| Ana Sayfa |
www.OsmanliMedeniyeti.com |
www.infoTurkish.com |
Osmanlıca Türkçe Lügat
A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z
| SA' | Çiy, rutubet, şebnem. * Kur'an-ı Kerim alfabesindeki dördüncü harfin adı. |
| SÂ-İ MÜSELLES | Üç noktalı sâ' harfi. (Se harfi de denir.) |
| SA' | 1040 dirhemlik hububat ölçeği. Kile. |
| SA' | Vakitler, saatler, zamanlar. |
| SA | (-Sây) f. Sürücü, süren. |
| SA | f. Benzetme edâtı olan "âsâ" nın hafifletilmişidir. Meselâ: Anber-sâ $ : Anber gibi. |
| SAAB | Zor, güç, çetin. |
| SAADE | Yokuş başı. |
| SAÂDET | Mes'ud oluş. Talihi iyi olmak. Mutluluk. Said olmak. Allah'ın rızasına ermiş olmak. Her istediğine kavuşmuş olmak. |
| SAÂDET-İ DÂREYN | İki cihan saadeti, dünya ve âhiret saadeti. |
| SAÂDET-İ EBEDİYE | Büyük ve ebedî saâdet. Âhiret saâdeti.(Saâdet-i ebediye iki kısımdır. Birinci ve en birinci kısmı: Allah'ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaktır. İkinci kısmı ise; saâdet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saâdet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saâdeti ikmal ve itmam eden hulud ve devâmdır. Çünkü saâdet devam etmezse, zıddına inkılab eder.Cennet'te lezzetin devamı mes'elesi ise: Evet, lezzetin hakiki lezzet olması zeval görmeyip devam etmesindendir. Zira elemin zevali lezzet olduğu gibi, lezzetin zevali de elemdir; hatta zevalinin tasavvuru bile elemdir. Evet bütün mecazî âşıkların eninleri, bağırıp çağırmaları, bu kısım elemdendir. Ve bütün divanlarıyla yaptıkları ağlamalar, vaveylâlar hep mahbubların firak ve zevallerinin tasavvurundan neş'et eden elemdendir. Evet pek çok muvakkat lezzetler var ki, zevâlleri daimi elemleri intac ettiği gibi, çok elemlerin zevali de leziz lezzetlere bâis olur. Lezzet ve nimet ise, devam etmek şartiyle lezzet ve nimet sayılabilir. İ.İ.)(...Saâdet-i ebediyyeye muktazi vardır. Ve o saâdeti verecek Fâil-i Zülcelâl de muktedirdir. Hem harab-ı âlem, mevt-i dünya mümkündür. Hem vâki' olacaktır. Yeniden ihya-yı âlem ve haşir mümkündür hem vâki' olacaktır. S.)(Dikkat edilse şu kâinatın umumunda bir nizam-ı ekmel, bir intizam-ı kasdî vardır. Her cihette reşahat-ı ihtiyar ve lemaat-ı kasd görünür. Hattâ her şeyde bir nur-u kasd, her şe'nde bir ziya-yı irade, her harekette bir lem'a-yı ihtiyar, her terkibde bir şule-i hikmet, semeratının şehadetiyle nazar-ı dikkate çarpıyor. İşte eğer saâdet-i ebediyye olmazsa, şu esaslı nizam, bir suret-i zaife-i vâhiyeden ibaret kalır. Yalancı, esassız bir nizam olur. Nizam ve intizamın ruhu olan mâneviyat ve revabıt ve niseb, heba olup gider. Demek nizamı nizam eden, saâdet-i ebediyedir. Öyle ise, nizam-ı âlem saâdet-i ebediyeye işaret ediyor... S.) |
| SAÂDET-İ UZMA | Büyük saâdet. Âhiret saâdeti, saâdet-i ebediye. |
| SAÂDET-ÂVER | Saâdet verici. |
| SAÂDET-BAHŞ | f. Saâdet veren, sevindiren, ferahlandıran. |
| SAÂDET-HAH | Saâdet isteyen. Saâdet dileyen. |
| SAÂDET-HANE | f. Büyük bir kimsenin evi. |
| SAÂDET-MEÂB | f. Saâdet sâhibi. Saâdet bulan. |
| SAÂDET-MEND | f. Bahtiyar, mutlu. Saâdet bulmuş olan. |
| SAÂDET-MENDÎ | f. Mutluluk, bahtiyarlık. |
| SAÂDET-RESAN | f. Saâdete ulaştıran. Saâdet bulan. |
| SAÂDET-SARAY | Saâdetli saray. |
| SAÂDET-SARAY-I EBEDİYYE | Ebediyyetin saâdetli sarayı. (Cennet kastediliyor) |
| SAÂDET-SARAY-I İSTİKBAL | İstikbalin saâdetli sarayı. |
| SAÂDET-SARAY-I MEDENİYET | Hakikî ve İslâmî bir medeniyet vasıtasıyla olan bir hayat saâdeti. |
| SAAK | Bir şiddet sebebi ile helâk olmak, ölmek, bayılmak. * Aklın gitmesi. |
| SAAL | Dikkat. |
| SAALİB | (Sa'leb.C.) Tilkiler. |
| SAALİK | Dilenciler. * Serseriler. * Kalenderler. * Dervişler. |
| SAAN | Suya yakın yerde develerin yattığı yer. |
| SAAT | Bir günün yirmi dörtte biri, saat. Zaman, vakit. Muayyen, belli bir vakit. Altmış dakikalık zaman. * Kıyâmet. |
| SAAT-İ İCABE | Duaların kabul olduğu ve insanlarca gizli ve gaybî olan, Cuma gününde bir vakit. |
| SAAT-İ MUHTAR | Uğurlu vakit. |
| SAAT | Saatler. Vakitler. |
| SA'B(E) | (C.: Sıâb) (Suubet. den) Zor, güç, çetin. * Zorlu, güçlü kuvvetli. |
| SAB' | Parmakla işaret etmek. |
| SAB | Bir acı otun suyu. |
| SABA | Gün doğusundan esen hoş ve lâtif rüzgâr. |
| SABA | Hevâ ve nefsine meyletme. Delikanlılık. |
| SABA-BERABER | f. Sabâ rüzgârı gibi lâtif ve hafif. |
| SABABET | Şiddetli sevgi. Âşıklık. |
| SABAE | Bir dinden bir dine geçmek. |
| SABAH | Gün doğmasına yakın vakitten, öğle vaktine kadar olan zaman. |
| SABAHAT | Yüz güzelliği. Güzellik, hüsün ve cemâl. |
| SABAHAT-I SİMA | Yüz güzelliği. |
| SABAHGÂH | f. Sabah vakti. |
| SABAREFTAR | f. (En fazla at için kullanılan bir tâbirdir) Rüzgâr gibi çabuk ve hafif giden. * Hoş ve lâtif yürüyüşlü. |
| SABARET | Kefalet. |
| SABAT | (C.: Sevâbıt-Sâbâtât) Pazar sokağı, iki duvar arasının örtüsü (altı yol olur.) |
| SABAVET | Çocukluk, sabilik. |
| SABAYA | (Sabiyye. C.) Büluğ çağına varmamış küçük kızlar. Kız çocukları. |
| SABB | Dökmek, akıtmak, boşaltmak. Dökülmek. * Aşık, tutkun. |
| SABBAG | Boyayan, boyacı. * Deri altındaki boyalı madde. |
| SABBAR | Çok sabırlı, sabur. (Bak: Sabr) |
| SABBARE | Soğukluk. |
| SABBUR | Katı, şiddetli, şedid. |
| SABEB | (C.: Asbâb) Çukur yer, iniş yer. |
| SA'BER | Sedir gibi bir ağaç. |
| SABG | Boyama. Boyanma. |
| SABGA' | Kuyruğunun ucu beyaz olan koyun. |
| SABHİD | Bey, emir. |
| SÂBIK(A) | Geçmiş. Önceki. * Zamanca veya rütbece ileride olan. * Eskiden işlenmiş suç. |
| SÂBIK-UL BEYÂN | Yukarıda söylenillmiş, zikri geçmiş. |
| SÂBIKA-İ MÜKERRERE | Birden fazla suç işleme. |
| SÂBIKAN | Bundan önce, evvelce. |
| SÂBIKÛN (SÂBIKÎN ) | (Sâbık. C.) Sâbıklar. Öncekiler. Geçmişler. |
| SÂBIKÎN-I İSLÂM | En evvel müslüman olan sahabeler. (Bak: Ashab-ı Suffa, Saff-ı evvel) |
| SABIR-ŞİKEN | f. Sabrı kıran, sabrı bozan. |
| SABİ | Henüz süt emen çocuk. * Büluğ çağına gelmemiş olan çocuk. * Üç yaşını tamamlamayan erkek çocuk. |
| SÂBİ' | (Sabi'a) Yedi, yedinci. |
| SÂBİAN | Yedinci olarak. |
| SÂBİ'AŞER | Onyedinci. |
| SABİ' | Yavru sesi. * Fil, hınzır ve fâre sesi. |
| SABİB | Susam yaprağının suyu. * Kına yaprağının suyu. |
| SÂBİG | (Sâbiga) Tam. Tafsilâtlı. Uzun. Bol. |
| SABİH | (Sabiha) Güzel, latif, şirin. |
| SÂBİH | Yüzen, yüzücü. |
| SÂBİHA | (C.: Sâbihât) Gemi. * Yüzen. |
| SÂBİHÂT | Yüzücü olanlar, yüzenler. Gemiler. * Ehl-i imânın ruhları. * Yıldızlar. |
| SABİHA | Fecir vakti. |
| SABİÎ | İtaattan ayrılmakla bâtıla meyleden. * Yıldıza tapan sapkınlar veya yıldıza tapan ehl-i dalâlet kimselerden olanlar. |
| SABİÎN | (Sâbiî. C.) (Aslı: Sâbiiyyun) Yıldıza tapanlar. Sapıklardan olanlar. |
| SABİKÎN | (Bak: Sâbıkûn) |
| SABİL | Gezkere denilen nesne. (Onunla ters, balçık ve gayri ne olursa taşırlar). * Yolcu kimse. |
| SABİR(E) | Tahammül eden, sabreden, bekleyen. Zorluğa karşı göğüs geren, hâlinden şikâyet etmeyip acı ve sızıya katlanan. Belâ ve musibete karşı şikâyet etmeyip Allah'a (C.C.) şükreden. |
| SABİR | (C.: Sıber) Kefil. * Yağmursuz beyaz bulut. |
| SABİR | Altın ismi. |
| SABİRÎ | Bir çeşit ince giyim eşyası. * Bir cins hurma. |
| SABİRÎN (SÂBİRÛN) | Sabredenler. (Bak: Sabr) |
| SABİT | Duran, yerinde durup hareket etmeyen. * Doğruluğu isbat edilmiş olan. |
| SABİTE | Yerinde durur gibi olan yıldız. * Yerinde durup hareket etmeyen herhangi bir şey. (Seyyare'nin zıddı) |
| SABİT-KADEM | Mizacı oynak olmayıp işine ve sözünde kararlı olan, yerinde direnen. Sözünde duran. |
| SABİYY | (C.: Sıbye-Sıbyan) Oğlan. * Meyl ve muhabbet eden kimse. |
| SABİYYE | Büluğa ermemiş veya memeden kesilmemiş kız çocuk. |
| SABSAB | Irak, uzak, baid. |
| SABN | Men'etmek, engel olmak. |
| SABR (SABIR) | Acıya ve zorluğa katlanmak. * Bir musibet ve belâya uğrayanın telâş ve feryad etmeyip sonunu bekleyip tahammül ile katlanması. * Muharebede şecaat gösterme. * Bir kimseyi bir şeyden alıkoymak. * Öğrendiği bir şeyi başkasının da öğrenmesi için tâkat getirmek.(Cenab-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak, vücud-u eşyada bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz'etmiş. Sabırsız adam teenni ile hareket etmediği için, basamakları; ya atlar düşer veya noksan bırakır; maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebebdir. Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır... Cenab-ı Hakk'ın inayet ve tevfiki, sabırlı adamlarla beraberdir. Çünkü sabır üçtür. Biri: Masiyetten kendini çekip sabretmektir, şu sabır takvadır... İkincisi: Musibetlere karşı sabırdır ki, tevekkül ve teslimdir... Üçüncü sabır: İbadet üzerine sabırdır ki, şu sabır onu makam-ı mahbubiyete kadar çıkarıyor. En büyük makam olan ubudiyet-i kâmile cânibine sevkediyor. M.) |
| SABR-I CEMİL | Allah'tan gelen bir acıya sabretme. Şükrederek sabır. |
| SABR-I EYYÜB | Eyyüb'ün (A.S.) dillere destan olan sabrı. |
| SABIRSÛZ | f. Sabrı yakan, sabırsızlık veren. |
| SABSABA | Dövmek. * Ateş etmek. * Kahramanlık göstermek, bahadırlık etmek. * Çok inceltmek. |
| SABUR | f. Çok sabır gösteren, çok sabreden. |
| SABURÂNE | f. Çok sabır göstermek suretiyle. |
| SABYE | (Sabi. C.) Küçük erkek çocukları. Oğlancıklar. |
| SAC | Hint vilâyetinde yetişen siyah ve büyük cins bir ağaç. * Geniş, yuvarlak libas. (Araplar giyerler) |
| SACE | Hatıl ağacı. * Altın ve gümüş ayarını astıkları ağaç. |
| SA'CEZ | Dökmek. |
| SACİ' | Seci'li ve kafiyeli söz söyleyen, konuşan. * Kasdedici, kasdeden. |
| SACİD | Secde eden, Allah'ın (C.C.) huzurunda başını yere koyarak dua eden. Hâdis meâli: "Bir kulun Rabbine en yakın olduğu an: O'na secde ettiği zamandır." |
| SACİM | (C: Secâm) Akıcı, akan, sâil. |
| SACİR | Selin gelip su ile doldurduğu yer. |
| SACUR | Köpeğin boynuna takılan tasma. |
| SAD | f. Yüz sayısı. |
| SAD | Kur'an alfabesinin onyedinci harfi olup, ebcedî değeri 90'dır. Noktası olmadığından sâd-ı mühmele adı da verilir. |
| SAD SURESİ | Kur'an-ı Kerim'de 38. Suredir. Dâvud Suresi de denir. Mekkîdir. |
| SA'D | Uğur, uğur getiren şey, iyilik, mübareklik, kuvvetlilik. * Kutlu, uğurlu. |
| SAD | Göz hastalığı, göz ağrısı. |
| SAD' | Yarılmak, yarmak. * Kesmek, kat'etmek. * Göstermek. İzhar etmek. * Beyân ve meyl etmek, açıklamak. |
| SAD | Bakır. * Toprağa ağnayan horoz. * Devenin başında olan bir hastalık. |
| SA'D | Mihnet, meşakkat, zahmet. |
| SADÂ | Seda. Ses. Avaz. Savt. * Erkek baykuş. * Bir böcek adı. * Susuzluk. * Yankı. |
| SADÂ-YI BASİT | Sesin, bir defa tekrarı. |
| SADÂ-YI MÜREKKEB | Sesin bir çok defalar tekrarı. |
