| Ana Sayfa |
www.OsmanliMedeniyeti.com |
www.infoTurkish.com |
Osmanlıca Türkçe Lügat
A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z
| TA | Kur'anın alfabesinde üçüncü harfin adıdır. Ebcedî değeri 400'dür. |
| TA | f. Kat. Kıvrım. Büklüm. Misil, mânend. Nihayet. Gayet. Kadar, beri, dek. (mânalarına gelir) Meselâ : |
| TÂ BEKEY | Ne vakte kadar. |
| TÂ BE KIYAMET | Kıyamete kadar. |
| TÂ HAŞRE DEK | Haşre kadar. |
| TA' (TAE) | Alçak, iniş yer. * Başı aşağı etmek. |
| TAA | Muti olmak. İtaat etmek. |
| TAAB | Yorgunluk. Sıkıntı. Zahmet. Bezginlik. Eziyet. |
| TAAB-I DİMAĞÎ | Zihnî yorgunluk. Dimağın yorgunluğu. |
| TAAB-ÂVER | f. Yorgunluk veren. |
| TAABBÜD | İbadet etmek. Kulluk etmek.(Ey insan! Kur'ânın desâtirindendir ki, Cenab-ı Hakk'ın mâsivâsından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiç bir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlukat, ma'budiyetten uzaklık noktasında müsâvi oldukları gibi, mahlukiyet nisbetinde de birdirler. L.) |
| TAABBÜDÎ | İbadete ait olup emrolunduğu için yapılan. Sebeb ve illeti sadece emir olan, aklın muhakemesine bağlı olmayan. İbâdete âit ve müteallik.(Mesâil-i şeriattan bir kısmına "Taabbüdî" denilir; aklın muhakemesine bağlı değildir; emrolduğu için yapılır. İlleti, emirdir.Bir kısmına "Mâkul-ül mâna" tâbir edilir. Yâni: Bir hikmet ve bir maslahatı var ki, o hükmün teşriine müreccih olmuş; fakat sebep ve illet değil. Çünkü: Hakiki illet, emir ve nehy-i İlâhidir.Şeairin taabbüdî kısmı; hikmet ve maslahat onu tağyir edemez, taabbüdîlik ciheti tereccuh ediyor, ona ilişilmez. Yüzbin maslahat gelse, onu tağyir edemez. Öyle de: "Şeairin faidesi, yalnız mâlum mesâlihtir." denilmez ve öyle bilmek hatâdır. Belki o maslahatlar ise, çok hikmetlerinden bir faidesi olabilir. Meselâ biri dese: "Ezanın hikmeti, müslümanları namaza çağırmaktır; şu halde bir tüfenk atmak kâfidir. "Halbuki o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezaniye içinde o bir maslahattır. Tüfenk sesi, o maslahatı verse; acaba nev'-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi namına hilkat-ı kâinatın netice-i uzması ve nevi beşerin netice-i hilkatı olan ilân-ı Tevhid ve Rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?Elhasıl: Cehennem lüzumsuz değil; çok işler var ki, bütün kuvvetiyle "Yaşasın Cehennem!" der. Cennet dahi ucuz değildir; mühim fiat ister. M.) |
| TAABBÜS | (C.: Taabbüsât) Yüz ekşitme, somurtma, surat asma. |
| TAABBÜS | Sayıklama. * Havadaki bir şeyi tutmağa çalışır gibi ellerini sallıyarak hareket ettirme. |
| TAACCÜB | şaşma, hayret etme. Tahayyür."Resul-ü Ekrem'den (A.S.M.) rivayet olunuyor ki: "Taaccüb bütün taaccüb ona ki: Cenab-ı Hakk'ın halkını görüp dururken Allah'da şek eder. Şuna taaccüb olunur ki: Neş'et-i ulâyı tanır da neş'et-i uhrâyı inkâr eder. Şuna da taaccüb olunur ki: Her gün her gece ölüp dirilip dururken ba's-ü nüşuru inkâr eder. şuna da taaccüb olunur ki: Cennet'e ve naim-i Cennet'e iman eder de yine dâr-ül gurur için çalışır. Şuna da taaccüb olunur ki: Evvelinin bulaşık bir nutfe, âhirinin mülevves bir ciyfe olduğunu bilir de yine tekebbür ve tefâhur eder." (E.T.) |
| TAACCÜC | Şamata, gürültü, patırtı. |
| TAACCÜL | Acelecilik. Acele etmek. |
| TAACCÜLAT | (Taaccül. C.) Acele etmeler. Acelecilikler. |
| TAACCÜN | (Acn. dan) Hamurlaşma, hamur hâline gelme, mâcun gibi olma. |
| TAACİB | Acayib şeyler. Tuhaf şeyler. |
| TAAC'UC | Çeşitli seslerin birbirine karışması. |
| TAADDİ | Saldırma. * Düşmanlık. * Ezme. * Şeriattan ayrılma. Tecavüz etme. Zulmetme. Örf âdet ve mukavelenin hilâfına hareket etme. * Gr: Fiilin geçer halde olması, müteaddi olması. |
| TAADDÜD | Çoğalma. Birden fazla olma. Tekessür etme. |
| TAADDÜD-Ü EZVAC | (Bak: Taaddüd-ü zevcat) |
| TAADDÜD-Ü ZEVCAT | Bir kaç kadınla evlilik hali. (Bak: Aile)(Medeniyet, taaddüd-ü ezvacı kabul etmiyor. Kur'anın o hükmünü, kendine muhalif-i hikmet ve maslahat-ı beşeriyeye münâfi telâkki eder. Evet, eğer izdivacdaki hikmet, yalnız kaza-yı şehvet olsa, taaddüt bilâkis olmalı. Halbuki, hatta bütün hayvânatın şehâdetiyle ve izdivac eden nebâtatın tasdikıyle sabittir ki; izdivacın hikmeti ve gayesi, tenasüldür. Kaza-yı şehvet lezzeti ise, o vazifeyi gördürmek için rahmet tarafından verilen bir ücret-i cüz'iyyedir. Madem, hikmeten, hakikaten, izdivaç, nesil içindir, nev'in bekası içindir. Elbette, bir senede yalnız bir defa tevellüde kabil ve ayın yarısında kabil-i telâkkuh olan ve elli senede ye'se düşen bir kadın, ekseri vakitte tâ yüz seneye kadar kabil-i telkih bir erkeğe kâfi gelmediğinden, medeniyet pekçok fâhişehâneleri kabul etmeye mecburdur. S.) (İslâmiyet'in ahkâmı iki kısımdır:Birisi: Şeriat ona müessistir, bu ise hüsn-ü hakiki ve hayr-ı mahzdır.İkincisi: Şeriat muaddildir. Yâni; gayet vahşi ve gaddar bir suretten çıkarıp, ehven-i şer ve muaddel ve tabiat-ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn-ü hakikiye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir surete ifrağ etmiştir. Çünki, birden tabiat-ı beşerde umumen hüküm-ferma olan bir emri birden ref'etme, bir tabiat-ı beşeri birden kalbetmek iktiza eder. Binaenaleyh, Şeriat, vâzı-ı esâret değildir. Belki en vahşi suretten, böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek surete indirmiştir, tâdil etmiştir. Hem de dörde kadar taaddüd-ü zevcat tabiata, akla, hikmete muvâfık olmakla beraber, şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekiz dokuzdan dörde indirmiştir. Bahusus taaddüdde öyle şerâit koymuştur ki; ona mürâat etmekle hiç bir mazarrata müeddi olmaz. Bazı noktada şer olsa da ehven-i şerdir. Ehven-i şer ise bir adâlet-i izâfiyedir... Münâzarat) |
| TAADİ | Düşmanlık etmek. |
| TAADÜL | Beraberlik, eşitlik. |
| TAAFFÜF | İffetli olma. İffetli görünme. * Tekellüfle salihlik yapma. Ahlâk dışı şeylerden kaçınma. * İstemekten uzak durma. |
| TAAFFÜN | (Ufunet. den) Çürüyüp kokuşma. Leş kokusu. Fena ve pis kokular. |
| TAAFFÜN-İ NEFES | Nefesin kokması. |
| TAAFFÜNAT | (Taaffün. C.) Fena ve pis kokular. |
| TAAHHÜD | (Ahd. den) Bir işin veya bir şeyin yapılması için söz verme, üzerine almak. İltizam etme. Resmi söz verme. Yüklenme. * Postaya verilen bir şeyin, yerine varmasını sağlama. |
| TAAHHÜDÂT | (Taahhüd. C.) Üzerine alınan işler. Taahhüdler. |
| TAAHHÜDNÂME | f. Söz verdiğine ve taahhüd ettiğine dair yazılan vesika. |
| TAAKKUD | (Ukde. den) Bağlanma. Düğümlenme. Anlaşılmaz hâle gelme. |
| TAAKKUL | Hatırlama. Zihin yararak anlama. Akıl erdirme. Hatıra getirme. (Bak: Dimağ) |
| TAALA | (Bak: Teâlâ) |
| TAALLUK | Bağlılık. Münasebet. Alâkalı oluş. Ait olma. * Dünya alâkası. * Sevme. |
| TAALLUKAT | Bir kimsenin yakınları, akrabaları. Alâkalılar. |
| TAALLÜL | (İllet. den) Vesile ve bahane arama. Bir işten kaçınma. * Mâzeret. |
| TAALLÜLÂT | (Taallül. C.) Ağır davranma. |
| TAALLÜM | (İlim. den) İlim edinme. Öğrenme. Ders okuyarak öğrenme. |
| TAALLÜN | Aleni, âşikâr, meydanda olma. Herkesin gözü önünde gibi bilinme. |
| TAAM | Yemek. Yenilen şey. |
| TAAMİYE | Yemeklik. Yemek parası. |
| TAAMMİ | Kör olma. Görmez hale gelme. |
| TAAMMUK | (Umk. dan) Derinleşme. Mes'elenin iç yüzüne vakıf olma. |
| TAAMMUKAT | (Taammuk. C.) Derinleşmeler. |
| TAAMMÜD | (Amd. den) Bilerek ve isteyerek suç işlemek. Kasıt ve niyet etme, bilerek ve isteyerek bir iş yapma. |
| TAAMMÜDÂT | (Taammüd. C.) İsteyerek ve bilerek yapılan işler. |
| TAAMMÜDEN | Evvelden hazırlanarak. Kastederek. Bile bile. |
| TAAMMÜDÎ | (Teammüdiyye) Kasıt ve niyet ile olan, taammüdle alâkalı. |
| TAAMMÜL | Amel etme. Çalışma. Vazife yapma. |
| TAAMMÜM | Umumileşme. Umumi olma. * (İmame. den) Sarık sarma. * (Amm. den) Amca olma. Birisini "amca" diye çağırma. |
| TA'AN(E) | (Ta'n. dan) Çok zemmedip yeren. Çekiştiren. |
| TAANNÜD | (İnad. dan) İnad etme. Ayak direme. |
| TAANNÜDÂT | (Taannüd. C.) İnad etmeler, ayak diremeler. |
| TAANNÜF | Azarlama. Darılma. |
| TAANNÜT | Herkesin yanlışını arama. |
| TAARR | Ari olmak, temiz ve pâk olmak, beri olmak. Döşeğinde dönüp ızdırap çekmek. |
| TAARRUK | (Arak. dan) Terleme. * Kemikten et kazımak. * Ağaç kabuğunu soymak. |
| TAARRÜB | Araplaşma. Arap kılığına girme. |
| TAARRUS | (C.: Taarrusât) Kocanın, karısına karşı sevgisini göstermesi. |
