilân eden, kalb ile vicdandır. Zira kalb, hayat malzemesini düşünürken, en büyük bir acze mâruz kaldığını hisseder etmez, derhal bir nokta-i istinadı; kezalik, emellerin tenmiyesi (nemâlandırmak) için bir çare ararken, derhal bir nokta-i istimdadı aramağa başlar. Bu noktalar ise, iman ile elde edilebilir. Demek, kalbin sem' ve basara hakk-ı takaddümü vardır.Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir latife-i Rabbaniyyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma'kes-i efkârı, dimağdır. Binaenaleyh, o latife-i Rabbaniyyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinden şöyle bir letafet çıkıyor ki; o latife-i Rabbaniyenin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet, nasıl ki bütün aktar-ı bedene mâ-ül hayatı neşreden o cism-i sanevberî bir makine-i hayattır; ve maddî hayat onun işlemesi ile kaimdir. Sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar. Kezalik o latife-i Rabbaniye a'mâl ve ahvâl ve mâneviyatın hey'et-i mecmuasını hakikî bir nur-u hayat ile canlandırır, ışıklandırır; nur-u imanın sönmesi ile mâhiyeti, meyyit-i gayr-i müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır. İ.İ.) (Bak: Hiss-i sâdis) |
| KALB-İ ÂHENİN | Demir gibi metin ve sağlam olan kalb. |
| KALB-İ HABİDE | Uyumuş kalb. |
| KALB-İ HARÂB | Harab olmuş gönül. |
| KALB-İ MECRUH | Yaralı kalb. |
| KALB-İ METRUK | Terkedilmiş kalb, bırakılmış gönül. |
| KALB-İ MUNTAZAM | Edb: Harfleri ters okunduğu zamanda da bir mâna çıkan kelimedir. Meselâ: "Reşat, taşer" gibi. |
| KALB-İ MUZTARİB | Iztırab çeken kalb. |
| KALB-İ NÂ-ŞÂD | Hüzünlü gönül, kederli kalb. |
| KALB-İ SELİM | Temiz gönül. |
| KALBEN | İçten, kalbden, yürekten, gönülden. Samimi olarak. Kendi kendine. |
| KALBGÂH | f. Ordunun sağ ve sol kanadlarının ortası. Merkez bölümü. * Canevi. |
| KALBÎ | İçten. Yürekten. Kalbe ait ve müteâllik. Samimiyetle. Riyâsızca. |
| KALBOLMA | t. Başka hâle gelme. Değişme. |
| KÂLBÜD | f. Kalıp, şekil. * Gövde, beden, insan veya hayvan cesedi. |
| KALBZEN | f. Kalpazan. Sahte para basan. * Yalancı. |
| KALD | Gümüş bilezik. |
| KALE | (A, uzun okunur) Dedi. O söyledi. |
| KALE | (Bak: Kal'a) |
| KALE | f. Kumaş. * Ham kavun, kelek. |
| KALE | Söz söylemek. |
| KALEB | Dudak dışarıya sarkmak. |
| KALEB | (C.: Kavâlib) Kalıp. |
| KALEBE | Hastalık. İllet. |
| KALEHZEM | Yeyni, hafif. * Suyu çok olan büyük deniz. |
| KALE-KÎLE | Dedi-denildi şeklindeki nakiller. |
| KALEM | (C.: Aklâm) Kamış. Yazı için ucu inceltilen bir nevi ince ve sert kamış. * Yazı yazmak için kullanılan her türlü âlet. * İfâde. Üslub. * Mâden, taş ve tahta üzerinde oymak için ucu sivri çelik âlet. * İnce boya, fırçası. * Yazı enva'ı. * Resim. Nakış. * Resmi dâirelerde kâtiplerin çalıştıkları oda. * Ağacı aşılamak için kullanılan ucu kalem gibi yontulmuş ince çöp. * Çiçek ve sâir hastalıklara karşı kullanılan aşıyı hâvi ufak şişe. * Ok. |
| KALEM SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 68. suresinin ismidir. Mekkîdir. |
| KALEMDAN | f. Kalem kutusu, kalemlik. |
| KALEMEN | Yazı ile, kalem ile. * Sayıca, sayı bakımından. |
| KALEMGİR | f. Yazı yazarken kalemin kâğıda takılmadan rahatlıkla kayması. |
| KALEMÎ | (Kalemiyye) Kalemle alâkalı. Kalemle münâsebet ve alâkası olan. |
| KALEMİYYE | Eskiden kalemlerde yazı karşılığı olarak alınan para. |
| KALEMKÂR | f. Tülbent veya ince kumaş üzerine fırça ile şekiller yapan yazmacı. * Maden üzerine kazarak şekiller yapan kimse. * Duvar veya tavanlara süs yapan, nakkaş. |
| KALEMKÂRÎ | f. Resimcilik, ince nakkaşlık. * İnce nakkaşın elinden çıkmış. |
| KALEMKEŞ | f. Yazan, yazıcı, yazar, müellif. * Çizen. * Yazıda silinti yapan. |
| KALEMREV | f. Bir hükümdar veya hükümetin hükmünün geçtiği yer. |
| KALEMZEDE | f. Yazılmış, kaleme alınmış. |
| KALEMZEN | f. Yazan, yazıcı, kâtib. |
| KALEN | (A, uzun okunur) Söylemek suretiyle. Söyleyerek. |
| KALENDER | f. Dünyayı terkederek elini çekip Allah yolunda giden kimse. * Dünyâdan elini çekip herşeyi hoş gören kimse. * Dünya alâkalarından uzak, alâyişe aldanmaz hakikat adamı. Filozof. |
| KALENDERÂNE | f. Kalenderce. Kalender olan bir kimseye yakışır surette. |
| KALENDERÎ | f. Feylesofluk; kalenderlik; dervişlik; serserilik. * Edb: Halk edebiyatı tâbirlerindendir. Halk şâirleri "mef'ulü, mefaîlü, mefaîlü, feûlün" vezninde tanzim ettikleri gazele bu adı verirler. |
| KALENSÜVE | Üzerine sarık sarılarak başa giyilen külâh. * Mantarın başlığı, tablası. |
| KALES | Kusuntu. |
| KALET | (C.: Kılât) Helâk olmak. * Dağlarda, içinde su biriken çukur. * Göz çukuru. * Baş parmağın dibinde olan çukur. |
| KALFA | Sarayla konaklardaki cariyeler hakkında kullanılan bir tâbir idi. Konaklarda bu tâbir, daha çok bunların eskileri ve yaşlıları hakında kullanılırdı. Gençlerine "kız" denilir ve adlarıyla çağrılırlardı. * Eski tarz mekteblerde öğretmen yardımcısı. * Bir san'atta usta ile çırak arasındaki işçi. |
| KALGAY | Eskiden Kırım Hanlığı'nın veliahtlerine verilen ünvan. |
| KALH | Eşek anırtısı. Aygır kişnemesi. |
| KALH | Ferc. |
| KALHEBAN | Uzun, tavil. |
| KALHEBE | Beyaz bulut. |
| KALIB | (Ka, uzun okunur) Hususi bir biçim, bir şekil alması istenen bazı şeylerin konmasına mahsus araç. (Buz kalıbı, çizme kalıbı gibi) * Hususi surette dökülmesi istenen şeylere mahsus zarf. * Beden, vücut, gövde. * Şekil ve suret nümunesi, örnek. * Bir kalıba dökülmüş veya kalıptan çıkmış şey. |
| KALİ' | (Kal. dan) Kökten söküp atan. Kökünden çıkaran. |
| KALÎ | Dedikoducu, gıybet eden, çekiştirici. * Söylemekle. Söylenmiş. Söz olarak. Söze dair ve müteallik. |