| SADA' | Kasd ve teveccüh eyleme. * Bir şeyi âşikâre söylemek. * Mevkiine tevcih ve isabet ettirmek. * Kat'etmek. * İzhar ve beyan etmek. * Yarık ve çatlak. Bir şeyi ikiye yarmak. |
| SADA' | Baş ağrısı. ("Suda"' diye de okunur) |
| SADAGA | Zayıflık. |
| SADAK | Okları koymağa mahsus torba veya kutu şeklindeki kılıfın adıdır. Boyuna asılan bu âlete "tirkeş" veya "tirdan" da denilirdi. |
| SADAKA | Allah rızâsı için fakirlere verilen mal, para, ilim gibi insanın muhtaç olduğu her hangi bir şey. (Asr-ı Saâdette fukara-i müslimîn için toplanan zekâta dahi bu nâm verilirdi.) (Bak: Belâ)(...Ehl-i keşiften rivayeten bu geçen Ramazanda Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağını haber verdikleri halde zuhur etmedi. Böyle ehl-i velâyet ve keşif, neden hilâf-ı vâki haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de birden sünuhat kabilinden olarak verdiğim cevabın muhtasarı şudur:Hadis-i Şerifte vârid olmuştur ki: "Bazen belâ nazil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir. " Şu hadisin sırrı gösteriyor ki: Mukadderat, bazı şeraitle vukua gelirken geri kalır. Demek ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şeraitle mukayyed bulunduğunu ve o şeraitin vuku bulmamasiyle o hâdise de vukua gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallak gibi levh-i ezelînin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbat'ta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezelî'ye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor. İşte bu sırra binaen, geçen Ramazan-ı Şerifte ve Kurban Bayramında ve daha başka vakitlerde istihrâca binaen veya keşfiyat nev'inden verilen haberler, muallak oldukları şerâiti bulamadıkları için, vukua gelmemişler ve haber verenleri tekzib etmiyorlar. Çünkü: Mukadder imiş, fakat şartı gelmeden o da vukua gelmemiş. Evet Ramazan-ı Şerifte bid'aların ref'ine Ehl-i Sünnet ve Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef câmilere Ramazan-ı Şerifte bid'alar girdiğinden, duâların kabulüne sed çekip ferec gelmedi. Nasılki sâbık hadisin sırriyle: Sadaka belâyı ref' eder. Ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder. Kuvve-i câzibe vücuda gelmediğinden, fütuhat da verilmedi. L.) |
| SADAKA-İ CÂRİYE | Hayrı, sevabı dâimî olan sadaka. Sevabı öldükten sonra da devam eden hayırlı ameller. (Kur'an ve iman hizmeti gibi.) |
| SADAKA-İ FITR | Ramazan bayramından evvel fıtra olarak verilen sadaka. Zengin (nisaba mâlik) her müslümanın (ihtiyar, genç, çocuk ve hattâ bunak da olsa) fakirlere vermeye mükellef olduğu sadakadır, vâcibdir. Nisaba mâlik olan bir müslüman, hem kendi nefsi için, hem de çocukları, hizmetçisi için sadaka-i fıtır verir. Fıtra: Fıtrat sadakası, yaratılış atiyyesi demektir. Sadaka-i fıtr: Buğday veya buğday unundan 1667 gram veyahut da arpa, kuru üzüm, hurmadan 3334 gram kadar yahut verildiği zamandaki rayice göre bedellerinin muhtaç olanlara verilmesidir. |
| SADAKAT | (Sadaka. C.) Sadakalar. |
| SADAKAT | (Sıdk. dan) Dostluk. Bir kimseye Allah (C.C.) için kalbden bağlılık, kalbi ve samimi doğrulukla olan dostluk. * Dostlukta sebat, vefadarlık. |
| SADAKATKÂR | f. Sâdık, sadakat sahibi. |
| SADAKTE | "Doğru söyledin, sâdıksın" mânasına karşısındakine söylenilen söz. |
| SA'DANE | (C.: Sâdân) Develerin yediği dikenli ot. * Devenin göğsü. * Tırnak dibinin siniri. * Terâzi kefesinin iplerinin altındaki düğme. * Kadın memesinin etrafı. |
| SADARE | Rücu etmek, geri dönmek. * Doğmak. |
| SADARET | Vezirlik, başvezirlik. Osmanlı Devleti zamanında Başvekillik makamına verilen isim. * Öne geçme, başta bulunma. |
| SADARET-PENAH | f. Sadrazam bulunan kimse. |
| SADAT | (Seyyid. C.) Seyyidler. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın soyundan gelenler ve onun izinden gidenler. Hususen Hazret-i Hasan neslinden gelenlere seyyid; Hazret-i Hüseyin neslinden gelenlere de Şerif denmektedir. |
| SADAT-I KABİLE | Kabilenin ileri gelenleri. |
| SADBAR | f. Yüz kere. |
| SAD-BERK | Yüz yaprak. |
| SA'D BİN EBİ VAKKAS (R. A.) | Aşere-i Mübeşşere'den ve ilk İslâm olanların yedincisidir. Peygamberimiz (A.S.M.) ile beraber bütün gazalarda bulundu. Müslüman olduğunda 17 yaşlarında idi. Hz. Ömer zamanında İran'a gönderilen ordunun başkumandanı oldu. Medayin şehrinin fethinde ve Kadsiye meydan muharebesinde muvaffak oldu. Kufe şehrinin kurulmasına vesile oldu. Kufe ve Irak vâliliklerinde bulundu. Vefatı 55 Hicri yılındadır. |
| SADD | (Sedd. den) Örten, kapıyan, mâni olan engel olan. |
| SADD | Yüz çevirmek, men eylemek, bir şeyden birini vazgeçirmek. * Fikir, niyet, kasd. * Yakınlık, civar. * Konuşulan husus. |
| SADDA' | Suyu lezzetli olan örülmüş kuyu. |
| SADE | (Sayd. dan) Mâzi fiilidir. "Avlandı" mânâsındadır. ( dan) "Bağır, ilân et" mânâsına emirdir. Meydan okumak, âciz bırakmak mealinde ve i'caz yoluna işaret eder "sâd" diye okunur. * Sadakat, sıdk gibi mânâlara da gelir. |
| SADE | f. Basit, karışık olmayan, katıksız. * Saf, gösterişsiz, lüzumsuz bulunmayan. * Tek katlı. * Ancak, yalnız. * Süssüz. * Derin düşünemiyen, saf adam. |
| SADE | (Seyyid. C.) Seyyidler. |
| SA'DE | Dişi eşek. * Süngü ağacı. |
| SA'DE | (C.: Siad) Yumuşak hurma. |
| SADE' | Demir pası. |
| SADED | Asıl mevzu, maksad, asıl konuşulan şey, fikir. * Niyet, kasıd. Teşebbüs. * Yakınlık, civar. |
| SA'DEDDİN-İ TAFTAZANÎ | (Hicr: 722-792) Horasan taraflarında Teftazan'da doğdu. İslâmiyete kıymetli eserleriyle hizmet eden büyük âlimlerdendir. Asıl ismi Ömer oğlu Mes'ud'dur. |
| SADED HARİCİ | Konuşulan mevzudan dışarı çıkmak. Hududdan dışarı çıkmak. |
| SADEDİL | f. Kalb sâfi, derin mes'elelere aklı ermeyen insan. Temiz kalbli olup, kolayca aldatılabilen kimse. |
| SADEDİLÂNE | f. Saflıkla, bönlükle. |
| SADEDİLÎ | f. Bönlük, saflık. |
| SADEF | Deniz böceklerinin kıymetli kabuğu ve onlardan yapılan şeyler. * Sert, parlak ve şeffafa yakın madde. İnci kabuğu. |
| SADEFÇE | f. Küçük sadef. |
| SADEF (SUDUF) | Yüksek büyük dağ. * Her yüksek nesne. * Devenin her dört ayağı. * Bir yöne ğilmek. |
| SADEFE | (C.: Suduf-Esdâf) İnci kabuğu. * Kulak içi. |
| SADEGÎ | f. Sâdelik, süssüzlük, düzlük. |
| SADEGÎ-İ İFADE | İfade sadeliği. |
| SADEGÎ-İ LİBAS | Giyim sadeliği. |
| SADELEVH | Saf, bön. |
| SADEMAT | (Sadme. C.) Vuruşlar, patlamalar. * Ansızın başa gelen belâlar. |
| SADERU | (C.: Sâderuyân) f. Yüzünde tüy bitmemiş genç delikanlı. |
| SADGUNE | f. Çeşitli. Yüz türlü. |
| SADH | Horozun ötmesi. |
| SADHA | Şarabın iyisi. Kendine nisbet olunan bir yerin adı. |
| SADHEZAR | f. Yüzbin. |
| SADHEZARÂN | Yüzbinlerce. |
| SADIH | Kavi, sağlam, kuvvetli. |
| SADIHA | Teganni eden. |
| SADIK(A) | Doğru, hakikatli, sadakatlı, dürüst. |
| SADIK-UL KAVL | Doğru sözlü. |
| SADIK-UL KELÂM | Doğru söyleyen. Doğru konuşan. Sözü doğru. |
| SADIK-UL VA'D | Va'dinde duran, söz verdiği şeyi yerine getiren, ahdine sâdık olan. Cenab-ı Hak. |
| SADIKAN | f. Sâdıklar, sâdık dostlar. |
| SADIKANE | f. Sâdık kimseye yakışır şekilde. Sadakatle.(...Hem o delil-i sâdık ve musaddak madem umum enbiyanın fevkinde binler mu'cizât ve neshedilmeyen bir şeriat ve umum cin ve inse şâmil bir davet sâhibi olduğundan elbette umum enbiyanın reisidir. Öyle ise umum enbiyanın mu'cizatlarının sırrını ve ittifaklarını câmidir. Demek bütün enbiyanın kuvvet-i icmaı ve mu'cizatlarının şehadeti, Onun sıdk ve hakkaniyetine bir nokta-i istinad teşkil eder. M.) |
| SADIKIYYET | Sâdık oluş, sâdıklık. |
| SADIR | Sudur eden, çıkan, meydana gelen. |
| SA'D-I TAFTAZANÎ | (M. 1322-1389) Horasan'da doğmuş büyük bir İlm-i Kelâm âlimidir. En meşhur eseri, "Makasıd" adlı kelâm kitabıdır. (Bak: Sa'deddin-i Taftazanî) |
| SA'DÎ | (M. 1193-1291) Şiraz'da doğmuş büyük bir İran şâiridir. Gülistan ve Divan'ında bol bol temsilî hikâyeler kullanmıştır. (Bak: Sa'di-i Şirazî) * Saadete, uğura mensub. |
| SADİ' | Sabah vakti. * Koyun ve deve bölüğü. * Yedi günlük oğlan. |
| SA'Dİ-İ ŞİRAZÎ | (Hicrî: 587-691) Şiraz'da doğdu. 30 yıl ilme, 30 yıl seyahate, 30 yıl da inzivada ibadetle çalıştı. En meşhur eserleri Bostan ve Gülistan adındaki ahlâkî ve imanî kitaplarıdır. |
| SADİC | Nakışı olmayan, nakışsız. * Çıplak. * Temiz, pak. |
| SADİD | Tıb: Yaradan akan sarı su. İrin. |
| SADİDEL | Yaprağı katmerli olan gül. |
| SADİG | Zayıf. |
| SADİH | Erkek baykuş. |
| SADİHA | Bulutun kat kat olması. |
| SADİK | Çok sâdık, içten ve dıştan sadakatlı dost. Doğru sözlü. |
| SADİK-I AHMAK | Ahmak dost. |
| SADİK-I KADİM | Eski dost. |
| SADİN | (C.: Sedene) Kapıcı. Perdedar. * Kâbe hizmetçisi. |
| SADİR | Şaşan, hayrette kalan. |
| SADİS(E) | Altıncı. (6.) |
| SADİS-AŞER | Onaltı. Onaltıncı. |
| SADİSEN | Altıncı olarak. |
| SADK | Akmak, seyelan. |
| SADK | Berk, sağlam, muhkem süngü. |
| SADM | Def'etmek, kovmak. * Güç işe giriftar etmek. |
| SADME | Bir vuruş, çarpma, vurma, çatma. * Birden bire patlama. * Ansızın başa gelen musibet. |
| SADPARE | f. Yüz parça. Parça parça olmuş. |
| SADR | Her şeyin evveli ve başlangıcının en iyisi. * Kalb, göğüs, ön. * Meclisin önü ve en muteber yeri. Reisin oturduğu yer. * Rücu. * Bir aruz kalıbı. * Baş, reis, başkan. * Oturulacak yerlerin en iyisi. |
| SADR-I ÂLİ | Vezirlerin veya vekillerin başkanı. Sadrâzam. |
| SADR-I AZAM | Baş vezir, padişahın vekili, başvekil. |
| SADR-I İSLÂM | Baş vezir, padişahın vekili, başvekil. |
| SADREYN | Rumeli ve Anadolu kazaskerliği. |
| SADRGÂH | f. Tam orta yer. * En mühim yer. |
| SADRÎ | (Sadriye) Göğüsle ilgili, göğüse ait. |
| SADRNİŞİN | f. Bir toplantıda baş sedirde oturan. |
| SADSAL | f. Asır, yüzyıl. |
| SADTU(Y) | Çok katlı, yüz katmerli. |
| SADUK | Çok sâdık. |
| SADUKAT | Mehir. Evlenirken erkeğin kadına vereceği para. (Bak: Mehr) |
| SADY | Taarruz eden kimse. * Bedeni, endamı hoş olan. * Dimağ. Başın içini dolduran haşev. * Ölü insan cesedi. * Baykuş. |
| SAET | Doğumdan sonra koyunun rahminden çıkan madde. |
| SAF (SÂFİ) | Katışıksız, berrâk, temiz. * Zeki olmayan, derin düşünmeyen, dikkatsiz. |
| SAF | (Bak: Saff) |
| SAF | Tüylü ve yünlü hayvan. |
| SAF' | Sille vurmak, tokat atmak. |
| SA'F | Bir şarap cinsi. |
| SAF | Bir adam boyu yüksekliğindeki duvar. |
| SAFA | Gönül şenliği, eğlence. * Duru olmak, itmi'nan ve meserret üzere olmak. Temiz, sâfi olmak. * Hava açık ve ayaz olmak. * Mekke-i Mükerreme'de bir yerin ismi. |
| SAFA-YI GÜLŞEN | Gülşen safası. Gül bahçesi eğlencesi. |