| TAARRUZ | Bir şey veya bir kimse üzerine şiddetle saldırma. Çatma. Düşmana hücum etme. Sataşma. İlişme. |
| TAARRÜF | Karşılıklı anlaşma, tanışma. * Bir şeyi herkesin bilmesi. * Kendini hünerleriyle tanıttırma. |
| TAARRÜM | Kemikten et soymak. |
| TAARÜC | Aksaklanmak. |
| TAARÜF | Birbirini bilmek, tanımak. |
| TAARÜZ | Muaraza edişmek, çekişmek. |
| TAASSUB | (Asab. dan) Bir şeye veya bir kimseye taraflı olma. * Din bakımından fazla salâbetli olma. * Kendi dinini çok üstün görmek. * Haksız yere husumet etmek. * Bir düşünüşe, bir inanışa körü körüne bağlanıp ondan başkasını düşünmemek hâli. (Bak: Dimağ)(... Evet İslâmiyetin şe'ni metanet, sebat, iltizam-ı hak olan salâbet-i diniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhakemeden neş'et eden taassub değildir. Bence taassubun en dehşetlisi bazı Avrupa mukallidlerinde ve dinsizlerinde bulunur ki; sathi şüphelerinde muannidâne ısrar gösteriyorlar. Bürhan ile temessük eden ulemânın şanı değildir... Münâzarat) |
| TAASSUBKÂR | f. Taassub gösteren. Mutaassıb. |
| TAASSÜF | Sapmak, doğru yoldan çıkmak. |
| TAASSÜFÂT | (Taassüf. C.) Yolsuzluklar, haksızlıklar. |
| TAASSÜR | (Usur. dan) Güçleşme. Güç olma. |
| TAASÜR | Güç yapmak, zor yapmak. |
| TAAŞŞUK | Âşık olmak. Çok fazla derecede sevgi beslemek. |
| TAAT | İbadet etmek. Allah'ın (C.C.) emirlerini yerine getirmek. İtaat etmek. |
| TAATGÂH | f. İbadet yeri. İbadetgâh. |
| TAATTUF | (Atıf. dan) Acıma, şefkat gösterme. * Verme. * Esirgeme. |
| TAATTUFÂT | (Taattuf. C.) İhsanlar, lütuflar, bağışlar. |
| TAATTUL | (Atalet. den) İşsiz kalma. İşlemez ve boşta olma. |
| TAATTUR | (Itr. dan) Güzel kokular sürünme. |
| TAAVVUK | (Avk. dan) Oyalanmak. Gecikmek. |
| TAAVVUZ | (İvaz. dan) Bedel almak. Bir şeye karşılık almak. * Bir şey karşılığı olarak alınmak. |
| TAAVVUZ-I TAMS | Kadınların âdet görmesi. |
| TAAVVÜC | (C.: Taavvücât) Eğrilme, eğri olma. |
| TAAVVÜD | (Âdet. den) Âdet edinmek. * Geri dönmek. |
| TAAVVÜZ | Allah'a (C.C.) sığınırak "Euzubillâh" demek, yani Allah'a sığındığını ifade etmek. |
| TAAYYÜN | Meydana çıkmak, âşikâr olmak, belli başlı ve itibarlı görünen insanlardan olmak. |
| TAAYYÜNAT | Meydana çıkmalar. Belli olmalar. Belli başlı adam sırasına geçmeler. |
| TAAYYÜŞ | (Ayş. dan) Yaşamak. Geçinmek. Yaşama tarzı. Beslenmek. |
| TAAZİ (TAAZZİ) | Musibet vaktinde" İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciun" demek. |
| TAAZUM | Gözünde büyümek. Büyük görünmek. |
| TAAZZİ | Uzuv peydâ etme. Şekillenme. |
| TAAZZUM | (Azm. dan) Kibirlenmek. Büyüklük taslamak. * Kemikleşmek. |
| TAAZZUMÂT | (Taazzum. C.) Kibirlenmeler. * Kemikleşmeler. |
| TAAZZÜB | Evlenmeyip bekâr kalmak. |
| TAAZZÜR | Özür bildirmek. * Güçleşmek Güç olmak. |
| TAAZZÜR | Tâzim etmek. Hürmet etmek. |
| TAAZZÜZ | Aziz saymak. Tenezzül etmeme. * Çekinme. |
| TAB | f. Parıltı. Parlayıcı. * Güç. Kuvvet. Takat. * Hararet. |
| TAB' | Tabiat. Karakter. * Damga basmak. Mühür basmak. Kitab basmak. Mühür. |
| TAB | f. "Parıldayan, parlayan, parlatan, aydınlatan" anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Âlem-tab $ : Dünyayı aydınlatan, âlemi ışıklandıran. |
| TA'B | Latife etmek, şaka yapmak. |
| TAB'A | Bir kere basılma. |
| TAB'A-İ ÛLÂ | Birinci baskı. |
| TABA' | Bulaşmak. * Kir. * Demirin paslanması. |
| TABABET | Hekimlik. Doktorluk. |
| TABAH | Kuvvet. |
| TABAHAT | Aşçılık. Yemek pişirme san'atı. |
| TABAHECE | Etli ve yumurtalı kalye. (Bazı yerde kaygana diye söylenir.) |
| TABAK | (C.: Etbâk) Örtü. * Hâl. * Cemaat, topluluk. * Kabile. |
| TABAK | (Bak: Debbag) |
| TABAKA | Kat. Katmer. * Sınıf, topluluk. * Sigara paketi. * Bir veya iki yapraklı kâğıt. |
| TABAKA-İ HAYAT | Hayat tabakası. Kabirdeki hayat, dünya hayatı gibi. (Bak: Meratib-i hayat) |
| TABAKA-İ MESTURİYET | Gizlilik tabakası. Örtülü oluş. |
| TABAKA-İ SEVÂBİT | Sabit bilinen yıldızlar tabakası. |
| TABAKA' | Kelâmdan âciz kimse, konuşamayan kişi. * Cimaı yerince yapamayan kimse. |
| TABAKAT | Tabakalar. Katlar. Gruplar. Dereceler. |
| TABAK-ÇE | f. Küçük tabak. |
| TABAKHANE | Ham derilerin işlendiği yer. (Aslı: Debbağhane) (Bak: Debbağ) |
| TAB'AN | Yaratılıştan. Doğuştan. Huy ve tabiat itibariyle. |
| TABAN | f. Işıklı. Parlak. * Parlayan güneş. |
| TABANÇE | f. El ayası, avuç içi. |
| TABANKEŞ | f. Yaya yürüyen piyade. |
| TABASBUS | Yaltaklanmak. Kendini küçülterek riyakârlıkla kendini beğendirmeğe çalışmak. |
| TABASBUSÂT | (Tabasbus. C.) Tabasbuslar, alçakça yalvarmalar, yaltaklanmalar. |
| TABASSUR | (Basar. dan) Dikkatle bakıp, esasını kavrama. Dikkatle gözetiş. |
| TABAŞİR | "Hind hıyarı" denilen bir deva. |
| TABAVER | (Tâb-âver) f. Güçlü, kuvvetli. Dayanıklı. Dayanan. |
| TABAYİ' | Mizaçlar, tabiatlar, huylar. Yaratılışlar. |
| TABAYİ'-İ ESASİYE | Temel ve esas olan tabiatlar, karakterler, yaradılışlar. * Toprak, su, hava gibi veya oksijen, hidrojen karbon, azot gibi unsurların hususiyetleri. |
| TABAYİ'-İ ZİRUH | Ruhlu mahlukatın yaratılışları. |
| TABB | Âdet. * Maharet. Ustalık. * Âlim. |
| TABBAĞ | Kılıç yapan kimse. |
| TABBAH | (C.: Tabbahîn) (Tabh. dan) Aşçı. |
| TABBAHÎN | (Tabbah. C.) Aşçılar. |
| TABBAL | Davulcu. |
| TABDADE | f. Parlatılmış, yandırılmış. |
| TABDAR | f. Işıklı, parlak. Büklümlü, kıvrımlı. |
| TABDARÎ | f. Parlaklık. |
| TABDİH | f. Işık veren. * İplik bükücü. |
| TABE | f. Tava. |
| TABE-İ ZER | Altun tava. * Mc: Güneş. |
| TABE | Hurma. * Hamr. |
| TA-BE | f. "... e kadar" mânasına gelir ve kelimelerin başlarına eklenir. |
| TÂ-BE-KEY | Ne vakte kadar. |
| TÂ-BE-SABAH | Sabaha kadar. |
| TABE | (Tayyib. den) " İyi ve temiz olsun" mânasınadır. |
| TABEL | (Tâbil) (C.: Tevâbil) Yemeklere konulan baharat. |
| TABEN | (Tabâne-Tabâniye) Akıllılık. |
| TABENDE | f. Işık veren, parlayan. |
| TABERÎ | (Ebu Cafer Muhammed bin Cerir İbn-i Yezid) (Hi: 224 - 310) İslâm tarihçisi ve müfessiri olup Taberistan'da doğmuş, 7 yaşında Kur'anı hıfz edip bütün ömrünü ilme vakf etmiştir. Babasının adına izafetle Ceririye adlı bir fıkıh mektebi kurmuştur. İbn-i Cerir-et Taberî adı meşhurdur. Kur'an-ı Kerimin bütün kat'i sarih mânâlarını müteselsilen, an'aneli senetle menba-ı Risalete îsal ederek tefsirini yazmıştır. |
| TABERZED | Bir cins şeker. |
| TABESEHER | Sabaha kadar. |
| TABH | Pişirme. Pişirilme. * İlâç kaynatma. |
| TAB'HANE | f. Matbaa. Tab' işleri yapılan yer. |
| TABH-HANE | Lokanta, mutfak. |
| TABHÎ | Pişirmekle veya pişirilmekle ilgili. |
| TABIK | Büyük kiremit. |
| TABİ' | Birinin arkası sıra giden, ona uyan. Boyun eğen. İtaat eden. * Gr: Kendinden evvelki kelimeye göre hareke alan. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmüş olanları, ashabını görüp, onlardan hadis dinlemiş olan. |
| TABİ' | Kitap basan, tab'eden. Kitap bastıran. Matbaacı. Editör. |
| TABİAT | (Tabia) Yaratılış, huy, karakter. * Âlem ve içindekiler. Şeriat-ı fıtriyye. Hadiselerin ve varlıkların bağlı olduğu kanunlar. Allah, tabiatı yarattığı ve varlıkların nasıl hareket edeceğini kanunlariyle ve emirleriyle tayin ettiği halde Allah'ı inkâr edip tabiat yapıyor diyenler büyük bir sapıklık içindedirler. Tabiatta hiçbir şey kendi başına buyruk bağımsız, hür değildir. Herşey Allah'ın emirlerine bağlıdır. Oksijenle hidrojen, Allah'ın emrine yâni, koyduğu kanuna göre birleşir ve bu kanuna göre bir birleşim (su) meydana gelir. Işık, hangi eğimle gelirse yansırken o eğimle yansır. Bunu değiştiremez. Çünkü Allah'ın emri böyledir ve ona uyar. İki cisim birbirini kütleleriyle doğru ve aradaki mesafe ile ters orantılı olarak çeker, başka türlü davranamaz.Tabiatta herşey kopmaz zincirle bağlı olduğuna göre, tabiat yaratıcı da olamaz. Çünkü yaratma hür irade, önceden plânlama ve bir gayeyi gerektirir. Tabiatta ise bu yoktur. Halbuki tabiatta her an sayısız varlıklar yaratılıyor. Düşünebilenleri hayrette bırakan güzellikte ve mükemmellikte. O halde tabiatı, emrine bağlı kılan sonsuz irade, ilim ve kudret sahibi bunları yaratabilir. O da Allah'dır. Bir daktilo makinasının çalışma tarifesini gören kişi, makinanın mühendisini inkâr edip daktiloyu icad eden ve çalıştıran bu tarifedir demek ne kadar ahmaklıksa, tabiat kanunları denilen Allah'ın emir ve tarifenamesini görüp bunu varlıkların yaratıcısı sanmak, ondan bin derece daha ahmaklıktır. Varlıkların yaratılışı, tesadüfle