| Ana Sayfa |
www.OsmanliMedeniyeti.com |
www.infoTurkish.com |
Osmanlıca Türkçe Lügat
A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z
| MÂ | f. Biz mânasınadır. (Bak: Şahıs zamiri) * Mim ile elif harfinden ibâret "Mâ". Arabçada muhtelif isimleri vardır. Ve çeşitli mânalara gelir. Cansız şeylere işaret eder. "Şu nesne, o şey ki..." mânâlarına gelerek kelimelerle birleşir. Meselâ: (Mâ-ba'd: Sondaki, alttaki.) |
| MÂ-İ İSTİFHAMİYYE | Sual için kullanılan kelimenin başında gelir. (Mâhâzâ: Bu nedir? Mâindek: Yanındaki nedir?) suallerinde olduğu gibi. |
| MÂ-İ MASDARİYE | Başında bulunduğu cümleyi masdar mânasına ve hükmüne sokar. |
| MÂ-İ MEVSUFE | Şey mânasında nekre olup bir sıfattan evvel kullanılır. $ (Nazartu ilâ mâ mu'cebin leke: Sana hoş gelen şeye baktım) cümlesindeki gibi...Bazan da sıfatsız olur. $(Ni'me-mâ: Ne güzeldir) $ (Meselen-mâ: Bir misâl olarak) kelimelerinde gördüğümüz gibi. |
| MÂ-İ MEVSULE | Buna ism-i mevsul de denir. Kendinden sonra gelecek küçük cümleyi daha önce geçen cümleye bağlar. $ (Ketebtu mâ kultü: Söylediğimi yazdım, ne söyledimse yazdım) cümlesinde olduğu gibi. |
| MÂ-İ NÂFİYYE | $(Ben kâmil değilim) misâlinde olduğu gibi mânayı nefyeder. |
| MÂ-İ ŞARTİYE | İki muzariyi cezmeder, şart ve cezâ mânasını ifade eder. $(Ne yazarsan, yazarım) misalinde olduğu gibi. |
| MÂ-İ ZÂİDE | Bazı edat ve fiillerin sonuna fazladan olarak gelir. $ kelimelerinde olduğu gibi. |
| MÂ' | Su. Ab. |
| MÂ-İ CÂRİ | Akarsu. (Çay ve ırmak suları gibi.) |
| MÂ-İ LEZİZ | Lezzetli ve tatlı su. |
| MÂ-İ MAGSUL | (Mâ-i müsta'mel) Kullanılmış su. |
| MÂ-İ MUKATTAR | İnbikten geçirilmiş (damıtılmış), saf su. |
| MÂ-İ MUTLAK | Yaratıldığı vasıf üzere duran su. (Yağmur, kar, deniz, göl, ırmak, pınar, kuyu sularıdır). |
| MÂ-İ MUKAYYED | Herhangi bir maddenin karışması ile yaratılmış oldukları hâlden çıkmış ve hususi bir ad almış sulardır. (Gül, çiçek, üzüm, asma, et suları gibi.) |
| MÂ-İ MÜKEDDER | Bulanık su. |
| MÂ-İ MÜNHEMİR | Akıp giden su. |
| MÂ-İ MÜSTAMEL | Temiz olduğu halde temizleyici olmayan, kullanılmış olan sulardır. |
| MÂ-İ RÂKİD | Durgun su. |
| MÂ-İ ZERRİN | Altun suyu. |
| MÂ-ÜL BAHR | Deniz suyu. |
| MÂ-ÜL HAYAT | Hayat suyu. (Bak: Ab-ı hayat) |
| MA' | Yer yüzüne yayılıp döşenmek. |
| MAA | (Beraber) mânasında bir kelime olup, iki türlü kullanılır:1- İzafetle (tamlama hâlinde):a) Zarf olarak: (Celestü maa zeydin: Zeyd ile beraber oturdum)b) Sıla (cümlecik) olarak: (Musaddıkan lima maaküm: Sizdekini tasdik ederek)c) Haber olarak: (Vehüve maahüm: O, onlarla beraberdir.)2- İzafetsiz: Bu takdirde tenvinlenir ve hâl olarak bulunur: (Caû maan: Beraber geldiler.) |
| MAAB | Ayıp, eksiklik. * Ayıp şey, utanılacak nesne, ayıp yeri. |
| MAABİD | (Meâbid) (Mabed. C.) İbadet edilen yerler. Mâbetler. * (Abd. C.) Hizmetçiler. Kullar. |
| MAABİD-İ İSLÂMİYE | İslâm mâbetleri. Mescid ve câmiler. |
| MAABÎD | (Ma'bud. C.) Ma'budlar. |
| MAABİR | (Ma'ber. C.) Köprüler, geçitler, kemerler. |
| MAACİL | (Ma'cel. C.) Yollar, |
| MAACÎN | (Ma'cun. C.) Macunlar. Hamur kıvamındaki yoğurulmuş şeyler. |
| MAAD | (Meâd) (Avdet. den) Âhiret. Dönülüp gidilecek yer. * Dönüş. * Ahiret işleri. Uhrevi işler. |
| MAADA | Başka. Fazla. Bundan gayrı. (Bak: Adâ) (İstisnâ kelimesidir) |
| MAADİN | (Maden. C.) Madenler. |
| MAAFİR | Hemedan'da bir kabilenin adı. |
| MAA-HAZA | Bununla beraber. Bununla birlikte. |
| MAAHİD | (Ma'hed. C.) Buluşma yerleri. Anlaşma yapılan ve sözleşilen yerler. |
| MAAHU | Onunla beraber. Onunla. |
| MAAK | Meslek, mezheb. * Sığınacak yer. |
| MAAKAT | Derinlik. |
| MAAKID | (Ma'kad. C.) Ma'kadlar, akdedilecek yerler. Toplantı yerleri. * Düğümler. Düğüm yerleri veya noktaları. |
| MAAKIL | (Ma'kıl, Ma'kale ve Ma'kule. C.) Sığınacak yerler. * Kan pahaları. |
| MAAKIM | (Ma'kım. C.) Eklemler, eklemeler. |
| MAAKKA | Çocuğun, anababaya isyan etmesi. Veledin valideyne itaatsizliği. |
| MAAL | Yükseklik. İlerilik. Şereflilik. |
| MAALCEMAA | (Maa-l-cemâe) Cemaatle beraber, cemaatle birlikte. |
| MAALEM | İz. Eser. Nişân. * Dinî mes'ele. |
| MAAL-ESEF | Yazık ki. Maalesef. |
| MAAL-FARZ | Farzedilerek. Doğruluğu kabul edilmekle. Kabul edilmiş sayılmakla. |
| MAAL-FARIK | Yanlış olarak. Farklı olarak. Farklı olmakla beraber. |
| MAAL-GAYR | Başkası ile birlikte. Gayrısı ile. |
| MAALÎ | şerefler. Yükseklikler. * Yüksek fikirler. * şerefli vazifeler. |
| MAALİF | (Ma'lef. C.) Ot, saman gibi yem konan yerler. Samanlıklar. |
| MAAL-İFTİHAR | İftiharla. Sevinerek. Kemal-i şevk ile. |
| MAALİM | (Ma'lem. C.) Dinî inançlara, itikadlara dair mes'eleler. * İzler. Nişanlar. Eserler. |
| MAALİYAT | İnsan aklının yetişemediği veya zor yetiştiği yüksek fikir ve derin bilgiler. |
| MAAL-KERAHE | Kerih, çirkin, kötü olmakla beraber. Kerahetle beraber. Mekruh olarak. |
| MAAL-KİFAYE | Kâfi olmakla, yetmekle beraber. |
| MAAL-MEMNUNİYYE | Memnun olmak suretiyle. İsteyerek. Gönül rızası ile. Memnuniyetle. |
| MAAMİ' | (Ma'maa. C.) Ateş çatırtıları. |
| MAAN | Birlikte. Beraber. |
| MAAN | Menzil, mekân. |
| MAANÎ | (Mâna. C.) Mânalar. * Belâgatın üç şubesinden biri. Lafzın muktezâ-yı hâl ve makama uygunluğuna mahsus bir ilim adı. (Bak: Belâgat) |
| MAANÎ-İ KUDSİYYE | Kudsi mânâlar. |
| MAANÎ-İ MEDLULE | Anlaşılan mânâlar. |
| MAANÎ-İ MUKADDESE | Mukaddes mânâlar. |
| MAANÎ-İ MÜTEZAHİME | Bir kelimenin çok mânaya gelip birbiri ile yarışma hâli. |
| MAANÎ-İ SÂNEVİ | İkinci derecedeki mânâlar. İşarî, mecazî, remzî mânâlar gibi. |
| MAANÎ-İ ÛLÂ | Evvelki mânâlar, vesileler. |
| MAAR | Ar ve hayâya sebep olacak şeyler. |
| MAARIZ (MEÂRİZ) | (Muarraz. C.) Bir sözü söyleyip başka bir şey murad etme ve cem' olmak, toplamak itibariyle ma'razlar, ta'rizler, adem-i tasrihler, sarahatsizlikler. |
| MAARÎ | İnsanın daima çıplak kalan organ veya azası. |
| MAARÎC | (Mi'rac. C.) Merdivenler. |
| MAARİF | Tahsil ile elde edilen ilim, malûmat, bilgi. * Meharet. Üstadlık. Hüner. * Marifetler. Mâruflar. Kültürler. * Çehrenin manzarada zâhir olan yerleri. * Bir memleketin okullarını ve tahsil ihtiyacını idâre ve te'mine çalışan bakanlık. |
| MAARİF-İ MÜTENEVVİA | Çeşit çeşit bilgiler. |
| MAARİF-İ UMUMİYE NEZARETİ | Maarif vekâleti. Milli Eğitim Bakanlığı. |
| MAARİF-MEND | (C.: Maarifmendân) f. Bilgili, bilgi sahibi. Kültürlü. |
| MAARİF-MENDÂN | (Maarifmend. C.) Bilgi sahibi kimseler, bilgililer. |
| MAARİF-PERVER | f. Maarifin yayılıp intişar etmesine çalışan. Maârife ait şeyleri muhafaza eden. |
| MAARİK | (Ma'rek ve Ma'reke. C.) Savaş meydanları, muharebe alanları. Harp sahaları. |
| MAARÎZ | (Mi'raz. C.) Kapalı mânâlar. * Edb: Birden fazla mânası olan bir kelimenin, en uzak mânasını kasdetmeler. |
| MAARÎZ-ÜL KELÂM | Kelâmda irad olunan kapalı mânâlar. Bir sözün asıl mânâsından başka mânâyı istemeler. |
| MAAS | Ayağın siniri çekilip büzülmek. * Ayağın eğri olması. |
| MAASIR | (Ma'sara. C.) Üzüm, susam gibi şeylerin sıkıldığı yerler. |
| MAASÎ | (Ma'siyyet. C.) Günahlar. * İsyanlar. |
| MAAŞ | Geçinilecek şey. Yaşayış. Aylık para. |
| MAAŞAT | (Maâş. C.) Maaşlar. Memur, emekli, dul, yetim vs. gibi kimselere verilen aylıklar. |
| MAAŞEN | Yaşayış bakımından. |
| MAAŞİR | (Ma'şer. C.) (Bak: Ma'şer - İlticâ - Melce'). |
| MAATIF | (Ma'tıf ve Mı'taf. C.) Gözlenilecek veya bakılacak yerler. |
| MAATÎR | (Mı'târ. C.) Devamlı güzel koku sürünenler. |
| MAA-T-TEESSÜF | Yazık ki. Esefle. Teessüfle beraber. |
| MAAVİL | (Mi'vel. C.) Taş, kaya parçalamakta kullanılan sivri kazmalar. |
| MAAVİN | (Maunet. C.) Yardımlar, muâvenetler. * Yol yiyecekleri. Azıklar. |
| MAAYİB | Ayıplar. Lekeler. Kusurlar. |
| MAAYİR | Ayıplanmış. |
| MAAYİŞ | (Maişet. C.) Geçinmek için gerekli şeyler. |
| MAAZ | Sığınacak yer. Penah. |
| MAAZ | Şiddetle gadap etmek, çok fazlasıyla hiddetlenmek. * Bir nesne güç gelmek, zor gelmek. |
| MAAZALİK | Şu var ki. Bununla berâber. |
| MAAZALLAH | Allaha sığındık. Allah korusun. |
| MAAZIM | (Mu'zam. C.) Bir şeyde en büyük kısımlar. |
| MAAZİR | (Bak: Meâzir) |
| MAAZİYADETİN | Fazlasıyla, ziyadesiyle, çok miktarda, bol bol. |
| MA-BA'D | Sonra. Gelecekteki. |
| MA-BA'DETTABİA | (Mâba'de-t tabia) Metafizik. Beş duygu ile bilinmeyen varlıklar hakkında fikrî araştırma yapan felsefe kolu. Bu felsefe ile alâkalı olan. |
| MABA'Dİ | (Mâbadi) Sonrası. Bundan sonrası. |
| MABAKİ | Geri kalan, kalan, artan. |
| MA'BED | (Mâbet) (İsm-i mekân) İbadet edilen yer. (Mescid, câmi gibi) |
| MA'BED-İ FERSUDE | f. Eskimiş, yıpranmış mâbed. |
| MA-BEKA | Arta kalan, bâkiye, geri kalan. |
| MA'BER | (C.: Maâbir) (Ubur. dan) Geçit, kemer, köprü. * Geçilecek yer. |
| MABEYN | Ara. Aradaki şey. İki şeyin arası. * Haremle selâmlık arasındaki oda. * Padişah yakınlarının bulunduğu oda. |
| MABGUZ | (Bugz. dan) Nefret ve buğzedilmiş. Sevilmemiş. |
| MA-BİHİ-L-HAYAT | Yaşamaya sebep olan, hayata vesile olan. |
| MA-BİHİ-L-İFTİHAR | Kendi ile ve onunla iftihar edilecek şey. |
| MA-BİHİ-L-İMTİYAZ | Kendisi ile imtiyaz kazanılan şey. |
| MA-BİHİ-L-İSTİHKAK | Hak etme sebebi. |
| MA-BİHİ-L-İ'TİMAD | İtimada vesile ve sebep olan şey. |
| MABSARA | Bedihî ve zâhir olan hususlar. Açık ve meydanda olan hususlar. |
| MA'BUD | (Mâbud) Kendine ibadet edilen Allah (C.C.) |
| MA'BUD-U Bİ-L HAK | Hak olan ma'bud. Hakkıyla ibadete lâyık olan Allah (C.C.) |
| MA'BUD-U HAKİKÎ | Hakiki ma'bud olan Cenab-ı Hak (C.C.) |
| MA'BUDE | Şirk, evham ve putperestlikten doğan kadın heykeli ve emsali put. |
| MA'BUDİYYET | Mâbud oluş. Kendine ibâdet edilmeğe lâyık olan, ki bu sıfat ancak Allah'a mahsustur. Uluhiyyet.(İşte şu vaziyette bir insana hakiki ma'bud olacak; yalnız, her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, aczden müberra, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadir-i Zülcelâl, bir Rahim-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü, nihayetsiz hâcat-ı insaniyyeyi ifa edecek ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sâhibi olabilir. Öyle ise mabudiyete lâyık yalnız Odur. S.) (Bak: Taabbüd) |