| SAFA-YI SADR | f. Gönül şenliği, kalbin itmi'nan ve sevinç içerisinde olması, meserret üzere olmak. |
| SAFA | Yüzü beyaz olan düz taş. |
| SAFA-BAHŞ | f. Eğlendiren, rahatlandıran, kederi def'eden, hatırı hoş eden. |
| SAFA-CU | (C.: Safacuyân) f. Rahat ve eğlence arıyan. |
| SAFA-ENGİZ | Safa koparan. Neşe, sevinç yapan. |
| SAFAHAT | (Safha. C.) Safhalar. * İstiklâl Marşı şâiri Merhum Mehmed Akif'in manzum eserinin adı. |
| SAFAİH | (Safiha. C.) Düz şeyler. Levhalar. |
| SAFAK | Yeni kırba içine konulmuş su. |
| SAFAK | Kıllı derinin altında olan ince deri. |
| SAF'AN | (C.: Safâıne) Sille vurulmuş kişi. |
| SAFAPERVER | f. Safa veren. İç açan, safalı. |
| SAFARE | Zurna. |
| SAFAYAB | f. Safa bulmuş, huzur ve sükûna kavuşmuş. |
| SAFBESTE | Saf bağlamış, saf olmuş. |
| SAFBESTE-İ HAREKET | Harekete geçmek üzere saf bağlayıp hazır olan. |
| SAFD | Yağlamak. * Sağlamlaştırmak, muhkem etmek. |
| SAFDERUN | f. Safi, içi temiz, kolay aldanabilen. |
| SAFDERUNAN | (Safderun. C.) f. Kalbi temiz, içi saf olanlar. |
| SAFDERUNANE | f. Kalbi safi olanlara ve kolay aldananlara yakışır surette. |
| SAFDİL | f. Saf, ahmak, bön, kolay aldatılan kimse. |
| SAFDİLÂNE | f. Bönlükle, saflıkla. Safdillikle. |
| SAFE | (C.: Savaf-Sâfât) Kanatlarını havada yayıp uçan kuş. |
| SA'FE | Çocuğun başında çıkan çıban. * Kel. |
| SAFED | (C.: Esfâd) Esirlerin eline ve ayağına bağlanan bağ. *Atâ, bahşiş, hediye. |
| SAFEN | (C.: Esfan) Haya derisi. |
| SAFER | (C.: Esfâr) Boş ve hâli olmak. * Arabi aylardan ikincisi. * Karın içinde durabilen bir yılanın adı. |
| SAFEVİLER DEVLETİ | (1499-1737) Safeviler adında bir hanedana mensub olan Şah İsmail'in kurduğu bir devlettir. İran'da kurulmuş olan bu devlet şii idi. Osmanlılarla münasebetleri iyi değildi. Çaldıran'da 1514'de Yavuz Sultan Selim tarafından büyük bir mağlubiyete uğratıldılar. Nihayet 1737'de bir ayaklanma neticesinde Afganistan padişahı Nadir Şah tarafından ortadan kaldırıldılar. |
| SAFF | Bir sıra dizilmiş şey, bir şeyi sıra ile uzun uzadıya dizmek. * Câmide cemâatın sırası. |
| SAFF-I EVVEL | İlk saf, birinci saf. * İlk sahabeler. * Bir hareket ve cereyanın ilk sahipleri. |
| SAFF SURESİ | Kur'an-ı Kerim'de 61. suredir. İsa, Havariyyun Suresi de denir. Medenîdir. |
| SAFFAT | (Saff. C.) Saf olanlar, saf yapanlar. |
| SAFFAT SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 37. suresidir. Mekkîdir. |
| SAFFAT | (C.: Sıfâ-Esfâ-Sufâ) Düz kaygan taş. |
| SAFF-BESTE | f. Saf bağlamış, saf olmuş. |
| SAFF-DER | (C.: Saff-derân) f. Düşman saflarını yaran yiğit. |
| SAFF-DERÂNE | f. Yiğitçesine. |
| SAFFEYN | İki sıra. * Muharebede karşılaşan iki taraf. |
| SAFF-SAFF | Dizi dizi. Sıra sıra. |
| SAFF-ŞİKAF | f. Düşman saflarını yararak bozan yiğit. |
| SAFF-ZEN | f. Düşman saflarını vurup yaran yiğitler. |
| SAFH | Suç bağışlama, dostluk etme. Günah ve cürmü afveyleme. * Bir şeyin bir tarafı. * Bir şey içirme. * Yüz çevirme. |
| SAFHA | Aynı şey üzerinde görülen değişik hâllerden her biri. * Bir şeyin gözle görülen yüzlerinden her biri. * Kısım. * Bir şeyin düz yüzü. * El ayası. * Bir hâdisede birbiri ardınca görülen hâllerin beheri. * Yazılmış ve yazılabilir sahife. |
| SAFİ | Katışıksız. Temiz, süzülmüş ve temiz. * Bozuk olmayan. Hâlis. |
| SAFİF | Kuru ot. |
| SAFİH | Gökyüzü, semâ. * Yassı veya düz olan şey. |
| SAFİH | Men eden, engel olan. |
| SAFİHA | (C.: Safayih) Yüzün derisi. * Kapı tahtası. * Kâğıdın bir tarafı. * Yassı ve düz nesne. * Enli kılıç. (Bu mânâya C: Sıfâh) |
| SAFİL | Sefil olan, düşük ahlâklı ve karaktersiz. |
| SAFİL | Tortu. |
| SAFİL | Alçak yer. |
| SAFİLE | Dip, alt taraf. Bir şeyin aşağısı. |
| SAFİLÎN | Alçaklar, aşağılar, sefiller. Allah'tan (C.C.) uzak olanlar. * Aşağı taraflar. |
| SAFİLİYYET | Alçaklık, aşağılık. |
| SAFİN | (C.: Sâfinât) Cins at. * Üç ayağı üstünde durup dördüncü ayağının tırnağını yerde dikip duran at. |
| SAFİNE | (C.: Sevâfin) Yel, rüzgâr, riyh. |
| SAFİR | (Sefir) Sefere çıkan. * Elçi. * Kâtib. |
| SAFİR | Islık veya kuş sesi. * İnce ve güzel ses * Tecvidde: Harfin ıslık sesine benzemesidir. Bu vasıfta olan harfler: Ze, sin, sâd. |
| SAFİYE | Temiz, katışıksız, bozuk olmayan. * İçinde yapmacık ve uydurma bir şey, fazladan kelime ve kafiye bulunmayan söz. |
| SAFİYE | (C.: Sevâfi) Toz. * Rüzgâr, yel. |
| SAFİYET | Saflık, hâlislik, temizlik. |
| SAFİYULLAH | Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismidir. Bütün mahlukatta efdal ve Cenab-ı Hakk'ın ihsanı ile onlardan seçilip çıkarılmış tertemiz mânâsına Safiyullâh denilmiştir. Hz. Adem'in de (A.S.) bir ismidir. |
| SAFİYY | Temiz, pak. Hâlis, saf, katıksız. |
| SAFİYY-ÜD DİN | Dini temiz. Dini pak. |
| SAFİYY-ÜL KALB | Kalbi temiz. |
| SAFK | Sesi işitilen vuruş. * Sarfetmek. * Reddetmek. * Kanatlarını hareket ettirmek. Deprenmek. * Kullanmak. |
| SAFKA | Bir satış anında müşteri ile satıcının tokalaşarak, "hayrını gör" demeleri. * Yapılan satış. |
| SAFRA | Sarı. * Karaciğere bağlı öd kesesi içindeki yeşilimsi sarı ve acı su ki, yağların hazmına hizmet eder. |
| SAFRA | Dengeyi sağlamak için yelkenli gemilerin sintinelerine konan mâden, taş, kum gibi ağırlıklar. |
| SAFRAGUN | Bir cins serçe kuşu. |
| SAFRE | Açlık. |
| SAFRİYE | Güz mevsiminden önce biten ot. |
| SAFSAF | (C.: Safâsıf) Yüksek düz yer. * Serçe kuşu. |
| SAFSAF | (C.: Safsâfe) Her nesnenin kemi, kötüsü, hor ve hakiri. * Döğülmüş yumuşak toprak. * Mâkul olmayan kelimeler. * Mânâsız şiir. * Yaramaz ve kötü işler. |
| SAFSAF | Söğüt ağacı. |
| SAFSAFA | Elemek. * Asılsız yapmak. * İşe yaramaz hâle getirmek, yaramaz etmek. Hor ve hakir etmek. |
| SAFSAFE | Ekşi aş. * Ekşili nesne. |
| SAFSATA | Hezeyan, yalan, uydurma. Zâhirde doğru, hakikatte yanlış ve yalan olan kıyas. (Bak: Dimağ) |
| SAFSATAPERDAZ | f. Safsata kabilinden söz söyliyen adam. |
| SAFSATİYÂT | Safsatalar, yalan ve yanlış şeytâni sözler. |
| SAFVAN | (Safvâ) Yumuşak, düz ve kaygan taş veya kaya parçası. * Çok soğuk ve açık olan gün. |
| SAFVE | Hâlis ve seçkin. * Katı yüzlü merhametsiz kimse. |
| SAFVET | Sâfilik, temizlik, pâklık. Hâlislik. |
| SAFVET-İ KALB | Fikir ve niyetinde hiçbir garazı ve kötü gâyesi olmamak, temiz kalbli olmak. |
| SAFVET-İ VİCDAN | Vicdan saflığı. |
| SAGA | (C.: Sayâg) Kuyumcu. |
| SAGAİR | (Sagire. C.) Küçük günahlar. |
| SAGAN | Mâverâünnehir diyarında bir şehir adı. |
| SAGAR | f. İçki bardağı. Kadeh. |
| SAGAR | Zelillik, alçaklık, âdilik. |
| SAGAR | Küçük olmak. |
| SAGAT | Aslı "sagavet" olup, bir cihete meyil demek olan "sagav" masdarından fiil-i mâzi müfred müennesdir. Muzarisi : "tasgi" gelir. " Velitasgi ileyh"; söz dinlemek veya dikkat edip kulak vermek, imâle-i guş etmek demek olan ısga da, bundan müştaktır. (E.T.) |
| SAGG | Meyletmek, yönelmek, eğilmek. |
| SAGIB (SAGBÂN) | Aç kimse. (Müe: Sagbâ) |
| SAGIR | Zelil ve aşağılık kimse. |
| SAGIYE | Koyun. * Umumu nefy için ehad mânâsına da kullanılır. |
| SAGİR(E) | Küçük, ufak. Büluğa ermemiş çocuk. |
| SAGİR-ÜS SİNN | Yaşı küçük. |
| SAGİRE | (C.: Sagair) Küçük günah. |
| SAĞNAK | Birdenbire ve çok fazla yağıp geçen yağmur. |
| SAGR | (Sügur. C.) Etrafı kale ile çevrili şehir. * Sahil şehri. * Tepe veya başka bir yerde mağara. * Ağız. Ön dişler. |
| SAGSAG | Galat kelâm konuşmak. |
| SAGSAGA | Dişi çıkmamış küçük oğlan. * Bir şeyi ısırmak. |
| SAGSEGA | Toprak içine bir şey gömmek. * Yemeği yağlı ve iyi pişirmek. * Dişi depretmek. |
| SAGY | (Sagv) Meyletmek, yönelmek. * Güneşin batmaya meyletmesi. |
| SAHA' | (Bak: Sehâ) |
| SAHA | Meydan, yer, avlu, geniş yer. |
| SAHA-İ ZUHUR | Görünme meydanı. |
| SAHA | Kirli ve paslı olmak. |
| SAHABE | (Sahâbi) Sâhibler. Sâhib çıkanlar. * Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (A.S.M.) sağ iken mü'min olarak görmüş, mü'min olarak vefat etmiş erkek müslüman. (Bak: Ashab, Sohbet.)(Eğer desen : "Sahabeler de insandırlar, hatâdan, hilâftan hâli olmazlar. Halbuki, içtihadın ve ahkâm-ı şeriatın medarı, sahabelerin adaleti ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet "Sahabeler umumen âdildirler, doğru söylerler. " diye, ittifak etmişler.Elcevab: Evet, sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibariyle hakka âşık, sıdka müştak, adalete hâhişgerdirler. Çünki, yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesafe, Arş'tan Ferş'e kadar açılmış. Esfel-i sâfilîndeki Müseylime-i Kezzâb'ın derekesinden Alâ-yı İlliyyinde olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın derece-i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür. Evet, Müseylime'yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammed-ül Emin Aleyhissalâtü Vesselâm'ı âlâ-yı iliyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.İşte hissiyat-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve Şems-i Nübüvvet'in ziya-i sohbetiyle nurlanan sahabeler, o derece çirkin ve sukuta sebep ve Müseylime'nin maskara-âlud müzahrefat dükkânındaki kizbe, ihtiyariyle ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medar-ı fahr ve mübahat ve mi'râc-ı suud ve terakki ve Fahr-i Risalet'in, hazine-i âliyesinden en revaçlı bulunan ve şa'şaa-i cemaliyle, içtimaat-ı insaniyyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka -ve bilhassa ahkâm-ı şer'iye rivayetinde ve tebliğinde- elbette ellerinden geldiği kadar talip ve muvafık ve âşık olmaları kat'idir, zaruridir, şüphesizdir. Halbuki şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki, âdeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana (geçmek) pek kolay gidiliyor. Hattâ siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiatla satılsa; elbette pek âli olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası o dükkâncının mârifetine ve sözüne itimad edip, körü körüne alınmaz. S.)(Ehl-i Sünnet Velcemaat, sahabeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı men'etmişler. Çünki Vâkıa-i Cemel'de Aşere-i Mübeşşere'den Zübeyr ve Talha ve Aişe-i Sıddıka (R.Anhüm) bulunmasıyla Ehl-i Sünnet Velcemaat, o harbi, içtihad neticesi deyip: Hazret-i Ali (R.A.) haklı, öteki taraf haksız; fakat içtihad neticesi olduğu cihetle afvedilir. Hem Vehhabîlik damarı, hem müfrit Râfızîlerin mezhebleri İslâmiyete zarar vermesin diye Sıffîn Harbindeki bâgilerden de bahis açmayı zararlı görüyorlar.Haccac-ı Zâlim, Yezid ve Velid gibi heriflere İlm-i Kelâm'ın büyük allâmesi olan Sa'deddin-i Taftazanî, "Yezid'e lânet câizdir" demiş; fakat "Lânet vâcibdir" dememiş. "Hayırdır ve sevabı vardır" dememiş. Çünki, hem Kur'anı, hem peygamberi, hem bütün sahabelerin kudsi sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şer'an bir adam, hiç mel'unları hatıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünki zem ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil; onlar, amel-i salihde dahil olamaz. Eğer zararı varsa daha fena... R.N.)(İmam-ı Ali (kerremallahü veche)nin şahsına ve hayatına ve adalet-i hakiki üzerine giden siyasetine ilişmek, darbe vurmak başkadır. Şahsiyet-i zâhirîsinden ve hayat-ı dünyeviyesinden ve siyaset-i içtimaiyesinden binler derece daha yüksek olan şahsiyet-i mânevîsine ve kemalât-ı ilmiyesine ve makamat-ı velâyetine ve varisliğine darbe gelmez ve gelmemiş ve gelemiyor. Kimin haddi var? Onun için, iki ciheti birleştirmek tevehhümüyle karşısında muarazaya çalışanların taarruzu pek dehşetli görünüyor. Ehl-i iman ortasında nasıl böyle vukuat olabilir? diye hayret veriyor. Halbuki Yezid ve Velid gibi habis herifler müstesna, ötekilerin kısm-ı azamı, İmam-ı Ali'nin (R.A.) hârika kemalâtına ve kerametlerine ve verasetine ilişmek değil; belki yalnız hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye ait idaresine darbe vurmağa çalışmışlar, hatâ etmişler. R.N.) |