| KALİ | f. Halı. |
| KÂLÎ | Veresiye satmak. |
| KALÎB | Kuyu, çok eski zamandan kalmış kuyu. |
| KÂLİB (KELİB) | İt tutan kimse. Köpeğe av tâlim ettiren kimse. |
| KALİÇE | f. Küçük halı. |
| KALÎF | Hurma kabuğu. |
| KALİF | Sünnet olmamış kimse. |
| KALİFİYE | Fr. Yetişmiş usta, işçi vs. |
| KÂLİH | Katı, şiddetli, şedid. |
| KALİL | Az. * Bodur kimse. |
| KALİL-ÜL BİDÂA | Sermayesi az. |
| KALİLEN | Az olarak. |
| KALİTA | ing. Eskiden kalyon cinsinden yük gemisi. |
| KALİTE | Fr. Vasıf. |
| KALİYYE | Tava kebabı. * Kavrulmuş. |
| KALİZEM | Kuyu. * Suyu çok olan deniz. |
| KALKADİS | Siyah boya. |
| KALKAL | Deprenmiş, hareket etmiş. |
| KALKALE | Bir şeyi titretmek. * Tecvidde: Okurken harflerin üzerinde birden durarak harfi, mahrecinden çıkar çıkmaz kesmek suretiyle bu harfleri tekrar okumak. Kalkale ile okunan harfler şunlardır: Kaf, tı, ba, cim, dal. (Hakk kelimesinde okunduğu gibi) |
| KALLA' | Beylere koğuculuk yapan yalancı. * Halk içinde tanınmak için kendine bir alâmet yapan kimse. |
| KALLAB | (Kalb. den) Düzenbaz, hilekâr. * Kalpazan. Sahte para basan kimse. |
| KALLAS | Takke dikici, takke diken. |
| KALLAŞ | Kalleş. Hileci, dönek. |
| KALLAVÎ | Vaktiyle vezirlerin giydikleri bir cins kavuk. |
| KALLE | Az olmak. |
| KALLEYS | San'a şehrinde bir kilise. |
| KALLİ | t. Sözlü. Dil ile. |
| KALLİDNÂ | Boynumuza geçir, tak (manâsındadır). |
| KALM | Kesmek. |
| KALMES | Ulu kişi, seyyid. |
| KALORİ | Lat. Bir kilogram suyu bir derece ısıtmak için lâzım olan ısı miktarı. * Gıdaların vücuda yarayışlı olması ve hararet vermesi bakımından değeri. |
| KALP | t. Hileli. Sahte. Taklit. * Yalandan cesaret satan korkak adam. * Yalancı. Kendisine güvenilmez olan. |
| KALTABAN | f. Namussuz. Pezevenk. |
| KALÛ | (A, uzun okunur) Dediler. Onlar söylediler (meâlinde fiil). |
| KALÛ BELÂ | Cenab-ı Hak ruhları yaratıp, onlara Rabbiniz değil miyim, meâlinde: "Elestü Bi-Rabbiküm" buyurduğunda, ruhlar: "Evet Rabbimizsin" meâlindeki Kalu Belâ diye cevap verdiklerini bildiren Kur'andaki bir tâbirdir. (Bak: Bezm-i elest) |
| KÂLUC | f. Küçük parmak. * Güvercin kuşu. |
| KAL U KÎL | "Dedi denildi" şeklindeki nakiller. |
| KÂLUS | f. Ahmak, ebleh, akılsız. |
| KALUS | (C.: Kulus-Kalâyıs) Ayakları uzun genç deve. * Yüksek. * Murdarlıklar akan çay. Kirli ırmak. |
| KÂLUSANE | f. Akılsızcasına, ahmakçasına. |
| KALUŞE | f. Çömlek. * Tencere. |
| KALY | Et ve buğday kavurmak. * Buğz, adavet, düşmanlık. |
| KALYAN | f. Nargile. |
| KALYON | Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan yelkenli ve kürekli harp gemilerinden biri. |
| KÂM | f. İstek. Arzu. Maksad. Murad. Dilek. Lezzet. * Ağzın üstü. Damak. * Koyun, sığır ağılı. * Ağaç kilit. |
| KÂM U NÂKÂM | Elbette, ister istemez. |
| KAM' | Kahretmek. Zelil etmek. * Zabtetmek. Ezmek. Kırmak. * Hasta etmek. * Başına vurmak. * Bir sese kulak verip dinlemek. * Ağzı dar olan bir şeyin içine huni ile akıcı maddeyi koymak. * Huni. |
| KA'M | (C.: Kiâm) Devenin ağzını bağladıkları şey. * İçinde silah saklanan kap. * Bağlamak. * Öpmek. |
| KAMA | İki tarafı keskin, ucu sivri ve enli bıçak. * Duvara veya keresteye çakılan büyük tahta çivi. * Ağaç, kütük ve sâireyi yarmak için kullanılan ucu ince, arka tarafı kalın ağaç veya demir takoz. |
| KAMAKIM | (Kumkuma. C.) İçlerine mürekkep, zemzem gibi şeyler konulan yuvarlak testiler. |
| KAMAME | Süprüntülük. |
| KAMARA | Vapurlarda mevki sayılan odalar ve salonlar. * Gemide kaptan gibi erkâna mahsus odalar. * Buğday ve arpa gibi mahsul demetlerinden harman yerinde yapılan küme. * Avrupa devletlerinde millet meclisi. |
| KAMARÎ | (Kumriye. C.) Dişi kumrular. |
| KAMAROT | Vapurlarda kamaraların hizmetini gören adam. |
| KAMATIR (KAMTARİR) | Katı, sağlam. |
| KÂMBAHŞ | f. Herkesin isteğini yerine getiren. * Bağışçı, ihsan edici. |
| KAMBER | (Bak: Kanber) |
| KÂMBİN | f. Merâmına erdiren. İsteğine kavuşturan. |
| KÂM-BİNAN | (Kâm-bin. C.) f. Bahtiyarlar, mesutlar, mutlu kimseler. |
| KÂM-BİNÎ | f. Bahtiyarlık, saadet, mutluluk. |
| KAMCERE | Islah etmek. |
| KÂMCU | f. İsteğini ve meramını arıyan. Maksadına ve gayesine ulaşmak isteyen. |
| KÂME | f. Arzu, istek, meram, gaye, maksad.KAM'E $ (Kumu') : Hakaret. |
| KAME | (C.: Kumme) Başını sudan kaldıran davar. |
| KAMEA | (C.: Kamâ) Büyük gök sinek. * Gözün kirpikleri diplerinde çıkan sivilceler. |
| KAMED | Binanın temeli. |
| KAMEL | Bitli kişi. * Karnın büyük olması. |
| KAMEN | Lâyık. |
| KAMENCER | Yaycı, kavvas. |
| KAMER | Gökteki ay. Hilâl. * Ay ışığında uyumayıp uyanık durmak. |
| KAMER SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 54. Suresinin ismi olup İktarabet Suresi de denir. Mekkîdir. |
| KAMERÎ | Ay ile alâkalı. |
| KAMERÎ SENE | Arabi aylara göre olan yıl. Senesi 360 gün olan yıl. (Bak: Hicret) |
| KAMERİYYE | Çardak. Bahçelerde, mehtaplı gecelerde oturmak üzere yapılıp, etrâfı sarmaşık v.s. çiçeklerle örtülü bulunan yer. Küçük köşk. |
| KAMERVARİ | f. Ay gibi, kamere benzercesine. |
| KAMES | Suya daldırmak ve batırmak. * Hareket edip acı çekmek. |
| KAMET | (A, uzun okunur) Namaza başlama işâreti, namaz kılmak için okunan ezan. * Boy. Boy-bos. Endam. |
| KAMET-İ BÂLÂ | Uzun boy. |
| KAMET-İ KIYMET | Kıymet ve değerinin mertebesi. Manevî büyüklük. |
| KAMET-İ MEVZUN | Düzgün ve yakışıklı boy. |
| KAMET-İ NÂMİYE | Gelişme ve büyüme kabiliyetinde olan endam, boy. |
| KAMET-İ ÖMR | Ömür boyu. Bütün hayat müddetince. |