de açıklanamaz. Esasen ilimde determinizm prensibi yâni kanuniyet ve zarurilik muayyeniyet kabul edilmiştir. Bu prensip tesadüfü reddeder. Tabiatta kapris yoktur, herşey belirli kanunlara bağlıdır der. Şansa ve ihtimaliyete göre meydana geliyor gibi görünen hadiselerin de bir kanuniyeti vardır. Esasen tesadüfle varlıkları açıklamak imkânsızdır. Birden ona kadar sayılan yazılı kartları tesadüfen bir torbadan sırayla çekme şansı 10 milyonda bir iken bir canlı hücrenin yapısında yer alan bir protein molekülünün tesadüfen meydana gelme şansı, birin önüne 300 tane sıfırı koymakla elde edilen sayıda birdir. Ancak bunun için milyarlı milyarlarca tekrarla elde edilecek sayı kadar kâinatın ömrü geçmesi lâzımdır. Tabiat bir makinedir, mühendisi değil, bir matbaadır, matbaacısı değil; bir kitapdır, kâtip değil; bir eserdir, müessir değil, bir kanundur, kanun koyucu değil."Tabiat iktiza ediyor, tabiat yapıyor" deyip Allah'ı inkâr etmek isteyenlere cevap:(Eğer mevcudatta, hususan zihayatta görünen; basirâne, hakimâne olan san'at ve icad, Şems-i Ezelî'nin kalem-i kader ve kudretine verilmezse; belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnad edilse, lâzım gelir ki: Tabiat, icad için her şeyde hadsiz mânevi makine ve matbaaları bulundursun; veyahut her şeyde kâinatı halk ve icad edecek bir kudret ve hikmet dercetsin. Çünkü, nasıl şemsin cilveleri ve akisleri, zemin yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o misâli ve aksi güneşcikler, semadaki tek güneşe isnad edilmese, lâzım gelir ki: Bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında tabii, fıtri ve güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, mânen çok derin bir güneşin hârici vücudunu kabul ederek, zerrât-ı züccaciye adedince tabii güneşleri kabul etmek lâzım geldiği gibi... Aynen bu misâl gibi; mevcudat ve zihayat doğrudan doğruya Şems-i Ezelinin cilve-i esmâsına verilmezse, her bir mevcudda, hususan her bir zihayatta; hadsiz bir kudret ve irâde ve nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, âdetâ bir İlâhı içinde kabul etmek lâzım gelir. Bu tarz-ı fikir ise; kâinattaki muhalâtın en bâtılı, en hurafesidir. Hâlik-ı Kâinat'ın san'atını, mevhum, ehemmiyetsiz, şuursuz bir tabiata veren, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuursuz olduğunu gösterir.Tabiat, bir san'at-ı İlâhiyedir, Sani' olamaz. Bir kitab-ı Rabbanidir, kâtip olamaz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Bir defterdir, defterdar olamaz. Bir kanundur, kudret olamaz. Bir mistardır, mastar olamaz. Bir kabildir, münfail olur; fâil olamaz. Bir nizamdır, nâzım olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri' olamaz. L.)(S - Onların daima iftiharla bahsettikleri tabiat, nevamis ve kuva nedir ki, kendilerini onlarla iknaa çalışıyorlar?C - Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi' değildir. Tâbi', ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet, ancak kudrettedir. Yahut, nasıl ki bildiğimiz şeriat, insanlardan sudur eden ef'âl-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdit eden kaidelerin hülâsasıdır; veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır. Kezalik, tabiat denilen şey de, âlem-i şehadetin uzuvlarından ve eczalarından sudur eden ef'âl arasında bir nizam ve bir intizamı ika' eden İlâhi bir şeriat-ı fıtriyyedir. Binaenaleyh, şeriat ile devlet nizamı, mâkul ve itibari emirlerden oldukları gibi, tabiat dahi itibari bir emir olup, hilkatte yâni yaratılışta câri olan Adetullah'tan ibârettir. Amma tabiatın bir mevcud-u hârici olduğunu tevehhüm etmek, bir fırka askerin, idman ve tâlim esnasında yaptıkları o muntazam hareketlerini gören bir vahşinin, "Aralarındaki o nizami idare edip birbiriyle bağlayan ip gibi bir şey mevcuttur." diye vahşice ettiği vehme benzer. Binaenaleyh, vicdanı ve aklı vahşi olan bir adam, sathi ve tebai bir nazarla devam ve istimrarını muhafaza eden tabiatın müessir bir mevcud-u hârici olduğuna ihtimal verebilir.Hülâsa : Tabiat, Allah'ın san'atı ve şeriat-ı fıtriyesidir. Nevamis ise, onun mes'eleleridir. Kuva dahi, o mes'elelerin hükümleridir. İ.İ.) |
| TABİAT-I MA'SİYET | f. İsyan etmek, günah işlemek ahlâkında ve huyunda olmak. |
| TABİATI TAKLİD | Tabiatta cari olan kanunları kelâmda da kendine göre tatbik etme. |
| TABİATPEREST | f. Her şeyin kendi kendine olduğunu veya tabiatın meydana getirdiğini kabul eden. Allah'tan (C.C.) gaflet edip, kâinatın tesadüfen olduğunu zu'meden. |
| TABİB | (C.: Tabibân-Etibbâ) Doktor, hekim. |
| TABİBÂN | (Tabib. C.) Doktorlar, tabibler, hekimler. |
| TA'BİD | Mükerrem etmek. * Katran bulaştırmak. * Hizmet etmek. * Zelil etmek. * Zelil etmek, kepaze yapmak. |
| TA'BİE | Karıştırmak. * Beslemek, terbiye etmek. * Hazırlamak. |
| TABİH | (Tabh. dan) Pişiren, aşçı. |
| TABİH | Suda pişmiş et yahnisi. |
| TABİHA | Öğle sıcağı. |
| TABİÎ | Tabiat icabı olan. Tabiatla alâkalı. Normal. Kendiliğinden.(...İşte meşiet-i İlâhiyye ile vücuda gelen işlerde "inşâallah inşâallah" yerine "Tabiî tabiî" demek ne kadar hata ve muhalif-i hakikat olduğunu kıyas et... M.) |
| TABİÎ | Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ı sağ iken görmüş olan mü'minlerle yani Ashabla görüşmüş ve onlardan ders almış olan sâlih müslümanlar. (Bak: Ashab) |
| TABİİYYET | Tabi'lik. Tâbi olma. Bir kimseye mensub bulunma. Bir devletin teb'asından olma. |
| TABİİYYUN | Tabiatçılar. Naturalistler. "Her şeyi tabiat yapıyor" diyen, maddeye dalmış, Allah'tan (C.C.) mânen uzaklaşmış kişiler. |
| TABİL | (C.: Tevâbil) Yemeklere katılan biber, nane, tarçın gibi şeyler. * Çömlek içinde pişen nesne. |
| TA'BİR | (Tâbir) İfade, anlatma. Söz. Mânası olan söz. Deyim. * Terim. * Rüya yorma. (Ubur. dan) Herhangi bir şeyden ve hâdiseden, başka bir hak ve faydalı mânaya geçmek, intikal etmek ve ibretlendirmek ve ders almak. |
| TA'BİR-İ SAMEDANÎ | Allah'a mahsus tâbir. Kur'an'da beyan buyurulan en iyi tabir. |
| TA'BİRAT | (Ta'bir. C.) Tabirler. İfade şekilleri. Anlatmalar. |
| TABİSTAN | f. Yaz mevsimi. |
| TABİŞ | f. Parlayış, parıldayış. |
| TABİŞ-GEH | f. Parıltı yeri. |
| TABİÛN | (Tâbiîn) (Tâbiî. C.) (Bak: Tabiî) |
| TA'BİYE | Askerleri bir arazide düşmana karşı tam tedbir ve nizam üzere yerleştirme. * Muharebe toplarının yeri, istihkâm parçası. * Muvaffakiyet için kullanılan vâsıtalar. ("Tabya" yanlıştır) |
| TABL | Davul. * Kulak zarı. |
| TABL-BAZ | f. Davulcu. |
| TABLDOT | Fr. Lokanta, okul ve otellerde belli bir miktar para karşılığında verilen belirli çeşitlerden ibaret bir öğün yemek. |
| TABLE | Dirhem. |
| TABLEK | Dünbelek. |
| TABL-HANE | f. Büyük davul. |
| TABL-ZEN | f. Davulcu. |
| TABN | Defnetmek, gömmek. * Tanbur. |
| TABNAK | f. Parlak, ışıklı, ziyadar, münevver. |
| TABS | İnsan. |
| TABTABA | Su çağıltısı. * Tıpırtı. |
| TABU | (Polinezya dilinden) Var olduğu sanılan, mukaddes hususiyetlerinden dolayı dokunulamıyan. Uğursuz ve korkunç olan şey. |
| TABUT | (C.: Tevâbit) Sandık. * Ölü nakline mahsus sandık. * Dönüp dolaşıp gelinecek merci-i küll. * Hz. Musa Aleyhisselâm'a inen evâmir-i aşerenin konulduğu sandık. * Su kovası. |
| TABV (TABY) | Sarfetmek, harcamak. * Dâvet etmek. |
| TABY (TIBY) | At, katır, eşek ve geyik memesi. |
| TAC | Hükümdarların başlarına giydikleri mücevherli ve kıymetli taşlarla süslü başlık. * Müslümanların, Peygamberimizin sünnetine uygun olarak veya onu temsilen başlarına sardıkları örtü; sarık, imame. * Gelinlerin başlarına koydukları cevahirli süslü başlık. * Kuşların başındaki uzunca tüy. * Çiçeklerin ortalarındaki renkli parlak kısım. |
| TAC-I SER | Baş tacı. * Mc: Çok sevilip itibar edilen şey veya kimse. Muhterem, aziz. |
| TACBEYT | Edb: Bir kasidenin sonlarında nazmedenin ismi bulunan beyit. |
| TACDAR | f. Taçlı. Taç giyen padişah. Hükümdar. |
| TACDARANE | f. Hükümdarlara yakışacak şekilde. Hükümdarca. |
| TACDARÎ | f. Padişahlık, hükümdarlık. |
| TACEN | Tava. * Büyük kiremit. |
| TACGAH | f. Hükümet merkezi. |
| TA'CİB | Hayrete düşürme, şaşırtma. |
| TA'CİF | Arkalamak. * Doymaya yakın olana kadar yemek. |
| TA'CİL | Acele ettirme, hızlandırma. |
| TA'CİLÂT | (Ta'cil. C.) Çabuklaştırmalar. Acele ettirmeler. Hızlandırmalar. |
| TA'CİM | Noktalama, noktalatma. |
| TA'CİN | (Acn. dan) Hamur yapma, yoğurma, hamur hâline getirme. |