| SAHABET | Sâhib olma, sâhib çıkma. * Sohbetinde bulunmuş olma. * Yardım etme, koruma, arka olma. |
| SAHABETKÂR | f. Koruyan, sahib çıkan, arka olan. |
| SAHABİ | (Bak: Sahâbe) |
| SAHABİYE | Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı sağ iken görmüş olan ve mü'mine olarak vefat etmiş bulunan kadın müslüman. (Bak: Ashab) |
| SAHAD | Yakmak. |
| SAHAFET | Zayıflık, bozukluk. * Hafiflik. |
| SAHAİF | (Sahife. C.) Sahifeler. |
| SAHA-KÂR | f. Eli açık, cömert, sahi. |
| SAHAM | (Bir kimse) güneşte yanma. |
| SAHANET | Kızgınlık, sıcaklık. |
| SAHARÎ | (Sahrâ. C.) Sahrâlar. Çöller. |
| SAHARÎ | Kaya cinsinden. Kaya ile alâkalı. |
| SAHARİ | (Sahrâ. C.) Çöller, sahrâlar, kırlar. |
| SAHAT | (Sâha. C.) Sâhalar, meydanlar, açık yerler, alanlar. |
| SAHAVET | Cömertlik, el açıklığı, muhtaç olanlara çok ihsan etmek.(İhsan ihsandır. Eğer nev'e olsa; veya muhtaca ve fakire olsa, sahavet o vakit tam sahavettir. Eğer, millet için olsa, yahut milleti tazammun eden bir ferde olsa güzeldir. Şayet muhtaç olmayan şahsa olsa, şahsı tenbel eder, çingeneliğe alıştırır. Elhâsıl, millet bâkidir, fert fâni. Münazarât) |
| SAHAVETKÂR | f. Eli açık, cömert olan. Herkese ihsan eden. |
| SAHB | (Sahab) Figan, seslerin birbirine karışması, gürültü, patırtı. |
| SAHB | (Sâhib. C.) Yakın dostlar. Sâhipler. |
| SAHB(ET) | Şarabın kırmızı olması. * Saç kılının kırmızıya yakın olması. |
| SAHC | Bağırsağın yaş olup cerahat vermesi. * Kaşımak. * Tırmalamak. |
| SAHE | İnce ve zayıf deve. |
| SAHF | Süngü demirinin keskin olması. * Soymak. * Yüzmek. |
| SAHFE | Zayıf akıllılık ve az fikirlilik. |
| SAHFE | Arka derisine yapışan yağ. |
| SAHFE | (C.: Sıhâf) Küçük çanak. |
| SAHH | (Sıhhat. den) Eskiden resmi yazılara konulan ve "doğrudur, yanlışsızdır" mânasına gelen bir işâretti. |
| SAHH | şiddetinden kulaklar tutulan çığlık. * Sağlam bir şeyle vurmak. * Cemetmek, toplamak. |
| SAHHA | Kulakları sağır eden şiddetli bağırış ve çığlık. |
| SAHHAB | Gürültücü, patırtıcı. |
| SAHHAF | (Sahf. dan) Eski kitap alıp satan kimse. |
| SAHHAKA | Sevici kadın. |
| SAHIB | Yoldaş, yol arkadaşı. *Gözcü. (C.: Sıhab-suhban) (Sahıb'in C: Sahb Sahb'ın C: Eshab-Eshab'ın C: (Esâhıb)) |
| SAHIRE | (C.: Savahır) Topraktan yapılmış bir kap. |
| SAHIT | Dargın, kırgın. |
| SAHİ | (Sehv. den) Hata işleyen. |
| SAHİ | Cömert, eli açık, herkese iyilik etmek isteyen. |
| SÂHİB | (Sohbet. den) Sohbet edilen kimse. * Bir şeyi koruyan ve ona mâlik olan. * Bir iş yapmış olan. * Bir vasfı olan. |
| SÂHİB-İ ARZ | Devleti temsil eden zât. |
| SÂHİB-İ HÂNE | Ev sâhibi. Sahib-ül beyt. |
| SÂHİB-İ HAYRÂT | Câmi, yol, çeşme vs. gibi hayırlı işler yapıp bırakmış kimse. Hayrat sâhibi. |
| SÂHİB-İ HURUC | f. İsyan edip ayaklanarak idareyi ele geçirmiş olan kimse. * Büyük kahraman. * Şarktan zuhuru beklenen mehdi. |
| SÂHİB-İ İMTİYAZ | İmtiyaz sahibi. |
| SÂHİB-İ KEMÂL | Kemal sahibi, olgun insan. |
| SÂHİB-İ NUN | (Sâhib-i Zünnun) Hz. Yunus Peygamber'in (A.S.) bir nâmı. |
| SÂHİB-İ TAHRİC | (Bak: Tahric) |
| SÂHİB-ÜL BEYT | Ev sâhibi. |
| SÂHİB-ÜL HUT | Peygamber Hazret-i Yunus'un (A.S.) bir nâmı. (Bak: Yunus) |
| SÂHİB-ÜL YED | Mal sahibi, malı elinde tutan kimse. |
| SÂHİB-ÜS SEYF | Kılınç sahibi. Maddeten kuvvetli olup, maddi cihad ile vazifeli olan. |
| SÂHİB-ÜT TÂC | Tâc, sâhibi, İncil'de mezkur Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ismi. |
| SÂHİB-ÜZ ZAMAN | Zamânın sahibi. Zamânında İnd-i İlâhide en makbul insan. Müceddid. *Mehdi-i zaman. |
| SÂHİBAT | (Sâhibe. C.) Kadın sâhibler. |
| SÂHİBE | (Müe.) Bir şeyin sahib ve mâliki olan kadın. |
| SÂHİBE-İ CEMÂL | Güzellik sahibi kadın. Güzelliği olan kadın. |
| SÂHİBE-İ HÂNE | Ev sahibi kadın. |
| SÂHİBET-ÜL BEYT | Ev sâhibesi. * Kadın ev sâhibi. |
| SAHİB-FIRAŞ | f. Hasta. Yatağa düşmüş. |
| SAHİB-HURUC | f. Ayaklanmış, isyân etmiş, âsi. Ayaklanıp isyân ederek idâreyi ele geçirmiş kimse. |
| SAHİB-KEMAL | f. Olgun, kemal sahibi. |
| SAHİB-KIRAN | f. Her zaman muvaffak olan ve üstünlük kazanan hükümdar. |
| SAHİB-NAZAR | f. Görüşü, tecrübesi ve düşüncesi kuvvetli olan. |
| SAHİBU BİL-CENB | Arkadaş. Refik. |
| SAHİB-VÜCUD | Sözü geçer, mevki sâhibi kimse. |
| SAHİB-ZUHUR | Baş kaldıran, isyan eden, ayaklanan. Başa geçen. |
| SAHİD | Uyanık. |
| SAHİF | (Sahâfet. den) Zayıf akıllı. Az fikirli kimse. * Gevşek dokunmuş. Boş. |
| SAHİFE | Sayfa, kitap sayfası. *Mc: Bir mâna ifade eden her hangi bir şeyin hâli. |
| SAHİFE-İ HÂLİYE | Boş sahife. |
| SAHİH | Fık: Rükünleri ve şartları tamam olan herhangi bir ibâdet ve muâmele. * Hâlis, kusursuz, şüphesiz. * Edb: Gerek söz bakımından ve gerek mânâca noksanları bulunmayan ifade. * Gr: Kelimenin kök harfleri (Huruf-u asliye) : 1- Hemzeden; 2- İki aynı harf yanyana geldiği zaman, yalnız biri yazılıp üzeri şeddelenmekten; 3- Harf-i illet "vay-ye" ve bunlardan dönen "elif"den sâlim bulunursa kelime sahih olur. |
| SAHİH-İ MÜSLİM | (Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye) |
| SAHİHAN | Doğru olarak, cidden, hakikaten, gerçekten. |
| SAHİHAN | Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'in birlikte adı. |
| SAHİK | Uzak. * Müretteb olan söz. * Hemen anlaşılmaz derece. * Çok karışık ve anlaşılmaz söz. |
| SAHİK | Ezip döğen. |
| SAHİL | Deniz, göl veya akarsu kenarı. Kıyı, yalı. |
| SAHİL | Kişneyen. Kişneyici. |
| SAHİL | At kişnemesi. |
| SAHİLHANE | f. Yalı evi. |
| SAHİLNİŞİN | f. Sâhilde oturan. |
| SAHİLRESİDE | f. Sâhile varmış, kıyıya ulaşmış. |
| SAHİLSARAY | Deniz kenarındaki kâşâne, büyük yalı. |
| SAHİME | Zayıf dişi deve. |
| SAHİMET | Kin, çekememezlik. * Hased. |
| SAHİN(E) | (Suhunet. den) Sıcak, kızgın, ısınmış. |
| SAHİN(E) | (Sihan. dan) Sık. * Kalın, sıkı. * Katı, pek. |
| SAHİR | (Seher. den) Uykusuz kalan. Uyuyamayan. |
| SAHİR | Maskaralık eden, maskara eden. |
| SAHİR | Büyücü, büyü yapan, sihir yapan. |
| SAHİRÂNE | f. Büyülercesine olan. Büyüleyici gibi. |
| SAHİRE | Yer yüzü, arz. * Kıyamet günü, Cenab-ı Hakk'ın haşir meydanı için tecrid edeceği Arz-ı Beyza. * Aslâ insan ve hayvan ayak basmadık yer yüzü. Çöl. * Cehennem. |
| SAHİRE | Büyücü kadın. |
| SAHİRE | İçine kızmış taş koyup kaynatılan ve üstüne yağ döküp içilen süt. |
| SAHİR-PİŞE | f. Sihirbazlığı meslek edinmiş olan. |
| SAHK | Döğüp yumuşatma. Döğme, döğülme. * Kırma, kırılma. * Sürtme. |
| SAHK | Dövmek. * Ezmek. * Eski kaftan, eski elbise. |
| SAHL | Ses kısıklığı. Ses bozukluğu. * Boğazını boğup şiddetle çağırmak. |
| SAHL | Az az vermek. |
| SAHLE | (C.: Sühul-sihâl) Koyun kuzusuna ve keçi oğlağına derler. (Doğduğu vakitten dört aylık olana kadar.) |
| SAHMEM (SAHMİM) | Hâlis (hayırda ve şerde kullanılır.) *Yaramaz huylu deve. |
| SAHN | Kırma. Kesr. |
| SAHN | Sıcaklık, harâret. |
| SAHN | Evin ortasındaki açıklık, avlu, oyuk. * Boşluk. Boş yer. Orta, meydan, aralık. * Sahne. * Cami ve medreselerdeki umumun toplanmasına âit üstü kubbeli ve örtülü yer. * Büyük kâse. Sahan. * Zil. |
| SAHN-İ DURENG | Dünya. |
| SAHN-İ GÜLŞEN | Gül bahçesinin ortası. |
| SAHN-İ LÂLE-ZÂR | Lâle bahçesinin ortası. |
| SAHNAN | Çifte zil. |
| SAHNE | Manzara. * Tiyatro oynandığı yer. Oyun yeri. |
| SAHNE | Cerahat, yara. |
| SAHR | (Sahar - Saharat - Suhur) Kaya. Büyük taş. * Maden kütlesi. * Hazret-i Süleyman (A.S)'in mühürünü çalan ifrit. |
| SAHR | Masharaya almak. |
| SAHR | Örtmek. |
| SAHRA | (C.: Sahârâ-Sahravât) Kır, ova, çöl. * Yazı. * Kızıl dişi eşek. (Müz-Eshar) |
| SAHRA-YI KEBİR | Büyük çöl. Cezayir, Tunus ve Libya'nın güneyinden Çat Çölü hizasına kadar uzanan Afrika'nın en büyük çölü. |
| SAHRA-NEVERD | f. Çölde dolaşan. Göçebe. |
| SAHRA-NİŞİN | f. Çölde oturan. Sahrada hayat geçiren. |
| SAHRAVAT | (Sahra. C.) Sahralar, çöller. Ovalar. Kırlar. |
| SAHRE(T) | Büyük ve sert taş. |
| SAHRETULLAH | Kudüs'te, Beyt-i Mukaddes'te çok eski ve tarihî bir kaya. Hazret-i Peygamber (A.S.M.), Mir'ac gecesinde bu kayadan uruc ettiği hakkında rivayet vardır. Bu kayaya "Hacer-i Muallak" da denir.(Felsefenin ruhsuz kanunları pek karanlık ve vahşetli gösterdikleri hilkat-i arziye ve vaziyet-i fıtriyesini bu meyve ile nurlu, ünsiyetli bir tarzda, "Sevr ve Hut" namlarındaki iki meleğin omuzlarında, yani nezaretlerinde ve Cennet'ten getirilen ve fâni Küre-i Arz'ın bâki bir temel taşı olmak, yani ileride baki Cennet'e bir kısmını devr etmeğe bir işaret için Sahret nâmında uhrevî bir madde, bir hakikat gönderilip "Sevr ve Hut" meleklerine bir nokta-i istinad edilmiş, diye Benî-İsrail'in eski peygamberlerinden rivayet var ve İbn-i Abbas'tan dahi mervidir. Maatteessüf bu kudsi mânâ, mürur-u zamanla bu teşbih, avamın nazarında hakikat telâkki edilmekle aklın hâricinde bir suret almış. Madem melekler havada gezdikleri gibi, toprakta ve taşta ve yerin merkezinde de gezerler, elbette onların ve Küre-i Arz'ın, üstünde duracak cismanî taş ve balığa ve öküze ihiyaçları yoktur. Ş) |
| SAHRINÇ | Yağmur sularını biriktirmek için bina altında ve toprak içinde yapılan etrafı duvarlı veya çimento sıvalı su mahzeni. |
| SAHSAH | (C.: Sahâsıh) Düz yer. |
| SAHSAH | Yağmurun sert ve katı yağması. |
| SAHSAH | Geniş, düz yer. |