| MA'C | Süratle gitmek, hızlı gitmek. * Yürürken dolaşmak. |
| MAC | Tuzlu su. |
| MACC | Ağzından sular akan yaşlı deve. |
| MA'CEL | (C.: Maâcil) Yol. Menzile ulaştıran yol. |
| MA'CEME | Sabırlı, tahammüllü kimse. |
| MACERA | Olup geçen şey. Baştan geçen hadise. |
| MACERAPEREST | f. Maceracı. Macera meraklısı. |
| MA'CES | Yay kabzası. |
| MA'CEZ | Çalışmaktan ve maişetten âciz oldukları yer. |
| MACİD | Çok âli. Şerif. Yüce. Kerim. * Hoş. Nâzik meşreb. |
| MACİN | (C: Micân) Her dileğini yapan kimse. * Hile yolunu öğreten. |
| MACUN | Hamur kıvamındaki ilâç. * Hamur gibi yoğurulmuş şey. |
| MACUŞUN | Gemi, sefine. * Boyanmış elbise. |
| MAÇ | f. Öpüş. |
| MAÇİN | Çin'e tâbi, Doğu Türkistan tarafındaki çöllerde ve Târim nehrinin güneybatısındaki dağlarda oturan Türk milletinden bir kavimdir ve simaca Moğol ile Aryâ cinslerinden mürekkeb oldukları anlaşılıyor. İçlerinde sarı saçlı ve mavi gözlü adamlar dahi bulunuyorsa da lisan bakımından Doğu Türkistan'ın ahalisinden farkları yoktur. Çağatay dili konuşurlar. Kendileri çok tembel; ve zevk ve eğlenceye çok düşkündürler. Ziraat vs. işleri kadınları tarafından yapılır. Tamamı müslüman ve sünnîdirler. |
| MAD | Yumuşak taze ot. |
| MA'D | Taze hurma. * Taze ot. * Yumuşak. * Yoğunluk, gılzat. * Gitmek. * Çekmek. |
| MADAHİK | (Madhek. C.) Güldürücü ve komik kimseler. Soytarılar. |
| MADAK | Sıkıntı, darlık. |
| MADALLE | Yolun kaybolduğu yer. |
| MADALYA | İtl. Büyük işlerde muvaffak olanlara veya büyük fedakârlık ve kahramanlık gösterenlere hediye ve hatıra olarak verilen ve çok defa yuvarlak biçimde, göğüse takılacak şekilde olan kıymetli madeni parça. |
| MÂ-DÂM | Çünkü. Mâdem. Böylece olunca. Dâim ve bâki oldukça. |
| MÂ-DÂM-EL MELEVAN | Gece gündüzün devamı müddetince. |
| MADARİB | (Madrab. C.) Darbedilecek, dövülecek yerler. |
| MADCA' | Yatılan yer. * Kabir. Mezar. |
| MADDE | Zahir duygularla hissedilen, ruhâni olmayıp, ağırlığı olan, cismâni bulunan. * Asıl, esas, cevher, mâye. * Bend, fıkra, kısım. * İlm-i Kelâmda: His âzâmız üzerine bir takım muayyen ihtisâsât husule getiren veya getirebilen, her şey. * Tıb: Çıbanın içinde hasıl olan yara. |
| MADDE-İ ACİNİYE | Hamur gibi yoğurulmuş cisim. |
| MADDE-İ MUSAVVİRE | Tıb: Kanın küreciklerinden başka gıda maddesinden olup, azot ve sair maddeleri içine alan sulu cisim. Canlı hücrelerin vücudunu teşkil eden ve içinde çoğunun çekirdek bulunan albüminli madde. Protoplazma. |
| MADDE-İ ULYÂ | Kıymetli cevher maddesi, yüksek madde. Çok kıymetli şey. |
| MADDETEN | Cismen. Madde ve cisim olarak. * İş olarak, iş ile. * Gözle görülür ve elle tutulur şekilde. |
| MADDÎ | (Maddiye) Cismâni. Madde ile alâkalı olan. Maddeye ait. * Paraca ve malca. * Paraya ve mala fazlaca ehemmiyet veren. * Dokunma, koklama, görme, işitme, tatma ile hissedilip duyulan şeyler. |
| MADDİYAT | (Maddiyet. C.) Maddi ve cismâni şeyler. Gözle görülüp elle tutulur cinsten şeyler. |
| MADDİYET | (C.: Maddiyât) Gözle görülüp elle tutulan şey. Cismâni. |
| MADDİYYUN | (Maddiyun) Maddeciler. Her şeyin esası madde olduğunu iddia edip, ruhaniyatı inkâr eden dinsizler. Her şeyi madde ile ölçenler. Masnuât-ı İlâhiye olan mahlukatı ve zerrelerin muntazam hareketini, tesadüf eseri gibi kabul ve tevehhüm edip dinsizliğe yol açmağa çalışanlar.(Maddiyyun denilen bir kısım ehl-i dalâlet, zerrattaki tahavvülât-ı muntazama içinde Hallâkiyet-i İlâhiyyenin ve kudret-i Rabbâniyenin bir cilve-i âzamını hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden ve o kudret-i Samedâniyenin cilvesinden gelen umumi kuvvetin nereden idare edildiğini anlıyamadıklarından, madde ve kuvveti ezeli tevehhüm ederek, zerrelere ve hareketlerine âsâr-ı İlâhiyyeyi isnad etmeye başlamışlar. Fesübhanallah! İnsanlarda bu derece hadsiz cehalet olabilir mi ki, mekândan münezzeh olmakla beraber herbir yerde herbir şeyin icadında herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir tarzda bulunur bir vaziyetle yaptığı fiilleri ve eserleri; câmid, kör, şuursuz, iradesiz, mizansız ve tesadüf fırtınaları içinden çalkanan zerrâta ve harekâtına vermek, ne kadar câhilâne ve hurafetkârâne bir fikir olduğunu, zerre kadar aklı bulunanların bilmesi gerektir. Evet bu herifler vahdet-i mutlakadan vazgeçtikleri için, hadsiz ve nihayetsiz bir kesret-i mutlakaya düşmüşler; yâni; bir tek İlâhı kabul etmedikleri için, nihayetsiz İlâhları kabul etmeye mecbur oluyorlar. Yâni; bir tek Zât-ı Akdesin hassası ve lâzım-ı zâtisi olan Ezeliyeti ve Hâlikıyeti, bozulmuş akıllarına sığıştıramadıklarından; o hadsiz, nihayetsiz câmid zerrelerin ezeliyetlerini, belki Uluhiyetlerini kabul etmeye mesleklerince mecbur oluyorlar... L.) |
| MADDİYUNLUK | Maddiyunların mesleği. Maddecilik. Hiçbir müsbet delile dayanmıyan ve sadece maddeye istinad eden ve ruhâniyatı ve mâneviyatı inkâr edenlerin bâtıl akideleri.(Maddiyunluk, mânevi tâundur ki, beşere müthiş sıtmayı tutturdu; gazab-ı İlâhiye çarptırdı. Telkin ve tenkid kabiliyeti tevessü' ettikçe o tâun da tevessü' eder. M.)(Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise, mâneviyatta kördür. M.) |
| MADE | f. Dişi. Erkeğin zıddı. |
| MA'DELE(T) | (Ma'dilet) Adalet eylemek. Hak ile hükmeylemek. * Adalet yeri. |
| MA'DELE-İ ULYÂ | Büyük adalet yeri, yüksek adaletle herkesin muhakemesi görülen yer. Huzur-u İlâhiyedeki adâlet. |
| MA'DELETGÜSTER | f. İnsaflı, adaletli, vicdanlı ve doğru kimse. |
| MA'DELETKÂR | f. Âdil, adaletli. |
| MA'DELETPERVER | f. Doğru, insaflı, adaletli ve vicdanlı kimse. |
| MA'DEN | Maden. * Bir haslet veya hususiyetin kaynağı. * Herşeyin aslî mekânı, menbâ ve me'hazı olan yer. * Toprak, taş, kum gibi maddelerle karışık demir vesairelerin vaziyetlerine de maden denir. |
| MA'DENÎ | Madenden yapılmış. * Madenle alâkalı. |
| MA'DENİYAT | Madenî oluşlar. Madenler. Madenden çıkan şeyler. Maden ilmi. |
| MÂDER | f. Ana. Çocuğu doğuran. Ümm. |
| MÂDERANE | f. Annece. Anaya yakışır surette. |
| MÂDERENDER | f. Üvey ana. |
| MÂDERÎ | f. Analık. Annelik. |
| MÂDERZÂD | f. Anadan doğma. Anadan doğduğu gibi. |
| MADG | Çiğneme. Ağızda çiğneyiş. |
| MADGARE | Mukabil iki tarafın şiddetli hücumları ile meydanda gelen savaş. |
| MADHEK | Maskara. Gülünecek şey. Soytarı. Komik. |
| MADİH | (Medh. den) Öven, medheden. |
| MADİH | Keskin. |
| MA'DİL | Sapılacak yer. Ma'dul. |
| MA'DİN | (C: Meâdin) Hak Teâlâ'nın yerde halk ettiği. * İkamet ettikleri mevzi. |
| MADİYAN | f. Dişi at. Kısrak. |
| MADREB (MADRIB) | (C.: Madarib) Darb edilecek, vurulacak yer. * Kakma, çakma yeri. |
| MADREBE | Kılıncın ağzı. |
| MADRUB | Vurulmuş. Döğülmüş. Çarpılmış. Darbolunmuş. * Damgalanmış. * Mat: Darbedilen (çarpılan) sayı. |
| MADRUBEYN | Mat: Birbirine çarpılan iki sayıdan herbiri. |
| MADRUS | Örülerek yapılmış. Örülmüş şey. |
| MA'DUD | Hesabedilen. Sayılan. Addedilen. * Muayyen. Belli. |
| MA'DUDAT | Yumurta gibi sayı ile satılıp alınan şeyler. |
| MA'DUM | Mevcut olmayan. Yok olan. Yok. |
| MA'DUM-ÜL CİSİM | Cismi olmayan. |
| MA'DUMAT | Yok olanlar. Yokluklar. |
| MA'DUMAT-I HÂRİCİYYE | İlm-i İlâhide olup, maddi vücudu olmayan şeyler. |
| MA'DUMAT-I MÜMKİNE | Var olacağı ilm-i İlâhîde mâlum olup, henüz mevcud olmayan hâdisat. |
| MA'DUMİYET | Yokluk, ma'dumluk, yok olma. |
| MA-DUN | Aşağı. Alt. Alt derece. |
| MA-FAT | Kaybolan. Fevt olan. Elden çıkan şey. Kaybedilen. |
| MA-FEVK | Üstünü. Üstün olanı. * Bir şeyin üstü, üst tarafı. Baş. |
| MA-Fİ-HA | İçindekiler. O şeyin içinde olanlar. |
| MA-Fİ-L-BAB | Kapı içinde. Bir kitabın içindeki bölümde (babda) olan şey. |
| MA-Fİ-L BAL | Gönülde olan maksad ve meram. (Mâ-fi-z zamir de denilir.) |
| MA-Fİ-L YED | Fık: Bir terekenin taksimi yapılmadan varislerden biri veya birkaçı ölürse, bunların terekelerinden varislerine düşen kendi mikdarları. |
| MA-Fİ-Z ZAMİR | Kalbde ve gönülde olan. |
| MAFSAL | Tıb: Vücuddaki kemiklerin ekli olan oynak yerleri. Eklem. |
| MAFSAL-I MÜTEHARRİK | Tıb: Oynar eklem. |
| MAFTUR | (Fıtrat. dan) Yaradılışta olan. Fıtratta bulunan. * Yaradılmış. |
| MA'FUC | Dübürüne vurulmuş. |
| MA'FUN | Bozulmuş ve çürümüş şey. * Kokmuş et. |
| MA'FÜVV | Suçu afvedilmiş. Bağışlanmış. * İstisnâ edilmiş, müstesnâ kılınmış, ayrı tutulmuş. |
| MAGABBE | Akıbet, son, netice. |
| MAGABIT | İmrenilme. Gıpta edilme. |
| MAGABİN | (Magben. C.) Kasıklar, uyluk kemikleri. |
| MAGAFİR | (Miğfer. C.) Çelik başlıklar, miğferler. |
| MAGAFİR | Çirkin kokulu bir zamk. |
| MAGAK | f. Çukur. |
| MAGAKÇE | f. Küçük çukur. Çukurcuk. |
| MAGALE | şer, kötü. |
| MAGALIK | (Mağlak. C.) Kilitler, sürmeler. |
| MAGALIB | Üstün gelen, galebe eden. |
| MAGAMİZ | (Magmaz. C.) Karanlık yerler. Karanlık ve çukur yerler. |
| MAGAMİZ | Ayıplı, ayıplanmış. |
| MAGANİ | (Magni. C.) Evler, hâneler, menziller. |
| MAGANİM | (Magnem. C.) Ganimetler. Düşmandan ele geçirilen mallar. |
| MAGARAT | (Magare. C.) Mağaralar. |
| MAGARE | (C.: Magarât) Mağara. |
| MAGARİB | (Magrib. C.) Batılar, magribler, garplar. * Akşamlar. |
| MAGARİM | (Magrem. C.) Diyetler. * Ödenecek borçlar. |
| MAGARİS | (Magris. C.) Fidanlıklar, fidan bahçeleri. |
| MAGAS | (C: Emgâs) Kıymetli iyi deve. |
| MAGASİL | (Magsel ve Magsil. C.) Gusülhâneler, yıkanılacak yerler. |
| MAGAVİR | (Mugâvir. C.) Kıtal eden, harbeden, çarpışan. |
| MAGAZİ | Muharebeye âit hikâyeler. Gazâ hikâyeleri. * Savaşlar, muharebeler, gazalar. |
| MAGAZİN | Çeşitli mevzulardan bahseden resimli mecmua. |
| MAGBAT | (C.: Magabit) Gıpta edilecek ve imrenilecek yer. |
| MAGBEN | (C.: Magabin) Uyluk kemiği. Kasık. |
| MAGBUN | (Gabn. dan) Alışverişte aldanmış olan. * Şaşkın. Şaşırmış. |