| KAMET ALMAK | Namaza başlamak için, hususen farz namazından önce ezan okumak. |
| KAMEZ | Menfaatsiz, hor hakir nesne. |
| KÂMGÜZAR | f. İsteğini elde edebilen. Arzusuna kavuşabilen. |
| KAMH | Buğday. * Yukarı kaldırmak. |
| KAMH | Yemeğe iştihâsı az olmak. * Suya dalmak. * Davarın başını sudan kaldırması. |
| KAMHA | Kasap merhemi adı verilen ilaç. |
| KAMIH | Kam' eden, ezip kıran, mahveden, perişan eden. Kahreden, yok eden. Alçaltan, zelil eden. |
| KAMIH | Tarhana. * Kokutup ekşitilmiş şey. |
| KAMIH | Suyu içmeyip, başını kaldırıp duran davar. |
| KÂMİL | (Kemal. den) Bütün, tam, olgun, eksiksiz, kemalde olan, kusursuz. Kemal ve fazilet sâhibi. * Resul-i Ekrem'in de (A.S.M.) bir vasfıdır. * Yaşını başını almış, terbiyeli ve görgülü kimse. * Âlim, bilgin kişi. * Bir aruz kalıbı ismi.(Büyük görünme küçülürsün...Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük, Nâkıslarda küçüklük mizanıdır büyüklük. S.) |
| KÂMİL-İ UKALÂ | Kemalde olan mükemmel akıl sâhibleri. Akılların kâmili. |
| KÂMİLEN | Noksansız, eksiksiz olarak. Tam olarak. Kâmil olarak. Bütünü ile. Tamamen. |
| KAMİM | Tere otunun kurusu. |
| KÂMİN(E) | Saklı. Gizli. Belirsiz. Pusuda duran. |
| KÂMİNUN | (Kâmin. C.) Saklı ve gizli olanlar. |
| KAMİS | Gömlek. * Döl yatağını kaplayan ince deri. * Bâzı nebatlardaki ince zar. |
| KAMİT | Bağlanmış. * Tam olgun, kâmil. |
| KAMKAM | (C.: Kumâkım) Ulu, şerif kimse. *İyi, keskin kılıç. * Büyük deniz. * Çok adet. * Saç dibine düşen yavşak. * Küçük kene. |
| KAMKAME | (C.: Kamkâm) Büyük, derin deniz. |
| KÂMKÂR | f. İsteğine ulaşmış. Matlubunu elde etmiş. Hedef ve gayesine varmış. * Mutlu, bahtiyar, mes'ud. |
| KÂMKÂRANE | f. Mutlu olan bir kimseye yakışır şekilde, mutlulukla. |
| KÂMKÂRÎ | f. Mutluluk, saâdet, bahtiyarlık. Murada ermeklik. |
| KAML(E) | Bit, kehle. |
| KAMLUL | Yabâni hıyar. |
| KAMM | Evi süpürmek. |
| KAMMAS | Suya dalan. |
| KAMMAŞ | Külhancı. |
| KAMME | Süpürmek. |
| KÂM NA KÂM | f. İster istemez. |
| KAMP | Karargâh. Kırda asker, izci veya talebelerin kurdukları karargâh. * Esirler karargâhı. |
| KAMPANYA | Sıkı bir iş ve çalışma devresi. * Maksatlı uğraşma. Bir maksad için faaliyete geçme. |
| KÂM-PERVER | (C.: Kâmperverân) Emel besleyici. |
| KAMR | Göz kamaşmak. |
| KAMRA | Ay ışığı olan gece. |
| KÂMRAN | f. Arzusuna nâil olan, bahtiyar, mes'ud. |
| KÂMRANÎ | f. Mutluluk, kâmranlık. İsteğine, arzusuna kavuşmuş olma. |
| KÂMREVA | f. İsteğine erişen. Arsuzuna kavuşan. Gayesine ulaşan. |
| KAMS (KIMÂS) | Hareket ettirmek. * Davar önüne sıçramak. |
| KAMŞ | Bir şeyi şundan bundan toplamak. |
| KAMT | Kuş, dişisine cima etmek. * Doğan çocuğu beze sarmak. |
| KAMTARİR | Çatık suratlı. |
| KAMU | (Kamuğ) t. Hep, bütün, tamamen. |
| KAMUFLAJ | Fr. Gizlenme, örtme. Aldatma gayesiyle yapılan tertibat. Daha ziyade harp zamanlarında araçlar ile insanların, bulundukları mekâna göre kılığa girmeleri. |
| KÂMURAN | (Bak: Kâmran) |
| KAMUS | Deniz. Derya. * Denizin ortası, derin yeri. * Büyük Lügat Kitabı. |
| KAMUS-İ ARABÎ | Arapça lügat kitabı, Arapça sözlük. |
| KAMUS-İ OSMANÎ | Osmanlıca sözlük. |
| KAMUS-İ TÜRKÎ | Türkçe lügat kitabı, Türkçe sözlük. * Şemseddin Sâmi'nin yayınladığı Türkçe lügat. |
| KAMUS | Arslan, esed. |
| KÂMVER | f. İsteğine kavuşmuş. Gaye ve maksadına vâsıl olmuş. Mutlu, bahtiyar. |
| KÂMVERÂN | (Kâmver. C.) f. Mutlular, bahtiyarlar, arzularına kavuşmuş olanlar. |
| KÂMYAB | İsteğine kavuşmuş. Murâdına ermiş olan. |
| KÂN | f. Bir şeyin menbaı. * Kuyu. Kaynak. * Mâden ocağı. * Bir keyfiyetin. (niteliğin) bol olarak bulunduğu kimse. |
| KÂN-I KEREM | Kerem, lütuf ve ihsan menbaı. |
| KÂN-I MERHAMET | Merhamet kaynağı. |
| KÂN | f. Ahmak, ebleh. Câhil. İdraksiz, düşüncesiz. |
| KANA | Süngüler. |
| KANAAT | Aç gözlü olmayıp hırs göstermemek. Kısmetinden fazlasına göz dikmemek. Helâl ile yetinip haramı istememek. Az şeyi de olsa kısmetine razı olmak.(Semere-i sa'yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa dûnhimmetliktir. M.) (Bak: Himmet) |
| KANAATBAHŞ | f. Kanaat verici, inandırıcı. |
| KANAATKÂR | f. Kanaat sâhibi. Kanaat edip az şeyle iktifâ eden. |
| KANAATKÂRANE | f. Kanaat sâhibi bir kimseye yakışır tarzda. |
| KANADİL | (Kandil. C.) Kandiller. |
| KANAFİZ | (Kunfuz. C.) Kirpiler. * Dağ fareleri. |
| KANAH | (C.: Kanevât-Kınâ-Kınaâ) Yer altında olan su yolu. * Kendir ağacı. |
| KAN'AR | Büyük, kaba budaklı ağaç. |
| KANAS | Av yeri. |
| KANAT | (C.: Kanavât) Yeraltına döşenmiş olan künk. Küçük kanal, su borusu. * Sopa, mızrak. |
| KANATA | ing. Bol ağızlı su testisi. * Sıvı koymaya mahsus kap. * Bazan ölçü gibi de kullanılır. |
| KANATİR | (Kantar. C.) Kantarlar. |
| KANATİR | (Kantara. C.) Taştan yapılan kemerli büyük köprüler. Kantarlar. |
| KANAVAT | (Kanât. C.) Yeraltına döşenmiş olan künkler. Su yolları. * Mızraklar, sopalar. |
| KANAZI' | (Kunzua. C.) Uzamış saç. * Baş traş edilirken yer yer bırakılan saç. |
| KANBER | Hz. Ali'nin (R.A.) sâdık, vefakâr ve sevgili kölesinin adı. * Mc: Bir evin gediklisi. * Herşeye burnunu sokan, her düğün ve eğlencede bulunan bir adamdan kinâye olarak kullanılır. |
| KAND | Şeker, şeker kamışının donmuş suyu. |
| KANDAL | Büyük başlı. |
| KANDAVE | Yaramaz huylu. * Gıdası olmayan taam. * Büyük iri. |
| KANDEFİR | Yaşlı kimse, acuz. |
| KANDÎ | şekerimsi, şekerle ilgili, şekerden. |
| KÂNE | (Kevn. den) İdi, oldu...mânasında, fiilin geçmiş zamanı. |
| KANEF | Kulağın küçük ve kalın olması. |
| KANEME | Kir. * Yağdan gelen pis koku. |
| KANEŞVERE | Hayız görmez kadın. |