| SAHSAH(A) | Döndürmek. * Evin ortası. |
| SAHSALİK | Katı, şiddetli, şedid. * Yaşlanmış, ihtiyar kadın. * Şiddetli ses. |
| SAHT | Zor güç, * Sert, katı, çetin. * Güçlü, kuvvetli, sağlam. |
| SAHTDİL | f. Katı yürekli. |
| SAHT | Boğazlamak. |
| SAHT (SUHT) | Hışım, hiddet, kızgınlık, gadap. |
| SAHTE | f. Düzme, yapmacık, yalandan, taklit. * Kalp, karışık. |
| SAHTEGÎ | f. Sahtelik, yalan, düzme. |
| SAHTEKÂR | f. Sahte iş yapan, hilekâr. Kalpazan. |
| SAHTEKÂRÎ | f. Hilekârlık, sahtekârlık. |
| SAHTEVEKAR | f. Yapmacık tavırlar takınan, kendini satmaya çalışan. |
| SAHTGİR | f. Bir şeyi sıkıca tutan. |
| SAHTİ | f. Sertlik, katılık. * Güçlük. * Sıkıntı. |
| SAHTİYAN | f. Boyanmış, cilâlanmış deri. Tabaklanmış deri. |
| SAHT-LİGAM | f. Gem almaz, sert başlı at. |
| SAHTRU | f. Suratı asık, dargın, kırgın. |
| SAHUN | Gafiller. Allah'ın (C. C.) emrinden gaflet edenler. |
| SAHUN | Adım tutan eşek. |
| SAHUR | Temcid yemeği. Ramazan'da şafaktan önce yenen yemekr. |
| SAHUR | Gece uyanıklığı, uykusuzluk. * Ayın etrafındaki hâle. * Yer yüzünün gölgesi. |
| SAHV(E) | Ayılma, ayıklık, aklı başında olmak. * Hastanın iyileşmesi. * Tas: Kendinden geçme hâlinin sona ermesi, his âlemine tekrar dönmek. * Uyanıklık. |
| SAHV | Ateş ve ocaktan kül çıkarmak. |
| SAHVA' | (C.: Sehâvât) Yumuşak, geniş, bol yer. |
| SAHVE | En yüksek dağ. * Atın sırtı, eğer konulan yeri. * Su menbaı. |
| SAHY | Nemli olmak. * Islaklık, rutubet. |
| SAİ | Çalışan. * Devletçe posta idaresinin kurulmasından evvel mektup ve emanet götürüp getiren kimseler. * Bir yere vâli olan. * Cemaat başı. * Yan yan giden. * Hızlı yürüyen. * Koğuculuk yapan. |
| SAİB | Bir yerle veya bir şeyle ilişiği ve alâkası olmayan. |
| SAİB | (Savab. dan) Maksada uygun. * Hedefe doğru ulaşan. * Doğru. Yanlışsız. Yanlışlık yapmayan. |
| SAİB | Yağmur getiren bora. |
| SAİB | Ak saçlı, beyaz saçlı. |
| SAİBE | Başı boş bırakılmış hayvan. Sâime. |
| SAİD | (Sa'd. dan) Saadetli. Allah (C.C.) kendisini sevmiş. O'nun rızasına ermiş olan. Ahireti için çalışan kimse. Mes'ud. Mübarek. Bahtiyar. |
| SAİD | (Suud. dan fâil) Yukarı çıkan, yükselen, kalkan. |
| SAİD | Kolun, bilek ile dirseği arasındaki kısmı. Mirfak. |
| SAİD | Yukarıdaki temiz toprak, pislikten uzak pâk toprak. Yeryüzü. * Yol, tarik. * Mezar, kabir. * Yüksek. * Yukarı çıkan. |
| SAİDAN | Kol ve bacak. |
| SAİD BİN ZEYD (R.A.) | Hz. Ömer'in (R.A.) amcasının oğluydu. Aşere-i Mübeşşere'den ve Ashabın ileri gelenlerindendi. Vazifeli olarak Habeşistan'a hicret edenlerdendi. Şam'ın fethine ve bir çok mühim muharebelere iştirak etti. Hicri 51 yılında vefat etti. |
| SAİD-İ NURSÎ | (Bediüzzaman) (Mi: 1876 - 1960, Hi: 1293 - 1379) Babası Mirza, Annesi Nuriye olan bu büyük mütefekkir zât, Bitlis vilâyetimizin Hizan kazası, Nurs köyünde doğmuştur. Ateşîn zekâsı ve takvası ve dinine sadakatı kısa zamanda etrafta tanınmasına sebeb olmuştur. Bir müddet Van'da kaldı. Başta Vâli Tahir Paşa olmak üzere bütün halk kendisine hürmet ediyordu. Kısa zamanda ilmi ile hocalarına ders verecek hale gelmişti. İslâmiyete bütün varlığıyla hizmet etmek cehdi içerisinde idi. İhsan-ı İlâhî olan hârika kabiliyeti ile mütâlaa ettiği kitapları kısa zamanda ezberden okuyabiliyordu. Cesaret ve şecaatta da hârikaydı. Rusların Şark vilâyetlerimize tecavüzü sırasında Enver Paşa Kumandasında Milis Teşkilâtı Gönüllü Alay Kumandanı olarak talebeleriyle birlikte harbe iştirak etti. Büyük fedakârlıklar gösterdi. Hiçbir zaman birlik ve İslâmî beraberlikten ayrılmadığı gibi dâima millî vahdetimiz için bütün gücüyle çalışıyordu.31 Mart isyan hareketinde yatıştırıcı ve müsbet rol oynamış; bir nutukla, isyan eden sekiz taburu itaate getirmişti. (31 Mart Olayı, 1970 SBF. Yayınları sh: 129 - 253 Doktor Sina Akşin'in eserinden.)Kendisini verdikleri Divan-ı Harb-i Örfî'de Mahkeme Reisi Hurşid Paşa'nın "Sen de şeriat istemişsin" sualine karşı şöyle cevap veriyordu:"Şeriatın bir hakikatına bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım. Zira şeriat sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!.."1327 (Mi: 1911) tarihinde Şam'da Cami-ül Emevî'deki hutbesinde İslâm Âlemindeki hastalıkları teşhis ederek anlatıyor ve bir bir tedavi çarelerini söylüyordu. O hutbede hülâsa olarak İslâmî uyanışı ve çarelerini anlatmıştır. O hutbeden birkaç satır:"Hâsıl-ı kelâm : Biz Kur'an şakirdleri olan müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-ı imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbalde elbette bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'an hükmedecek."Aynı zamanda şark vilâyetlerinde müsbet ilimlerle ve dinî bilgilerle mücehhez Medreset-üz Zehra nâmında büyük bir üniversite açılmasına çalışıyordu ve Sultan Reşad kendisine bu iş için 19 bin altun lira vermeyi kabul etmişti. Van Gölü kenarında Artemid'de temeli atılan bu müessese 1. Cihan Harbi sebebi ile geri kalmıştı.Bediüzzaman Said Nursî, İstanbul'da 25 Ağustos 1918'de kurulan Dar-ul Hikmet-il İslâmiye'ye Erkân-ı Harbiye-yi Umumiyye'nin teklifi neticesinde âzâ kabul edildi.Bu yüksek ilmî hey'ette bütün İslâm Âlemini alâkadar eden mes'eleler görüşülüyordu. Devrin hastalığını ve milletin maddî, manevî ihtiyaçlarını o zamanda bilen ve teşhis eden bu zat, eserlerini neşretmeğe başladı. İşârât-ül İ'caz, Münâzarat, Muhâkemât, Tuluât, Lemaât, Nokta, Rumuz, Hutuvât-ı Sitte, Sünühât, Şuâât gibi eserlerinde ecnebilerin İslâm Âlemini parçalamak, mânen ve maddeten yıpratmak için ortaya attıkları bâtıl fikirleri çürüten, Kur'anî İslâmî hakikatleri neşrediyor, ilân ediyordu.Millî hükümetin Ankara'da teşkiline ve İstanbul'daki kuvvetlerin bu hükümete yardımlarına bütün gücüyle çalışıyordu. İngiliz ve Fransız gibi emperyalistlerin ye's verecek fikirlerine, neşriyatlarına karşı milleti uyandıracak faaliyette bulunarak, "Hutuvât-ı Sitte" gibi neşriyatıyla millî birlik ve beraberlik, İslâmî gayret ve şecaate kuvvet vermeğe çalışıyordu.En büyük tehlikenin ilim nâmı altında Avrupa emperyalistlerinin ortaya attıkları, milleti birbirine düşürecek, imanı zedeleyecek, Kur'an'dan ve imandan, millî birlik ve beraberlikten ayıracak fikirler olduğunu biliyor ve bunların ilmî esaslarla, müsbet delillerle çürütülmesi yolunda çalışıyordu. (Tarih Sohbetleri 1966, Cilt: 4)Diyarbekir havalisinde din nâmına ihtilâle teşebbüs eden (15 Şubat 1925) Şeyh Said, Bediüzzaman'ın büyük nüfuzundan istifade için mücadeleye iştirake davet ettiğinde cevaben onlara mektubunda şöyle demişti:"Türk milleti asırlardan beri İslâmiyete hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılınç çekilmez, siz de çekmeyiniz. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet irşad ve tenvir edilmelidir." (Bediüzzaman Said Nursî Tarihçe-i Hayatı)Ecnebilerin propagandasının te'siri altında kalanlar bu büyük mücahide çeşitli iftiralarda bulundular. Fakat O, hakikatları ilândan, milli birlik ve beraberliği te'mine çalışmaktan aslâ vaz geçmedi. 130 parçadan fazla olan bütün eserlerinde, siyasetten tecerrüd ederek ve bilhassa menfî ve tarafgir siyasetçiliklerden, şeytandan kaçar gibi kaçıp, müslümanlar arasında kardeşlik şuuruyla ve bîtaraf bir makamda Kur'an'a hizmet etmeyi bu zamanda en mühim bir vazife olarak kabul etmiş ve bu hakikatı iman hizmetindeki talebelerine değişmez bir düstur halinde tesbit etmiştir.Eserlerinin muhtelif yerlerinde tekrarla üzerinde durduğu mesleğinin bu düsturuna dair birkaç bahsi nümune olarak aşağıya dercediyoruz.şöyle ki:"Risale-i Nur şakirdlerinin mümkün olduğu kadar siyasete ve idare işine ve hükümetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir. Çünki hâlisane hizmet-i Kur'aniye, onlara her şeye bedel, kâfi geliyor..... Hem milletin her tabakası; muvafıkı ve muhalifi, memuru ve amisinin o hakikatlarda hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirdleri, tam bîtarafane kalmak için siyaseti ve maddî mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâzım gelmiş." Şualar: 362"...Nur şakirdleri hiç siyasete karışmadılar, hiç bir partiye girmediler. Çünki iman, mal-ı umumîdir. Her taifede muhtaçları ve sahipleri vardır. Tarafgirlik giremez. Yalnız küfre, zendekaya, dalâlete karşı cephe alır." Emirdağ Lâh: 180"...Ben de Nur-u Kur'anı elde tutmak için euzubillahi mineşşeytani vessiyaseti deyip, siyaset topuzunu atarak iki elim ile nura sarıldım.Gördüm ki: Siyaset cereyanlarında; hem muvafıkta hem muhalifte o Nurların âşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların garazkârane telâkkiyatlarından müberra ve sâfi olan bir makamda verilen ders-i Kur'an ve gösterilen envar-ı Kur'aniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir...Elhamdülillâh siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur'anın elmas gibi hakikatlarını propaganda-i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim..." Mektubat : 49"... Otuz seneden beri siyaseti terkettiğime sebep; bir mübarek âlimin tâkib ettiği cereyanın tarafgirlik damarı ile sâlih ve büyük bir âlimin onun fikrine muhalif olmasından tefsik derecesinde tahkir edip ve cereyanına ve kendi fikrine muvafık meşhur ve mütecaviz bir münafığı gayet medh ü senâ etti. Ben de bütün ruhumla ürktüm. Demek tarafgirlik hissine siyasetçilik de karışsa, böyle acib hatalara sebebiyet veriyor diye Eûzü billahi mineşşeytani vessiyaseti dedim, o zamandan beri siyaseti terkettim." Emirdağ Lâh: 272Bediüzzaman siyasetten bu kadar çekinmesine rağmen yine de gizli din düşmanlarının iftira ve iğfalatiyle (siyasî maksad taşımak ve cemiyet kurmak) gibi iddialarla müteaddid defalar mahkemeye verilmiş ve zamanımıza kadar bine yakın mahkeme ve beraet teselsülen olagelmiştir ki, dünya hukuk tarihinde böyle bir hâdise mevcud değildir.Son derece mütevazi ve fakirane bir hayat yaşadığı, maddî manevî hiçbir makam iddia etmediği halde, yabancıların te'siri altında ve hariçten içimize girmiş cereyanlar sebebiyle muhtelif yerlere nefyedildi. Fakat yine, o felsefecilerin ve kendisini münevver telâkki edenlerin bâtıl fikirlerini köküyle ortadan kaldıracak ilmî, aklî, müsbet delilleri yazmak ve neşretmekten bir an bile geri durmadı. Eserleri köy odalarından başlıyarak üniversite muhitlerine kadar elden ele, dilden dile dolaştı. Kur'an-ı Kerim ve onun tefsiri etrafında bir Hizb-ül Kur'an meydana geldi.Bu lügatta Bediüzzaman Said Nursî'ye geniş yer verilmesinin sebepleri şunlardır:Bu zât eserlerinde Âmentü'nün altı esasını ilmî ve