| TACİR | Ticaret yapan, ticaretle uğraşan. |
| TA'CİZ | (Acz. den) Huzursuz kılmak, rahatsız etmek, sıkıntı vermek, canını sıkmak. * Eğlendirmek. * Âciz etmek. * Kadının ihtiyarlayıp âcizleşmesi. |
| TA'CİZÂT | (Ta'ciz. C.) Tacizler. Rahatsız etmeler, sıkıntı vermeler. |
| TACSER | (Bak: Tâc-ı ser) |
| TAC Ü SERİR | Taç ve (üzerine oturulan) taht. |
| TACVER | f. Hükümdar, pâdişâh. |
| TADABBÜB | Besililik. Semizlik. |
| TADABBÜR | Muhkem olmak, sağlamlaşmak. * Bağlanmak. |
| TADACCU' | Üşenme, gevşek davranma. |
| TADACCUR | (Ducret. den) Sıkılma, sıkıntı, iç sıkılması. |
| TADACÜM | İhtilâf. Anlaşmazlık. * Eğrilik. |
| TA'DAD | Sayı saymak. Sayıp dökmek. Birer birer söylemek. Sıralamak. |
| TADADD | Birbirine düşmanlık etmek. |
| TADA'DU | Alçak gönüllülük gösterme. * Viran olma. * Aklını kaybetme. |
| TADAFÜR | Bir yere toplanmak. * Yardım etmek, muâvenet etmek. |
| TADAGUN | Birbirini istemeyip garaz edişmek. |
| TADAHDUH | şarap dökülmek. |
| TADAHHUM | Ağızla tutmak. |
| TADAHUK | Gülüşmek. |
| TADALLU' | Dolmak. * Suya kanmak. |
| TADALLÜL | Gedik olmak. |
| TADAMM | Bir yere cem'olmak, toplanmak. |
| TADAMMUH | Bulaşmak. |
| TADAMMUN | (Bak: Tazammun) |
| TADAMMÜD | Yaraya merhem sürüp bezle bağlamak. |
| TADARR | Birbirine zarar etmek. |
| TADARRU' | İnlemek. |
| TADARRUS | Diş kamaşması. |
| TADARUG | Sıkılmak. |
| TADARUT | Yellenmek. |
| TADAUF | Kat kat olmak. |
| TADAVVU' | Kokmak. |
| TADAVVÜC | Derenin dar ve kısık yerleri çok olmak. |
| TADAVVÜR | Çağırmak, bağırmak, feryad etmek. * İnlemek. * Açlık. |
| TADBAS | Sabun. |
| TADBİB | Semiz etmek, beslemek. * Geri koymak. |
| TADBİR | Tabiatı muhkem olmak. * Nameyi iplikle bağlamak. |
| TADBİS | Sabun. |
| TADCİ' | Süstlük etmek, zayıflamak. |
| TADCİR | Can sıkma, yürek daraltma. |
| TADFİR | Saç örmek. * Yürürken çok sallanmak. * Çok çalışmak. |
| TADHİK | Güldürmek. |
| TADHİYE | Kurban kesmek. |
| TADÎ | Âdet. |
| TA'DİD | Sayma. * Hazırlanma, hazırlanılma. |
| TA'DİD | Mübâlağa ile ısırmak. |
| TAD'İF | İki kat yapmak. * Çoğaltmak. * Zayıflatmak. |
| TA'DİL | (Adl. den) Aslına zarar vermeden değiştirmek. Tebdil etmek.* Hafifletmek. * Doğrulaştırmak. Vasat hale koymak. |
| TA'DİL-İ ERKÂN | Fık: Namazın bütün rükünleri, esaslarını usulüne uygunca yerine getirerek ve namazın tertib ve düzeninin hakkını vererek kılmak. Meselâ : "Secdeyi sükunetle yerine getirmek ve iki secde arasında "Sübhânallah" diyecek kadar doğrularak oturmak. Kıyamda ve rüku'dan sonraki kıyamda sükunet üzere olmak ve namazın bütün duâlarını dikkatle okumak. Namazın her rüknünü yerine getirmek, acele ile kılmamak" gibi. |
| TA'DİL | Darlık vermek. * Veledi karnında büyük olup doğurması güç olmak. |
| TA'DİLAT | Değişiklikler, doğrultmalar, değiştirmeler, tebdil etmeler. |
| TA'DİYE | Tecavüz ettirmek, geçirmek. * Gr: Bir fiili müteaddi hâle koymak. Meselâ: "Gülmek. den: Güldürmek. Ölmek. den: Öldürmek" gibi. |
| TA'DİYE | Dağılmak. * Koyunun yününü kırkmak. |
| TADLİ' | Kavunu dilim dilim kesmek. |
| TADLİL | Doğru yoldan sapıtmak. * Azdırmak, ayartmak. Günah işletmek. Dalâlete saptırmak. |
| TADLİL-İ GAYR | Başkalarını dalâlete nisbet etmek. Sapıklığına hükmetmek. |
| TADMİD | Başına veya koluna merhem sürüp bez bağlamak. |
| TADMİR | Atı semirince yulaf verip beslemek. (Kırk günde olur.) * İnce belli yapmak. |
| TADRİ' | Yakın etmek, yaklaştırmak. |
| TADRİB | Kebabı iyi pişirmek. * Avazı güzelce çekip nağmelendirmek. (Buna "tadrib-i fi-s-savt" denir). |
| TADRİC | Kanatmak. |
| TADRİM | Ateş yakmak. |
| TADRİS | Tecrübe görmüş olma. |
| TADRİYE | Kandırmak. * Çok hırslı olmak. |
| TA'DUD | Çok tatlı kara hurma. |
| TADYİ' | Zâyi etmek, kaybetmek. |
| TADYİF | Konuk almak.TAF' : Ateşin sönmesi. |
| TAFA | İnce bulut. |
| TAFADDUL | Faziletlilik iddia etmek, üstünlük iddiasında bulunmak. |
| TAFADUL | Fazilet göstermek. |
| TAFAF | Dolu olmak. |
| TAFA'FU' | Evmek, acele etmek. |
| TAFASSİ | Halâs olmak, kurtulmak. |
| TAFATTUN | (Fatanet. den) Anlama, farkına varma, akıl erdirme. |
| TAFATTUR | Yarılma, ayrılma, açılma. |
| TAFAZZU' | Kesilmek. |
| TAFAZZUH | Rezillik, kepazelik. Rüsvaylık. |
| TAFAZZUL | (Fazl. dan) Üstünlük taslama. |
| TAFDİH | (Fedahat. dan) Rezil etme. Kötülüklerini yayarak adını kötüleme. |
| TAFDİL | Bir şeyi üstün kılmak. Birisini ötekisinden mühim görmek. * Gr: Bir şeyi "en üstün, daha üstün daha çok, en iyi, daha iyi" gibi mânâ ifâde etmesi için mukayese ve üstünlük gösteren ismini söylemek ki, buna "ism-i tafdil" denir. Ef'al () vezninde; efdal (daha faziletli), ekber; (en büyük), ahsen; (en güzel, daha güzel) gibi. Türkçede; kelimenin başına daha, en, pek, pek çok gibi kelimeler getirilerek yapılır. Farsçada ise; kelimenin sonuna "ter, terin" gibi ekler getirilir. Bed. den; bedter, bedterin (daha kötü, en kötü) gibi. |
| TAFE | Yağmur. * Karanlık. * Güneşin, batmaya yaklaşması. |
| TAFES | Kir, necis. |
| TAFF | Tamam alıp eksik vermek. |
| TAFH | Kaldırmak. * Dolu olmak. |
| TAFİ | Her nesnenin üstüne gelen. * Hâriç, dış. |
| TAFİF | Az, kalil. |
| TAFİH | Dolu, mümteli. |
| TA'FİR | Tozlu ve topraklı yapmak. * Ağartmak, beyazlatmak. * Kirletmek. Mülevves etmek. * Oğlan kaçsın diye kadının, emziğine toprak sürmesi. * Güneşte et kurutmak. (O kurumuş ete "afir" derler.) |
| TAFK | (Tafak) Bir işe başlamak, mülâzemet etmek, başlayıp devamda sebat etmek. |
| TAFN | Ölüm, mevt. * Haps. |
| TAFR (TUFUR) | Yukarı sıçramak. Kalkmak. |
| TAFRA | Yukarıya sıçrama atlama. * Yukarıdan atıp tutma. * İlmiye sınıfında rütbe ve derece alma. |
| TAFS (TUFUS) | Ölüm, mevt. |
| TAFSİL | Etraflı olarak bildirmek. * Açıklamak, şerh ve beyan etmek. İzah etmek. |
| TAFSİLÂT | (Tafsil. C.) Açıklamalar, izahlar. |
| TAFSİLEN | Uzun uzadıya, tafsilâtlı olarak. |
| TAFSİYE | Halâs etmek, kurtarmak. |
| TAFŞELE | Kaygana aşı. * Baklava. |
| TAFTAF | Yumuşak taze ot. * Ağacın çevresi. |
| TAFTAFE | (C.: Tavâtıf) Böğür, hâsıra. |
| TAFTHANE | f. Matbaa. Basımevi. |
| TAFTİN | (Fatanet. den) Anlatma, akıl erdirtme. |
| TAFTİR | Orucunu açmak. |
| TAFV | Bir şeyin batmayıp su üzerinde kalması. * Ağaç üzerinde yaprağın belirmesi. * Bir işe girmek. * Hayvanın tepe üzerine çıkması. * Ceylânın koşması. |
| TAFZİH | (C.: Tafzihât) Rezil etme. |
| TAFZİZ | Gümüş kaplama, gümüşleme. |
| TAGADDİ | (Gıda. dan) Gıdalanmak, beslenmek. * Sabah yemeği. |
| TAGADDİYÂT | (Tagaddi. C.) Gıdalanmalar, beslenmeler. |
| TAGALLÜB | Zorbalık. * Hilâf-ı hak olarak musallat olmak. İstilâ etmek. * Üstün gelmek. |
| TAGALLÜBÂT | (Tagallüb. C.) Zorbalıklar, tahakkümler. |
| TAGAME | (C.: Tıgâm) Hor ve zelil kimse. * Ufacık kuşlar. |
| TAGAMGUM | Anlaşılmaz söz. |
| TAGANNİ | (Gınâ. dan) Muhtaç olmamak. * Kâfi bulmak. * Zengin olmak. * Şarkı söylemek. Bir ibareyi makamla okumak. * Bir şâirin birisini medih veya hicvetmesi. |
| TAGANNÜM | (Bak: Tegannüm) |
| TAGAŞŞİ | (Gışâ. dan) Bürünmek, örtünmek. |
| TAGAVVÜL | Renkten renge girmek. Rengini değiştirmek. |
| TAGAYYÜB | (Gayb. dan) Gözden kaybolma, görünmeme. |
| TAGAYYÜR | Değişmek. Başkalaşmak. * Bozulmak. Renk değiştirmek. * Kokmak.(Tagayyür ve tebeddül; hudûsten ve tekemmül etmek için tazelenmekten ve ihtiyaçtan ve maddilikten ve imkândan ileri geliyor. Zât-ı Akdes ise; hem kadîm, hem her cihetçe kemal-i mutlakta, hem istiğna-yı mutlakta, hem maddeden mücerred; hem Vâcib-ül-Vücud olduğundan; elbette tagayyür ve tebeddülü muhaldir, mümkün değildir. L.) |
| TAGAYYÜRAT | (Tagayyür. C.) Başkalaşmalar, bozulmalar. Değişmeler. |
| TAGAYYÜZ | Gayzlanma, kin besleme. * Kızma, hiddete gelme. |
| TAGAYYÜZAT | Hiddetlenmeler. Kızmalar. |
| TAGAZZİ | (C.: Tagazziyât) Gıdalanma, beslenme. |
| TAGBİR | (C.: Tagbirât) (Gubar. dan) Toza bulaştırma. * Gücendirme, muğber etme. |
| TAGDİYE | Sabah yemeği yedirmek. * Gıdalandırmak, beslemek. Beslenmek. |
| TAGFİL | (C.: Tagfilât) (Gaflet. den) Gafil avlama veya gafil avlanma. |
| TAGIYE | Salak, kibirli ve inatçı adam. * Yıldırım. |
| TAGİ | (Tagy) (Tuğyan. dan) Azgın. Azmış. Asi. Mütekebbir ve ahmak olan. * Dindar olmayan padişah. |
| TAGLİB | Edb: Bir alâkadan dolayı bir kelimeyi, başka bir mânayı da içine alacak şekilde kullanma. Baba ile anaya "Ebeveyn" denilmesi gibi. |