| KANFA | Kulakları küçük ve kaba olan kadın. (Müz: Aknef) |
| KANFAŞ | Yaşlı, ihtiyar. |
| KANFESE | Tesbih böceği. |
| KANH | Suyu içip kandıktan sonra başını kaldırmak. |
| KANGREN | Yun: Canlı vücudun belirli bir kısmında hücrelerin ölmesiyle meydana gelen bir hastalık. |
| KANIS | Avcı. |
| KANIT | Ümidi tamamen sönmüş. Ye'se düşmüş, ümitsiz, kederli, hüzünlü. |
| KANIT | (Bak: Delil) |
| KANİ' | (A, uzun okunur) Kanaat eden. Kendinde olan helâla razı olup, başkasının hiçbir şeyine göz dikmeyen. * Kanmış. İnanmış. Tatmin olmuş. |
| KÂNİ | (Kinaye. den) Dokunaklı ve iğneli söz söyleyen. Kinayeli konuşan. |
| KANİB | İnsan topluluğu. |
| KANİF | İnsan cemaati. * Çok yağmur ve bulut. * Geceden bir parça. |
| KÂNİF | Udul eden, dönen, yoldan çıkan. |
| KANİSA | (C.: Kavânıs) Taşlık denilen ve kuşlarda olan bir organ. |
| KANİT | (A, uzun okunur) (Kunut. dan) Kunut ve duâ eden. * İtaatlı. * Sükût eden. |
| KANİTÎN | Kunut ve duâ edenler. Allah'a itaat ve ibadet edenler. |
| KÂNİZ | Defneden, gömen. |
| KANKAL | Büyük kile. |
| KANKANE | Yol göstermek. |
| KANKARİS | Börek. |
| KÂNKEN | f. Madenci. Maden kazıcısı. |
| KANNAD | şeker yapan, şekerci. |
| KANNAS | Avcı, seyyad. |
| KANNİS | Avcı, av. |
| KANNUR | Başı büyük kişi. |
| KANS | Av. Av avlama. |
| KANSA | (Kuşlarda) Kursak. |
| KANTAR | Ağırlık ölçüsü âleti. * Binikiyüz dinar, onikibin okiyye, yüz okiyye gibi hudutsuz bir vezindir. * Kırk okka. |
| KANTARA | Taştan yapılan, kemerli büyük köprü. |
| KANTARİYYE | Kantar ücreti. Tartma parası. |
| KANTİN | Fr. Kışla, fabrika, mekteb gibi yerlerde bakkal veya aşcı dükkânı. |
| KANU' | Kanaat sâhibi. Kanaatkâr, kanaatli. Hakkına razı olan. |
| KANUN | (C.: Kavânin) Herkesin uyması için devletin teşri kuvveti tarafından konulan her türlü meşru nizam, kaide, emir, nehiy ve yasaklar. * Kaziye-i külliye. Kâinatta Allah'ın koyduğu değişmez nizam. |
| KANUN-U ASKERÎ | Askerlik kanunu. |
| KANUN-U ESASÎ | Temel kanun. Temel ve esasa ait kanun. Bir bünyenin aslını ve mahiyetini teşkil eden kanun. (Bak: Teşkilât-ı esasiye) |
| KANUN-U KADİM | Eski âdet. |
| KÂNUN | Ocak. Ateş yanan yer. Zaman. * Kış mevsimi. * Sakil, ağır adam. * Kış mevsiminin ilk iki ayı. * Mangal. Soba. |
| KÂNUN-U DEHA | Dehâ kaynağı. Dehâ ocağı, akıl, zekâ kaynağı. |
| KÂNUN-U EVVEL, KÂNUN-U SÂNİ | Aralık, Ocak. |
| KANUNEN | Kanuna göre. Kanunca. Kanuna uyarak. Kanun yolu ile. |
| KANUNİ | Kanuna dâir. Kanuna ait. * Avrupavâri kanuna vesile olan Osmanlı Padişahı Sultan Süleyman'ın bir nâmı. (Bak: Sultan Süleyman Han) |
| KANUNİYET | Kanunluluk. Kanun haline gelmek. |
| KANUNNAME | f. Kanun kitabı. Anayasa. |
| KANUNŞİNAS | f. Kanun ve nizam koyan, kanunun inceliklerini bilen. |
| KANVA' | Büyük burunlu kadın. |
| KANZAA | İbik. |
| KAPASİTE | Fr. İçine alma, ihtiva etme kabiliyeti. * Kabiliyet, bilgi. |
| KAPÇAK | Tar: Eski zaman muharebelerinde muhasara edilen kalelerin duvarlarına tırmanmak için kullanılan büyük çengel. |
| KAPIKULU | Osmanlı devletinin daimi ordusunu teşkil eden yaya ve atlı askerlerin bütününe verilen addır. |
| KAPLICA | Üstüne bina yapılmış sıcak maden suyu, üstü örtülü kaynarca, ılıca. |
| KAPORA | (Kaparo) Pey olarak verilen para. |
| KAPRİS | Geçici heves. Maymun iştahlılık. İnsanın zayıf tarafı. Evham. |
| KAPTAN-I DERYA | Vaktiyle bahriye nâzırı. Deniz kuvvetleri komutanı. |
| KAPUT | Fr. Askerlerin üstlük elbisesi, yağmurluğu. * Otomobillerin motor kısmını örten kapak. |
| KAR' (KUR') | (C.: Ekrâ) Cem'etmek, toplamak. * Okumak, kıraat. |
| KA'R | Derinlik. Dip. Her şeyin dibi. Nihâyet. * Yemeği dipten yemek. * Çalmak. koparmak. |
| KA'R-I NÂ-YÂB | Dibi bulunmayacak derecede derin olan. |
| KÂR | f. İş. Güç. Amel. Fiil. Temettü'. * Kazanç. |
| KÂR-I AKIL | Aklın kabul edeceği iş. Akıllıca iş. |
| KÂR-I KADİM | Eski zaman işi. |
| KÂR-I REVÂ | İşe yarar, kullanılabilir. |
| KÂR | f. (Kelimeye bir ek olup, isimleri sıfat yapar) Eden, edici, yapan mânâlarına gelir ve li, lı, cı, ci gibi eklerin de karşılığıdır. İtaat-kâr, hilekâr, isyan-kâr, hamur-kâr, kanaatkâr...gibi. |
| KAR' | Vurmak. Çakmak. Kapı çalmak. * Savt. Avâz. Ses. * Kabak. * Gülsuyu kabı. * Eti soyulmuş kemik. |
| KAR'-UL ASÂ | Doktorun, hastanın bedenine vurup muâyene etmesi. * Mc: Hatayı hatırlatmak için işaret vermek ve ikaz etmek. |
| KAR | (C.: Kur-Kirân) Zift, kara boya. * Deve. Dağ keçisi. * Ses çıkmasın diye ayağın kenarıyla yürümek. * Küçük tepe. * Kara taşlı yer. * Kara büyük taş. |
| KA'R | Karnı yemekten dolmak. * Arkası yağlı olmak. |
| KARA' | (Kar'. C.) Su kabakları. * Gülsuyu kapları. |
| KARA' | Deve yavrusunda çıkan beyaz bir sivilce ve kabarcık. * Baştaki saçların hastalıktan dökülmesi. |
| KARA | (C.: Ekrây-Karvât) Bahçe ve bostan içindeki su arkı. * Su ile karışmış süt. |
| KARA | (C.: Ekrâ) Arka. |
| KARABASAN | t. Kâbus. Sıkıntılı ve korkunç rüya. * Bir kimsenin içine düştüğü pek sıkıntılı ruh durumu. |
| KARABE | Kırba. Büyük testi. |
| KARA'BELANE | Karnı büyük, yassı bir böcek. |
| KARABET | Soyca yakınlık. Hısımlık. Akrabalık. |
| KARABET-İ KALB | Kalb yakınlığı, gönül yakınlığı. |
| KARABET-İ NESEBİYYE | Aynı soydan gelmek suretiyle olan asli hısım ve akrabalık. |
| KARABET-İ SIHRİYYE | Kız alıp vermekle meydana gelen akrabalık, yakınlık, hısımlık. |
| KARABİN | (Kurban. C.) Kurbanlar. Allah için kesilen koyun, sığır ve deve gibi hayvanlar. |
| KARABORSA | Piyasadan çekilen eşyanın, yüksek fiatla satıldığı gizli pazar. |
| KARAFİ | (Şihâbüddin Ahmed El-Karafi) Maliki Mezhebi'nin büyük âlimlerindendir. Milâdi 1285 de vefat etmiştir. |