| MAGBUNİYET | Şaşkınlık. |
| MAGBUT | (C.: Magabit) İmrenilmiş, gıpta edilmiş. |
| MAGD | Kurutan otu. * Yerüç otu. |
| MAGDUB | Hiddet ve gadaba uğramış. Doğru ve hak dini tanıyamamış ve rahmetten mahrum kalmış. Lütf-u İlâhîden mahrum olmuş. * Fık: Gasbolan mal. |
| MAGDUBEN | (Gadab. dan) Öfke ve hiddet ile. Gadap ile. |
| MAGDUBUN MİNH | Fık: Malı gasbolan kimse. |
| MAGDUR | (Mağdur) Gadre, haksızlığa uğramış ve gadir görmüş. |
| MAGDURE | Mağdur kadın. Haksızlığa uğramış ve gadir görmüş kadın veya kız. |
| MAGDURİYYET | Mağdurluk. Gadre uğramış kimsenin hali. |
| MAGFELE | Dudak altında biten kılların çevresi. |
| MAGFİRET | (Mağfiret) Cenab-ı Hakk'ın kullarının günahlarını örtmesi, affetmesi, rahmeti ile lütfu. |
| MAGFİRET-İ İLÂHİYE | Allah'ın mağfireti, affetmesi. |
| MAGFUR | (Mağfur) Rahmetlik olmuş. Günahlarının afvı için kendine dua edilmiş olan. Allah'ın, kendisini affı için dua edilen ölmüş kimse. |
| MAGİB | Kaybolma. |
| MAGİN | Mazaryon otu. |
| MAGİZ | İçinde ağaç bitmiş olan su birikintisi. |
| MAGL | Yürek ağrısı, kalp ağrısı. |
| MAGLAK | Kilitlenecek yer. |
| MAGLATA | Mugalata. Boş ve mânasız söz. Zihin yanıltmak için söylenen saçma sapan söz. |
| MAGLATA-İ ŞEYTANİYE | İnsanları aldatmak ve yoldan çıkarmak için söylenen karıştırıcı sözler. Şeytanın insan kalbine vesvese vermesi. |
| MAGLATA-İ VEHMİYYE | Vehmin, insanı yanıltmak için yanlışı doğru göstermesi. |
| MAGLE | Yılda iki kez doğuran koyun ve keçi. |
| MAGLUB | (Mağlub) Yenilmiş. Kendisine galib gelinmiş. Yenilen kimse. |
| MAGLUBANE | f. Mağlub olana yakışır surette. Yenilmiş bir kimseye uygun şekilde. |
| MAGLUBİYYET | Yenilme. Bir kuvvetlinin idaresi altında bulunuş. |
| MAGLUK | Kapalı. Kilitli. |
| MAGLUL | Susuz kalmış. Su sıkıntısında bulunan. * Eli bağlı. Zincirle bağlanmış kimse. * Hapsedilmiş olan. |
| MAGLUL-ÜL YED | Eli bağlı. |
| MAGMA | yun. Jeo: Yanardağlardan çıkan hamur kıvamındaki yoğun madde. |
| MAGMAG | Boğaz düdüğü. * Yemeği yağlı yapmak. |
| MAGMAGA | Karışmak, ihtilat. |
| MAGMAS | (C: Megâmıs) Çok fazla çukur olan yer. |
| MAGMUM | Gamlı. Kederli. Tasalı. Sıkıntılı. * Bulutlu. Kapalı. |
| MAGMUMÂNE | Kederlice. Gamlı olarak. * Mübhem olarak. |
| MAGMUMİYET | Kederli, gamlı olma. * Hava bulutlu ve kapalı olma. |
| MAGMUR | Şöhretsiz. Adı sanı silinmiş olan. * Harap. Yıkık. |
| MAGMURİYET | Mağmurluk, viranlık, haraplık. * Adı sanı kaybolmuş. |
| MAGMUZ | Kabâhatli, suçlu. |
| MAGN | (C: Megân) Menzil. |
| MAGNA | Durmak. |
| MAGNATIS | Mıknatıs. |
| MAGNEM | (C.: Maganim) Ganimet. Harpte düşmandan ele geçirilen mal. |
| MAGNETİK | yun. (Manyetik) Mıknatıs gibi çekici kuvveti olan. |
| MAGRE | (C: Migrât) Aşı dedikleri kırmızı balçık. |
| MAGREFE | Geniş yer. |
| MAGREM | Bir şeye çok düşkün, haris kimse. Tutkun. Aşık. * Borçlu. * Zarar, ziyan. * Cürüm, cinayet. |
| MAGRES | Fidan bahçesi. Fidanlık. |
| MAGRİB | (Mağrib) Batı taraf. Garb. Güneşin battığı cihet. Akşam vakti. Afrikanın şimâl tarafı. Türkiye'ye nisbetle garbda bulunan Fas, Tunus, Cezayir ve İspanya tarafı. |
| MAGRUK | Gark olmuş. Suda batmış olan. |
| MAGRUKÎN | (Mağruk. C.) Suda Boğulanlar. |
| MAGRUR | (Mağrur) Gururlu. Boş bir şeye güvenen. Fâni ve faydasız şeylere güvenip kendini aldatan. Mütekebbir. Kibirli kimse. Müteazzım. |
| MAGRURANE | f. Gururlanarak. Kendini beğenircesine. Kibirlenerek. Güvenilmesi boş olan şeye güvenip kendini aldatırcasına. (Sen ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin, fahirlenme; salkımları o ağaç kendi takmamış, başkası onları ona takmış. S.) |
| MAGRUREN | Gururlanarak. Güvenerek, itimad ederek. * Aldanarak. |
| MAGRURİYET | Gururluluk, kibirlilik. * Bir şeye itimad edip, güvenip aldanma. * Kibirlenme, gurulanma, övünme, tefahhur, tekebbür. |
| MAGRUS(E) | (Gars. dan) Toprağa dikilmiş. |
| MAGRUZ | Taze. Bayatlamamış ve bozulmamış. |
| MAGS | Bağırsak ağrısı. |
| MAGSEL | (C.: Magasil) (Gasl. den) Gusülhâne. Ölü yıkanan yer. |
| MAGSUB(E) | (Gasb. dan) Zorla ve cebren alınmış. Gasbolunmuş. |
| MAGSUL | Gaslolmuş. Yıkanmış. Gusletmiş. |
| MAGŞİ | (Gaşy. den) Baygın. Gaşyolmuş. Kendinden geçmiş. |
| MAGŞİYANE | f. Bayılmış gibi, baygıncasına. |
| MAGŞİYY | Aklı gitmiş hayran kimse. |
| MAGŞİYYEN | Bayılmış olarak, baygın bir halde. |
| MAGŞİYYÜN ALEYH | Bayılmış, baygın. |
| MAGŞUŞ | Katışık. Karışık. Saf olmayan. |
| MAGŞUŞE | Gümüş ve bakır karışığı akçe. |
| MAGŞUŞİYYET | Halis ve saf olmayış. Karışıklık. |
| MAGT | Çekmek. |
| MAGTUS | Su, gaz veya hava gibi şeylerin içine batırılmış. |
| MAGTUŞ | Karanlık yer. |
| MAGUSE | Medet gelmek, yardım gelmek. |
| MAGV | Kedi miyavlaması. |
| MAGZ | Beyin. * Öz. İç. Lüb. İlik. * Dimağ. |
| MAGZA | Maksad, gaye, meram, istek, arzu. * (C.: Magazi) Harb hikâyeleri. Muharebe ve gazaya ait hikayeler. * Savaş, muharebe, gaza, harb. |
| MAGZAB | Gazap edecek yer. |
| MAGZEBE | Hiddetlenme, öfkelenme, kızma. * Hiddet ve gazabı icâb ettiren şey. |
| MAGZUB | (Bak: Magdub) |
| MAH | Mahveden. * Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) bazı kitablarda geçen bir ismidir. Nübüvvet ve risaletinin nuru, küfür karanlıklarını mahvettiğinden bu isim verilmiştir. |
| MAH | (Meh) f. Senenin onikide birisi. Yirmisekiz, yirmidokuz, otuz veya otuzbir günlük zaman. * Gökteki ay. Kamer. |
| MAH-İ TÂBÂN | (Meh-i tâbân) Parlayan ay. Parlak ay. |
| MAHABİB | (Mahbub. C.) Sevilen ve muhabbet edilenler. Mahbublar. |
| MAHABİR | (Mahber. C.) Mürekkep hokkaları. |
| MAHABİS | (Mahbes. C.) Ceza evleri, zindanlar. Hapishaneler. |
| MAHABİS | (Mahbus. C.) Hapsedilmişler, mahbuslar. Bir yere kapatılmış olanlar. |
| MAHABİZ | (Mahbeze. C.) Ekmekçi fırınları. |
| MAHACİR | (Mahcer. C.) Göz çukurları. |
| MAHACCE | Geniş yol. |
| MAHADİM | (Mahdum. C.) Mahdumlar, oğullar. |
| MAHAFET | Korku. Korkmak. |
| MAHAFETULLAH | Allah korkusu. |
| MAHAFFE | Mahfe. Deve veya katır üzerine konan ve içinde iki kişi oturabilecek yeri olan kapalı mahmil. |
| MAHAFİL | (Mahfil. C.) Mahfiller. * Toplantı yerleri. Oturulup görüşülecek yerler. * Büyük câmilerde eskiden hükümdarlara veya müezzinlere ayrılmış ve etrafı parmaklıklarla çevrilmiş olan yerler. |
| MAHAFİR | (Mihfer. C.) Beller, kazmalar. |
| MAHAK | Her arabî ayın son üç gecesi. |
| MAHAKİM | Mahkemeler. |
| MAHAKİM-İ ADLİYE | Adliye mahkemeleri. |
| MAHAKİM-İ ASKERİYE | Askerî mahkemeler. |
| MAHAKİM-İ ŞER'İYE | şer'î mahkemeler. şeriat mahkemeleri. |
| MAHAKK | Mehenk. Ayar taşı. |
| MA-HALA | (Bir istisnâ edatıdır) Mâadâ mânasına gelir, kendinden sonraki kelimeyi nasb eder. $ (Allah'tan başka herşey fânidir) cümlesinde olduğu gibi. |
| MA-HALAKALLAH | Allah'ın (C.C.) yarattığı ve halkettiği her şey. * Kalabalık, izdiham. |
| MAHALE | Çare, tedbir. * Hile. |
| MAHALİB | (Mahleb. C.) Yırtıcı hayvanların tırnakları, çengelli pençeleri. |
| MAHALL | Yer. Mekân. Cây. |
| MAHALL-İ SADAKA | Sadaka olarak verilen mal veya parayı şer'an almağa ehil olan kimse. |
| MAHALL-İ TEVARÜD | Vâsıl olunan yer. * Birisine yetişilen mahal. |
| MAHÂLL | (Mahall. C.) Yerler. Mekânlar. |
| MAHALLE | (C.: Mahallât) Şehir ve kasabaların bölündüğü parçalardan herbiri. |
| MAHALLETAN | Çömlek ve değirmen. |
| MAHALLÎ | Bir yere mahsus. Yerli. |
| MAHAMİD | (Mahmedet. C.) İyi ve güzel huylar. İyi hasletler. * Şükürler, senâlar, medihler. Şükür edilmeğe değer davranışlar. |
| MAHAMİL | Deve üzerine konan oturulacak sepetler. Mahmiller. * Kılınç bağ askıları. * İhtimâller. |
| MAHANE | f. Aylık maaş. |
| MAHARET | (Bak: Mehâret) |
| MAHARİB | (Mihrâb. C.) Mihrâblar. |
| MAHARİC | Çıkacak yerler. Huruc edecek yerler. |
| MAHARİC-İ HURUF | Gr: Ağızda harflerin çıktığı yerler. |
| MAHARİM | (Mahrem. C.) Mahrem olanlar. Haram olan şeyler. |
| MAHARİT | (Mahrut. C.) Mahruti şekilller. Koniler. |
| MAHAS | Udul etmek, dönmek. |
| MÂHASAL | Hâsıl olan, meydana gelen. * Netice, sonuç. |
| MÂHASAL-I ÖMR | Evlât. Çocuk. * Hayat boyunca çalışılarak vücuda getirilen eser veya elde edilen şey. |
| MAHASİN | (Mehâsin) İyilikler. İyi ahlâklar. * İnsanın vücudunda hüsün ve cemal yerleri. * Güzel tavırlar. * İnsanın yüzüne güzellik veren bıyık ve sakal.(İşte şu kâinat hadsiz mehasin-i maddiyesiyle bir ma'nevî ve ilmî mehasinin tereşşuhâtıdır. Ve o ilmî ve ma'nevî mehasin ve kemalât, elbette hadsiz bir sermedî hüsn ü cemalin ve kemalin cilveleridir. S.) |
| MAHASİN-İ AHLÂK | Ahlâk ve huy güzelliği. |
| MAHAŞŞE | Kıç, dübür, makad. |
| MAHATİM | (Mahtum. C.) Bağlanmış ve kilitlenmiş şeyler. * Mühürlenmiş şeyler. |
| MAHATT | Konak, menzil. Yolculuk esnâsında inilip durulacak yer. |
| MAHATTA | İstasyon. |
| MAHAVİF | (Mahuf. C.) Tehlikeli ve korkulu yerler. |
| MAHAVİR | (Mihver. C.) Mihverler, eksenler. |
| MAHAYİL | Alâmet, işaret. * (Mahile. C.) Hayâl eserleri. |
| MAHAZ | Su akacak yer. * Tıb: Doğum ağrısı. Doğum esnalarında gelen sancı. |
| MÂHÂZÂ | Bu nedir? * Bu değil. |
| MÂHÂZÂ KELÂM-ÜL-BEŞER | Bu, insan sözü, beşer kelâmı değildir. |
| MÂHAZAR | Daha evvelden hazır olan. Hazır olarak ne varsa. |
| MAHAZIR | (Mahzar. C.) Mahzarlar, mürâcaatlar. Umumi istidatlar. |
| MAHAZİ | Rezalet ve kepazelik sebebi olan kötü huylar. |
| MAHAZİL | (Mahzul. C.) Rezil ve kepaze olmuş kimseler. |
| MAHAZİN | (Mahzen. C.) Mahzenler, sığınaklar, bodrumlar. |
| MAHAZİR | (Mahzur. C.) Korkulacak ve sakınılacak şeyler. Maniler, engeller. |
| MAHAZZ | Kat'edecek, kesecek yer. |
| MAHBA | (C: Mehâbi) Elbise saklayacak mevzi. Kiler. |
| MAHBEL | Hayvanın gebelik zamanı. |
| MAH BE MAH | Aydan aya. |
| MAHBER | (Mahbere) Mürekkep hokkası. Divit. |
| MAHBES | Hapishane. Hapsedilen yer. Cezaevi. |
| MAHBEZ | (C.: Mahâbiz) Ekmekçi dükkânı. Ekmekçi fırını. |
| MAHBUB | Muhabbet edilen. Sevilen. |