| TAGLİF | (Gılaf. dan) Kınına koyma, kılıfına sokma. * İyi kokulu nesneler yapmak. |
| TAGLİF-İ SÜYUF | Kılıçları kılıfa koyma. * Mc: Sulh yapma, barışma. |
| TAGLİK | (C.: Taglikat) (Galak. dan) Kapama, kapanılma. * Kilitleme. * Edb: Muğlak ve kapalı söz söyleme. |
| TAGLİS | Fık: Kurban bayramının ilk gününde Müzdelife'de bulunanlar için o günün Sabah Namazını fecri müteakib daha ortalık karanlık iken kılmak. (Bu çok efdaldir) * Bir işi üzerine almak. * Sabah karanlığında sefer etmek. |
| TAGLİT | (Galat. dan) Yanlışını çıkarma. Yanıltma. * Karıştırma. |
| TAGLİYE | Pahalanma. * Kaynatma. |
| TAGLİZ | (Gılzet. den) Kabalaştırma. Kaba ve galiz yapma. * Kaba söyleme. * Pahalanma. |
| TAGMİD | Kınına koyma. |
| TAGMİS | Batırma, daldırma. |
| TAGMİYE | Evin üstüne direk yapmak. * Yüzü bir şeyle örtmek. |
| TAGMİZ | Sıkmak. * Gövdesini sıktırıp ovdurmak. |
| TAGMİZ | Göz yummak. * Sözü müşkil söylemek. |
| TAGNİYE | (Gınâ. dan) Birini zengin etmek. |
| TAGR | (C.: Tagrân) Bir küçük kuş. |
| TAGRİB | (Gurbet. den) Birini gurbete gönderme. * Memleketten çıkarma, uzaklaştırılma. * Kovma. |
| TAGRİD | Çağırmak. * Kuş ötmek. |
| TAGRİK | (Gark. dan) Suda boğma. |
| TAGRİM | Ödetme. Ödenme. |
| TAGRİM-İ DÜYUN | Borçların ödenmesi. |
| TAGRİR | (C.: Tagrirât) (Gurur. dan) Müşteriyi aldatma. Gurur verip aldatma. * Tehlikeli yerlere düşürmek. |
| TAGRİS | (Gars. dan) Yere dikme. |
| TAGRİS | Aç etmek. |
| TAGRİZ | Batırmak. * Çekirgenin kuyruğunu yere batırması. |
| TAGŞİŞ | (Gışş. dan) Karıştırmak saflığını gidermek. Değerli bir şeyi değeri olmayan şeylerle karıştırmak. * Aklı gidermek. * Hayran etmek. |
| TAGŞİYE | (Gışâ. dan) Örtmek, örtünmek. Bürünmek. * (Gaşi. den) Kendinden geçirilmek. |
| TAGTİYE | Örtme, örtülme. |
| TAGUN | Azgın kimseler. * Cenab-ı Hakk'ın emir ve kanunlarından gaflet edip haksızlık edenler, zulüm edenler. |
| TAGUT | İnsanları Allah'a (C.C.) karşı isyana sevkeden. İsyankâr. * Her bâtıl mâbud. * Şeytan. * İslâmiyetten önce Kâbe'deki putlardan birinin ismi. |
| TAGVA | Tuğyan. Azgınlık. |
| TAGVİR | Sonuna yetişmek. * Çukur yapmak. * Öğle vaktinde uyumak. |
| TAGVİS | Medet istemek, yardım istemek. |
| TAGVİYE | Azdırıp yoldan saptırma, baştan çıkarma. |
| TAGYİB | Kaybetmek. |
| TAGYİM | (Hava) bulutlu olmak. |
| TAGYİR | Başkalaştırma. Değiştirme. Bozma. * İyiden kötüye değiştirme. |
| TAGYİRÂT | (Tagyir. C.) Değiştirmeler, başkalaştırmalar; bozmalar. |
| TAGYİZ | (Gayz. dan) Hiddetlendirme, kızdırma, öfkelendirme. |
| TAGZİN | Hışım etmek, kızmak. * Buruşturmak. |
| TAGZİT | Çok sıkı bağlama. Tazyik etme, basınç yapma. |
| TAGZİYE | Gazâ ettirme, din uğrunda savaştırma. |
| TAGZİZ | Gümüşle süslemek. |
| TAH | Hamur. |
| TAH | Atmak. * Uzaklaştırmak, ırak etmek. * Cimâ etmek. |
| TAHA | ("Serdi" manasında fiil.) Yaymak, döşeyip düzgün sermek. * Arzın hayata münasip şekilde döşenmesi. Düzgün arz. |
| TÂHÂ | Kur'an-ı Kerim'de mukattaat-ı hurufiyeden olup Cenab-ı Hak ile Peygamberimiz (A.S.M.) arasında bir şifredir. * Peygamberimizin (A.S.M.) bir ismidir. Mânası hakkında muhtelif rivayetler vardır. |
| TÂHÂ SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 20. suresidir. Mekkîdir. |
| TAHA | Bulut. |
| TAHA' | Döşenmiş ve yayılmış yer. * Bir nebat cinsi. |
| TAHA' | Yüksek bulut. * Gam, hüzün, keder. |
| TAHAB | Birbiriyle sevişmek. |
| TAHABBUT | Düşünmek. * Aklını eksiltmek, fâsid etmek. |
| TAHABBÜB | Sevgi göstermek, muhabbet beslemek. Bir kimseyi dost ittihaz etmek. Sevdirmeği istemek.(Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar; hem de diş ve tırnağının kirasını da ister. M.) |
| TAHABBÜŞ | Cem'olmak, toplanmak. |
| TAHACC | Husumet etmek, düşmanlık yapmak, kin tutmak. |
| TAHACCÜM | (Hacm. den) Büyüme, irileşme, hacim peyda etmek. |
| TAHACCÜR | Taşlaşmak. Taş kesilmek. Donup kalmak. |
| TAHACCÜRAT | (Tahaccür. C.) Taşlaşmalar, taş kesilmeler. |
| TAHACİ' | Eğlenmek. * Tenbellik etmek. |
| TAHACU | Hicvedişmek. Mesel söyleşmek. |
| TAHACÜC | Hüccetleşmek. Birbirinden hüccet talep etmek, delil istemek. |
| TAHACÜZ | Men'edişmek, karşılıklı engel olmak. |
| TAHADD | Muhalefet edişmek, birbirine karşı gelmek. |
| TAHADDİ | Meydan okuma. |
| TAHADDİ MU'CİZESİ | Cenab-ı Hakk'ın, Resülüne inzal ettiği Kur'anın şeksiz, şüphesiz bir mu'cize-i ebediye olduğunu sarahaten göstermek için, şüphesi olanlara karşı "Kur'an'ın mislini ve nazirini yapın" diye meydan okuması. |
| TAHADDU' | (Hud'a. dan) Bilerek aldanma. |
| TAHADDÜB | (C.: Tahaddübât) (Hadeb. den) Kamburlaşma. |
| TAHADDÜR | (Hader. den) (Kadının) örtünme(si). Tesettür. * Uyuşma, uyuşturulma. |
| TAHADDÜR | (Hadr. dan) İnişe doğru akıp gitme. * Yokuş aşağı hızla inme. |
| TAHADDÜR-İ MİYÂH | Suların akıp gitmesi. |
| TAHADDÜS | Yok iken peyda olmak. Ortaya çıkmak. Meydana gelmek. Olmak. * Haber vermek, sezgi. |
| TAHADDÜS | Bilmediği ve duymadığı ihbar ve havadisi idrak eylemek. Zan ve tahmin etmek. * Sür'atle idrak etmek. |
| TAHADDÜŞ | Tırmalanma. * Üzüntü duyma. |
| TAHADU' | Aldanmış gibi görünme. |
| TAHADÜS | Haberleşmek. |
| TAHAF | İnce ve şeffaf bulut. |
| TAHAF | Yüksek bulut. |
| TAHAFFUZ | Korumak, sakınmak. Kendini muhafaza etmek. * Barınmak. |
| TAHAFFUZÎ | Korunma ile ilgili. |
| TAHAFFUZKÂR | f. Korunan, sakınan. Kendisini muhafaza eden. |
| TAHAFFÜF | (Hiffet. den) Hafiflemek. Hafif olmak. * Ayağa mest gibi bir şey giymek. |
| TAHAİ | Birbiriyle kardeş olmak. |
| TAHAKKUD | Kin tutma, kin gütme. |
| TAHAKKUK | Bir şeyin doğruluğunun meydana çıkması. Gerçekleşmek. Delil ile isbat edilmek. Sabit ve hakikat olduğu aşikâr olmak. |
| TAHAKKÜK | Kaşınmak. Ovunmak. |
| TAHAKKÜM | (Hüküm. den) Tekebbür, zorbalık etmek. Zorla hükmetmek.(Evet imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdad da olamaz. L.) |
| TAHAKKÜMÂT | (Tahakküm. C.) Tahakkümler, zorbalıklar. |
| TAHAKKÜMÎ | Mânasız iddia. Delilsiz, isbatsız haklılık dâva etmek, Mânasız mücerred dâva. |
| TAHAKÜM | Hükmedişmek. |
| TAHALHUL | Deprenmek, harekete gelmek. * Aşağı etmek. |
| TAHALHUL | (Halhal. dan) Ayağa bilezik takma. * Bir cismin hacminin büyümesi, şişmesi. * Hava cereyanı olması. |
| TAHALLİ | (Halâ. dan) Boşalmak. Boş kalmak. Tenhaya çekilmek. Yalnız kalmak. |
| TAHALLİ | (Halâvet. den) Kendi kendini donatmak. Süslenmek. |
| TAHALLUK | Ahlâklanmak. İyi huy edinmek. Yüksek İslâmi ahlâkla ahlâklanmak. |
| TAHALLUT | (Halt. dan) Karışma. Karışık olma. |
| TAHALLÜB | Sızma. Ter çıkarma. * Sütlenme. Süt peyda etme. * İmrendiğinden ağzının suyu akmak. * Pâre pâre etmek, dağıtmak, parçalamak. |
| TAHALLÜD | (Huld. dan) Bir yerde devamlı kalmak. Devamlı olmak. |
| TAHALLÜF | Geride bırakılma. Arkada kalma. * Değişme. Uygun olmama. |
| TAHALLÜL | (Hall. den) Hallolmak. Eczası birbirinden ayrılmak. |
| TAHALLÜL | (Halel. den) Bozulmak. Ekşimek. Sirke olmak. * Araya girmek. Başka bir şeyin müdahale etmesi, karışması. * Dişleri hilâllamak.(Haşirde bütün zevil-ervahın ihyası; mevt-âlud bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihyâ ve inşâsından kudrete daha ağır olamaz. Zira kudret-i ezeliye zâtiyedir; tagayyür edemez, acz tahallül edemez, avâik tedâhül edemez, onda meratib olamaz, her şey O'na nisbeten birdir. H.) |
| TAHALLÜM | Bâliğ olmak. |
| TAHALLÜS | Halâs olmak. Kurtulmak. * Edb: şiirde mahlâs kullanmak. |
| TAHALÜS | Sövüşmek. |
| TAHAMHUM | Atın yulaf görünce kişnemesi. |
| TAHAMİ | İhraz etmek. Erişmek. Kazanmak. |
| TAHAMMİ | (Hamy ve Himayet. den) Korunma, kendini himaye etme. * Perhiz etme. |
| TAHAMMUK | Ahmaklaşma. |
| TAHAMMUS | Büzülme. Büzülüp buruşma. |
| TAHAMMUZ | Ekşimek. Mayalanmak. Oksitlenmek. |
| TAHAMMÜC | Dikkatle bakmak. |
| TAHAMMÜD | Ateşin sönmeğe yüz tutması. |
| TAHAMMÜL | Yüklenmek. Bir yükü üstüne almak. * Sabretmek. Katlanmak. * Kaldırmak. |
| TAHAMMÜLGEZÂ | f. Dayanılmaz, tahammül edilmez. |
| TAHAMMÜLGÜDÂZ | f. Tahammülü ve dayanmayı yırtıp geçen. |
| TAHAMMÜLSUZ | f. Tahammülü yok eden. Sabırsızlık veren. |
| TAHAMMÜR | Mayalanmak. Ekşimek. * Sarhoşluk verecek hâle gelmek. |
| TAHAMMÜRÂT | (Tahammür. C.) Ekşimeler, mayalanmalar. |
| TAHAMMÜS | Sağlamlık, muhkemlik. |
| TAHAMUK | Ahmaklaşmak. |
| TAHAMÜL | Başkasının zahmetini yüklenmek. |
| TAHAMÜR | Uyuşturmak. * şarap yapmak. |
| TAHAN | Kendini deli olarak göstermek. |