delilli olarak izah etmiştir. Bu sebeple pek çok kimsenin Sünnet-i Seniyyeyi yaşamasına sebep olmuştur. Din büyüklerini tanımak ve tanıtmak, şahıslara bağlanmak için değil, İslâmiyete bağlanmak yönünden önemlidir.Din düşmanları dine hizmet eden âlimleri, mürşidleri çürüterek halkı dinden uzak bırakmak istediklerinden, dindar kimseler de İslâmiyete hizmet edenleri tanımak, onlardan faydalanmak zorundadır. İslâmiyet ilim dinidir, âlimler sayesinde devam eder. Âlimleri yok kabul edersek, din de nazariyede kalır. Bunun için âlimlerimize sahip çıkmalıyız.Her İslam âlimine geniş geniş yer vermek isterdik. Fakat Said Nursî herkesten daha fazla hücuma uğramış. Kendisi, talebeleri ve eserleri hakkında bine yakın mahkeme açılmış, 780 beraet kararı alınmıştır. Elbette ki en çok hücum edileni, en fazla tanıtmak, hakikatı ortaya çıkarmak için lüzumludur.Biz, Bediüzzaman Said Nursî'yi övmedik. Sadece hayatının ve eserlerinin bir kısmına ayna tuttuk. Daha geniş bilgi almak isteyenler, onun hayatı hakkında yazılmış kitapları ve Risale-i Nur Külliyatını tetkik edebilirler.Din büyüklerini tanıtmak, bir bakıma İslâmiyeti tanıtmak demektir. Din büyüklerini tanıtmak, Peygamberimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem'i takdimdir. Çünkü İki Cihan Serveri Peygamberimiz olmasaydı, din büyükleri de olamazdı. Meyvayı övmek, ağacı tanıtmaktır. Peygamberimizin övdüğü âlimleri övmemek, Peygamberimizin sevdiği âlimleri sevmemek, İslâmiyetten uzaklaşmaktır. En çok hücum edileni en çok korumak, aklın ve ilmin gereğidir.Bir İslam büyüğü buyuruyor ki: Ya Rabbi ne hikmettir ki, Sen'i sevenleri bulmak, Sen'i sevmektir. Sen'i sevmek ise, Sen'i sevenleri bulmaktır. |
| SAİG | Boğazdan kolay ve hoş geçen yiyecek veya içecek. |
| SAİGAN | Boğazdan kolayca geçerek. |
| SAİH | Seyahat eden. * Çok zaman oruçla veya ibadetle meşgul olan. |
| SAİK | (Bak: Saak) |
| SAİK | Dürten, sevkeden, sürükleyen, götüren. * Sebep. |
| SAİK | Kırağı, çiğ. |
| SAİKA | Yıldırım. Ölüm, mevt. * Nüzul ateşi. * Semadan gelen şiddetli ses. * Mühlik ve azab. * Bulutları sevke vazifeli melek. |
| SAİKA-VARİ | f. Yıldırım gibi. Şiddetli korkutarak. |
| SAİKA-ZEDE | f. Yıldırım çarpmış. |
| SAİKA | Sürükleyen, sevkeden, götüren hal, sebep. |
| SAİL | (Savlet. den) Saldıran. Kibirli olup başkasına tecavüz eden. |
| SAİL(E) | (Sual. den) Dilenci. * Fakir. * Soran. * İsteyen. * Akan, seyelan eden. |
| SAİLİYET | Akıcılık. * Dilencilik. |
| SAİM | (Savm. dan) Oruçlu, oruç tutan. |
| SAİME | Çayıra başı boş olarak salıverilen hayvan. |
| SAİMÎN | (Sâim. C.) Oruç tutan kimseler. |
| SAİR | Seyreden, harekette olan. * Bir şeyden geri kalan. * Maadâ. Geçen, dolaşan. * Yolcu. Seyyar. * Başkası, diğeri. |
| SAİT | (Savt. dan) Sesli. Ses çıkartan. |
| SAİYAN | (Sâi. C.) Haberciler, haber götürenler. * Çalışanlar. |
| SAK | Bir şeyin aslı. * Topuktan baldıra doğru bacağın incik yeri. * Mc: Şiddet. |
| SAK' | Kuşun, kanadını çırparak öttürüp uçması. |
| SAK' | Horozun ötmesi. Bir kimseye vurmak. * Udul etmek, geri dönmek, vazgeçmek. |
| SA'K(A) | Ansızın düşmek. * Çağırmak. * Helâk olmak. |
| SA'KA | Bayılma. Baygınlık. |
| SA'KA-İ ŞEDİDE | Şiddetli baygınlık. |
| SAKA | Ordunun gerisi, ordunun gerisinde bulunan asker takımı. * Üzengi kayışı. |
| SAK'A | Güneş. * Başın ortası. * Beyaz renkli tavşancıl kuşu. |
| SAK'AB | Uzun, tavil. |
| SAKALAN | (Sakaleyn) İnsanlar ve cinler. |
| SAKAM | (Sekam) İllet, hastalık, dert. * Hata ve yanlış. * Zillet. |
| SAKAMET | Bozukluk, ziyan, noksan, zarar, eksiklik. * Keyifsizlik. * Dert. |
| SAKAR | Cehennem'in bir ismi. (Bak: Cehennem) |
| SAKAR | (C.: Sükur-Sakâr-Sıkâre-Sukure-Eskur) Çakır kuşu. * Çok ekşimiş süt ve pekmez. * Bir şeyi kırmak. |
| SAKARE | Kâfir. * Koğucu, dedikoducu, nemmam. * Müstehak olmayana lânet eden. * Pekmezci. |
| SAKAT | Bir tarafı bozuk, eksik veya asla bir işe yaramaz olan. * Yanlışlık (yazıda veya sözde). |
| SAKATÎ | Yanlışları çok olan muharrir veya şâir. |
| SAKAYN | İkizkenar. |
| SAKB | (C.: Sukub) Delinme, delme. * Bir taraftan diğer tarafa kadar açık olan delik. * Sütü çok olan deve. * Çok kırmızı, koyu kırmızı. |
| SAKB | (C.: Sukub) İnce, uzun. * Ev ortasında olan direk. * İçi boş olmayan kuru cisme vurmak. * Yakınlık. |
| SAKBE | Çadır direği. * Oklava. |
| SAKEK | At kusurlarından bir kusur. |
| SAKF | Dam, çatı, tavan. Asuman, gökyüzü. |
| SAKF-I MERFU' | Yükseltilmiş dam, tavan. |
| SAKF-I MUALLÂ | Yüksek gökyüzü. |
| SAKF | Hızla almak. Sür'atle ahzetmek. |
| SAKIA | (C.: Savâkı) Yıldırım. |
| SAKIB | Parlak. * Bir yandan bir yana delip geçen. |
| SAKIT | Düşen, düşük. Kıymetsiz, sukut eden. Ölü olarak düşmüş çocuk. |
| SAKIYE | (C.: Sevâki) Su arkı, su dolabı. |
| SAKIYY | (C.: Eskiye, Sakiyye) İri taneli yağmurlu bulut. * Hurma ağacı. |
| SAKİ | (Saky. dan) Sulayan, içecek su veren, sucu. * Kadeh sunan. İçki sunan.SAKİ' : Kırağı, şebnem, çiğ. |
| SAKİB | (Sâkibe) Dökülen. |
| SAKİF | Nüfuz eden, sözünü dinletip geçiren. |
| SAKİL | (Sıklet. den) Ağır, can sıkan, sıkıcı. Çirkin kaba. |
| SAKİL | Ağır, can sıkıcı. Çirkin. * Gr: Ağır ve kalın okunur harf veya hece. |
| SAKİL | Cilâ yapan, parlatan. |
| SAKİM | Hasta, keyifsiz, sağlam olmayan. * Yanlış. |
| SAKİN | Hareketsiz, kendi hâlinde. Bir yerde oturan. Kararlı. * Gr: Harekesi olmayıp cezimli (sakin okunan) harf. |
| SAKİNAN | (Sâkin. C.) Bir yerde oturanlar. Sâkinler. |
| SAKİNÂNE | f. Sâkin olana yakışır şekilde. Sessizce. |
| SAKİT(E) | Susan, ses çıkarmayan. |
| SAKİTÂNE | f. Ses çıkarmayarak, sessizce. |
| SAKK | Kin tutmak. |
| SAKK | (C.: Sukuk-Sıkâk-Esak) Kitap. * Kapı yapmak. * Vurmak, darbetmek. |
| SAKKA | Çok su dağıtan, çok sulayan, sucu. |
| SAKKA' | Kulağı çok küçük olan koyun. |
| SAKL | Törpü ile eğeleme. Cilâlama. |
| SAKME | şiddetle ve kakarak vurmak. |
| SAKN | Timsah derisi gibi katı ve sert olan deri. |
| SAKO | Üst tarafa giyilen elbise. (Ceket, aba, palto gibi) |
| SAKRE | Güneşin çok olan tesiri. * Çakır kuşunun dişisi. |
| SAKSAKA | Sığırcık kuşunun ötmesi. * Çok söylemek, çok konuşmak. * Serçenin terslemesi. |
| SAKTA | (C.: Sakatât) Sözdeki bozukluk veya yanlışlık. |
| SAKTA (SIKAT) | Kapmak. * Düşmek. |
| SAKUR | Sivri burunlu büyük balta. Külünk. |
| SAKUR | Deyyus. |
| SAKY | Sulamak. Su içirmek. * Bedende su toplamak. |
| SAKY-I MÂ | Su dağıtma. |
| SAL | f. Sene, yıl. |
| SAL-İ HAL | İçinde bulunulan yıl. |
| SA'L | Başı küçük olan kimse. * Başı küçük deve kuşu. * Tüyü gitmiş eşek. |
| SAL' | Baş tepesinin saçsız oluşu, kellik. |
| SALÂ | Namaza davet için çağırmak. Minarede okunan salavat, dua. (Kelimenin aslı "Essalât" veya "Salât" dır.) |
| SAL'A | Belâ, âfet. * Ağaç olmayan kumlu yer.SALA' : Kuyruğun sağı veya solu. |
| SALA' | Kellik. Baş tepesinin saçı dökülüp açık olması. |
| SA'LA | Küçük başlı kadın.SA'LA : Zâid dişli kadın. (Müz: Es'al) |
| SALAA | Tepenin saçı dökülüp açık kalan yeri. |
| SALABET | Metanet, katılık, sulbiyet. * Peklik, dayanma. Sağlamlık. * Mukaddesatı korumak hususunda cesaret, metanet ve sebat gibi sıfatlarla muttasıf olmak. (Bunun zıddı: Lâübalilik) (Bak: Dimağ) |
| SALABET-İ DİNİYE | Dinini ve dinin emirlerini korumak ve tatbik etmekteki ciddiyet ve sağlamlık. |
| SALAET | (C.: Salâât) Ezme işindeki kullanılan yassı düz taş. |
| SALAH | Bir şeyin en iyi hâli. Rahatlık, sulh, iyileşme, düzelme, iyilik. Dine olan bağlılık. Her hayra câmi faziletlerin toplanmasında hâsıl olan yüksek bir sıfat. (Mukabili fesad ve fücurdur) |
| SALAH-İ HAL | Durumun düzelmesi. |
| SALAH-ÜD DİN | Salâhattin şeklinde yaygın olan bu kelime, "dine bağlı" mânasına gelir. |
| SALAHADDİN-İ EYYUBÎ | (Doğumu: Hi: 532, Mi: 1137) Ehl-i Salib zihniyetinin İslâm dünyasına açtığı Haçlı seferlerini maddeten durduran şarkın en kahraman kumandanlarından ve sultanlarından olan bu zât hakkında bir Avrupalı tarihçi: "İslâmın en saf kahramanı" diye bahseder.Düşmanın çokluğundan bahsederek geri dönmek isteyen kumandanlarına şöyle hitab etmiş ve az bir kuvvetle Haçlı kuvvetlerini perişan etmiştir.- Madem ölümden korkuyoruz, niçin evlerimizde oturup da çocuklarımızla keyfimize bakmadık, askerliğe girdik... Bizim borcumuz, düşmanın azlığını çokluğunu kıyaslamak değil, ona karşı durmaktır...Sultan Salahaddin, Eyyübiye Devletinin başında 24 sene kaldı. Avrupa'nın Haçlı ordularını iman ve şecaatla çok defa perişan hale getirdi. Onlara mağlub olmadı. Namazını vaktinde ve cemaatla kılardı. Kerim, sabur, halim ve mütevazi idi. 57 yaşında Şam'da vefat etti. (R. Aleyh) |
| SALÂ-HAN | f. Minarede cuma veya cenaze namazına davet için salâvat okuyan kimse. * Meydan okuyan kişi. |
| SALAHAT | Sâlihlik, günahsız ve temiz oluş, dindarlıkta çok ileri olmak hâli. |
| SALAHATTİN | (Bak: Salah-üd din) |
| SALAHDEM | Katı, şiddetli, şedid. |
| SALAHDİ | Kavi, sağlam, dayanıklı ve muhkem. |
| SALAHİYET | Bir işe karışmağa veya o işi yapmağa hakkı olmak, vazifeli olmak, bir iş için emir almış olmak. * Bir dâvaya bakabilmek. |
| SALAHİYETDAR | f. Vazifeli, salahiyet sâhibi. |
| SÂLÂR | f. Kafile veya kabile reisi. Baş. Başkan. Reis. En büyük âmir. Başkumandan. |
| SÂLÂR-I BEYT-ÜL HARAM | Beyt-ül Haram'ın reisi ve başkumandanı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm. |
| SÂLÂR-I RUSÜL | Resüller kafilesinin reisi, kumandanı. Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm. |
| SALAT | Namaz. Belirli vakitlerde Kur'an'da emredildiği tarzda ve Hz. Peygamber'in tarifi vechi ile yapılan ibadet. * Tebrik, tezkiye. * Dua. Peygamberimize (A.S.M.) yapılan dua. * İstiğfar. * Rahmet. (Bak: Namaz)(Namaz, dinin direği ve kıvamı olduğu gibi, bütün hasenata fihrist ve örnektir. Kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet ve ulvi bir münasebet ve nezih bir hizmettir. İ.İ.) |
| SALÂT-I FECR | Sabah namazı. |
| SALÂT-I HAMSE | Beş vakit namaz. |
| SALÂT-I HAVF | Muharebeden evvel kılınan iki rekât namaz. |
| SALÂT-I İSTİHÂRE | İstihareden evvel kılınan iki rekât namaz. |
| SALÂT-I İSTİSKA | Yağmur duasına çıkıldığı zaman kılınan namaz. |
| SALÂT-I SEFER | Yola çıkıldığı zaman kılınan iki rekât namaz. |
| SALÂT-I VUSTA | (Bak: Vusta) |
| SALÂT-ÜL ASR | İkindi namazı. |
| SALÂT-ÜL FECR | Sabah namazı. |
| SALÂT-ÜL ÎD | Bayram namazı. |
| SALÂT-ÜL İŞÂ | Yatsı namazı. |
| SALÂT-ÜL MAĞRİB | Akşam namazı. |
| SALÂT-ÜL VİTR | Vitir namazı. |
| SALÂT-ÜZ ZUHR | Öğle namazı. |
| SALATÎN | (Sultan. C.) Sultanlar. |