| KÂR-ÂGÂH | f. İşbilir, uyanık. |
| KÂR-ÂGÂHÎ | f. Uyanıklık, iş bilirlik. |
| KARAH | (C.: Akriha) Bina ve ağaç olmayan arazi. |
| KARAİB | (Karib. C.) Yakınlar, hısımlar. Akraba. |
| KARAİN | (Karine. C.) Karineler, ip uçları. |
| KARAKTER | yun. Huy. Mizac. Seciye. Bir şeyi benzerlerinden ayırdetmeğe yarayan temel hususiyet. |
| KARAMİL | Örülüp ucu sarkıtılan saç bağı. |
| KARAN | Mekke arzı. |
| KARANFUL (KARANFÜL) | Yaprağı, çiçeği ve kokusu güzel ve uzun olan budaklı bir nebat. Karanfil. |
| KARANİTIS | Kişiyi sersem eden dimağ dolgunluğu. |
| KARANTİNA | İtl. Bulaşıcı bir hastalığın yaygın olduğu bir ülkeden gelen kişileri, gemileri veya malları geçici olarak tecrit etme şeklinde alınan tedbir. * Hastahanede yatması gereken hastaların kayıt ve kabul işlerinin yapıldığı yer. * Bir bulaşıcı hastalığın yayılmasını önlemek üzere hasta olup olmadığı bilinmeyen insan ve hayvanlarla temasın menedilmesi. |
| KARAR | Değişmez hâle gelmek. * Sabit ve sakin olmak. * Ne az ne çok olan tam ölçü. Ölçülülük. * Gitmeyip kalmak. * Oturaklı yer. Sâkin olacak yer. * Anlaşılan ve sabit hâle gelen son karar sözü. * Mahkemece verilen son söz ve neticeye bağlama. * Dolanmak. * Ayakları kısa ve çirkin yüzlü bir cins koyun. |
| KARAR-I KAT'Î | Dâvâyı neticelendiren kesin karar. |
| KARAR-I SERİ | Acele karar, seri karar. |
| KARARDÂDE | f. Durgun hâle gelmiş. * İstikrar bulmuş. Kararlaşmış. Karar verilmiş. |
| KARARET | Kısa ayaklı ve çirkin yüzlü bir cins koyun. * Düz yuvarlak yer. |
| KARARGÂH | f. Karar verilen yer. Karar yeri. * Askerî birlikte kurmay heyetinin toplandığı yer. Merkez. |
| KARARGİR | f. Karara bağlanmış. Kararı verilmiş. |
| KARARİT | (Kırat. C.) Kuyumcu tartıları. Kıratlar. |
| KARARNAME | f. Bakanlar Kurulu'ndan çıkan resmî emirler. * Verilen karârı bildiren yazı. |
| KARARYAB | f. Karar bulan. * Bir yerde oturup dinlenen. |
| KARAŞİME | Maymunların gece çıkıp yattığı bir ağaç. |
| KÂR-AŞİNA | İş bilir. İşten anlar. |
| KARATİS | (Kırtâs. C.) Kâğıtlar, sahifeler. Kâğıt tabakaları. |
| KARAVANA | Bakırdan yayvan yemek kabı. * Kışla, okul, hastahane gibi müesseselerde tevzi edilecek yemeği içine koydukları kap. * İnce ve yassı elmas. * Atışta hedefe vuramama. |
| KARAVOL | f. Karakol. |
| KÂRAZMA | f. Görgülü, tecrübeli. |
| KÂR-ÂZMAYÎ | f. Görgülülük, iş bilirlik, tecrübeli oluş. |
| KÂR-AZMUDE | f. Görgülü, tecrübeli, görmüş geçirmiş. |
| KÂRBAN | f. Kervan. |
| KÂRBAN-SARAY | f. Kervansaray. Şehirlerde veya yol üzerlerinde kervanların ve yolcuların gecelemelerine mahsus büyük han. |
| KARBON | Lât. Basit olup kömürleşmiş hâlde bulunan bir temel unsur. Kömür. Billurlaşmış halde kömürleşmiş cisim. |
| KARBONİK | Fr. Bir karbonla, iki oksijenin birleşmesi ile meydana gelen gaz. |
| KARBUS | (C.: Karâbis) Eğerin ön ve arka kaşı. * Saç. |
| KÂRD | f. Bıçak. |
| KÂRDAN | f. İşten anlar, iş bilir. |
| KÂR-DANÎ | f. Uyanıklık, iş bilirlik. |
| KÂRDAR | f. İşi elinde tutan. |
| KÂR-DARAN | (Kârdar. C.) İşi elinde tutanlar, iş tutanlar. |
| KARDED | Kaba mekan. Düz arz. |
| KÂRDİDE | (C.: Kâr-didegân) f. Uyanık, tecrübeli, iş bilir, görgülü. |
| KARDİNAL | Fr. Katolik mezhebinde en büyük pâye. |
| KARE | (C.: Kâr-Kur) Dişi ayı. * Meşe. * Yüksek yer. * Kabile ismi. |
| KARE | Anasından gözsüz doğan. Kör olarak dünyaya gelen. * Koyun sürüsü. |
| KÂRE | Arka yükü. |
| KAREF | Hastalara yakın olmak. |
| KAREH | Kişinin gövdesi kirli olmak. Vücut kirliliği. |
| KAREM | Et arzu etmek. * Deniz içinde biten çınar ağacına benzer bir ağaç. |
| KAREN | (C.: Akrân) Ok mahfazası. * Kılıç. * Ok. * İki deveyi biribirine çattıkları ip. Başka deveye çatılmış deve. * Çatık kaşlı olmak. * "Yakınlık" mânâsına mastar. * Necid ahâlisinin mikâtı olan mevzi. |
| KARENBA | Ayakları uzun bir böcek. |
| KARF | Töhmet etmek, ayıplamak. * Ayıp isnad etmek. * Dibâgat olunmuş deriden yapılan dağarcık gibi bir kap. |
| KÂRFERMA | f. Amir, iş buyuran. |
| KÂRGÂH | f. Fabrika, iş yeri. Atölye. |
| KÂRGER | f. İş yapan, işleyen. * Etki yapan, tesir eden, nüfuzlu. |
| KÂRGİL | f. Kerpiçten yapılmış bina. |
| KÂRGİR | f. Taş veya harçla yapılmış olan. * İş tutan, iş yapan. |
| KARGÜZAR | f. Becerikli. İş yapabilen. Elinden iş gelen. |
| KARH | Yaralama. * Hasta olmak. * Bedende çıkan yara. * Su olmayan yerde kuyu kazmak. * Yanlış ve yalanla hakkı değiştirmek ve battal etmek. |
| KARHA | (C.: Kuruh) Yara, ceriha. Ülser. |
| KARHA-İ ÂKİLE | Tıb: Etrâfını yiyip, genişleyerek büyüyen yara. |
| KÂRHANE | f. İş yeri, iş yapılan yer. * Süt satılan yer. Süt fabrikası. |
| KARHEB | Yaşlı, ihtiyar. * Yaşlı öküz. * Çok kıllı keçi. * Ulu ve şerefli kişi. |
| KARIK | Düz yer. |
| KARIS | Ekşi yoğurt. |
| KARISA | (C. Kavâris) İncitici söz. |
| KARİ | (A, uzun okunur) Köyde sâkin olan, köylü. |
| KARİ' | (Kari'e) (A, uzun okunur) Okuyucu. Okuyan. * Âbid ve zâhid olan. * Kur'anı tecvide göre okuyan. |
| KARİ' | Ulu kişi, seyyid. |
| KARİA | (A, uzun okunur) Ansızın gelen belâ. Kıyâmet. * Belâ ve musibetten hıfz-ı İlâhiye dâir okunan dua ve âyetler. * Peygamberimiz'in (A.S.M.) düşman üzerine saldığı asker grubu. * Pek şiddetli rüzgâr. |
| KARİA SURESİ | Kur'an-ı Kerim' in 101. Suresidir ve Mekkîdir. |
| KARİAT | (Karie. C.) Okuyan kadınlar. Kıraat eden kadınlar. |
| KARİB | Çok yakın. Yerce ve mekânca uzak olmayan. * Yakın hısım. |
| KARİB-ÜL AHD | Yakın zamanda. |
| KARİB (KAREB) | (C.: Kavarib-Ekrub) Gemi sandalı. |
| KÂRİBAN | f. Kervan. |
| KARİBEN | Bir zaman sonra, yakın vakitte. Çok zaman geçmeden. * Sülâlece ve soyca yakın olan. |