| MAHBUB-U HÜDÂ | Allah'ın sevgilisi. Hz. Muhammed Mustafa (A.S.M.) |
| MAHBUB-U LİGAYRİHÎ | Faydalarından veya başkası sebebi ile sevilen. Dolayısı ile sevilen. |
| MAHBUBAT | Sevilenler. Sevgililer. |
| MAHBUBE | (Hubb. dan) Sevilmiş veya sevilen kadın. Muhabbet edilen kadın veya kız. * Vaktiyle çok kıymetli ve pahalı olan lâle cinsinden bir çiçek. |
| MAHBUBETÜN Lİ-ZÂTİHÂ | Zâtı için sevilen. Kendi zâtında sevgili olan. |
| MAHBUBİYYET | Sevilen olmak. Mahbub olmaklık. Sevilecek hâlde bulunuş. (Cenab-ı Hakk'ın kullarını her çeşit nimetler ile besleyip yetiştirmesi ve ihtiyaçlarına cevap vermesi; onları sevdiğini ve mahbubiyyetini gösteriyor.) |
| MAHBUK | Katı, şiddetli, şedid. |
| MAHBUN | Kıtlık için saklanan şey. * Edb: İkinci harfi düşürülmüş vezin. |
| MAHBUS | Hapsedilmiş olan. |
| MAHBUSHANE | f. Cezaevi, hapishâne, zindan. |
| MAHBUSÎN | (Mahbus. C.) Hapsolunmuş kimseler. Bir yere kapatılmış olanlar. |
| MAHBUSİYET | Hapislik, mahbusluk. Hapis kalınan müddet. |
| MAHC | Soymak. * Yontmak. |
| MAHC | Cima etmek. * Kovayı azıcık çekip yine dolsun diye suya vurmak. |
| MAHCAH | Lâyık olacak mevzi. |
| MAHCER | Ev, hane. Hususi yer. * Göz çukuru. |
| MAHCİR | (C: Mehâcir) Göz çukuru. * Gözün çevre yanı. Yüzde perde varken gözden ve etrafından görünen yerler. * Bahçe. |
| MAHCUB | Utanan. Utangaç. * Perdeli, örtülü. Kapalı. * A'ma. * Yaşmak veya perde ile mestur olan. |
| MAHCUBÂNE | f. Utanarak, utanmış bir hâlde. Sıkılganlıkla. |
| MAHCUBE | Namuslu ve utangaç kadın veya kız. Sıkılgan kadın. * Kapı ardına konulan ağaç. |
| MAHCUBİYET | Utangaçlık, sıkılganlık, mahcubluk. |
| MAHCUC | Kasdolunmuş olan. * Çok gidilip gelinen. * Delil ve bürhanla isbat edilmiş olan. * Mekke-i Mükerreme'nin bir adı. * Kendi yerine hacca gidilmiş olan. |
| MAHCUCUN ANH | (Bak: İhcac) |
| MAHCUR | (Hacr. den) Huk: Hacir altına alınmış, malını kullanmaktan men' edilmiş, hacredilmiş. |
| MAHCUZ | (Hacz. den) Huk: Hacz edilmiş. Mahkeme kararıyla rehin altına alınmış. |
| MAHÇE | f. Minare, kubbe, sancak gibi şeylerin başına konulan hilâl. |
| MAHÇEHRE | f. Ay yüzlü. (Aslı: Mâhçihre'dir.) |
| MAHDEM | Baldırın köstek takacak yeri. |
| MAHDU' | Hileye aldanmış olan. Kandırılmış kimse. * Boyun damarı kesilmiş kişi. |
| MAHDUD | Sınırlanmış, çevrilmiş. Az sayılı. Hududlanmış. |
| MAHDUDİYET | Sınırlılık. Darlık. |
| MAHDUD | Dikeni kesilmiş ağaç. |
| MAHDUD | Tesviye edilmiş. Silinmiş, düzgün. * Meyvesi çok olup da dalları eğilmiş. |
| MAHDUM | Oğul. Evlâd. * Kendisine hizmet olunan. Efendi. |
| MAHDUMİYET | Mahdumluk, oğulluk, evlâtlık. * Efendilik. |
| MAHDURE | Örtülü ve kapalı kadın veya kız. |
| MAHDUŞ | Vesveselendirilmiş, kuşkulandırılmış. * Tırmalanmış. |
| MAHE | f. Matkap, burgu. |
| MA'HED | (C.: Maâhid) Sözleşilen ve antlaşma yapılan yer. Buluşma yeri. |
| MAHFAS | Yuva. |
| MAHFAZA | (Hıfz. dan) Küçük kutu, kap. Zarf. |
| MAHFED | (C: Mehâfid) İkamet yeri. Oturulan yer. * Bir renk cinsi. |
| MAHFEL | (C: Mehâfil) Dernek yeri. |
| MAHFÎ | Gizli, saklı. |
| MAHFİL | (C.: Mahâfil) Toplanılacak yer. Toplantı ve görüşme yeri. * Büyük câmilerde eskiden pâdişahlara veya müezzinlere ayrılmış olan etrâfı parmaklıklarla çevrilmiş yüksekçe yer. |
| MAHFİYYEN | Gizlice. Gizli ve saklı olarak. |
| MAHFUF | Zarar gelmesin diye etrafı çevrili, kuşatılmış. |
| MAHFUK | Hafakanlı, ikide bir yüreği oynıyan. |
| MAHFUR | Kazılmış toprak. Hafriyat olunmuş. |
| MAHFUZ | Alçalmış veya alçatılmış. |
| MAHFUZ | (Hıfz. dan) Hıfzolunmuş, saklanılmış. * Ezberlenmiş. Hafızaya alınmış. * Korunup gözetilmiş. * Gizlenmiş, saklanmış. |
| MAHFUZAT | (Mahfuz. C.) Mahfuz olunmuş, gizlenilmiş şeyler. * Hıfzedilip ezberlenmiş şeyler. |
| MAHFUZEN | Polis veya jandarma gibi resmi bir muhafaza altında olarak. |
| MAHFUZ LİMAN | Bütün rüzgarlara kapalı olan ve her türlü hâllerde emniyet ile barınmağa müsâit bulunan limanlar. |
| MAHH | Yumurtanın akı. |
| MAHICİYY | Palan vurdukları at. |
| MAHIK | (Mahk. dan) Yok eden. Silen. Ortadan kaldıran. |
| MAHIZ | (C: Muhaz) Ağrısı tutmuş hâmile kadın. |
| MAHİ | f. Balık. Semek. |
| MAHİ | (Mahv. den) Yok eden, mahveden, perişan eden. |
| MAHİ-İ EMRAZ | Hastalıkları yok eden. |
| MAHİC | Sâfi, saf, katıksız. |
| MAHİDAN | f. Balık havuzu. |
| MAHİFÜRUŞ | f. Balık satan. Balıkçı. |
| MAHİGİR | f. Balık tutan. Balık yakalayan. Balık avlayan. |
| MAHİHAR | f. Balık yiyen. Balık avlayan, balıkçıl. |
| MAHİLE | (C.: Mahâyil) Düşünmeğe sebebiyet veren işaret, alâmet. |
| MAHİN | (C.: Mihne-Mihan) Hizmetkâr. |
| MAHİR | Becerikli, hünerli, san'atkâr. |
| MAHİRANE | f. Ustaca, ustalıkla, maharetle. |
| MAHÎS | Kaçacak yer. Kaçamak. * Kurtulmak. |
| MAHİYAN | (Mâh. C.) Aylar. * (Mâhî. C.) Balıklar, semekler. |
| MAHİYANE | f. Ay hesabıyla verilen ücret. Aylık. |
| MAHİYAT | Mahiyetler. Esaslar. Hakikatlar. İç yüzleri. |
| MA-HİYE | O şey ki. |
| MAHİYET | Bir şeyin içyüzü, aslı, esası. Bir şeyin neden ibâret olduğu, künhü, esası, hakikatı. (Mâhiyet, hakikatten daha umumidir. Hakikat, mevcudatta, mahiyet ise, hem mevcudat hem ma'dumatta müstameldir.) (L.N.)(İnsanın kıymetini tayin eden, mahiyetidir. Mahiyetin değeri ise, himmeti nisbetindedir. Himmet ise, hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar. İ.İ.) |
| MAHİYET-İ CÂMİA | Çok vasıfları içinde toplayan mahiyet. (Bak: Himmet) |
| MAHİYYE | Aylık. |
| MAHÎZ | Hayız hali zamanı. (Bak: Hayız) |
| MAHÎZA | (C: Mehâyız) Hayız bezi. |
| MAHK | Gidermek. * İptal etmek, saymamak. * Eksik, noksan. |
| MAHK | İnat etmek. * Birbirini tutup çekmek. |
| MAHKEDE | İkamet mevzii, oturulan yer. |
| MAHKEME | (Hüküm. den) Dâvaların görülüp hükme, karara bağlandığı yer. İcra-yı adalet için çalışan resmî daire. |
| MAHKEME-İ EVKAF | İkinci meşrutiyetin ilânından sonra evkaf müfettişliği dairesine verilen ad. |
| MAHKEME-İ KÜBRA | Öldükten sonra, âhiretteki ve Allah (C.C.) huzurundaki mahkeme. Bütün insanların muhakemesinin huzur-u İlâhiyede yapılacağı yer. |
| MAHKEME-İ NİZAMİYE | Adliye mahkemeleri. Temyiz mahkemeleri ile hukuk ve ceza mahkemeleri. |
| MAHKEME-İ ŞER'İYYE | şeriat mahkemesi. şeriat hükümlerine göre dâvalara bakan mahkeme. |
| MAHKEME-İ TEMYİZ | Adliye mahkemelerince verilen karar ve hükümlerin son inceleme ve tahkik mercii olan yüksek mahkeme. |
| MAHKEME-İ UZMA | Büyük mahkeme. Mahkeme-i Kübra. |
| MAHKÎ | Hikâye olunmuş. Anlatılmış. Rivayet olunmuş olan. |
| MAHKİYYUN ANH | Kendisinden bahsedilen, kendisinden anlatılan. |
| MAHKUD | Hased edilen, hased olunan. |
| MAHKUK | Hakkedilmiş. Sert bir şey üzerine sert kalemle kazılarak yazılmış. |
| MAHKÛM | Aleyhinde hüküm verilmiş olan. Dâvayı kaybedip cezalanan. * Birisinin hükmü altında bulunan. * Zorunda ve mecburiyetinde olma. Katlanma. |
| MAHKÛMUN-ALEYH | Kendi aleyhinde hüküm verilmiş olan. |
| MAHKÛMUN-BİH | Kendisi hakkında hüküm verilmiş olan. |
| MAHKÛMUN-LEH | Dâvayı kazanmış olan. Lehine hükmolunan. |
| MAHKUN | Suçsuz, masum. |
| MAHKUN-UD-DEM | Fık: Katli lâzım olmayan kimse. |
| MAHKUR | (Bak: Muhakkar) |
| MAHL | Kıtlık, kaht. |
| MAHLAS | Nâm. Lâkab. Bazı muharrirlerde olduğu gibi, isme ilâve edilen başka bir isim. * Halâs olacak, kurtulacak yer. |
| MAHLASNAME | şiir söylemeye yeni başlayan bir şâire, usta şâir tarafından mahlas verildiğine dair yazılan manzume. |
| MAHLEB | Bal. * Süt sağacak kap. * Bir cins ot. |
| MAHLEB | (C: Mahâlib) Kedi, arslan gibi hayvanların pençesi. |
| MAHLECE | (C: Mehâlic) Hallaçların yün ve pamuk attıkları yer. |
| MAHLEFE | Söğütlük. |
| MAHLU | Hal' edilmiş. Tahtından indirilmiş padişah. * Reddedilmiş olan. |
| MAHLUB | Sağılmış hayvan. |
| MAHLUC | (Pamuk gibi) Atılmış, hallaçlanmış. |
| MAHLUCE | Rey ve fikri doğru olmak. |
| MAHLUF | Yemin etme, and içme, kasem etme. |
| MAHLUF-ÜN ALEYH | Hakkında yemin edilen husus. |
| MAHLUK | Traş olmuş. |
| MAHLUK | Yaratılmış. Yoktan var edilmiş olan. |
| MAHLUKA | Başkasının olup da benimsenen manzum parça. |
| MAHLUKAT | (Mahluk. C.) Yaratılmışlar. Mahluklar. Allah'ın yarattığı şeyler.(Şu mahlukat, İzn-i İlâhi ile, zaman nehrinde mütemadiyen akıyor. Alem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehadette vücud-u zâhiri giydiriliyor. Sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor. İniyor. M.) |
| MAHLUL | Çözülmüş, dağılmış. Hallolmuş, erimiş. * Murisi ölen sahipsiz mal. Mirasçısı bulunmayıp hükümete kalan miras. |
| MAHLUL-U MUFASSAL | Tapu usulüne ait bir tâbir olup, köyler ve mezarlar tımarıydı. Berat ile verilirdi. |
| MAHLUL-U SIRF | Fık: Hakk-ı intikal ve hakk-ı tapu sahibi bırakmaksızın mutasarrıfının vefatiyle mahlul kalan arazi. |
| MAHLUL | Delinmiş. * Öbür tarafına işlenmiş olan şey. |
| MAHLULAT | Mirasçısı olmadığı için evkâfa veya hükümete kalan miraslar. |
| MAHLULİYET | Mahlul olma hali, mahlulluk. |
| MAHLUT | (Halt. dan) Karıştırılmış. Katılmış. Karışık. |
| MAHLUTA | Bulgurla karışık mercimek çorbası. |
| MAHMASA | Azlık. * Açlıktan zayıf düşme. |
| MAHMEL | Üzerine yük konulan şey. |
| MAHMİ | Korunan, himaye gören. Hıfzolan. |
| MAHMİDET | (C.: Mahâmid) Övme, senâ etme, medhetme. |
| MAHMİDETSÂZ | f. Senâ ve medheden. |
| MAHMİL | Harameyne hacı kafilesi ile birlikte gönderilen hediyeler. * Deve üzerine konulan sepet. Mahfe. Sürre. * Bir ibareye hamledilen mâna ihtimâllerinden her birisi. |
| MAHMİL-İ ŞERİF | Mekke ve Medine'ye, sürre namiyle gönderilen hediye ve paraların yüklendiği vasıta. |
| MAHMİYE | (Himâye. den) Bir şeyi koruma, muhafaza ve himâye etme. * (Muhâfazalı) büyük şehir. |
| MAHMUD | Medh olmaya müstehak, medhe lâyık. Öğülmüş, medh ü senâ olunmuş. * Peygamberimizin isimlerindendir. * Tar: Ebrehe'nin Kâbeyi yıkmak için getirdiği filin adı. |