| TAHAN | Kendini toprağa gömerek yatan küçük bir hayvan. |
| TAHANET | Değirmencilik. |
| TAHANNİ | (Hany. dan) Eğilmek, eğrilmek. * Kınaya boyamak. |
| TAHANNÜF | Hanefi mezhebinden olma. Hanefî Mezhebine girme. |
| TAHANNÜK | Tülbendi çenesi altından dolamak. |
| TAHANNÜN | Çok istekle sızlanma. * Şefkat etme. * Meyl ve muhabbet. |
| TAHANNÜS | Tehir etmek, sonraya bırakmak. |
| TAHANNÜS | İbadet etmek. * Andını bozmak. |
| TAHANNÜS | Kırılmak. * Eğilmek. * Kırılıp bükülür olmak. |
| TAHANNÜT | Ölü üzerine güzel kokular serperek kefenlemek. |
| TAHARET | Temizlik. Nezafet. Temizlenmek. * Fık: Habes, necaset denilen maddeten en pis şeylerin veya hades denilen şer'î bir mâninin zevalidir. |
| TAHARET-İ KÜBRAÂ | Cünüblük veya hayız, nifas gibi hallerden çıkmak için gusül abdesti alarak temizlenmek. |
| TAHARET-İ SUĞRA | Abdestsizlik denilen hali, abdest alarak gidermek. |
| TAHARRİ | (Hary. dan) Aramak. Araştırmak. İncelemek. Araştırılmak. |
| TAHARRİ-İ HAKİKAT | Hakikatı, doğruyu araştırmak, aramak. |
| TAHARRİYÂT | Araştırmalar. Aramalar. Aratmalar. |
| TAHARRUK | Yırtılma. Koparılma. Sökülme. Yarılma. |
| TAHARRÜC | Zahmetli yerden uzaklaşmak. * Günah işlemek. |
| TAHARRÜC | Günahtan içtinab etmek, günahtan çekinmek. |
| TAHARRÜF | Sapmak. İnhiraf etmek. |
| TAHARRÜK | (Bak: Teharrük) |
| TAHARRÜM | (Haram. dan) Haramdan sakınma. Kaçınma, sakınma, çekinme. |
| TAHARRÜM | Yarılmak. |
| TAHARRÜS | Sakınmak, korunmak. |
| TAHARRÜS | Ekin ekmek. |
| TAHARRÜŞ | (C.: Taharrüşât) Tırmalanma. |
| TAHARRÜZ | Sakınma, çekinme, korunma. |
| TAHARÜC | Tevzi etmek, dağıtmak. |
| TAHARÜS | Ekin ekmek, tahıl ekmek. |
| TAHASSUL | Hâsıl olmak. Üremek. Husule gelmek. Bir araya birikip sâbit ve bâki olmak. Netice olarak çıkmak. |
| TAHASSUN | Bir kaleye kapanmak. Korunmak. İstihkâma çekilmek. Tahkim edilmiş bir yere sığınmak. |
| TAHASSUNGÂH | f. Sağlam korunulacak yer. Sağlam sığınak. |
| TAHASSUS | (Husus. dan) Hususi ve mahsus olmak. Bir kimseye mahsus kılınmak. |
| TAHASSUR | Eli böğüre koymak. |
| TAHASSÜN | (Bak: Tahassun) |
| TAHASSÜR | Pıhtılaşmak. Kanın pıhtılaşması. |
| TAHASSÜR-İ DEM | Kanın pıhtılaşması. |
| TAHASSÜR | (Hasret. den) Hasret çekmek. Elde edilmesi istenilen ve ele geçirilemeyen şeye üzülmek. |
| TAHASSÜRÂT | Tahassürler. Hasret çekmeler. |
| TAHASSÜR | Dili tutulup konuşamamak. |
| TAHASSÜS | İyi bir haber duyup memnun olmak. Kalben ve ruhen hislenmek, hissetmek. * Casuslamak. * Aratmak. |
| TAHASSÜSÂT | (Tahassüs. C.) Duygulanmalar, hislenmeler. |
| TAHASÜB | Hesaplaşmak. |
| TAHASÜD | Hased edişmek, düşmanlık etmek. |
| TAHASÜM | Husumet edişmek, düşmanlık yapmak. |
| TAHASÜR | Birbirinin beline elini sokup yürümek. * Eli böğürüne koymak. |
| TAHAŞHUŞ | Kâğıt hışırtısı. * Yeni kaftan avazı. Silâhların sürtünmelerinden çıkan ses. |
| TAHAŞHUŞ | Deprenmek, harekete geçmek. |
| TAHAŞİ | Bir yana olmak. * Utanmak. * Sıkılmak. |
| TAHAŞŞİ | (Haşyet. eden) Korkmak. Çekinmek. Ürpermek. |
| TAHAŞŞU' | (Huşu. dan) Mütevâzi olmak. Alçakgönüllülük gösterme. |
| TAHAŞŞÜD | Birikme, yığılma. Toplanma. |
| TAHAŞŞÜN | (Huşunet. den) Katılaşma, sertleşme. |
| TAHAŞŞÜN | Kin tutmak. * Kokup yemek. |
| TAHAT | Ufak etmek. Ufalamak. |
| TAHATIH | Karanlık. * Bulutluluk. |
| TAHATTİ | (Bak: Tahaddi) |
| TAHATTİ | (Hatve. den) Bir şeyi atlayıp geçmek. * Sınırı aşmak. * Saldırış. |
| TAHATTİAT | (Tahatti. C.) Saldırışlar, tecavüzler. |
| TAHATTUM | Kin, hiddet ve öfke içinde olmak. |
| TAHATTUR | Hatırlamak. * Muhatara ve tehlikeden kaçıp uzaklaşmak. |
| TAHATTÜM | (Hatem. den) Hatem, yüzük takınmak. * Tas: Ariflerin gönlüne Allah'ın koyduğu işaret. |
| TAHATTÜM | (Hatm. dan) Lüzumlu ve gerekli olma. Vâcib olma. |
| TAHATTÜM | Kırmak. |
| TAHATTÜR | Tembel tembel yürümek. |
| TAHATÜL | Birbirini aldatmak. |
| TAHAVUS | Göz ucuyla bakmak. |
| TAHAVVU' | Eksilmek, noksanlaşmak. |
| TAHAVVÜB | Bir nesneye acınmak ve mahzun olmak. |
| TAHAVVÜF | Korkuya düşmek. Korkmak. * Bir şeyi eksiltmek. |
| TAHAVVÜL | (Hâl. den) Birinden diğerine geçmek. Tebdil olunmak, değişmek. Dönmek. Bir hâlden başka bir hâle geçmek. |
| TAHAVVÜLÂT | (Tahavvül. C.) Tahavvüller. Değişmeler. |
| TAHAVVÜLÂT-I KÜLLİYE | Büyük değişiklikler. |
| TAHAVVÜLÂT-I ZERRAT | Zerrelerin tahavvülü.(Tahavvülât-ı zerrat, Nakkaş-ı Ezelî'nin kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekviniyenin hengâmındaki ihtizazatı ve cevelânıdır. Yoksa; maddiyyun ve tabiiyyunların tevehhüm ettikleri gibi tesadüf oyuncağı ve karışık, mânasız bir hareket değildir. Çünkü; bütün mevcudat gibi zerreler ve her bir zerre, mebde-i hareketinde "Bismillah" der. Çünkü nihayetsiz, kuvvetinden fazla yükleri kaldırır. Ve buğday dânesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omuzuna alması gibi... Hem vazifesinin hitamında "Elhamdülillah" der. Çünkü: Bütün ukulü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl-i san'at, faydalı bir hüsn-ü nakş göstererek Sâni-i Zülcelâl'in medâyihine bir kaside-i medhiye gibi bir eser gösterir. Meselâ: Nar ve mısıra dikkat et. S.) |
| TAHAVVÜN | Eksilmek. * Ziyafet vermek. * Söz vermek, ahdetmek. |
| TAHAVVÜR | Tezlik, acelecilik. |
| TAHAVVÜS | Bahadırlık, kahramanlık. * Sefer niyyetiyle bir yerde durmak. |
| TAHAVÜZ | Birbirini cenkten men'etmek. Dövüşten alıkoymak. |
| TAHAYYÜL | (C.: Tahayyülât) Hayale getirmek. Hayalde canlandırmak. Fikir kurmak. (Bak: Dimağ) |
| TAHAYYÜLÂT | (Tahayyül. C.) Tahayyüller, hayale dalmalar, hayalde canlandırmalar. |
| TAHAYYÜR | Beğenip seçmek, muhayyer olmak. |
| TAHAYYÜR | Şaşakalmak. Hayret etmek. Şaşırmak. Hayran olmak. |
| TAHAYYÜRÂT | (Tahayyür. C.) Hayrete düşüp şaşakalmalar. Hayran olmalar. |
| TAHAYYÜZ | (Hayz. den) Yer tutmak, yer almak. * Ehemmiyet kazanmak. * Fiz: Herhangi bir cismin boşlukta yer alması. |
| TAHAZ | Birbirini kandırmak, aldatmak. |
| TAHAZHUZ | Suyun deprenmesi, hareket etmesi. |
| TAHAZÜL | Birbirini rüsvay etmek, kepaze etmek. |
| TAHAZZU' | (Huzu. dan) Alçakgönüllülük gösterme. Mütevazi olma. |
| TAHAZZUR | (Hıdr. dan) Yeşillenme. |
| TAHAZZUR | (Hazır. dan) Hazır bulunma. Hazır olma. |
| TAHAZZÜB | (Hizb. den) Toplanma, birikme. Küçük topluluk meydana getirme. |
| TAHAZZÜN | Kederlenmek, hüzünlenmek. Birine acımak. Mükedder olmak. |
| TAHAZZÜN | Hazineye girmek. * Yığılmak. |
| TAHAZZÜR | (Hazer. den) Sakınma, korunma, çekinme. |
| TAHBİB | Fâsid etmek, bozmak. |
| TAHBİE | Gizlemek, saklamak. * Kadını perdeye koyup kimseye göstermemek. |
| TAHBİR | (Haber. den) Haber etme. Haber verme. |
| TAHBİR | Tahsin etmek, tezyin etmek. Güzelleştirmek, süslemek. |
| TAHBİYE | Hıfzetmek, korumak. * Engel olmak, men'etmek. |
| TAHCİL | (C.: Tahcilât) (Hacl. dan) Utandırma. |
| TAHCİL | Atın dört veya üç ayağında veya ikisinde bileklerinden yukarı olan beyazlık. |
| TAHCİR | Bir yere taş koymak, taş yığmak. * Fık: Kimsenin girmemesi için arazinin etrafına taştan sınır yapmak. * Hayvanı dağlayıp nişanlamak. |
| TAHDİ' | Aldatmak. |
| TAHDİB | Kamburlaştırma. Kubbelendirme. |
| TAHDİC | Dikkatle bakmak. * Atmak. |
| TAHDİD | Hudutlandırmak. Sınırlamak. Sınırı belli etmek. * Tarif etmek. * Bir şeyi kasdetmek. * Keskin etmek. Bilemek. |
| TAHDİD-İ SİNN | Yaş haddi. Emeklilik. |
| TAHDİDÂT | Tahditler. Sınırlamalar. |
| TAHDİK | (Hadeka. dan) Gözünü dikip, ayırmadan ve dikkatle bakma. |
| TAHDİM | Hizmet ettirmek. * Atın ayaklarının beyazlığı dirseklerinden aşağı olmak. |
| TAHDİR | (Hader. den) Örtülendirme, örtülü bulundurma. * Uyuşturmak. |
| TAHDİR | Acele ettirmek. * Nüzul ettirmek, indirmek. |
| TAHDİS | (Hudus. dan) Söylemek. Anlatmak. Rivayet etmek. * Şükür ve teşekkür ile bildirmek. Görülen iyiliği herkese söylemek. * Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sözünü tekrarlamak. |