| KARİE | (C.: Kariât) Okuyan kadın. Kırâat eden kadın. |
| KARİH | Yaralı, cerihalı. * Çıbanlı. |
| KARİH | (C: Kuruh-Kavârih) Kesbedici, kazanan. * Dişleri tam olan davar. |
| KARİHA | Fikir kabiliyeti. Zihin kudreti. Düşünme istidadı. * Akıldan hâsıl olan fikirler. Her şeyin evveli. * Kuyudan çıkarılan ilk su. |
| KARİHA-ZÂD | f. Karihadan doğan, karihadan meydana gelen. |
| KARİKATÜR | Bir insanın veya bir şeyin gülünç bir tarzda yapılan resmi. * Kaba, âdi ve mizahi resim. |
| KARİN | Yakın. Hısım. Akraba. * Arkadaş. Yaşı aynı olan arkadaş. Refik. Komşu. * Bir şeyi elde eden, nâil olan. * Pâdişahın daimi surette yakınında bulunan. Mâbeynci. |
| KARİN-İ EVVEL | Baş mâbeynci. |
| KARİN | Kılıcı ve oku olan. * Hacla umreyi birlikte yapan. |
| KARİNE | Bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ip ucu. Anlaşılması zor olan hususun hak ve hakikatına dâir cüz'i delil olan şey. İşaret. |
| KARİNE-İ MÂNİA | (Bak: Karine-i mecaz) |
| KARİNE-İ MECAZ | Mecaza ait işaret. Kelimenin mecaz olmasını gerektiren, hakiki mânasında alınmasına mâni olan kayıt. Buna Karine-i mânia da denir. |
| KARİNE-İ TAAYYÜN | Belli edici ve tâyine yardım eden iz, işâret, delil. |
| KARİR | Mesrur, sevinmiş, memnun. Beşâret ve müjde sebebi ile parlayan göz. |
| KARİR-ÜL AYN | Memnun, mesrur, gözü aydın. |
| KARİS | Donmuş, câmid. * Pıhtı. Sirke ile pişmiş balık. |
| KARİYE | (C: Kavâri) Uzun burunlu, kısa ayaklı, arkası yeşil bir kuş. * Süngü demirinin keskin yeri. * Kılıcın ve ona benzer şeylerin keskin yeri. |
| KARİYER | Fr. Bir insanın kendisini hasretmiş olduğu meslek. * Bir meslekte alınan merhalelerin bütünü. |
| KARK | Tavuk gıdaklaması. |
| KARKAF | şarap, hamr. |
| KARKAL | (C: Karâkıl) Kadın gömleği. * Yeleksiz elbise. |
| KARKAR | Kilim veya halı ucu. * Hışımla gürleyerek çağır demek. |
| KARKAR | (C: Karâkır) Düz açık yer. |
| KARKARA | Karın gurultusu. * Kumru kuşunun ötmesi. * Kahkaha ile gülmek. * Su içerken bardağın guruldayıp ötmesi. |
| KARKİSYUN (KARKİSYA) | Kebâbe dedikleri devâ. |
| KARLAYL | (Thomas Carlyle) (Hi: 1210-1298) İskoçya'da doğmuş, Londra'da ölmüştür. İskoç tarihçisi ve filozofudur. Babası dindar bir duvarcı ustası idi, oğlunu papaz yapmak istiyordu. Onun dinî şüpheleri papaz olmasına mâni oldu. Yedi sene manevî mücahededen sonra imanî mes'elelerde istikrar elde edebilmiştir.Carlyle (Karlayl) şöyle diyor:Kur'anı bir kere dikkatle okursanız, Onun hususiyetlerini izhara başladığını görürsünüz. Kur'anın güzelliği, diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kabil-i temyizdir. Kur'anın başlıca hususiyetlerinden biri, Onun asliyetidir. Benim fikir ve kanaatıma göre Kur'an, serapa samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği davet, hak ve hakikattır.(Karlayl) |
| KARM | (C.: Kurum) Değerli insan. Kıymetli insan. |
| KARMELE | Yapraksız küçük ağaç. |
| KARMEŞE | Cem'etmek, toplamak. |
| KARN | Zaman, devre. * Bir insanın ortalama ömrü olan altmış sene. * Yüz yıllık zaman. Asır. * Boynuz. Hayvanda başın boynuz yerleri, boynuz yerinden sarkan saç.(Karn, iki mânaya gelir. Birisi, zamandan bir müddete mukterin olan ümmet, bir zaman ahalisi olan hey'et-i içtimaiye ki, "hayrul kuruni karni" hadis-i şerifi bu mânayadır. Bunda sivrilmek veya mukarenet etmek manası vardır. Bu mukarenet veya efradın yekdiğerine mukareneti veya bir peygamber, bir âlim, bir reis gibi büyük bir şahsiyete mukareneti mülâhaza olunur.Diğeri de müddet-i zamanın kendisine denir ki, asır gibi ekseriyetle yüz sene takdir edilmiştir.) (E.T.) |
| KARN-I EVVEL | Hicretin birinci asrı. |
| KARN-I ZABY | Geyiğin başındaki çatal boynuz. |
| KARNABİT | Karnıbahar. |
| KÂRNAME | f. Usta çıkacak kişilerin ustalıklarını göstermek için yaptıkları iş örneği. |
| KÂRNEDAŞTE | f. İş bilmez, acemi, işten anlamaz. |
| KARNESA | Doğan kuşunun, avının ardına düşmesi. |
| KARNEYN | İki boynuz. |
| KÂR-NÜMA | f. Menfaat gösteren. * Usta çıkacak olan çırakların, ustalıklarını göstermek için yaptıkları örneklik iş. |
| KÂRPERDAZ | f. İş düzenliyen. * Konsolos, şehbender. |
| KÂRPERVERD | f. Becerikli, iş yapan, elinden bir iş gelen. |
| KARR | Durma. * Karar verme. * Su dökmek. * Kulağına söylemek. * Mahfe. |
| KARRA' | (C.: Karrâun) Güzel okuyan. |
| KARRA' | Ağaçkakan kuşu. |
| KARRA | Bir kimsenin kulağına söylemek. * Soğuk su dökmek. |
| KARRAUN | (Karrâ. C.) Güzel okuyanlar. |
| KARRE | Soğukluk, soğuk. |
| KARS | İki parmağıyla çimdiklemek. * Karıncanın ısırması. |
| KARS | Şiddetli soğuk. |
| KARS | Küçük ibrik. |
| KARSA (KARİSÂ) | Bir hurma cinsi. |
| KARSA' | Deve kuşunun erkeği. |
| KARSAA | Buruşup büzülmek. * Yazıyı sık yazmak. |
| KÂRSAZ | f. Becerikli, elinden iş gelen. |
| KARSEL | Kısa boylu adam. (Müe: Karsele) |
| KARŞ | Kesbetmek, kazanmak. * Toplamak, cem'etmek. |
| KARŞAME | Atmaca kuşu. |
| KÂRŞİNAS | f. İşten anlar, iş bilir. |
| KART | Tazeliği geçmiş, katılaşmış. * Gençliği geçmiş, geçkin, yaşça büyük. |
| KARTA' | Gözünün birisine sürme çekip diğerini unutan ve gömleğini ters giyen budala kadın. |
| KARTABAN | Karısı ile nâmahrem kimseyi gördüğü hâlde aldırış etmeyen. |
| KARTABUS | Zahmet, meşakkat. |
| KARTAK | (C: Karâtit) Kadife. * Terlik. * Etekli kaftan. |
| KARTALE | Eşek yükünün dengi. |
| KARUN | (A, uzun okunur) Peygamber Musâ (A.S.) devrinde yaşamış, malı ile mağrur olarak haddini aşmış ve Cenab-ı Hakkın zekât emrini dinlemediğinden Musa'nın (A.S.) duâsından sonra malı ile birlikte yere batmış olan dünya zengini. Cenab-ı Hakkın lütuf ve ihsanını kendine mâlederek nankörlük ve enaniyetinden dolayı bu fena sıfatı ile meşhur olmuştur. |