| MAHMUD-U BİL-ITLAK | Her cihetle ve bütün hallerde medhe ve hamde elyak olan Cenab-ı Hak.(Hiç mümkün müdür ki: Bir baharı halk edemiyen ve bütün meyveleri icad edemiyen ve yeryüzünde sikkeleri bir olan bütün elmaları inşa edemeyen; onların bir misal-i musaggarı olan bir elmayı halk edip o elmayı ni'met olarak birisine yedirsin, şükrünü kazansın, Mahmud-u Bilıtlak'a hamd noktasında iştirak etsin. Hâşâ! M.) |
| MAHMUD-ÜL HİSÂL | İyi ahlâk sahibi. |
| MAHMUD-ÜŞ ŞİYEM | Medhedilecek huylara sâhib olan. Beğenilen ve takdir edilen hasletler kendinde bulunan. |
| MAHMUDİYE | Sultan 2. Mahmud adına yapılan ve kalyon büyüklüğünde olan eski bir harp gemisi. * Sultan 1. Mahmud zamanında basılan 23 ayar altın. * Sultan 2. Mahmud zamanında basılan ve yirmibeş gümüş kuruş değerinde olan ince altın sikke. |
| MAHMUL | Yüklenilmiş. Hamlolunmuş. Bir şey arkasına yüklenmiş olan. Üzerine alınmış. * Gr: Bir cümlede fâile yükletilen işi, oluşu veya hâli gösteren fiil. * Man: Müsned, haber. "İnsan nâtık" cümlesinde "İnsan" mevzu, "nâtık" mahmuldur. |
| MAHMULE | Yük. Hamule. |
| MAHMULEN | Mahmul olarak, yüklü olarak. |
| MAHMUM | Hummaya, sıtmaya tutulmuş. Sıtmalı olan. Ateşli olan. Mecnun. Saçma sapan konuşan. |
| MAHMUMANE | f. Sayıklarcasına, sayıklıyarak. * Ateşler içinde, ateşli olarak. |
| MAHMUR | (Hamr. dan) Sarhoşluğun verdiği sersemlik. * Uyku basmış ağırlaşmış göz. Baygın göz. |
| MAHMURANE | f. Baygın bir şekilde. Mahmurcasına. |
| MAHMUZ | Oksitlenmiş, hamızlanmış. |
| MAHMUZ | (Mihmaz. dan) Binilen hayvanın sür'atini arttırmak maksadıyla dürtme için potin yahut çizmenin ökçesine takılan demirden yapılmış âlet. * Kovanların çerçevelerine peteği tesbit etmek için kullanılan mâden tekerlekçik. * Bir yapıyı veya duvarı, dıştan beslemek için kullanılan destek, payanda. * Bir köprünün ayaklarının uç kısmında çıkıntı yapan taş kütlesi. * Düşman gemisinin bordasına girmek ve onu batırmak için bazı eski harp gemilerinin ön tarafında bulunan, ileriye doğru uzanmış takviyeli kısım. |
| MAHN | Kuyudan su çıkarmak. * İmtihan etmek. * Bahşiş vermek. * Vurmak. |
| MAHN | Cima etmek. * Ağlamak. * Kuyudan su çekmek. * Uzun boylu adam. |
| MAHNAK | Boğazın boğacak yeri. |
| MAHNİYE | (C: Mehâni) Derenin dar ve kısık yeri. |
| MAHNUK | Boğulmuş. Boğazı sıkılmış. Boğuk. |
| MAHNUKAN | Boğazı sıkılarak, boğulmuş olarak. |
| MAHNUN | Sar'alı. Cin taifesi dokunmuş hasta. Mecnun. |
| MAHPARE | f. Pek güzel kimse. * Ay parçası. |
| MAHPERVER | f. Mehtaplı. |
| MAHPEYKER | (Bak: Mehpeyker) |
| MAHR (MUHUR) | (C: Mevâhır) Yarmak. * Yükseltmek. * Rüzgârın çıkardığı gürültü. |
| MAHRA | Değerli ve itibarlı insan. * Uygun, münâsib ve elverişli şey. |
| MAHRAB | (C: Mehârib) Cenk edecek, dövüşülecek yer. |
| MAHREC | Çıkacak yer. * Ses ve harflerin ağızdan çıktıkları yer. * Mat: Bayağı kesirde çizginin altındaki sayı. (Payda) * Hususi bir meslek için adam yetiştirmeğe mahsus mekteb ve dâire. (Meselâ: Mekteb-i fünun-u harbiye zâbit mahrecidir.) * Tarik-i ilmiyede büyük bir pâyeye vesile-i irtika addolunan bir rütbe. * Mevleviyet. * Dahilde çıkarılan mahsulât ve emtianın sarfı için hariç memlekette bulunan mahal. |
| MAHREF | Bostan. Hurmalık. * Yemiş sepeti. |
| MAHREFE | Yol. |
| MAHREK | (Mahrak) Yakılacak yer. Bir şeyin yandığı yer. |
| MAHREK | Koz: Bir gezegenin bir devrede üzerinden gittiği farzedilen dâirevi hat, hareket yeri. Mermi yolu. |
| MAHREK-İ SENEVÎ | Bir seyyarenin, bağlı olduğu kürenin etrafında dönmesiyle hâsıl olan farazî daire. |
| MAHREM | Gizli. * Dince ve şer'an müsaade olunmayan. * Birisinin hususi hâllerine ait gizli sır. * Nikâh düşmeyen, evlenilmesi haram olan yakın akraba. (Baba, dede, anne, nine, erkek ve kızkardeş, amca, dayı, hala ve teyzeler arasında bir neseb yakınlığı, bir ebedî mahremiyet vardır. Bunlar arasında nikâh asla caiz değildir.) * Çok samimi ve içli-dışlı olan kimse. |
| MAHREM-İ ESRAR | Gizli sırlara vakıf olan çok yakın kimse. Gizli sır söyleyen kimse. |
| MAHREM | İki dağ arasındaki yol. |
| MAHREMAN | (Mahrem. C.) Sırlar. Gizli şeyler. Esrar. * Sırdaşlar. |
| MAHREMANE | f. Gizli ve saklı olarak. Mahrem bir tarzda. |
| MAHREMİYYET | Gizlilik. Mahrem olma hali. |
| MAHRU | (C.: Mâhruyân) f. Ay yüzlü. Yüzü ay gibi parlak olan. Güzel. |
| MAHRUB | Mahrum edilmiş. Elinden varı yoğu alınmış. Bomboş bırakılmış. |
| MAHRUB | Harabedilmiş, dağıtılmış. |
| MAHRUF | Toplanılmış devşirilmiş meyve. |
| MAHRUK | Yanan. Yanmış. |
| MAHRUK-UL FUAD | Yüreği yanık. |
| MAHRUKAT | Yakılacak madde. Yanan şeyler. |
| MAHRUKAT-I MÂYİA | Akaryakıt. |
| MAHRUM | Maddi veya manevi nimetlerden uzak kalmak. * Malı bereket bulmaz olan bedbaht. Felâhtan nasibsiz olan. * İffetinden dolayı zengin zannedildiğinden sadakadan mahrum olan. |
| MAHRUMANE | Mahrumcasına. Bahtsız ve nasipsizcesine. |
| MAHRUMİYYET | Elde edemeyiş. Yokluk. Mahrumluk. İstediğini elde edememe. |
| MAHRUR | Hararetli. Ateşli. İçi hararetli olan. |
| MAHRURÂNE | f. Ateşli ateşli. Hararetli bir surette. |
| MAHRUS | Himâye edilen. Korunan. Gözetilen. |
| MAHRUS | Hırsla istenilmiş. |
| MAHRUSA | Büyük şehir. |
| MAHRUT | Geo: Tabanı daire olup, yan kenarları bir noktada birleşen geometrik şekil, koni. |
| MAHRUTÎ | Mahrut şeklinde olan. Altı daire ve üstü sivrilerek bir noktada birleşen, huni şeklinde olan. Konik. |
| MAHRUTİYYET | Mahrutilik, konik olma hâli. |
| MAHRUT | Kasnı denilen zamkın ağacı. |
| MAHRUYAN | f. Güzeller, ay yüzlüler. * Mc: Veliler. Allah'a itaatten ayrılmayan manevî güzellik sâhibi kimseler. |
| MAHRUZ | Kepâze, rezil, rüsvay, aşağılık, âdi. İtibarsız. |
| MAHS | Hayaları çıkarılmış. İğdiş edilmiş. |
| MAHS | Hâlis olmak, saf ve katışıksız olmak. |
| MAHSAD | Ekini biçilmiş yer. |
| MAHSEBE | şüphe etme, şüphelenme, sanma. |
| MAHSER | Huy, tabiat. |
| MAHSUB | Sayılmış. Hesaplanmış. Hesabına kaydedilmiş. * Bir zata mensub kabul edilen. |
| MAHSUBÂT | (Mahsub. C.) Hesab edilmiş olanlar. Hesaba dahil edilmişler. |
| MAHSUBEN | Hesaplanarak. Hesaplı olarak. Hesabına kaydedilerek. |
| MAHSUBİYET | Mahsubluk, mensubluk. |
| MAHSUB | Kızamık çıkarmış kişi. |
| MAHSUD | Kendine hased edilen. Kıskanılan kimse. |
| MAHSUD | Biçilmiş ekin. * Ekini biçilmiş tarla. |
| MAHSUF | Husufa uğramış. Gölgelenmiş. Perdelenmiş. |
| MAHSUL | Husul bulan. Hâsıl olan. * Elde edilen şeyler. * Toprak ve hayvanlardan elde edilen şey. |
| MAHSULÂT | (Mahsul. C.) Mahsuller. Hâsılat. Tarladan, bahçeden veya hayvanlardan elde edilen gıda maddeleri. |
| MAHSULÂT-I ARZİYE | Toprak mahsulleri. |
| MAHSULÂT-I SINÂİYE | Endüstri mahsulleri. |
| MAHSULDAR | f. Verimli, bereketli. Mahsul veren. |
| MAHSUN | İstihkâmlı. Kuvvetlendirilmiş. Sarp, sağlam ve metin kılınmış. |
| MAHSUR | Fersiz göz. Yorulmuş, uzun uzadıya bakmaktan donuklaşmış ve göremez olmuş göz. |
| MAHSUR | Etrafı çevrilmiş. Muhasara altına alınmış. Hasrolunmuş. Hududlanmış. Kuşatılmış. |
| MAHSUS | Duyulmuş. Hissedilmiş. Derk olunmuş. Duyulan. * Aşikâr, belli, zâhir, meydanda. |
| MAHSUS | Ayrılmış, tâyin edilmiş. * Herkese âit olmayıp bazılara âit olmuş olan. Yalnız birine âid olan. Hususileşmiş. Müstakil. * Bile bile, istiyerek. * Yalandan, şakadan, lâtife olarak. |
| MAHSUSA | Mahsus, hususi. |
| MAHSUSAT | Gözle görülen, hisle anlaşılan şeyler. (Ma'kulât'ın zıddı) |
| MAHSUSEN | Ayrıca, bile bile, mahsus olarak. |
| MAHSUSİYET | Mahsusluk. Hususi olma hâli. |
| MAHŞ | Yakmak. |
| MAHŞER | Toplanma yeri. Kıyametten sonra insanların tekrar dirilip toplanmaları ve toplandıkları yer. Haşir meydanı. * Çok kalabalık. |
| MAHŞER-İ ACÂİB | Herkesi hayrete sevkeden toplanma. Veya toplanma yeri. * Hayret edilecek harika şeylerin bulunduğu yer. |
| MAHŞUB | Kesilmeye elverişli olmadan kesilen ağaç. |
| MAHŞUD | Toplanmış. Yığılmış. |
| MAHŞUR | Toplanmış. |
| MAHŞUŞ | Kuru ot. |
| MAHŞUŞ | (Haşşe. den) İçine girilmiş. * Buğzedilmiş. * Gizlice bir şey verilmiş. * Karalanmış. |
| MAHŞÜV | Fazla. * İçi doldurulmuş. |
| MAHT | şiddetli. |
| MAHT | Çıkarmak. * Çekmek. |
| MAHTAB | (Bak: Mehtâb) |
| MAHTAB | (C: Mehâtıb) Odun yığacak yer, odunluk. |
| MAHTAM | (C: Mehâtım) Burun. |
| MAHTELEF-EL MELEVAN | Gece ve gündüzün ihtilâfı ve değişmesi müddetince. |
| MAHTİD | Kişinin durduğu mekân. |
| MAHTUBE | Evlenmek için istenilen kadın. |
| MAHTUM | Mühürlenmiş. Damgalanmış. * Kilitlenmiş. * Bağlanmış. |
| MAHTUMANE | f. Bir kitabı hatmettikten sonra verilen ziyafet. |
| MAHTUN | Sünnet olunmuş. Hitan edilmiş. |
| MAHTUR | (Hatar. dan) Hatara, tehlikeye yakın. * Düşünme. Fikir ve endişe. |
| MAHTUT | (Mahtute) Çizilmiş. Çizgilenmiş. Yazılmış. |
| MA'HUD(E) | Vaad edilen. Söz verilen. Belli olan. * Mezkur, sözü geçen. * Mc: Fena bilinen kadın. |
| MAHUDANE | Bir ot adı. |
| MA'HUDİYYET | (Ahd. den) Söz verilmiş olma. Ahdedilmiş bulunma. Belli olma. |
| MAHUF | Korkulu. Tehlikeli. |
| MAHULE | Kocası ölmüş kadın. |
| MAHUR | f. Kumarhâne. Meyhâne. |
| MAHUZA | Temiz. İtibarlı, şerefli, asil. * Saf, hâlis, katıksız. |
| MAHV | Harab olma. Yıkılma. Ortadan kalkma. Çökme. Bozulma. * Tas: Beşeri noksanlıklardan kurtuluş hâli. |
| MAHV VE SEKİR | Fenafillâh makamında kendi varlığını hiç görmek ve bu mânevi hâlin zevk ve te'sirinden ruhi bir coşkunlukla kendinden geçme hâli. |
| MAHVA | Secdede karnını uyluklarından çekip ayıran kimse. |
| MAHVAR | f. Ay gibi. |
| MAHVARE | f. Aylık maaş. |
| MAHVE | Kuzey rüzgârı. |
| MAHVEŞ | f. Ay gibi. |
| MAHVİYYET | Alçak gönüllülük. Tevâzu. Kendi kusurunu bilip kendine haddinden fazla kıymet vermemek. Tevâzu içinde olmak. |
| MAHY | Gidermek. |
| MAHYA | Hayat. Canlılık. |
| MAHYA | Ramazanlarda, kandillerde veya bayramlarda çifte minâreli olan camilerde iki minare arasına gerilen ipe asılmak suretiyle ışıklarla yazılan yazı veya yapılan resim. * Dam çatısında iki eğik sathın birleştiği çizgi ve buradaki aralığı kapatmak için kullanılan uzunca, oluk biçiminde kiremit. |