| SALAVAT | (Salât. C.) Namazlar. * Bütün dualar. İhtiyaçtan gelen ricalar. * Nimetten çıkan şükürler. İbadetler. * Hazret-i Muhammed'e (A.S.M.) memnuniyet ve bağlılık için yapılan dualar. * Nasârâ kilisesi. |
| SALAVATULLAH | Allah'ın rahmet ve inayeti, kusur ve günahları aff u mağfiret etmesi. |
| SALAYE | (C.: Salâyât) Bir şey ezmede kullanılan yassı düz taş. |
| SALAYIK | Yufka yapmak. |
| SALB | Asmak. Darağacına çekmek. Çarmıha germek. * Kemikten yağ çıkarmak. |
| SALBEN | Asarak, asmakla öldürmek suretiyle. |
| SALBETMEK | Asarak öldürmek. |
| SALD | Kaypak taş. * Taş gibi çok dayanıklı şey. * Dağa çıkmak. * Şiddetle ellerini yere vurmak. |
| SALDAH | Sağlam ve katı nesne. |
| SAL-DİDE | f. Yaşlı, ihtiyar. * Tecrübeli, gün görmüş. |
| SALE | f. Yıllık, senelik. |
| SA'LE | Eğri hurma ağacı. * Küçük başlı dişi devekuşu. |
| SALE | Âfet, belâ, musibet, dâhiye. |
| SA'LEB(E) | (C.: Seâlib) Tilki. * Süngü demirinin ağaç geçirecek yeri. |
| SALEF (SALF) | Kibirlilik. Tekebbürlük hali. * Kin tutmak, buğz etmek. * Zevci indinde zevcenin kadri olmamak. * Misafir için olan yemeğin yetmemesi. |
| SALEHBA | Dayanıklı ve kuvvetli deve. (Müe: Salehebât) |
| SALENBAC | Uzun ince balık. |
| SALFA' | Sağlam ve sert yer. |
| SALHA | (Sâl. C.) f. Yıllar. Seneler. |
| SALHHANE | f. (Bak: Selhhane) |
| SALHURDE | f. Çok yaşlı, pek ihtiyar. |
| SALİB | Titreten. * Hareketli. |
| SALİB | (C.: Sulub-Salbân) Haç. * Şiddetli, şedit. * Heybetli. |
| SALİB(E) | Bir şeyin vücudunu veya vukuunu inkâr eden. * Kapıp götüren, zorla alan. * Alan. * Bir şeyin vücudunun olmadığını veya meydana gelmediğini söyleyip isbat eden. |
| SALİBE-İ KÜLLİYE | Man: Bir şeyin nefyine delâlet eden kaziye. Bir şeyin bütün bütün olmadığını veya mevcudattan hiç birisine hâkim ve müessir olmadığını iddia ve isbat eden hüküm.(Halk-ı eşya hakkında "mucibe-i külliye" sâdık olmadığı takdirde "salibe-i külliye" sâdık olur. Yâni ya bütün eşyanın Hâlikı Allah'tır veya Allah hiçbir şeyin Hâlikı değildir. Çünkü: Eşyanın arasında muntazam tesanüd ile halk ve yaratmak, tecezziyi kabul etmez bir küldür. Baziyet yoktur. Ya "mucibe-i külliye" olacaktır veya "salibe-i külliye" olacaktır. Başka ihtimal yok. Her şeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhi hükmünde bir kıymet yok. Binaenaleyh, ednâ bir şeyde Hâlıkiyet eseri göründüğü zaman, bütün eşyada tahakkuk eder. Ve keza Hâlık ya birdir veya gayr-ı mütenahîdir, evsat yoktur. Zira sani' vâhid-i hakiki olmazsa, kesir-i hakiki olacaktır. Kesir-i hakiki ise gayr-i mütenahîdir. Maahaza nuru neşredenin nursuz, icad edenin vücudsuz, icab ettirenin vücubsuz olması muhaldir.Ve keza ilim sıfatını ihsan edenin ilimsiz, şuuru ihsân edenin şuursuz, ihtiyarı verenin ihtiyarsız, iradeyi verenin iradesiz, kâmil şeylerin sani'i gayr-ı kâmil olduğunu telâkki etmek muhaldir.Ve keza, aynı tersim, basarı tasvir ve nazarı tenvir edenin basarsız olduğunu düşünmek, ancak basar ve basiretten mahrum olan adamın işidir. Maahaza, masnu'daki kemalât tamamen Sâni'deki kemalden akan bir feyizdir. Fakat kuşlardan yalnız sineği gören, tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğü zaman "bu kuş değildir" der. Çünkü, sinekteki şeyler onda yoktur. M.N.) |
| SALİBE | Ayakları yarık olan kadın. |
| SALİBİYYUN | Hristiyanlar. |
| SALİD | Pak, temiz. |
| SALİF(E) | Evvelce geçen, geçmiş. Mukaddem. |
| SALİF-ÜL ARZ | Dünyanın ve arzın evveli veya geçmiş zamanı. * Evvelce arz olunan. |
| SALİF-ÜL BEYAN | Bildirilmiş, beyanı geçmiş. |
| SALİF-ÜZ ZİKR | Bildirilen, zikri geçen, mezkûr. Yukarıda ismi geçen. Yukarıda, daha evvel söylenen. |
| SALİF | Boynun genişliği, kalınlığı. |
| SALİG | (C.: Sulag) Altı yaşındaki sığır. |
| SALİH | Kara yılan. |
| SALİH (A.S.) | Büyük peygamberlerden olup Hicaz ile Şam arasında oturmuş olan Semud kavmine gönderilmişti. Semud kavmi Âd kavminden sonra Arap yarımadasında kuvvet ve ma'muriyet bulup küfür ve dalâlete meyl ile putlara ibadet ediyorlardı. Salih (A.S.) kendilerini hak dine davet etmiş ise de, inanmayıp kendisinden mu'cize istemeleri üzerine; Allah, bir kayadan bir dişi deve çıkarmış ve deve derhal yavrulamış; bu hayvanla yavrusuna bakılması Salih Peygamber tarafından kavmine tavsiye olunduğu halde, bunlar deveyi dahi öldürdüklerinden Allah'ın gazabına uğramışlardı. İmana gelen küçük bir kısmın gerisi, mahv ve helâk olmuştu. Hz. Salih (A.S.), bir rivayette Mekke'ye ve bir rivayette de Kudüs'e çekilip orada vefat etmiştir. Enbiya-i Arab'dan olduğu halde Tevrat'ta zikredilmiştir. |
| SALİH(A) | (Salâh. dan) İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan. * Faziletli, ehl-i takva olan. |
| SALİHA | Safi gümüş. * İyi, sâlih kimse. |
| SALİHAT | Dine uygun iyi hareketler. Cenab-ı Hakk'ın ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın beğeneceği işler, iyilikler. * Hayır ve hasenat sâhibi müslüman kadınlar. |
| SALİHÛN | Salih kimseler, günahkâr olmayanlar, salihler. |
| SÂLİK | (Sülûk. dan) Bir yolda giden. Belli bir yol tutup giden. * Bir tarikat yolunda olan. |
| SÂLİKÂN | (Sâlik. C.) Sâlikler. Bir tarikata girmiş veya bir şeyhe bağlanmış kimseler. |
| SÂLİKÛN (SÂLİKÎN) | (Sâlik. C.) Sâlikler. Sülûk edenler. |
| SALİL | Demirden çıkan ses. Demir sesi. |
| SÂLİM(E) | Sağlam. * Sıhhatli. Sağ. Noksansız, eksiksiz. * Her türlü tehlikeden uzak olan. Emin ve korkusuz olan. * Gr: Kelimelerdeki harfler bozulmadan cemi' eki katılarak yapılan çoğul hali. Sâlimûn, sâlihât, sâdıkûn, sâdıkât gibi yapılan cemiler. * İçinde harf-i illet bulunmayan kelime. |
| SÂLİMEN | Sağ, sağlam ve sıhhatta olarak. * Emin olarak, emniyetle. |
| SÂLİMÎN | (Sâlim. C.) Sağ, sağlam ve sıhhatta olanlar. Sâlimler. |
| SÂLİS(E) | Üçüncü. * Sâniyenin altmışta biri. |
| SÂLİSÂT | (Sâlise. C.) Sâliseler. Sâniyenin altmışta biri kadar olan vakitler. |
| SÂLİSEN | Üçüncü olarak. |
| SALİYE | Edb: Yeni yılı tebrik maksadıyla sene başında yazılan tarihli medhiye. |
| SALK | Şiddetli ses. * Vurmak. * Hâmile kadının ağrısı tutup bağırması. |
| SALKAME | Azı dişlerinin birbirine dokunması. |
| SALL | Demirlerin birbirlerine sürtünmelerinden çıkan ses. |
| SALL | (C.: Sellât) Dar su yolu. |
| SALLA | (Salli) Duâ olsun, şânı yücelsin meâlinde söylenir. |
| SALLALLÂHÜ TEÂLÂ ALEYH | "Allah (C.C.) onun şanını yüceltsin; duasını, isteklerini kabul etsin; her isteğini versin" meâlinde Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında söylenilen duadır. |
| SALLE | (C.: Sılât) Kuru yer. * Deri, cild. |
| SALM | Kesmek. |
| SALMA' | Kesmek. |
| SALNAME | f. Yıllık, senelik. |
| SALSAL | Kuru balçık. Kumla karışıp kurumuş olan balçık. * Çok anırgan eşek. |
| SALSALE | Demirlerin birbirine dokunmaktan ses çıkarmaları. |
| SALT | Bileyi taşı. * Kişinin kendi öz kızı. * Erkek ismi. * Geniş alın. * Vurmak mânâsına mastar. |
| SALTANAT | Kudret, kuvvet. * Hâkimiyet, padişahlık. * Tantana, gösteriş, debdebe. * Şatafatlı hayat. Bolluk. Zenginlik. (Bak: Siyaset) |
| SALTANAT-I SENİYYE | Osmanlı İmparatorluğunun bir adı. |
| SALUS | f. İkiyüzlü, riyakâr. |
| SALUSÎ | f. İkiyüzlülük, riyakârlık. |
| SALV | Uyluk. |
| SALVELE | Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'a okunan salavat ve dua. |
| SALY | Pişirmek. * Yakmak. |
| SAM | Ölüm, mevt. * Yer altındaki altın damarı. * Gök kuşağı. * Ateş. * Sersemlik hastalığı. * Hazret-i Nuh'un (A.S.) oğullarından birinin ismi. |
| SA'M | Soymak. |
| SAM'A | Küçük kulaklı kadın. (Müz: Asmâ) * Kuvvetlenip olgunlaşan ot. |
| SAMAHMAH | Uzun ve çok yoğun olan madde. |
| SAMAM | Belâ. * Zahmet, meşakkat. |
| SÂMÂN | f. Servet. Zenginlik. * Rahmet. * Dinçlik. * Düzen, tertip. * Bir kimsenin varı-yoğu, serveti. |
| SÂMÂNSUZ | f. Rahat ve huzuru bozan. |
| SAM'AR | Katı şiddetli, şedid. |
| SAM'ARE | Sağlam ve dayanıklı, sert. |
| SAMD | Kasdetmek. * Yüksek yer. * Galiz, yoğun. |
| SAMECE | (C.: Samec) Kandil. |
| SAMED | Her şeyin kendine muhtaç olup, kendisi hiç kimseye ve hiç bir şeye muhtaç olmayan. (Allah) *Pek yüksek, dâim. * Refi' ve âli ve içi dolu şey. * Kavmin ulusu. |
| SAMEDANÎ | Samed olan Allah (C.C.) ile alâkalı. İlahî. Allah'a mahsus. |
| SAMEDİYET | Allah'ın (C.C.) hiç bir şeye muhtaç olmadığı gibi hazinesinden hiçbir şey eksilmemesi ve kudretine de hiç bir şey ağır gelmemesi. |
| SAMEKMEK | Çok kuvvetli adam. |
| SAMEM | Sağırlık. |
| SAMER | Bozulup fena kokmak. |
| SAMEYAN | Sıçramak. * Kalkmak. * Yürekli, cesaretli, kahraman, bahadır kişi. |
| SAMG | Zamk, ağaç sakızı. |
| SAMGÎ | Zamk gibi, zamk halinde olan. |
| SAMHA | Kolaylık. Asânlık. Sühulet. |
| SAMİ | Yüksek, yüce, refi'. |
| SAMİ | Sertlik, katılık. Kuruluk. |
| SAMİ' | İşiten, duyan, dinleyen. |
| SAMİA | Duyma, işitme duygusu, işitme kuvveti. |
| SAMİD | Yükselen, başını kaldırıp göğsünü kabartan. * Hayrette kalan. * Gafil. |
| SAMİH | Cömert, eli açık sahavet sahibi ve civanmert olan. |
| SAMİÎN | (Samiûn) Dinleyiciler. * Bir nevi icraatta alâkadar olmayıp dinleyici olanlar, devam edenler. |
| SAMİL | Kuru, yâbis. |
| SAMİM | İç, asıl, öz. |
| SAMİM-ÜL KALB | Kalbin içi. |
| SAMİMÂNE | f. Samimi olarak. İçten duyarak, riyasızlıkla. |
| SAMİMÎ | İçten, gönülden, candan. * İçli, dışlı. |
| SAMİMİYET | İçten ve kalbden olan sevgi ve bağlılık.(Niyet-i hâlisenin dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bahusus lillâh için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde; ciddi, samimi tesanüdün çok kerametleri olabilir. Hatta şöyle bir cemaatın şahs-ı manevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir. İnayata mazhar olur. M.) |
| SAMİN(E) | Sekizinci. |
| SAMİN | Semiz, yağlı, besili. |
| SAMİNEN | Sekizinci olarak. Sekizinci derecede. |
| SAMİR | Gece toplantıları. |
| SAMİR | Yemişli, meyvalı ağaç. |
| SAMİRÎ | Hz. Musa Peygamber zamanında Yahudileri şirke sevk eden. Hz. Musa'nın (A.S.) bulunmadığı yerde kavmini yaptığı buzağı heykeline taptırmağa çalışan bir yahudi. |
| SAMİT(E) | Susan, sükût eden. * Ses çıkarmaz, sessiz. * Gr: Sessiz harf. |
| SAMİTE-İ MEYYİTE | Ses çıkarmayan ölü. * Hareketsiz. * Haksızlıklar karşısında gayrete gelmeyen, ölü gibi sükût eden. |
| SAMİTANE | f. Sessizce, ses çıkarmaksızın, sâkitane. |
| SAMİT | Tatsız bayat süt. * Tuzsuz ekmek. |
| SAMKUK | Kaba adam. |
| SAML | Katılık, sertlik. * Dimdik olmak. * Pekişip kaskatı olmak. |
| SAMLAH | Kulak deliği. * Kulak kiri. |
| SAMM(E) | Zehirleyen. Ağulu. * Sam Yeli denen öldürücü rüzgâr. |