| KARUN | İki şeyi bir araya getiren. * Tez terleyen hayvan. * Arka ayaklarının tırnağı ön ayağının tırnağı yerine vâki olan hayvan. *İleride olan memeleri geride olan memelerine pek yakın olan dişi deve. |
| KARUR | Duş yapılacak soğuk su. |
| KARURE | (C.: Kavârir) Göz bebeği. Gözün siyah kısmı. * Şişe. |
| KAR'UŞ | İki hörgüçlü deve. * Arslan eniği. |
| KARV | Ağaç kadeh. * Köpek yalağı. * Hurma ağacının kökü. * Uzun havuz. * Hayanın derisi inip büyümek. * Kast. * Etraflıca araştırmak, tetebbu. * Bir kimsenin mesleğine girmek, onun yoluna süluk etmek. |
| KARVA | Uzun hörgüçlü deve. |
| KARVAH | Uzun ağaç. * Uzun deve. |
| KÂRVAN | f. (Bak: Kervan) |
| KARYA | Eski çağlarda Bursa ve Balıkesir bölgesinin adı. |
| KARYE | Köy. Nâhiyeden küçük olan, insanlarla meskun yer. |
| KARYET-ÜN NAHL | Kovan. Arı yuvası. |
| KARYET-ÜL ENSÂR | Medine-i Münevvere şehri. |
| KARYETEYN | Mekke ile Taif şehirleri. |
| KARZ | Selem ağacının yaprağı. |
| KARZ | Borç, ödünç. Kesmek, kat'etmek. * şiir söylemek. |
| KARZ-I HASEN | Sadece Allah rızâsı için verilen ödünç. Faizsiz verilen borç. |
| KÂR-ZÂR | (Kâr ü zâr) f. Kavga, cenk, savaş, harp, muharebe. |
| KÂR-ZÂRGÂH | f. Savaş meydanı. Harp alanı. Muharebe sahası. |
| KARZEN | Borç, ödünç olarak. |
| KAS' | Bir şeye el ayası ile vurmak. * Gidermek. * Tahkir etmek, küçümsemek. |
| KA'S | Ölüm, mevt. |
| KA'S | (C: Kiâs) Parmak kemiği. |
| KA'S | Çirkin kokulu toprak. |
| KAS'A | (C.: Kısâ') Çanak, kâse. * Yemek kabı. |
| KA'SA | Devamlı olarak yerinde sabit olan kadın. * Arkası içerisine girdiğinden arkasını yere koyamayan kadın. |
| KASA | Kabalık. * Şiddet. * Katılık. |
| KASAB | Saz, kamış. * Parmak kemikleri. * Nefes borusu, bronş. * İnce keten bezi. |
| KASAB-I MISRÎ | Mısırda dokunmuş keten bezi. |
| KASAB-ÜL ENF | Burun kemiği. |
| KASAB-ÜL FÂRİS | Kalem kamışı. |
| KASAB-ÜL HABİB | Şeker kamışı. |
| KASABA | (C.: Kasabât) Akciğerdeki nefes borularından herbiri. Bronş. * Küçük şehir. Çarşısı olan büyük köy. * Ahalisi beş-on bin raddelerinde olan mâmure. |
| KASABAT | (Kasaba. C.) Bronşlar. * Kasabalar. |
| KASABE | Kötü hurma. |
| KASAH | Sırtlan. |
| KASAİD | (Kaside. C.) Kasideler. |
| KASAL | Buğday içinde olan siyah taneler. |
| KAS'A-LİS | Dalkavuk. Çanak yalayıcı. |
| KASAM | Şiddetli sıcaklık. * Güzellik. |
| KASAME | (Kasem. den) Katili bilinmeyen kimsenin bulunduğu, şüphelenildiği mıntıka halkından elli kişiye yemin ettirme. |
| KASA'NİNE | Katı olmak. * Büyük olmak. |
| KASAR | Üşenme, tembellik etme. * Güç ve kuvvetin son sınırı. * Boğazı tutup nefes aldırmayan bir zahmet. |
| KASARA | (C: Kasr-Kasarât) Boyun kökü. * Yoğun ağaç. * Gemilerin baş ve arka taraflarında güverteden daha yüksek yapılan güverte. |
| KASARET | Kısalık. Kısa olma. |
| KASAS | Haber vermek. Hikâye etmek, anlatmak. * Tetebbu' etmek. * Tıb: Göğüs kemiği. Göğüs ortası. |
| KASAS SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 28. Suresidir. Mekkîdir. (Kısas da denir.) |
| KASAS | Arslan. |
| KÂSAT | (Ke's. C.) Kadehler, ke'sler. |
| KASAT | Davarın arka ayaklarının dik ve doğru olması. |
| KASATURA | Askerlerin, bellerine bağlayıp taşıdıkları ve süngü gibi kullandıkları düz ve kısa kılıç. |
| KASAVET | Kalb katılığı, gaflet. * Kaygı, tasa, üzüntü, keder. (Bak: Kasvet) |
| KASAVİSE | (Kıssis. C.) Papazlar, ruhbânlar, keşişler. |
| KASB | Kat'etmek, kesmek. |
| KASB | Ağızda tez dağılan ve çekirdeği katı olan kuru hurma. * Sağlam, sert. |
| KASBA | Kamış. Kamışlık. |
| KASD | Bir işi bile bile yapmak. * İsteyerek. Niyet ederek. * Niyet. Tasavvur. * İstikamet. Yolu doğru olmak. |
| KASDEN | Bile bile, isteyerek. |
| KASDÎ | İstiyerek, kastederek, niyetle ve bile bile yapılan. |
| KÂSE | f. Tas veya çanak. Kâse gibi olan çukurluk. * Başı kaplayan ve başın üstündeki kemik. |
| KÂSE-İ ÇEŞM | Göz çukuru. |
| KÂSE-İ FAĞFUR | f. Çin porseleni. Çin porseleninden yapılan kâse. |
| KÂSE-İ SER | Kafatası. |
| KA'SEB | Büyük karınlı, kalın. |
| KÂSE-BEND | f. Çatlamış, kırılmış. * Kâse gibi şeyleri tamir eden kimse. |
| KASED | şahyar dedikleri nesne. |
| KÂSE-GER | f. Kâseci, kâse yapan. |
| KÂSEHA | (Kâse. C.) Kâseler. |
| KA'SELE | Yürürken bir ayağını yere sürüyüp tozutmak. |
| KÂSE-LİS | (Kâselis) f. Çanak yalayıcı. Çok yiyen, obur. Hırslı. * Dalkavukluk. Alçak huylu kimse. * Dilenci. |
| KÂSE-LİSAN | (Kâselis. C.) Dalkavuklar, çanak yalayıcılar. |
| KASEM | Yemin. Ahdetme. |
| KASEMÂT | Ahdler, yeminler. |
| KASEMÂT-I KUR'ANİYE | Kur'andaki ahitler, yeminler. |
| KA'SERE (KA'SERÂ) | Yoğun, sağlam, kalın, katı. |
| KASES | Hidayet edici delil. |
| KASF | Kırmak. * Oyun, eğlence. * Devenin diş gıcırdatması. |
| KASFE | (C.: Kasf-Kasefât) Deve sesi. * Merdiven ayağı. * Bir parça kum yığını. |
| KASH | Kuruluk, katılık. |
| KASHAB | Kalın, yoğun, büyük. |
| KASI'A | Yaban fâresinin ini. Yuvası ve bu yuvadaki iki deliğinden âşikâr olanıdır. Diğeri gizlidir. (Bak: Nâfıka) |
| KASIB | Düdük çalan. |
| KASID | Kasd eden, niyet eden, isteyen. |
| KASIF | Kasırga. Rastladığı şeyi kıran şiddetli rüzgâr. * Şiddetle seslenen. Çok gürleyen. |
| KASIF | Deve avazı. * Ağacın ince ve kuru olması. * Kırılması kolay olan şey. |
| KASIK | t. Karnın alt tarafı. |
| KASIM | (A, uzun okunur) Taksim eden, ayıran, bölen. |
| KASIM | (A, uzun okunur) Kırıcı, ezici, ufaltan. |
| KASIR | (A, uzun okunur) Zorla işleten, yaptıran. |