| MAHYANE | f. Aylık. Aydan aya verilen maaş. |
| MAHYERE | Muhayyerlik, beğenip seçmede serbestlik. |
| MAHZ | Safi ve hâlis. Katıksız. Sırf. Hâs. Hulus ile muhabbet. * Tâ kendisi. * Sadece. * Su katılmamış hâlis süt. |
| MAHZ-I EDEB | Edebin ta kendisi. Sırf terbiye ve edeb. |
| MAHZ-I HİKEM | Akıllılığın ve filozofluğun ta kendisi. Hikmetlerin ta kendisi. |
| MAHZ-I KERAMET | Tam bir keramet gibi. Kerametin ta kendisi. |
| MAHZ | Yoğurdu çalkalayıp yağını almak. |
| MAHZ | Nikâh. |
| MAHZA | Ancak. Yalnız. Tek. * Sâde. Hâlis. Katıksız. Tam. |
| MAHZAN | Ancak. Yalnız. Sadece. Tek. |
| MAHZANE | Güvercinlik. |
| MAHZAR | (Huzur. dan) Hazır olma. Gösteriş, görünüş. * Huzur yeri. Büyük bir insanın önü. * Birçok kimse tarafından imzalı dilekçe. * Mahkeme sicili. |
| MAHZEM | (C.: Mehazim) Atın kolan yeri. |
| MAHZEN | Hazine ve define gibi şeyleri koyacak yer. * Erzak yeri. * Bodrum. Yeraltı. |
| MAHZEN | Yalnız, ancak, tek. |
| MAHZÎ | Kepâzelik ve rüsvaylığa sebep olan huy. Rezil olmağa sebebiyet veren kötü huy. |
| MAHZU' | Boyun eğmiş. |
| MAHZUB | Boyanmış. |
| MAHZUD | (Mahdud) Silinmiş, tesviye edilmiş. * Düzgün. * Meyvesinin çokluğundan dalları basıp bükülmüş. |
| MAHZUF | Silinmiş. * Yerinden düşürülmüş. Kaldırılmış. Hazfolunmuş. * Edb: Noktasız harflerle yazılmış olan. (Bak: Mücerred) |
| MAHZUL | Hakir. Kıymetsiz. Perişan. Hor. Rüsvay. |
| MAHZULEN | Hakir, kepaze, rezil ve rüsvay olarak. |
| MAHZUM | Burnunun halkasıyla tutulan sığır ve deve. * Her delinmiş nesne. |
| MAHZUN | Hazinede saklanan şey. |
| MAHZUN | Tasalı. Kederli. Hüzünlü. Gamlı. |
| MAHZUNANE | f. Kederlice, düşünceli, üzgünce. |
| MAHZUNİYET | Mahzunluk. Kederli ve kaygılı oluş. Üzüntülü olma. |
| MAHZUR | Hazer edilecek şey. Özür. Korkulacak şey. Müsaade olmayan. Mâni. Çekinilecek şey. |
| MAHZUR | (Hazr. dan) Haram. Memnu şey. Yasak olan şey. |
| MAHZURAT | Yasaklar. Mâniler. Haram şeyler. |
| MAHZURAT | Hazer edilip korunulacak şeyler. Yasak olanlar. Engeller. |
| MAHZURE | Çekinme, sakınma, içtinâb etme. * Cidâl, muharebe. |
| MAHZURE | (C.: Mahzurât) Şer'an yasaklanmış olan şey. Men ve haram edilmiş şey. |
| MAHZUZ | Memnun. Hoşnud. Zevkli. Hoşlanmış. Hazzetmiş. |
| MAHZUZÂT | Hoşa giden şeyler. Hazlar. |
| MAHZUZİYET | Mahzuzluk, hoşlanma, hoşa gitme. |
| MAIZ | (C.: Mevâız) Keçi. |
| MAÎ | Su cinsinden. Akıcı, su renginde, mâvi. Katı ve sert olmayıp su gibi, akıcı olan. |
| MAÎB | (C.: Maâyib) Kusur, eksiklik, noksanlık. Leke. * Ayıplanmış. |
| MAİC | Dalgalı deniz. |
| MAİDE | Yemek sofrası. Üzerinde nimetler bulunan sofra. Ziyafet. * Kur'an'ın 5. Suresinin adıdır ve Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. |
| MAİDE-İ SENİYYE | Pâdişah ziyâfeti. |
| MAİDESÂLÂR | f. Sofracı başı. |
| MAİKA | Derin, amik. |
| MÂİL | Eğik. Bir tarafa eğilmiş. Eğri. * Meyilli. Hevesli. İstekli. * Düşkün. * Benzer. |
| MÂİL-İ İNHİDÂM | Yıkılmağa yüz tutmuş. |
| MÂİL-İ KAMER | Ayın dünya etrafında dolaştığı dâire. Ayın mahreki, yörüngesi. |
| MAÎL | Ehil, iyal, çoluk çocuk. |
| MÂİLE | Coğ: Dağların bir yana doğru alçalıp giden taraflarından her biri. * Eğri, eğilmiş. |
| MÂİLİYYET | Eğiklik. Meyillik. |
| MAİN | Saf, akar su. * Göz önünde akan su. * Cennet şerbeti. * Zâhir, görünen. * Göz değmiş, nazar değmiş. |
| MAİN MEHİN | Zayıf, hakir su. * Meni. |
| MAİS | Ağaçları sık bitmiş olan yer. |
| MAİŞET | (Ayş. dan) Yaşayış. Yaşama. Ömür. * Yaşamaya lüzumlu bulunan maddeler. |
| MAİŞETGÂH | f. Maişet yeri. Geçim te'min edilen yer. |
| MA-İ TESNİM | Cennet ırmaklarından biri. |
| MAİYYET | Beraberlik. Arkadaşlık. * Yüksek rütbeli bir kimsenin emri altında bulunan hey'et. * Yan. Nezd. |
| MAİYYET-İ SENİYYE | Pâdişâhın maiyyeti. Pâdişahın yakınında bulunanlar. |
| MAİZ | Keçi. * Az miktar keçi. Ufak keçi sürüsü. |
| MAJÜSKÜL | Büyüklük bakımından diğerlerinden biraz daha farklı olan harfler. |
| MA'K | (C: Emâık-Emâik) Derinlik. * Sahradan bir taraf. |
| MAK | (C: Amâk-Emâık) Göz pınarı. |
| MA'K | Ovmak. * Tehir etmek, sonraya bırakmak. |
| MAK' | Atmak. * Emmek. |
| MAKA | Hıyarşenber denilen nebat. |
| MAKABİH | (Makbaha. C.) Çirkin ve yakışıksız davranışlar. |
| MAKABİR | (Kabr. C.) Kabirler. Mezarlar. |
| MA-KABL | Öndeki. Üstteki. Geçmişteki. |
| MA'KAD | Ahidnâme yapılan, anlaşma akdedilen yer. |
| MAK'AD | Oturulacak yer. Minder. * Oturulduğunda bedene temel olan âzâ. Kıç. |
| MAKADE | Davar yedmek. |
| MAK'ADE | Kurbağa. |
| MAKADİM | (Makdem. C.) Geri gelmeler. Dönüp gelmeler. |
| MAKADİR | (Ka, uzun okunur) Kuvvetler. Kudretler. |
| MAKADİR | Mikdarlar. Kısımlar. Ölçüler. * Muayyen ve mâlum olan kısımlar. |
| MAKAL | Söz. Lâkırdı. Kavl. Söyleyiş. |
| MA'KAL | (C: Meâkıl) Sığınacak ve saklanacak yer. * Kale. |
| MAKALAT | (Makale. C.) Makaleler. Söz ve yazılar. Bahisler. |
| MAKALE | Söylenen söz. Söyleme. Söyleyiş. Kelâm. Nutuk. * Bir bahsin kaleme alınışı. |
| MAKALİD | (Ka, uzun okunur) Hazineler. * Kilitler. Anahtarlar. |
| MAKALİD-İ İNKIYAD | İnkıyad, bağlılık kilitleri. |
| MAKALİM | (Maklem. C.) Ucu budanmış ve sivrilmiş şeyler. |
| MAKAM | Durulacak yer. * Rütbeli yer. * Câh. Mesned. Mansab. * Musikide usul. Tempo. |
| MAKAM-I ÂLÎ | Yüce ve âli makam. Eskiden bu tabir, bakanlıklar hakkında kullanılırdı. |
| MAKAM-I CİFRÎ | Cifir hesabına göre olan netice, sayı değeri. |
| MAKAM-I HİTABÎ | Zanni delil ile iktifa edilen makam. |
| MAKAM-I HİZMET | Hizmet makamı. İş görme yeri. |
| MAKAM-I İBRAHİM | (Bak: Kâbe) |
| MAKAM-I MAHMUD | (Şefaat-ı Uzmâ) En yüksek şefaat makamı. Peygamberimizin (A.S.M.) kavuşacağı, Allah tarafından vaad edilen makam. $ Cenab-ı Hak va'dettiği halde, her ezan ve kametten sonra edilen mervî duada $ deniliyor; bütün ümmet o va'di ifa etmek için dua ederler. Bunun sırr-ı hikmeti nedir?Bu kadar tekrar ile kat'i verilecek olan bir şeyin vermesini istemesinin sırr-ı hikmeti şudur: İstenilen şey, meselâ Makam-ı Mahmud bir uçtur. Pek büyük ve binler Makam-ı Mahmud gibi mühim hakikatları ihtiva eden bir hakikat-ı âzamın bir dalıdır. Ve hilkat-ı kâinatın en büyük neticesinin bir meyvesidir. Ve ucu ve dalı ve o meyveyi duâ ile istemek ise; dolayısiyle o hakikat-ı umumiye-i uzmanın tahakkukunu ve vücud bulmasını ve o şecere-i hilkatın en büyük dalı olan âlem-i bâkinin gelmesini ve tahakkukunu ve kâinatın en büyük neticesi olan haşir ve kıyametin tahakkukunu ve dâr-ı saadetin açılmasını istemektir. Ve o istemekle, dâr-ı saadetin ve Cennet'in en mühim bir sebeb-i vücudu olan ubudiyet-i beşeriyeye ve daavât-ı insaniyyeye kendisi dahi iştirak etmektir. Ve bu kadar hadsiz derecede azim bir maksad için, bu hadsiz duâlar dahi azdır. Hem Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a Makam-ı Mahmud verilmesi, umum ümmete şefaat-ı kübrasına işarettir. Hem o, bütün ümmetinin saadetiyle alâkadardır. Onun için hadsiz salâvat ve rahmet duâlarını bütün ümmetten istemesi ayn-i hikmettir. ş.) |
| MAKAMAT | (Makam ve makame. C.) Makamlar, mertebeler. * Cemaatler, cemiyetler, kalabalıklar, topluluklar. |
| MAKAMAT-I ÂLİYE | Yüksek şerefli mevkiler, makamlar. Yüce makamlar. |
| MAKAME | (C: Makamât) Meclis. * Topluluk, cemaat, cemiyet, kalabalık. * Nutuk tarzında söylenen sözler. |
| MAKAMİ' | (Mikmaa. C.) Gürzler, topuzlar. |
| MAKANİ' | (Mıkna' ve Mıknaa. C.) Başörtüleri, eşarplar. |
| MAKARİZ | (Mikrâz. C.) Makaslar, kesecek âletler. |
| MAKARR | (Karar. dan) Karar yeri. Karargâh. Kararlı yer. Merkez. Pâyitaht. |
| MAKARR-I HÜKÜMET | Hükümet merkezi. Pâyitaht. |
| MAKARR-I İDARE | İdare merkezi. Pâyitaht. Hükümet merkezi. |
| MAKARR-I SALTANAT | Saltanat merkezi. Hükümetin idare edildiği baş şehir. |
| MAKASID | Maksadlar, istekler, gayeler. Niyetler. |
| MAKASID-I AKSÂ | En uzak, en son ve en büyük maksadlar. |
| MAKASID-I İNSÂNİYET | İnsanlık maksadları. İnsanlığın gayeleri. |
| MAKASİM | (Maksim. C.) Su taksim edilen yer. |
| MAKASİR | (Maksure. C.) Bir hânedeki en mahrem taraflar. Bir evin en mahrem tarafları. * Câmilerde etrâfı parmaklıklarla çevrili yüksek yer. |
| MAKASS | Makas. |
| MAKATI' | (Ka, uzun okunur) Kesmeler. Kesişmeler. Kesişen yerler. * (Kat'. C.) Sözdeki veya nazımdaki durak yerleri. Heceler. |
| MAKATİL | (Maktel. C.) Katlin yapıldığı yerler, öldürme fiilinin geçtiği yerler, makteller. |
| MAKATİR | (Maktar. C.) Damlalar, katreler. |
| MAKAVİD | (Mekud. C.) Yularlar. |
| MAKAVİL | Sözler. Kaviller. Lisânlar. Diller. |
| MAKAZZ | Başın arka tarafından iki kulağın arası. |
| MAKBAH | (C: Mekâbih) Çirkin olmak. Çirkin olacak yer. |
| MAKBAHA | (C.: Makabih) Kabih, yakışıksız ve çirkin hareket. |
| MAKBER(E) | (C.: Mekabir) Mezar. Kabir. |
| MAKBERE-İ ŞÜHEDÂ | Şehidlerin mezarı. Şehidlik. |
| MAKBIZ | Kılıcın ve yayın kabzası. |
| MAKBUH | Beğenilmeyen. Çirkin ve kabih görülen. |
| MAKBUHA | Kabih olan ve hoşa gitmeyip beğenilmeyen hâl veya iş. |
| MAKBUL | (Makbule) Kabul olunan. Beğenilen. Sevablı. |
| MAKBUL-ÜŞ ŞAHÂDE | Şahâdeti kabul edilen. Şahidliği kabul edilmiş olan. |
| MAKBULİYET | Beğenilmişlik, makbullük. |
| MAKBUL | Ayağı bağlı olan. |
| MAKBUR | (Kabr. den) Gömülmüş, defnedilmiş, kabre konulmuş. |
| MAKBUZ | (Kabz. dan) Alınmış, kabzolunmuş. Alınan. * Daraltılmış, sıkılmış. * Bir şeyin alındığına karşı verilen imzâlı ve mühürlü kâğıt. |
| MAKBUZAT | (Makbuz. C.) Alınan paralar. Satıştan veya borçlulardan toplanan paralar. |
| MAKDEM | (C.: Makadim) (Kudum. dan) Dönüp gelme. Gelme. |
| MAKDEM-İ BEHÂR | Baharın gelmesi. |
| MAKDERET | (Kudret. den) Kuvvet, kudret, güç, zor. |
| MAKDİS | Mukaddes yer. |
| MAKDUD | Uzun boylu kişi. |
| MAKDUH(E) | (Kadh. den) Beğenilmemiş, ayıp. |
| MAKDUNİS | Maydanoz. |
| MAKDUR | Güç. Kuvvet. Kudret. * Takdir olunmuş. Allah'ın takdiri. Daha evvelden takdir olunmuş. |
| MAKDUR-İ BEŞER | İnsanın yapabileceği şey. |