| SAMM | Sağır olmak. * Şişenin ağzını tıkamak. * Katı, sağlam ve sert madde. * Vurmak. |
| SAMMA | Sesi çıkmayan, sessiz. * Sağır ve dilsiz. * Katı ve son kaya. * Sağlam ve sert yer. * Belâ. * Zahmet, meşakkat. |
| SAMME | (C.: Sevvâm) Zehirli hayvan. |
| SAMSAM | Keskin olmak. * Keskin kılıç. Seyf-ü sârim. |
| SAMSAME | Cemaat, topluluk. * Bölük. |
| SAMT | Susma, sükût. |
| SAMU | İyi olma, afiyet bulma. |
| SAMUT | (Samt. dan) Az konuşan. * Susmuş. Surat asarak susan. |
| SAMYELİ | Sıcak memleketlerde esen bunaltıcı rüzgâr. |
| SAN | f. "Benzer, andırır" mânâlarına gelerek birleşik kelimeler yapılır. |
| SAN' | Sağlam ve muhkem yer. |
| SAN'A | Yemen diyarında bir şehrin adı. |
| SANABİR | Şiddet. |
| SANADİD | Bahadır ve şeci' olanlar. Kahramanlar. İleri gelenler, reisler, padişahlar. |
| SANADİD-İ KUREYŞ | Kureyş'in ileri gelenleri, seraskerleri, büyükleri. |
| SANADİK | (Sunduk. C.) Sandıklar. |
| SANAİ' | (Sania. C.) Tertibli, uydurma işler. Tuzaklar. * Sanayi. |
| SAN'AT | Ustalık, hüner, mârifet. |
| SAN'AT-ÜT TEDELLİ | İlm-i belagatın bir kaidesi. En âlâdan başlayıp ednaya doğru gitme, yukarıdan aşağıya inme san'atı. (Bak: Tedelli) |
| SAN'ATGER | f. San'atçı. |
| SAN'ATKÂR | f. Usta, san'atçı. |
| SAN'ATKÂRANE | f. San'atlı olarak, özenip meharetle yapılmak suretiyle, sanatkâra yakışır şekilde. |
| SAN'ATNÜMA | San'atkârlığını gösteren, san'at gösteren. |
| SAN'ATPERVERANE | f. San'atkârcasına, san'atkârlığına çok kıymet vererek. |
| SANAVBER | Çam fıstığı kozalağı veya onun şeklinde olan. Çam fıstığı. |
| SANAVBERÎ | Kozalak biçiminde. Koni şeklinde. |
| SAN'AVÎ | (San'aviye) San'atlı oluş. San'ata mensub. Muntazam yapılı. |
| SANAYİ | San'atlar. |
| SANAYİ-İ LAFZİYE | Söz ile, lâfızla yapılan san'at şekilleri. (Cinas, tenasüb ve tezad gibi.) |
| SANAYİ-İ MANEVİYE | Mâna delâletiyle olan san'at. (Teşbih ve istiâre gibi.) |
| SANAYİ-İ NEFİSE | Güzel san'atlar. insanın çok hoşuna giden ve çok üstün san'atkârlıkla yapılmış eserler. |
| SANBUR | Yalnız olan hurma ağacı. * Oğlu, kızı, kavmi ve kabilesi olmayan kişi. |
| SANC | Zil. |
| SANCAK BEYİ | Eyalet teşkilâtıyla timar usulünün cari olduğu zamanlarda beş on kazalık yerin mutasarrıfı ile sipahisinin kumandanına verilen addır. Osmanlıların ilk zamanlarında beylere yahut hükümdar evlâtlarına has olarak verilen mıntıkalara "Sancak" denilir, bu sancaklara tasarruf edenlere de "Sancak Beyi" adı verilirdi. |
| SANCAKDAR | f. Sancak taşıyan. Alemdar. |
| SANCE | (C.: Sanecât) Terazi. * Taş. |
| SAND | Bendetmek, bağlamak. |
| SANDAL | (C.: Sanâdil) Büyük başlı deve. * Güzel kokulu bir ağaç. |
| SANDİD | Bela. * Meşakkat, zahmet. * Şiddetli yağmur ve rüzgâr. |
| SANDUK | (C.: Sanadik) Sandık. |
| SANDUKA | Türbelerde mezarların üzerine tahtadan sandık şeklinde yapılan ve üstüne yeşil çuha örtülen yerin adıdır. Kadın sandukaları düz olduğu halde, erkek sandukalarının baş tarafına bir ağaç konarak üzerine kavuk, taç, sikke gibi sağlığında giydikleri başlık konurdu. Açık mezarlıklarda sandukalar taştan yapılır, baş ve ayak uçlarına taş dikilerek baştakinin üzerine kitabe yazılırdı. (O.T.D.S.) |
| SANDUKÇE | f. Küçük sandık. |
| SANDUKKAR | Veznedar. |
| SA'NEB | Başı küçük olan kimse. Küçük başlı kişi. |
| SANEM | Kâfirlerin, önünde ibadet ettikleri heykel, put. * Mc: Çok güzel olan. * Putperestlerin İlâhı. |
| SANEM-HANE | f. Tapınak, puthane. |
| SANEM-PEREST | f. Puta tapan.(Sanem-perestliği şiddetle Kur'an men'ettiği gibi, sanem-perestliğin bir nevi taklidi olan suret-perestliği de meneder. Medeniyet ise; suretleri kendi mehasininden sayıp Kur'ana muaraza etmek istemiş. Halbuki gölgeli, gölgesiz suretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riya-yı mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki; beşeri zulme ve riyaya ve hevaya, hevesi kamçılayıp teşvik eder. S.) |
| SA'NET | Et yağı. * Yağ. |
| SANEVBER | (Bak: Sanavber) |
| SANEVÎ | İkinci. İkinci derecede. |
| SANİ' | (Sun'. dan) Sanatkârca yapan. Yaratan. San'at eseri olarak meydana getiren. İşleyen, yapan. (Allah) |
| SANİ'-İ HAKİKÎ | Doğrudan doğruya, hiç bir şeye muhtaç olmadan her şeyin aslını, esasını ve teferruatını yapan, yaratan. Allah (C.C.). |
| SÂNİ'-İ HAKÎM | Hikmet sâhibi olan yaratıcı. Allah (C.C.) |
| SANİ' | Görülen iş. |
| SANİ | İkinci. |
| SÂNİ AŞER | Onikinci. |
| SANİA | Uydurma, düzme. Tuzak, hile. * İş, amel, fiil. |
| SANİFE | Bez kenarı. |
| SANİH | Mübarek fiil, iyi iş. |
| SANİHA | Zihne gelen fikir. Mütâlâa. Çok düşünmeden gelen fikir. |
| SANİHA-ÂRÂ | f. Hatıra gelen, akla gelen. |
| SANİHÂT | (Sâniha. C.) Çok düşünmeden akla, fikre gelen şeyler. (Bak: Sünuh) |
| SANİ'İYYET | Ustaca ve tertibli yapıcı oluş. Sâni'lik.(Eğer eşya kendi nefislerine isnad edilirse, herbir zerreye bir uluhiyet lâzımdır. Meselâ, Ayasofya'nın bânisi inkâr edildiği takdirde her bir taşı Mimar Sinan olması lâzım geliyor. Öyle ise kâinatın Sânia olan delâleti, kendi nefsine olan delâletinden daha vâzıh, daha zâhir, daha evlâdır. Öyle ise kâinatın inkârı mümkün olsa bile, Sâniin inkârı mümkün değildir. M.N.) |
| SANİYE | Dakikanın altmışta birisi. Çok kısa bir zaman. |
| SA'NİYE | Takkenin tepesi. |
| SANİYE | (C.: Sevâni) Su taşıyan deve. Su yükledikleri ve su çektirdikleri deve. |
| SANİYEN | İkinci olarak. İkinci derecede. |
| SANSÜR | Fr. Neşr olacak şeylerin (kitap, film veya mektubların) hükümetçe kontrol edilmesi işi. |
| SANTİT | Ulu, kerim kişi. |
| SANTRİFÜJ | yun. Merkezden uzaklaşan kuvvet. Merkezkaç kuvvet. (Bak: Kuvve-i an-il merkeziye) |
| SANVAN | (Sunvân) (C.: Esvane) Kaftan. * Giyecek eşyaların muhafaza edildiği dolap veya sandık. |
| SAR | f. Yer, mekân bildiren, birleşik kelimeler yapılan bir ek'tir. Bir şeyin kesretle bulunduğunu gösterir. Meselâ: Kühsar $ : Çok dağlık yer. |
| SAR | İntikam, öç. |
| SAR' | Düşmek. * Yıkıp yere çalmak. * Edb: Şiirin beytini iki mısra' veya iki kafiyeli yapmak. * Tıb: Bir hastalık ki, teneffüs cihâzını his ve hareketten meneder. |
| SA'R | Katil zehiri. * Kısa boylu adam. * Küçük hıyar. * Yaban soğanının kökü. |
| SA'R | Ateşin alevlenmesi. |
| SARA | f. Hâlis, saf, katıksız. *Hz. İbrahim'in (A.S.) birinci zevcesinin ismi. |
| SAR'A | Tıb : Bir nevi baygınlık hastalığı. |
| SARA | Rengi değişmiş olan su. |
| SARA' | Sararmış hanzal otu. |
| SARAD | Yer bağırsağı. |
| SARAH | Her şeyin hâlis ve safisi. |
| SARAHAT | Sarih olmak, zâhir olmak. Açıklık. * Kaymağı alınmış süt. |
| SARAHATEN | Açık ve sarih olarak. Açıktan açığa. |
| SARAMET | Yiğitlik, mertlik. |
| SA'RAN (SA'REVÂN) | Koyunun memesinin etrafında olan ve memeye benzeyen sivilceler. |
| SARARÎ | (C.: Sarariyyûn) Gemici. |
| SARASIR | (Sarsar. C.) şiddetli ve gürültülü rüzgârlar. |
| SARASIRA | Şam vilâyetinde yetişen bir otun adı. |
| SARAT | Suyun çok durmaktan dolayı renginin ve kokusunun değişmesi. |
| SARAY | (Seray) f. Büyük kimselerin veya padişahların oturduğu yüksek ve büyük bina. Büyük, muntazam ve tantanalı konak, ev. |
| SARB (SAREB) | Sütü birbiri üstüne sağmak. * Bevlini hapsetmek. * Çok ekşimiş süt. * "Zamk-ı talh" denilen ağaç sakızı. |
| SARBAN | f. Deve sürücüsü. Deveci. |
| SARD | Nüfuz etmek, sözü geçer olmak. * Katıksız, saf, hâlis. * Soğuk. |
| SARDAH (SIRDÂH) | Düz yer. * Sahrâ, çöl. |
| SARE | (Sayr : Olmak. dan) Oldu (meâlinde fiil). |
| SARE | Cemaat, topluluk. |
| SARE | (C.: Savâr) Hâcet, ihtiyaç. * Susuzluk. |
| SARF | (C.: Süruf) Harcama, masraf, gider. * Fazl. * Hile. * Men etme. Bir kimseyi yolundan ve işinden ayırıp başka tarafa yöneltme. * Farz. * Gr: Bir lisanı meydana getiren kelimelerin değişmesinden, birbirinden türemesinden bahseden ilim şubesi. Kelime bilgisi. Kelime şekli bilgisi. Morfoloji. Tasrif çeşitlerini, isim ve fiil nevilerini öğreten ilim. * Para bozma. |
| SARF-I MEHÂRET | Maharet sarfetme. |
| SARF-I NAZAR | Bir şeyden vazgeçme, cayma. * Nazar-ı itibare almama. |
| SARF-I ZİHN | Akıl sarfetme, akıl harcama. |
| SARFE | Boncuk. * Nurlu bir yıldız ismi. |
| SARFE MEZHEBİ | Kur'an-ı Kerim'in mu'cize olduğuna dair ikinci mercuh bir mezheb ismi.(İ'caz-ı Kur'an'da iki mezheb var. Mezheb-i ekser ve râcih odur ki, Kur'an'daki letaif-i belâgat ve mezaya-yı meâni, kudret-i beşerin fevkindedir.İkinci mercuh mezheb odur ki:Kur'an'ın bir suresine muâraza, kudret-i beşer dâhilindedir. Fakat Cenab-ı Hak, mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) olarak men etmiş. Nasıl ki bir adam ayağa kalkabilir, fakat eser-i mu'cize olarak bir Nebi dese ki: "Sen kalkamıyacaksın." O da kalkamazsa, mu'cize olur. Şu mezheb-i mercuha, Sarfe Mezhebi denilir. Yâni Cenab-ı Hak cin ve insi men'etmiş ki; Kur'an'ın bir suresine mukabele edemesinler. Eğer men'etmeseydi, cin ve ins bir suresine mukabele ederdi. İşte bu mezhebe göre "Bir kelimesine de muâraza edilmez" diyen ulemânın sözleri hakikattır. Çünkü mâdem Cenab-ı Hak i'caz için onları men'etmiş, muârazaya ağızlarını açamazlar. Ağızlarını açsalar da, izn-i İlâhî olmazsa, kelimeyi çıkaramazlar. M.) |
| SARFÎ | (Sarfiye) Masrafa, sarfa ait, gidere dair. * Gr: Sarf kaidesine dair, gramere ait, dilbilgisiyle ilgili. |
| SARFİYYAT | Masraflar, giderler. |
| SARF U NAHİV | Dilbilgisi. Gramer. |
| SARH | (C.: Suruh) Büyük köşk, yüksek yapı. |
| SARHA | Çağırmak, bağırmak, feryad etmek. |
| SÂRIK | (Sârıka) Çalan, hırsızlık yapan. Hırsız. |
| SÂRIKANE | f. Hırsız gibi, hırsızcasına. |
| SARİ | (Sâriye) Sirayet eden, bulaşıcı, geçici olan. Genişleyip başkasına da geçmeğe, yayılmağa müstaid olan. |
| SARİ | f. Süren, sürücü. |
| SARİ' | Düşmüş. Yere düşmüş sar'alı kimse. |
| SAR'Î | Sar'a hastalığı ile ilgili. |
| SARÎ | (C.: Surrâ) Gemici. |
| SARİB | Yol, tarik. |
| SARİF | (Sarf. dan) Değiştiren. * Harcayan, sarf eden. |
| SARİF | Kapı gıcırtısı. * Diş gıcırtısı. * Makara sesi. |
| SARİFE | (C.: Savârif) Değişiklik. Değişme. |
| SARİH | Kurtaran, maded veren. İmdad eden. * Çağırılan, kendisinden meded beklenen. * Meded isteyen. |
| SARİH | Açık, belirli âşikâr. Sâf ve hâlis olan. |
| SARİHAN | Açık ve belirli olarak. Açıkça. Meydanda ve âşikâr olarak. |
| SARİK | (Bak: Sârık) |
| SARİM | Kesen, kesici. * Şecaatlı. |
| SARİM | Kesilmiş. * Biçilmiş ekin, döğülmemiş harman. |
| SARİME | Ekini biçilmiş yer. |
| SARİR | (Kapı, kalem vs. de) Cızırtı, gıcırtı. |
| SARİR-İ HÂME | Kalem cızırtısı. |
| SARİYE | (C.: Sevari) Direk. * Gece yağmur yağdıran bulut. |