| KASIR | (A, uzun okunur) Kısa, eksik. * Kusur işleyen. Kusurlu. |
| KASIR-UL AKL | Düşüncesi noksan, kısa akıllı. |
| KASIR-ÜL BASAR | Görüşü kısa. * Kısa görüşlü, dar düşünceli. |
| KASIR-ÜL FEHM | Anlayışı noksan, kısa anlayışlı. Anlayışsız. |
| KASIR-ÜL YED | Eli kısa. Âciz, işten anlamaz, beceriksiz. |
| KASIRANE | Âcizane, beceriksizcesine. |
| KASIRAT-ÜT TARF | Kocasından başkasına aslâ bakmayan. (Cennet kadınlarının bir vasfı) Huriler. |
| KASIRGA | Çevrintili rüzgâr. Tozu ve toprağı birbirine katarak, ağaçları sökerek bir an esip kesilen rüzgâr. |
| KASITÎN | (A, uzun okunur) Zulmeden ve haktan sapanlar. * Haklı olanlar. * Kısımlara bölenler. |
| KASÎ | (Kasiye) Duygusuz. Katı, hissiz, taş gibi katı. |
| KASİ' | Yaramaz huylu, yaşlı ve boyu kısa olan kimse. |
| KÂSİB | Kazanç sahibi. Kazanmak için çalışan. Kesbeden. Marifet için çalışan. |
| KASİB | (C.: Kasâyib) Kadınların yüzleri üstüne bıraktıkları kıvırcık saç. Kâkül. |
| KÂSİD | Kesat olan, eksik olan, verimsiz olan. |
| KASİD | (C.: Kasidân) (Kasd. dan) Tasarlıyan, kasdeden. * Haberci, postacı. |
| KASİD | Kaside. |
| KASİDE | (C.: Kasâid) Onbeş beyitten az olmamak üzere, her beyit kafiyeli olarak, büyük kimseleri veya herhangi bir şeyi medh ü senâ eden, öven manzume şekli. Büyük zatları ve daha çok Cenâb-ı Hakk'ı veya Peygamberi (A.S.M.) medheden manzume. |
| KASİDE-İ BÜRDE | Hazret-i Peygamber (A.S.M.) önünde meşhur Arab Şâiri Ka'b bin Züheyr'in okuduğu kasidenin adı olup, bu kasideyi Peygamber Aleyhissalâtü vesselâm beğenmiş, mükâfat ve iltifat eseri olarak da kendi hırkasını ona giydirdiğinden bu isimle meşhur olmuştur. |
| KASİDE-İ ERCUZE | (Ürcuze) Hz. İmam-ı Ali (R.A.) tarafından bahr-ı recez vezni üzere yazılan ve istikbalden haber veren meşhur kasidenin adı.(Mecmuat-ül Ahzab'ın 582. sahifesinden 597. sahifesine kadar o Ercuzedir. O Ercuzenin mevzuu ve içindeki maksad-ı aslî; İsmi A'zamı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyan etmek, hem o münâsebetle istikbaldeki bir kısım umur-u gaybiyeye ve te'sis-i İslâmiyette bir kısım mücâhedâtını işâret etmektir. Evet, Hz. İmâm Üstâdı olan Habibullah'dan (A.S.M.) aldığı dersin bir kısmını işarî bir surette zikrediyor... L.) |
| KASİDE-GÛ | f. Kaside yazan, kaside söyliyen. |
| KASİDE-PERDAZ | f. Kaside yazan, kaside düzenliyen. |
| KASİDE-SERÂ | f. Kaside söyliyen, kaside yazan. |
| KASÎF | Kuru ince ağaç. * Gök gürültüsü. * Deniz sesi, dalga sesi. |
| KASÎL | Hayvanlara vermek için vaktinden evvel biçilen yeşil ot. * Kesilmiş nesne. |
| KASÎM | Güzel kimse. * Taksim eden, bölen. |
| KASÎME | (C.: Kasim) Dikenden başka ot bitmeyen kumlu yer. |
| KÂSİR | Çok olan, kesir, bol olan. |
| KASÎR | (Kasr. dan) Kısa, boynuz, ufak boylu. |
| KASÎR-ÜL AKL | Aklı kısa, aklı ermez. |
| KASÎR-ÜL BÂ' | Kısa boylu, beceriksiz, zavallı. |
| KASÎR-ÜL BASAR | Dar görüşlü, basireti kısa. * Miyop. |
| KASÎR-ÜL HİMME | Himmeti az veya kısa olan. |
| KASÎR-ÜL KAME | Kısa boylu. Boyu kısa olan. |
| KÂSİR | (Kesr. den) Kıran, kırıcı. * Tavşancıl kuşu. |
| KÂSİR-ÜL ESNAM | Putları kıran. (Hz. İbrahim'in A.S. lâkabıdır) |
| KASİRE | Evinde hapsedilip dışarı çıkartılmayan kadın. |
| KASİS | Fr. Bir yolu, bir tarafından diğer tarafına kadar kesen su arkı. |
| KASİSA | (C.: Kasis) Devecilerin, azıklarını ve elbiselerini yüklettikleri deve. * Bir ot. |
| KASİYY (KISİYY) | Soğuk gece. * Kas adı verilen mahâlde yapılan ibrişimli bir elbise. |
| KASİYY | Uzak, baid. Irak. |
| KASKAS | Açlık. * Sür'at yapan, hızla giden. * Yol gösterici. * Devenin yediği bir ot. |
| KASKASE | Çok karanlık gece. * Asâ, sopa, baston. |
| KASKASE | Yol göstermek. * Köpeği "kuçu kuçu" diye çağırmak. |
| KASL | Kesmek. |
| KASM | Bölmek. * Ayırmak. * Bahsetmek. * Kesmek. |
| KASM | Kapa kapa yemek, bütün bütün yutmak. * Kesmek. * Cem'etmek, toplamak. * İ'tâ etmek, vermek. |
| KASMA | Ufak boynuzlu dişi koyun. |
| KASME | Yüz, çehre, vech. |
| KASME | Merdiven ayağı. |
| KASMEL | Arslan, esed. |
| KASR | Köşk. Yüksek ve ferah bina. Taştan veya kârgir küçük saray. |
| KASR-I CENNET | Cennet köşkü. |
| KASR-I MÜŞEYYED | Tahkim edilmiş, sağlam yapılmış büyük bina. Büyük apartman. |
| KASR | Kısa olmak. Kısa kesmek. * Birisini bir hususa, bir işe tahsis etmek. * Bir işte tembellik etmek. * Akşamlamak. * Hapseylemek. * Yekpâre taş. * Beyazlatmak. * Gevşetmek. * Noksanlaştırmak. |
| KASR-ÜL KELÂM | Sözü az etmek. Kısa konuşmak. |
| KASR-I SALÂT | Seferde olan bir kimsenin, dört rekâtlı farz namazları ikişer rekât kılması. Namazı kısaltmak. |
| KASR-I YED | El çekmek, ferâgat etme, vazgeçme. |
| KASR | Men'etmek. * Zorla bir şeyi yaptırmak. * Galip olmak. |
| KASRÎ | Zorla, cebren. |
| KASRİYYET | Zorlama hâli. |
| KASS | Cem'etmek, toplamak, biriktirmek. |
| KASS | Talep etmek, istemek. * Nemime, söz götürmek, lâf taşımak. |
| KASS | Göğüs. * Saç kesmek. * Kırkmak. * Koyundan kırkılmış yün. |
| KASSA | Kireç. |
| KASSAB | Düdükçü. * Kesici. * Parçalayıcı. |
| KASSABİYYE | Hayvan kesme ücreti, kasaplık ücreti. |
| KASSAM | Huk: Vârisler arasında miras malını taksim eden ve küçüklerin hakkını koruyan şeriat memuru. * Taksim eden. |
| KASSAM | Hayrı çok olan kimse. * Yorulmuş, kendini bırakmış, mahzun kişi. * Büyük hurma salkımı. * Büyük et parçası. |
| KASSAR | Leke çıkaran. * Çırpıcı, yıkayıcı. |
| KASSÎ | Göğüsle alâkalı. Sadrî. |
| KAST | f. Noksan, eksik, kusur. |
| KASTA' | Ayaklarının siniri büzülüp kurumuş olan deve. |
| KASTAL | şeker tozu. |
| KASTAL | Cenk ederken olan toz, dövüşürken çıkan toz. |