| MAKDUR-ÜT TESLİM | Ele geçirilmesi mümkün olan. |
| MAKDURAT | (Makdur. C.) Takdir-i İlâhi olanlar. Güç ve kuvvet. Elden gelenler. Takdir edilenler. |
| MA'KED | (C: Meâkıd) Akdedecek yer. |
| MA'KES | Akis yeri. Akseden yer. (Ayna güneşin ma'kesi olduğu gibi.) |
| MAKET | Fr. Bina, şehir gibi eserlerin, belirli bir ölçüde küçültülmüş modeli. |
| MAKH | Sür'at, hız. |
| MAKHUR | (Kahır. dan) Kahredilmiş. Mahvedilmiş. Bozguna uğratılmış. Mağlub. Mahkum. Allah'ın (C.C.) gazabına uğramış. Yenilmiş. Hakaret görmüş. |
| MAKHUR-U KAHR-İ İLÂHÎ | Allah'ın gazabına uğramış. Allah'ın kahrıyla kahrolmuş. |
| MAKHURANE | Kahr ve gazaba uğramış hâlde. Gazaba uğramış olanlara benzer şekilde. |
| MAKHURİYET | Kahrolmuşluk, ezilmişlik, bitkinlik. Allah'ın kahr ve gazabına uğrama. |
| MA'KIL | Melce'. Sığınacak yer. |
| MAKIT | Dar yer. |
| MAKİ | Coğ: Çalı ve küçük ağaçlarla kaplı arazi. |
| MAKİD | Kesilmeyen ve daimi olan. |
| MA'KİD | Düğüm yeri. Bağ. Akdedilecek yer. |
| MAKÎL | Öğle uykusuna yatılacak yer. Kaylule yeri. Rahat edecek yer. Kuşluk uykusu. |
| MAKİNİST | Makine ustası. Makineyi çalıştırmakla vazifeli kişi. |
| MAKİR | Hile yapan. Mekreden. |
| MAKİS | (Mâkise) Durup dinlenen, duraklayıp eğlenen. |
| MAKÎS | (Kıyas. dan) Kıyas edilebilen. Benzetilebilen. |
| MAKİS | Öşür ve vergi toplayan kimse. |
| MAKÎT | Buğz edilmiş. Mebğuz. Nefret edilmiş, sevilmemiş, menfur. |
| MAKİYAN | f. Tavuk. |
| MAKK | Yarmak. |
| MAKL | Suya batırmak. * Nazar etmek, bakmak. |
| MAKLEB | Kalbetme. Bir şeyin altını üstüne çevirme. * Kalbedilecek, çevrilecek veya değişecek yer. |
| MAKLETE | Helâk olacak yer. |
| MAKLU' | Sökülmüş, kökünden çıkarılmış, kal' olunmuş. |
| MAKLUAN | Sökülerek, kökünden çıkarılmış olarak. |
| MAKLUB | (Kalb. den) Altı üstüne çevrilmiş, kalbolunmuş. Ters döndürülmüş. Başka şekle sokulmuş. * Harfleri tersinden okunduğu zaman yine aynı olan kelime veya cümle. (Anastas mum satsana cümlesi gibi) |
| MAKLUBİYET | Ters döndürülmüşlük, altı üstüne getirilmişlik. Maklub olma hâli. |
| MAKLUD | Fitil gibi bükülmüş olan. |
| MAKLUM | Yontulmuş ve kesilmiş olan. |
| MAKLUV (MAKLİYY) | Pişirilmiş kebap. |
| MAKMAKA | Sözü boğazı içinden söylemek. |
| MAKMENE | Lâyık ve münâsip olacak yer. |
| MAKNA' | Kanaat edip râzı olacak yer. * Şâhid, adâlet şâhidi. |
| MAKNAT | Ümit kesecek yer. |
| MAKNEE (MAKNEUT) | Güneş görmeyen yer. |
| MAKR | Çok acı olmak. |
| MAKREBE | Hısımlık, yakınlık. Karâbet. |
| MAKREME | (Bak: Mikrame) |
| MAKRU' | Okunan. Okunmuş olan. |
| MAKRUF | Töhmetli kimse. * Yabana atılmış nesne. |
| MAKRUH | Yaralanmış, kahredilmiş. Mecruh. |
| MAKRUN | (Karn. dan) Ulaşmış. Kavuşmuş. Yakın. * Müsaadeye mazhar. * Çatık kaşlı olmak. |
| MAKRUN-U MÜSÂADE | İzin almış, izne kavuşmuş. |
| MAKRUN-U SIHHAT | Sıhhat ve hakikata yakın. Doğruluk derecesi fazla. |
| MAKRUNİYET | Yaklaşma. Yakınlık. |
| MAKRUT | Selem ağacının yaprağıyla dibâgat olan gön ve sahtiyan. |
| MAKRUZ | (Karz. dan) Ödünç verilmiş. İkraz edilmiş. Borç olarak verilmiş. |
| MAKS | Suya dalmak. Daldırmak. |
| MAKSAD | (C.: Makasıd) (Kasd. den) Kasdolunan ve istenilen şey. Merâm, gâye. |
| MAKSAD VE MÜSTEKARRIN TEMEYYÜZÜ | Kelâmın maksadının ve karar kıldığı yerin açık olarak belli olması. |
| MAKSAL | Mahsul ekilen yer. |
| MAKSAR | Nihâyet, son, netice. |
| MAKSARA | (C: Mekâsır-Mekâsir) Köşk, kasr. |
| MAKSEBE | Sazlık, kamışlık. |
| MAKSEE | Hıyar tarlası. |
| MAKSİM | (C.: Makasim) Taksim edilecek, dağıtılacak yer. * Suyun kollara ayrılma yeri. Masluk, savak. |
| MAKSUD | Kasdedilmiş. Kasdedilen. * İstenilen şey. İstek. Arzu. Gâye. |
| MAKSUM | Taksim edilmiş, ayrılmış, bölünmüş. * Kısmet, nasib. |
| MAKSUR | Zoraki, cebren. Elinde ve ihtiyarında olmadan. |
| MAKSUR | (Kasr. dan) Kasrolunmuş, kısaltılmış, kasılmış, alıkonulmuş. * Mahbus. * Kasrolunmuş nesne. * Gelinin üzerine tutulan duvak. * Gr: Bir kısım arapça kelimelerin sonunda yâ şeklinde yazılan, fakat elif gibi okunan harf. ( : Dâ'vâ) kelimesinde olduğu gibi. Buna, "Elif-i maksura" denir. |
| MAKSURE | (C.: Makasir) Câmilerde etrafı parmaklıkla çevrilmiş biraz yüksekçe yer. |
| MAKSUS | Kesilmiş, kırpılmış. |
| MAKSUV (MAKSIYY) | Kulağının ucu kesilmiş deve veya koyun. |
| MAKSÜE | Hıyar tarlası. |
| MAKŞUR | Soyulmuş, kabuğu çıkarılmış. |
| MAKŞUVV | Men' ve kahrolmuş. Tab'ından çıkarılmış. |
| MAKT | Kin, hiddet. İğrençlik. Şiddetli buğz. |
| MAKT | Vurmak. |
| MAKTA' | Kesilen yer, kat'edilen yer, kesinti yeri. * Uzun bir cismin enliğine kesildiği yerin görünüşü. * Edb: Her manzumenin, hususen gazellerin ve kasidelerin ilk beytine matla', son beytine makta' denir; makta'da şâirin ismi bulunur. |
| MAKTAA | Eskiden üzerinde kamış kalemin ucu kesilerek düzeltilen kemikten veyâ mâdenden yapılmış âlet. |
| MAKTANE | Pamuk tarlası. |
| MAKTAR | Damla, katre. |
| MAKTEL | Birinin öldürüldüğü yer. Bir katlin yapıldığı yer. |
| MAKTEM | Tozlu yer. |
| MAKTU' | (Maktua) (C.: Makati') Kesilmiş, kat olunmuş. * Pazarlıksız, değeri ve pahası biçilmiş. * Götürü. |
| MAKTUAN | Götürü olarak, toptan. |
| MAKTUL | Öldürülmüş, katledilmiş olan. |
| MAKTULEN | Öldürülerek, katledilerek. |
| MAKTULÎN | (Maktul. C.) Öldürülmüş insanlar. Vurulmuş veya katledilmiş kimseler. |
| MAKTUR | Katranlı. Katran sürülmüş. |
| MA'KUD | (U, uzun okunur) Akdolunmuş, bağlanmış, düğümlü, bağlı. |
| MAKUL | (Kavl. den) Denilmiş, söylenilmiş. * Söylenilen söz. |
| MA'KUL | Akla yakın, aklın kabul edeceği. |
| MA'KUL-ÜL-MA'NA | Bir sebebe, illete ve maslahata dayanan şer'i mesele. (Fakat, hakiki sebeb ise emr-i İlâhidir.) Bir hikmete ve bir maslahata binâen tercih edilmiş veya o hükmün teşriine müreccih olmuş olan şer'i mes'ele. (Bak: Taabbüdi) |
| MAKULAT | (Makule. C.) Çeşitler, takımlar. Kategoriler. |
| MA'KULAT | (Ma'kul. C.) Aklın uygun bulduğu, ancak akıl ile bilinir ve nakle müstenid olmayan meseleler ve ilimler. (Bak: Akliyat) |
| MAKULE | Takım, çeşit. Kategori. |
| MA'KULE | Diyet. |
| MA'KULİYET | Akla uygunluk, mantıki oluş. * Menkul olmayış. |
| MA'KUM | Kapalı. |
| MA'KUS(E) | Tersine dönmüş, aksetmiş, başaşağı çevrilmiş, zıddı. * Uğursuz. |
| MA'KUSEN | Ters olarak, aksine, zıddına olarak. |
| MA'KUSEN MÜTENASİB | Mat: Tersine olan müvâzene. Yâni, birbirine nisbet edilen iki şeyden, biri çoğaldığı oranda diğerinin eksilmesi veya birinin azaldığı nisbetinde diğerinin çoğalması. Ters orantılı. |
| MA'KUSİYET | Terslik, zıdlık, aksilik. |
| MAKV | Cilâ yapmak. * Yıkamak. * Saklamak. |
| MAKYA | Kusmak. * Kusma yeri. |
| MAKYE | Duracak yer, konak yeri. |
| MAKZABA | Yonca ekilen yer. |
| MAKZÎ | Kaza olunmuş, ödenmiş, te'diye olunmuş olan. Ümid edildiği üzere tamam ve ikmâl edici olan. Ödeyici. Sâhib-i mucib ve muris. * Fık: Kendi irade ve kesbimizin neticesi olmak üzere Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) yaratıp vücuda getirdiği bazı şeyler vardır ki, bunlar Allah'ın rızasına muhalif olduğundan, bunları irtikâb etmesi caiz değildir. Bu usul-ü kaideye, "makzî" denilmektedir. |
| MAKZUF | (Kazf. den) İftira edilmiş. Namusu hakkında lâf edilmiş. * Hazfolunmuş. Atılmış. |
| MAL | Fık: Bir kimsenin tasarrufunda bulunan kıymetli, lüzumlu şey. (Varlık, servet, para, ticaret eşyası gibi.) |
| MAL-İ CİZYE | Araziden alınan haraç. |
| MAL-İ GAYBÎ | Bulunmuş ve sahibi çıkmamış mal. |
| MAL-İ HULYA | f. Vesvese, kara sevdâ, kuruntu, boş hayaller. |
| MAL-İ KARUN | Mc: Çok zengin. |
| MAL-İ MAZMUN | Emânet olmayan mal. |
| MAL-İ MENKUL | Taşınabilen ve nakledilebilen mal. (Arâzi ve binanın haricindekiler) |
| MAL-İ MİRÎ | Miri malı. Hükümete veya devlete ait mal. |
| MAL-İ MÜTEKAVVİM | Huk: İki mânada kullanılır: Birisi, intifâı mübah olan şeydir. Diğeri, mâl-i mührez demektir. Meselâ, denizde iken balık gayr-i mütekavvim olup, tutmak ile ihraz olundukta, mâl-i mütekavvim olur. İntifâı mübah olmayan mal veya elde edilmemiş olan mal gayr-ı mütekavvimdir. Şirâ ile intifa' mübah olduğundan, mâl-i mütekavvimdir. (Ist.F.K.) |
| MAL-İ NÂTIK | Canlı mal. (At, deve, koyun gibi) |
| MAL-İ UHREVÎ | Âhiret için kazanılan sevap. Uhrevî mal. |
| MAL-İ ZIMAR | Bir kimsenin mâlik olduğu halde, onlardan faydalanması kabil olmayan; başka tabir ile, elinden çıkıp galib-i hale nazaran bir daha eline girmeleri umulmayan mallar. |
| MAL | f. "Süren, sürülen, sarılan, takılan" anlamlarıyla terkibler yapılmada kullanılır. (Meselâ: Pâymal: Ayak altında çiğnenen) |
| MA'L | Evmek, acele etmek, tez tez gitmek. * Alıp kaçmak. |
| MALAK | Manda yavrusu. Buzağı. |
| MALAKELAM | Diyecek yok. Söz götürmez. |
| MALAMAL | Çok dolu, lebâleb, ağzına kadar dolu. |
| MALANİHAYE | Sonsuz, nihâyetsiz. Uçsuz bucaksız. |
| MALARYA | ing. Sıtma. |
| MA'LAT | (C.: Maâli) Derin ve yüksek fikir. * Ululuk, şeref, itibar. |
| MALAYA'Nİ | (Mâlâyâni) Mânasız, faydasız, boş söz.(Elbette en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyani şeylerle ömrünü telef etmesin. Kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin. Selâmetle kabir kapısını açıp saâdet-i ebediyeye girsin. M.) |
| MÂLÂYA'NİYYÂT | Faydasız boş sözler, boş konuşmalar, faydasızlık. |
| MALAYUTAK | Tâkat getirilmez, güç yetmez, dayanılmaz. |
| MALAZ | Sürülmüş toprak. * Sular altında kalmış tarla. |
| MALDAR | f. Malı mülkü çok olan. Zengin. |
| MALDARÎ | Zenginlik, servet. |
| MALE | f. Duvarcı malası. |
| MA'LEB | (C.: Meâlib) Oyun yeri. |
| MA'LEF | (C.: Maâlif) Ot ve saman gibi hayvan yemi konan yer. Samanlık. |
| MA'LEM | (C.: Maâlim) Eser, iz, nişan, alâmet. |
| MALEMYEKÜN | Sözden ibâret. |
| MALEZİM | (Mâlezime) Lüzumlu ve gerekli şey. Malzeme. |
| MALÎ | f. Dolu. * Fazla, çok. |
| MALÎ | (Maliye) Mala ve paraya mensub. Mal ve para cinsinden. Mala ait. |
| MALİDE | f. Sürülmüş, sürmüş. |
| MALİH | Tuzlu. |