| TAHDİS-İ NİMET | Cenab-ı Hakk'a karşı şükrünü edâ etmek ve teşekkür etmek maksadiyle nâil olduğu nimeti anlatmak, onunla sevincini ve şükrünü bildirmek. (Bak: Küfran-ı ni'met)(Bâzan tevâzu', küfran-ı ni'meti istilzam ediyor, belki küfran-ı ni'met olur. Bâzan da tahdis-i ni'met, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çâre-i yegânesi ki; ne küfran-ı ni'met çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemalâtları ikrar edip, fakat temellük etmiyerek, Mün'im-i Hakiki'nin eser-i in'âmı olarak göstermektir. Meselâ: Nasılki murassa' ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: "Mâşâallah çok güzelsin, çok güzelleştin. "Eğer sen tevazu'kârâne desen: "Hâşâ!.. Ben neyim, hiç. Bu nedir; nerede güzellik?" O vakit küfran-ı ni'met olur ve hulleyi sana giydiren mahir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirane desen: "Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz... "O vakit, mağrurane bir fahirdir.İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: "Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısiyle libası bana giydirenindir; benim değildir." M.) |
| TAHDİSÂT | Anlatmalar. Rivayet etmeler. * Teşekkürle bildirmeler. * Hadis anlatmalar. |
| TAHDİŞ | (Hadeş. den) Kurcalamak. Tırmalamak. * İncitmek. * Kaşımak. |
| TAHDİŞ-İ EZHAN | Zihinleri kurcalamak, tırmalamak. |
| TAHDİŞAT | (Tahdiş. C.) Tırmalamalar. Kurcalamalar. |
| TAHE | Helâk oldu, berbad oldu (meâlinde fiil). |
| TAHF | Gam, tasa. |
| TAHFE | Mekân, mevzi. |
| TAHFE | Bakla otunun yukarı ucu. |
| TAHFİF | (Hıffet. den) Hafifletme, yükünü azaltma. Kolaylaştırma. * Lâyıkı vechiyle hürmet etmemek. * Maddî-manevî bir ızdırabı azaltmak. * Kelimelerin bazı harflerini terketmekle telâffuzunu kolaylaştırmak. |
| TAHFİFÂT | (Tahfif. C.) Hafifletmeler; yükünü eksiltmeler, kolaylaştırmalar. |
| TAHFİL | Koyunun sütü çoğalsın diye birkaç gün sağmayıp bırakmak. |
| TAHFİR | (C. Tahfirat) (Hufre. den) Çukur kazma. |
| TAHFİR | Utandırmak. * Aman vermek. |
| TAHFİZ | Aşağı indirmek. * Asan etmek, kolaylaştırmak. |
| TAHH | Ekşi hamur. * Susam posası. |
| TAHH | Kırmak. |
| TAHHAN | (Tahn. dan) Değirmenci, öğütücü. |
| TAHHANE | Çokluk deve. Deve sürüsü. * Çok asker. |
| TAHIL | Bayat su. Bekleyerek bozulmuş su. |
| TAHILLE | Gerçek yere yemin etmek. * Yeminden kurtulmak için verilen keffaret. |
| TAHILLET-ÜL KASEM | Yemin keffareti. |
| TAHINE | (C.: Tavâhın) Azı dişlerinden birisi. |
| TAHİ | Çekilmiş. Uzatılmış. * Kesret, çokluk. |
| TAHİN | Darı unu. * Öğütülmüş tahıl. * Şekerle karıştırılarak helvası yapılan öğütülmüş susam. |
| TAHİNE | (C.: Tavâhin) Öğütücü diş, azı dişi. |
| TAHİR | Yüksek nefes. |
| TAHİR(E) | Temiz. Pâk. Abdesti bozacak veya guslü icab ettirecek şeylerden birisiyle özürlü olmayan. * Zâhir ve bâtında bütün ayıp ve kirlerden temiz, pâk olduğu için Hz. Peygamberimize de (A.S.) bu isim verilmiştir. * Müzikte: Makam ismi. |
| TAHİRAT | Pâk ve temiz olanlar. |
| TAHİYYAT | Selâmlar. Duâlar. Manevî hayat hediyeleri. Tezahürat-ı hayatiye. * Mâlikiyet, beka ve mülk. (Bak: Et-tahiyyatü) |
| TAHİYYE | Selâmlar, dualar. Hayır duâları. * Mülk, beka ve devamlılık. * Namazın iki ve dört rek'atı sonunda okunan Ettahiyyat duası. * Selâm verme ve hayır dua etme. * Mülk ve mâlikiyet. |
| TAHİYYET-ÜL MESCİD | Bir mescide veya bir camiye girildiğinde, sevab niyetiyle, oturmadan evvel kılınan namaz. |
| TAHKİK | Doğru olup olmadığını araştırmak veya doğruluğunu, yanlışlığını meydana çıkarmak. İncelemek. İçyüzünü araştırmak. * Bir şeyi eksiksiz ve ziyâdesiz yapmakta mübâlağa etmektir. Bir şeyin hakikatına ermek, künhüne vâkıf olmak, nihayetine erişmek demektir. Kur'an kıraat ıstılahında ise: Her harfin hakkını vermek, özel sıfatlarına riayet etmek, sesi tam mahrecinden çıkarmak, medleri gerektiği kadar uzatmak, hareke, ızhar ve gunneleri okuyuş hassasiyetinin en son imkânını kullanarak okumaktır. |
| TAHKİKAN | İnceleyerek. Araştırma suretiyle. Hakikatını öğrenerek. |
| TAHKİKAT | Araştırmalar. Hakikati ve doğruyu inceleyip öğrenmek için yapılan taharriyat. |
| TAHKİKAT-I İBTİDAİYYE | Huk: İlk tahkikat. İlk soruşturma. |
| TAHKİKÎ (TAHKİKİYE) | Araştırma ile alâkalı. Tahkikata ait. |
| TAHKİKÎ İMAN | (Bak: İman-ı tahkikî) |
| TAHKİM | Hakem tayin etmek. Hâkim nasbeylemek. * Kuvvetlendirme. Sağlamlaştırmak, kavileştirmek. * Birisini fesattan men'eylemek. * Mahkemede hasmın dâvalarının açıkça belli olması için hâkimi değiştirmek. |
| TAHKİMÂT | Ask: Bir yeri düşmanın hücumuna karşı sağlamlaştırmak. |
| TAHKİR | Hareket etmek. Hor görmek. Küçük görmek. Aşağı ve alçak addetmek. |
| TAHKİR-ÂMİZ | f. Hakaretle karışık söz. * Tahkir edici. |
| TAHKİRÂT | (Tahkir. C.) Tahkirler. Hor ve küçük görmeler. Hakaret etmeler. |
| TAHKİYE | Anlatmak. Hikâye etmek. |
| TAHL | Dalak ağrısından incinmek. * Bozulmak, değişmek. |
| TAHL | Durmakla değişen su. |
| TAHLEE | Bulut. |
| TAHLİ' | (Hal'. dan) Söküp çıkarmak. Koparmak. * Tahttan indirmek. |
| TAHLİD | (Huld. dan) Devamlı olarak oturtma veya oturtulma. |
| TAHLİF | (Halef. den) Birini kendi yerine bırakmak. |
| TAHLİF | (Half. dan) Yemin ettirmek. Yemin vermek. |
| TAHLİK | (C.: Tahlikat) Tıraş etme. |
| TAHLİK | Yaratmak. * Eskitmek. |
| TAHLİL | (Hall. den) Sirkeleştirme. Ekşitme. * Dişlerini hilâllamak. Gerçek yere yemin etmek. * Açmak. |
| TAHLİL | Müşkül meseleyi halletmek. * Bir şeyi kolaylıkla tutmak. * Eritmek. * Bir şeyi helâl kılmak. * Yemine kefaret etmek. * Man: Terkibin zıddıdır. Bir kıyas neticesinin mantık şekillerinin hangisinden olduğunu bilmek için delilin tahlili, araştırılması. * Fiz: Mürekkep bir cismi tetkik etmek için esas unsurlara ayırma, çözümleme. * Kim: Analiz. * Tıb: İlâçla şişliği gidermek. |
| TAHLİL-İ HURDEBİNÎ | Mikroskopla tahlil. |
| TAHLİLAT | (Tahlil. C.) Tahliller, analizler. |
| TAHLİM | (Hilm. den) Kızgınlığını ve öfkesini giderme. Sâkinleştirme, yumuşatma, teskin etme. |
| TAHLİS | Kurtarmak. Halâs etmek. * Bir şeyin özünü, hülâsasını almak. |
| TAHLİS-İ GİRİBAN | Yakayı kurtarma, kurtarılma. |
| TAHLİSEN | Hülâsa ederek. Özünü söyleyerek. |
| TAHLİSİYYE | Can kurtaran. |
| TAHLİT | (Halt. dan) Karıştırma. Karıştırılma. Bozma. Saflığını giderme. Fâsid etme. |
| TAHLİYE | (Haly. den) Süslemek. Donatmak. Donatılmak. * Tatlılandırmak. * Kim: Bir madde içine hassasını veya kokusunu değiştirmek için şeker, baharat ve benzeri gibi şeyleri katmak. |
| TAHLİYE | (Halâ veya halvet. den) Boşaltmak. Boş bırakmak. Serbest bırakmak. * Tathir etmek. Temizlemek. |
| TAHLİYE-İ SEBİL | Bir suçluyu bırakma, salıverme. |
| TAHLİZ | Bir kimsenin kulağına küpe ve koluna bilezik takmak. |
| TAHMA | Bir ot cinsi. |
| TAHME | İnsan cemaatı, topluluk. * Büyük sel. |
| TAHMEL(E) | (C.: Tahamil) Ahlâkı kötü kimse. |
| TAHMER | Sıçramak. * Doldurmak. |
| TAHMİC | Şiddetle bakmak. * Gözünü açıp yummak. |
| TAHMİD | (Hamd. den) Hamdetmek. * Medhetmek, övmek. * Elhamdülillâh" kelâmının mânasını ifade etmek. |
| TAHMİDÂT | Hamdler ve şükürler. (Bak: Hamd) |
| TAHMİDİYE | Hamdetmeğe dair. Hamdetmek hakkında. * Çok mühim bir duânın ismidir. |
| TAHMİK | (Humk. dan) Ahmak demek, ahmak olduğunu söylemek. |
| TAHMİL | Yüklemek. Taşıtmak. Bir kimse üzerine bir işi bırakmak. |
| TAHMİL-İ MİNNET | Birini minnet altında bırakma. |
| TAHMİL-İ ZAHMET | Zor bir işi birine yükletme. |
| TAHMİLÂT | (Tahmil. C.) Yükletmeler, yükletilmeler, yüklemeler. |
| TAHMİM | Zina eden kimseyi ziftleyip, dövüp, yüzüne kara vurup, ters olarak eşeğe bindirip gezdirmek. |
| TAHMİN | (Hamn. dan) Aşağı yukarı bir fikir söylemek. İhtimallere dayanan düşünce. Zayıf delil ile hüküm ve kıyas etmek. |
| TAHMİNEN | Takriben, aşağı yukarı. |
| TAHMİNÎ | Tahmin yoluyla. Tahminle alâkalı. |
| TAHMİR | (Hamr. dan) Mayalandırma. * Yoğurma, yoğurtma. |
| TAHMİR | Kızartmak. * Birine "eşek" demek. |
| TAHMİRE | Bulut. |
| TAHMİS | (Hums. dan) Bir şeyi beş kat veya beş köşe haline getirmek. * Edb: Bir şiirin her beytine üçer mısra ilâve ederek beşe çıkarmak. |
| TAHMİS | Ateşte kızdırıp kavurmak. * Kahve kavrulan ve satılan yer. |
| TAHMİS-HÂNE | f. Kahvenin kavrulup öğütülüp satıldığı yer. |
| TAHMİŞ | Tırmalamak. * Hiddetlendirmek. |
| TAHMİZ | Azaltmak. |
| TAHN | (C.: Tahniyât) Öğütme, öğütülme. |
| TAHNİB | Atın belinde ve ayaklarında eğrilik olmak. |
| TAHNİK | (Hunk. dan) Boğmak. |
| TAHNİK | (Oğlan) damağını ovmak. * Fikrini düzeltmek. |
| TAHNİT | Mumyalamak. Ölüyü bozulmadan muhafaza etmek için ilâçlamak. |
| TAHNİYE | Kınaya boyamak. |
| TAHR | Uzaklaştırmak. Irak etmek. * Atmak. * Göz çapağını dışarı atmak. * Seri, hızlı. * Oku uzak giden yay. |
| TAHREBE | Ağaç kurdunun ağacı oyup delmesi. |
| TAHRİB | (C.: Tahribât) Harab etme, edilme. Yıkma. Bozma. |
| TAHRİBÂT | (Tahrib. C.) Tahribler, yıkıp bozmalar, harab etmeler. |