| MALİHULYA | (Bak: Mâl-i hulya) |
| MALİK | Sâhib. Malı elinde bulunduran. Bir şeyin mülkiyetini elinde tutan. * Her şeyin sâhibi olan Allah. * Cehennem zebânilerine hâkim ve onları idare eden meleğin adı. |
| MALİK-ÜL MÜLK | Bütün mülkün hakiki mâliki olan Allah (C.C.) |
| MALİK-İ YEVMİDDİN | Herkesin dünyâda yaptığının mükâfat ve cezasını göreceği yer olan âhiretin, din gününün, mâliki, sahibi olan Allah (C.C.) |
| MALİKANE | f. Büyük ve gösterişli köşk. * Tar: Bir kimseye, gelirinden hayatı boyunca istifade etmek; fakat satamamak ve miras bırakamamak şartıyla verilen beylik arazi. |
| MALİKÎ | (Bak: İmam-ı Mâlik) |
| MALİKİYET | Malik ve sahib olma. |
| MALİŞ | f. Sürme, sürüştürme. |
| MALİŞGÂH | f. Yüz sürülecek yer. |
| MALİŞGER | f. Sürtücü, oğucu. * Tellak. |
| MALİYAT | Maliye işleriyle alâkalı. Maliye bilgisi. |
| MALİYE | Devletin gelir ve masraflarının idaresi. * Gelir gider hesablarına bakan resmi dâire. |
| MALİYET | Kıymet. Mâlolma değeri. |
| MALİYYUN | Maliyeci. |
| MALİZME | Eskiden yirmi sayfadan meydana gelen cüz, broşür. |
| MALKOÇ | Osmanlı İmparatorluğu devrinde akıncıların başı. * Akıncı beylerinden meşhur bir hânedan. |
| MAL MÜDÜRÜ | Kazâ mâliye memuru. |
| MALPEREST | f. Malı, mülkü ve parayı çok seven. Mala düşkün olan. |
| MA'LUFE | Yulaf verilen davar. |
| MA'LUL | İlletli, hasta, sakat, kötürüm. * Harpte bir uzvunu kaybetmiş gazi. |
| MA'LULEN | Mâlul olarak, sakat olarak. |
| MA'LULÎN | (Ma'lul. C.) Sakatlar. Hastalıklı ve illetli kimseler. |
| MA'LULİYET | Hastalıklı olma, illetlilik. |
| MA'LUM | Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) bir nâmıdır. Onun geleceği, melekler, resuller ve nebiler tarafından mâlum olduğundan ve dünyaya teşriflerinden evvel kendilerinin ta'zim edilmesi ve ona intisab dileklerinden dolayı bu isim verilmiştir. * Bilinen, belli olan. |
| MA'LUMAT | Bilinen şeyler, bilinenler. Bir iş veya mevzu hakkındaki bilgiler. |
| MA'LUMAT-I CÜZ'İYE | Az ve hafif bilgi. Cüz'i mâlumât. |
| MA'LUMAT-I ZARURİYE | Lüzumlu ve zaruri mâlumat. |
| MA'LUMATFÜRUŞ | f. Mâlumat ve bilgi satan. Bilgiçlik taslıyan. |
| MA'LUMİYET | Ma'lumluk. Bilinme, belli olma. * Bilinen ve belli olan şeyin hâl ve sıfâtı. |
| MA'MA' | Kimseye birşey vermeyen kadın. |
| MA'MAA | (C: Meâmi) Acele etmek. * Ateşten çıkan ses. * Bahâdırların cenk içindeki haykırmaları. |
| MA'MAFİH | Öyle olmakla beraber. |
| MA'MEAN | Çok fazla sıcaklık. |
| MAMELEK | Elinde bulunan şeyler, sâhib olduğu şeyler. Nesi var ise, hepsi. * Huk: Bir şahsın alacak ve borçlarının hepsi. |
| MA'MER | Geniş menzil. |
| MAMEZA | Geçen veya geçmiş şey. Geçmiş zaman. Mazi. |
| MAMHURAN | Adilcevaz, Patnos, Erciş ve bilhassa Beytüşşebab havalisinde meskun olan bir aşiret ismi. |
| MAMİSA | Bir ot cinsi. |
| MAMİZAN | Vers denilen ot. |
| MA'MUL | (Amel. den) Yapılmış, işlenmiş. * Gr: Avamil'in ikinci bâbı. |
| MA'MULÂT | İmal edilmiş, yapılmış şeyler. Makine veya elle işlenmiş eşya. |
| MA'MULÂT-I DÂHİLİYE | Dâhilî mamulat. Memlekette yerli olarak yapılan şeyler. |
| MA'MULÜN BİH | Kendisi ile amel olunan. (Hukuk, nizam, program kaidesi) |
| MA'MUR | İ'mar edilen, tamir edilmiş. |
| MA'MURE | İnsanların bulunduğu bayındır yer. Ma'mur olan yer. Şehir, kasaba. |
| MA'MURİYET | Bayındırlık, ma'murluk. |
| MA'N | Az miktar. * Kolay. |
| MA'NA | (Mânâ) İç, içyüz. Bir sözden veya birşeyden anlaşılan. Lâfzın delâlet ettiği şey. * Rüya, düş. * Dilemek, irade. |
| MA'NA-YI HARFÎ | Kendisini değil de başkasını veya sahibini, ustasını, kâtibini anlatan, bildiren, tarif eden mânâ. |
| MÂNÂ-YI İSMÎ | İsme dair mânâ. Bir şeyin sadece kendisini bilip tanımak. Bir şey başka şeyleri tanıttığı, bildirdiği veya sevdirdiği için olan mânâya da mânâ-yı harfî denir. Bir ağacı gölgesinden, zahirî görünüşünden, bize verdiği meyvesinden dolayı alâka gösterir ve seversek mânâ-yı ismî ile seviyoruz demektir. Ağacı görmek ve tanımakla ve meyvelerini almakla Rahmet-i İlâhiyeyi tanıyor, Cenab-ı Hakk'a sevgi ve şükrümüzü arttırıyor ve O'nun emri dairesinde ağaca Rabbimizin iltifatı, rahmeti olarak alâka gösteriyor isek; bu mânâya da mânâ-yı harfî deniyor.(...Dünyayı ve ondaki mahlukatı mânâ-yı harfî ile sev. Mânâ-yı ismî ile sevme! " Ne kadar güzel yapılmışlar" de. " Ne kadar güzeldir" deme ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünkü, bâtın-ı kalb, âyine-i Samed'dir ve O'na mahsustur. Meselâ; nasıl ki bir pâdişâh-ı âli, sana bir elmayı ihsan etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var: Biri; elma, elma olduğu için sevilir ve elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet pâdişaha ait değil. Belki, huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam, padişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder. Bazan olur ki, padişah o nefisperverâne olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder. Hem elma lezzeti dahi cüz'idir. Hem zeval bulur, elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir teessüf kalır. İkinci muhabbet ise; elma içindeki elma ile gösterilen iltifâtât-ı şâhânedir. Güyâ o elma, iltifât-ı şâhânenin nümunesi ve mücessemidir, diye başına koyan adam, padişahı sevdiğini izhar eder. Hem iltifatın gılâfı olan o meyvede öyle bir lezzet var ki, bin elma lezzetinin fevkindedir. İşte şu lezzet ayn-ı şükrandır. Şu muhabbet, padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir!.. S.)(Aynen onun gibi, bütün nimetlere, meyvelere, zatları için muhabbet edilse, yalnız maddî lezzetleri ile gafilâne telezzüz etse, o muhabbet nefsanîdir. O lezzetler de geçici ve elemlidir. Eğer Cenab-ı Hakk'ın iltifâtât-ı rahmeti ve ihsânâtının meyveleri cihetiyle sevse ve o ihsan ve iltifâtâtın derece-i lütuflarını takdir etmek suretinde kemâl-i iştiha ile lezzet alsa; hem mânevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzettir... S.) |
| MANAHNÜ FÎH | Üzerinde durduğumuz, bahsini ettiğimiz mes'ele. Hakkında konuştuğumuz. |
| MANA MERTEBELERİ | Kur'an-ı Kerim'deki âyetlerin anlaşılmasında bilinen muhtelif ma'nâlar. Zâhirî, bâtınî, sarihî, harfî, ismî, işarî, remzî, mecazî, mefhumî, riyazî mânâlar gibi. |
| MA'NAT | Dilemek, iradet. * Kasdolunmuş nesne. |
| MANCINIK | Eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan, bir ucunda bir kepçe, öbür ucunda da bir karşı ağırlık bulunan kaldıraç biçiminde eski bir savaş âleti. |
| MANÇURYA | (Mançu memleketi) Asya'nın kuzeydoğu tarafında büyük bir memleket olup, son zamana kadar kuzeyde Ohurcuk Denizine ve Sahalin Adasını ayıran Tataristan Boğazı'na kadar uzandığı halde; doğudan Japon Deniziyle sınırlanmış iken, sonraları kuzey ve kuzeydoğu tarafları Ruslar tarafından zaptedilerek Sibirya'ya katılmıştır. Bir kısmı da Amur ismiyle bir eyalet halinde kalmış ve diğer bir kısmı da sahiller eyaletine eklenerek o taraflardan Mançurya'nın sahili kalmamış ve kuzeyde Amur Irmağı ve doğuda Usuri Nehri Mançurya'nın hududunu teşkil etmiştir. Şimdiki siyasî coğrafyada Mançurya ismi, bu memleketin sadece Çin'e tâbi olan kısmına verilmektedir. |
| MANDA | Fr. Kendini idare edemeyen bir memleket ahalisini başka bir yabancı devletin idare etmesi. * t. Camız denen hayvan. Kömüş. |
| MANDE | f. Kalmış, gitmemiş olan. |
| MANDIRA | yun. Süt ve süt ürünlerinin elde edildiği; süt veren hayvanların barındığı yer. |
| MA'NE | Ekmek. * Az olan akıcı su. * Şey. |
| MANEN | Mânâca. Mânâ cihetiyle. Ruhca. Esasca. Bâtınen. İç varlık bakımından. |
| MANEND | f. Benzer. Denk. Eş. Gibi. |
| MANEND-ÂBÂD | Ölümle kıyamet arasında geçen zaman. |
| MANENDE | Benzeyen, mümâsil. |
| MANEVÎ | (Ma'nevi) Mânaya âit. Maddî olmayan. Mücerred. Ruhani. |
| MANEVİYYAT | Maddi olmayan kuvvet. Mânâ âlemine âit olanlar. Dinden, imândan, mukaddesât ve imândan gelen kuvvet (Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise, mâneviyatta kördür. H.) |
| MANEVİYYUN | Allah'a, dine, mukaddesata inanmış olanlar. |
| MANEVRA | Fr. Bir makinenin, bir cihazın işleyişini düzenleme veya idare etme işi ve şekli. * Ask: Muharebede düşmanın savaş gücünü yok etmek maksadıyla eldeki askerî kuvvetlerin en te'sirli bir biçimde düzenlenmesini te'min eden bütün hareketler. * Barış zamanında kıt'alara ve kurmay hey'etlerine harptekilere benzer şartlar içinde eğitim sağlamak için yaptırılan hareket. |
| MANGA | Ask. Tek bir kumandanın kolaylıkla sevk ve idare edebileceği kadar erden kurulu küçük askerî birlik. (Yaklaşık olarak on erden kurulabilecek olan mangada birkaç makinalı tüfek veya tabanca ile avcı erleri bulunur.) * Savaş gemilerinde erlerin yattığı koğuş. |
| MÂNİ' | Men'eden. Geri bırakan. Esirgeyen. Engel. Özür. |
| MÂNİ-İ ŞER'Î | şeriatça kabule engel olan, mâni' olan hâl. |
| MÂNİA | Men'eden şey. Engel. Özür. Zorluk. |
| MA'NİDAR (MÂNİDAR) | f. Bir mânâyı mutazammın olan. * Nükteli, ince mânâlı. Bir mâna ifade eden. Bir mânayı şâmil olan. (Farsça bir ifade olup, mânâ; ma'ni diye okunmuştur.) |
| MA'NİDARANE | f. Mânâlı şekilde. |
| MANİVELA | Ağır şeyleri çekmek ve kaldırmak için vasıtanın dönen merkezine bir ucu takılıp döndürülen kol. |
| MANKEN | Fr. Elbiseleri prova veya teşhir etmek için terzilerin ve hazır elbise satıcılarının kullandığı tahtadan, kartondan, madenden vb. insan şekli. |
| MANSAB | (Mınsab) Rütbe. (Bak: Mansıb) |
| MANSIB | (Nasb. dan) Devlet hizmeti. * Memuriyet. * Bünyad. Merci'. |
| MANSIBDÂR | f. Mansıbda bulunan. |
| MANSUB | Nasbolunmuş, me'muriyete konulmuş. * Konulmuş, dikilmiş. * Gr: Sonu fetha (üstün) kılınmış kelime. Meftuh olan. |
| MANSUBÎN | (Mansub. C.) Memuriyette bulunanlar. Hizmette olanlar. |
| MANSUR | Yardım edilen, yardım görmüş. * Gâlib, muzaffer. (Bak: Mensur) |
| MANSURİYYET | Allah'ın (C.C.) yardımıyla muvaffak ve muzaffer olma, başarma. |
| MANSUS | Nass ile sâbit kılınmış. Âyetle tesbit edilmiş. İzhar ve beyan |