| TAHRİBKÂR | Tahrib eden, yıkan. |
| TAHRİC | (Huruc. dan) Çıkartma. Meydana koyma. * Şehadetname vermek. * Fık: Müçtehidlerin istinad ettikleri naslara, kaidelere, asıllara tatbikan şer'î hükümleri istihrac etmek. Bu tarz ile hüküm çıkarabilmek salâhiyetinde olanlara: Muharric, sahib-i tahric, ashâb-ı tahric denir. |
| TAHRİC | Darlık ve zahmet vermek, tazyik. |
| TAHRİF | (Harf. den) Harflerin yerini değiştirmek. Bozmak. Kalem karıştırmak. * Kendi menfaati veya başkasının zararı için bir ibârenin mânasını değiştirmek. * Başka tarafa meylettirmek. |
| TAHRİFÂT | (Tahrif. C.) Bozmalar. Kalem karıştırmalar. |
| TAHRİF | Genç bir adama bunaklık isnad etme. |
| TAHRİK | Kımıldatma. Kımıldatılma. Yerinden oynatma. Hareket ettirme. * Gr: Cezimli bir harfi harekeli okuma. * Yola çıkarma. * Azdırma, kışkırtma. * Uyandırma. |
| TAHRİK | Yarma, yarılma. * Yırtma, yırtılma. |
| TAHRİK | Yakma. Yakılma. * Susatma. Susatılma. |
| TAHRİK-AMİZ | f. Kışkırtıcı. Tahrik edici. |
| TAHRİKAT | Ayaklandırmalar, kışkırtmalar. Hareket ettirmeler. |
| TAHRİM | Haram kılma. Haram kılınma. Dince yasak edilme. * Kudsî sayarak yaklaşmayı yasak etme. |
| TAHRİM SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 66. Suresidir. "Lime tüharrimu" da denir. Medine'de nâzil olmuştur. |
| TAHRİM | Yarmak. Pâre pâre kesmek, parçalamak. |
| TAHRİME | Namaza başlanırken söylenen tekbir. * Hacıların ihrama bürünmeleri. |
| TAHRİMEN | Haram olarak. Harama yakın olarak. |
| TAHRİMEN MEKRUH | (Vâcibin zıddı) Harama yakın iş olup, zannî delil ile olan nehiydir. |
| TAHRİMÎ | (Tahrimiyye) Haramla ilgili, harama ait. |
| TAHRİM TEKBİRİ | İftitah tekbiri de denir. (Bak: İftitah tekbiri) |
| TAHRİR | Yazmak. Yazılmak. Kaydetmek. * Hürriyete kavuşturmak. |
| TAHRİR-İ RAKABE | Köle veya cariye azad etme. |
| TAHRİRÂT | Tahrirler. Yazı. Resmî mektup. |
| TAHRİREN | Yazmak suretiyle, yazı ile. |
| TAHRİS | (C.: Tahrisât) (Hırs. dan) Hırslandırma. |
| TAHRİS | Elbisenin eteğine konulan parça. |
| TAHRİS | Kendini hıfzetmek, kendini korumak. |
| TAHRİŞ | (C.: Tahrişât) Tırmalama. Yakıp kaşındırma. * Azdırma. Rencide etmek. |
| TAHRİŞ | Aldatıp kandırmak. * Koparmak. |
| TAHRİZ | (C.: Tahrizât) (Hırz. dan) Kışkırtma, kışkırtılma. * Kandırmak. * Koparmak. |
| TAHS | Eliyle defetmek, eliyle itip kovmak. |
| TAHS | İfsad etmek, bozmak. |
| TAHSA' | Toprak saçmak. |
| TAHSİB | Ölüyü taş altına gömmek. |
| TAHSİB | Ufak taşları mescide veya başka yere döşemek. |
| TAHSİF | Nâlin yaptırmak. |
| TAHSİL | Hâsıl etmek. * İlim edinmek. İlim öğrenmek veya öğretmek için çalışmak. * Vergi toplamak. * Aşikâre eylemek. |
| TAHSİLÂT | Devlet gelirlerinin toplanması. |
| TAHSİLDÂR | f. Devlet gelirlerini vazifeli olarak toplayan, tahsil eden memur. |
| TAHSİM | Kestirmek. * Dağılmak. |
| TAHSİN | (Hısn. dan) Kale gibi sağlamlaştırma. * Muhafaza altına alma. |
| TAHSİN | Beğenmek ve alkışlamak. * Tezyin eylemek, güzelleştirmek. * İyi ve güzel bulmak. |
| TAHSİN-İ KELÂM | Bir sözü beğendiğini ifade etmek. Sözü güzelleştirmek. |
| TAHSİN-İ LÂFZ | Lâfı süsleme, sözü güzelleştirme. |
| TAHSİNAT | Alkışlamalar. Güzelleştirmeler. Beğenmeler.(Bilbedahe şöyle tahsinat ve tezyinat, onların Sâniinde gayet şiddetli bir irâde-i tahsin ve kasd-ı tezyin var olduğunu gösterir. Ve irade-i tahsin ve tezyin ise bizzarure o Sâni'de san'atına karşı kuvvetli bir rağbet ve kudsi bir muhabbet olduğunu gösterir. Ve masnuât içinde en câmi' ve letaif-i san'atı birden kendinde gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnuattaki güzellikleri mâşâallâh deyip istihsan eden bilbedahe o san'atperver ve san'atını çok seven Sâni'in nazarında en ziyade mahbub, O olacaktır. S.) |
| TAHSİNHÂN | f. Aferin diyen. Beğenip alkışlayan. |
| TAHSİNKERDE | f. Beğenilmiş. |
| TAHSİR | Hasret bırakma. Hasret etme. * Kuşun tüyünü bırakması, dökmesi. |
| TAHSİR | (Hasar. dan) Zarara sokma, ziyana uğratma. |
| TAHSİR | İnce belli etmek. |
| TAHSİS | Rağbet ettirmek. Meylettirmek, yöneltmek. |
| TAHSİS | (Husus. dan) Belli bir gaye için kullanmak. * Bir şey veya bir kimse için ayırmak. * Kredi. Tazminat. |
| TAHSİSAT | Bir kimse veya bir daire için ayrılmış para veya mal. |
| TAHSİSAT-I MESTURE | (Bak: Mesture) |
| TAHSİSEN | Tahsis suretiyle. * Hele, en çok. |
| TAHŞİD | Yığma. Toplama. Biriktirme. Yığınak. * Bir mevzu hakkında çok izah ve konuşmalar. |
| TAHŞİDÂT | Birikmeler. Toplamalar. Yığınaklar. * Konuşarak fazla üzerinde durma. |
| TAHŞİM | Öfkelendirme, kızdırma, gazablandırma. |
| TAHŞİN | İri ve kaba etmek. |
| TAHŞİR | Noksan etmek, eksiltmek. |
| TAHŞİYE | Derkenar, haşiye yazma veya yazılma. |
| TAHŞİYE | (Haşyet. den) Korkutma. Ürpertme. |
| TAHT | f. Yağma, talan, soygun, çapul. |
| TAHT | Alt. Aşağı. * Gr: Gelecek olan zamir. |
| TAHT-EL ARZ | Yer altı. Toprak altı. |
| TAHT-EL BAHİR | Denizaltı. Denizaltı gemisi. |
| TAHT-EŞ ŞUUR | Şuur altı. Şuur haricinde olarak açılıp yayılan zihnî faaliyet.(Taht-eş şuur, gayr-ı meş'urdan vâzıhan farklıdır. Hâfızada teraküm etmiş, fakat bu anda kendisini düşünmediğimiz hâtıralar, gayr-i meş'ur ve kaimdirler. Fakat taht-eş şuur değildirler. L.R.) |
| TAHT-I ESARET | Esaret altı. |
| TAHT-I HÜKÜM | Hüküm altına. |
| TAHT-I MÜZAKERE | Konuşulmakta olan. |
| TAHT | f. Hükümdarların oturduğu büyük koltuk. Hükümdarlık makamı. |
| TAHT-I BELKIS | Belkıs'ın tahtı. (Çok eski mecusi Yemen padişahlarından Şerahil'in kızı Belkıs, başka kardeşi olmadığından babasının yerine Yemen'e hükümdar olmuş idi. Sonra Süleyman Aleyhisselâm ile evlendi. Onun mu'cizeleriyle imana geldi.) Bak: Hüdhüd, Süleyman (A.S.) |
| TAHT-I HÜMÂYUN | Padişahların merasim sırasında oturdukları sedir. |
| TAHT-I REVAN | Dört kişi veya iki katırla taşınan nakil vasıtası. |
| TAHTAH | Arslan. |
| TAHTAHA | Bir şeyi doğrultmak. * Beraber etmek. * Bazısını bazısına katmak. |
| TAHTAHA | Hastalıktan veya zayıflıktan sesin değişmesi. |
| TAHTANÎ | Alt kat. Alt katla alâkalı. |
| TAHTANİYE | Altta olan, alttaki. * Noktası altta olan harf. |
| TAHTE | f. Yağmalanmış, soyulmuş, talan edilmiş. |
| TAHTE | Alt, altta, altında. |
| TAHTE | f. Tahta. |
| TAHTELHIFZ | (Taht-el hıfz) Muhafaza altında. |
| TAHTESSERA | (Taht-es serâ) Toprak altı. |
| TAHTGÂH | f. Başşehir, başkent. * Taht yeri. |
| TAHTİB | Odun toplamak. |
| TAHTİE | Bir kimseyi veya bir şeyi hatalı görmek, hata isnad etmek, yanıltmak. "Bu hatadır" diye iddia etmek. * Ist: "Mezhebim haktır, hata ihtimali var. Başka mezheb hatadır, savaba ihtimal var" diyenler ki, bu hatalı anlayışa izafeten "Tahtie" denmiştir. |
| TAHTİM | Mühürleme. Mühür basma. * Tamamlama. |
| TAHTİT | (Hatt. dan) Çizme. Çizgi ile belli etme. * Çizgi. |
| TAHTİT | Zayıflık. * Kurmak. * Pare pare etmek, parçalamak. |
| TAHTİYE | Hatâya düşürmek, yanıltmak. |
| TAHT-NİŞİN | Taht'a oturan. Hükümdar. Padişah. |
| TAHUN(E) | (C.: Tavâhin) Su değirmeni. |
| TAHUR | Tâhir. Hem temiz hem temizleyici. Çok temiz. |
| TAHV | Düşmek. * Çekip uzatmak. |
| TAHVE | Eti pişirmek. |
| TAHVİD | Sür'atle gitmek, hızla gitmek. |
| TAHVİF | Korku vermek. Ürkütmek. Korkutmak. |
| TAHVİFÂT | (Tahvif. C.) Korkutmalar. Korkuya düşürmeler. |
| TAHVİFEN | Korkutarak. |
| TAHVİL | Bir halden başka bir hale getirmek. Değiştirmek. * Döndürmek. * Faizli borç senedi. |
| TAHVİLÂT | Tahviller. * Borç senetleri. |
| TAHVİN | (C.: Tahvinât) Birisine hâin deme. Hıyânet nisbet etme. |
| TAHVİR | Rücu ettirmek, döndürmek. * Ağartmak, beyazlatmak, tebyiz. |
| TAHVİT | (Havt. dan) Duvar çekme. |
| TAHVİYE | Dizleri, dirsekleri, yanları, karnı ve uyluğun arasını ayırmak. |
| TAHVİZ | Suya dalmak. |
| TAHYA | Karanlık gece. |
| TAHYE | Bulut parçası. |
| TAHYİB | (Haybet. den) Eli boş, kederli ve mahrum kılma. |
| TAHYİL | (C.: Tahyilât) (Hayal. den) Akla getirme. Fikre getirme, zihinde canlandırma. |
| TAHYİR | (Hayır. dan) İki şeyden birisini seçme durumunda bırakma. İstediğini seçmesini teklif etme. |
| TAHYİS | Zelil etmek, kepaze etmek. * Boyun eğdirmek. Muti etmek. |
| TAHZİ' | Yarma, kesme. * Ameliyat. |
| TAHZİ' | Tevâzu etmek, alçakgönüllü olmak. |
| TAHZİB | (Hizb. den) Takım haline getirmek. Hizibleştirmek. Gruplaştırmak. |
| TAHZİB | (Hizab. dan) Saç, sakal boyama. |
| TAHZİF | Saçını düzüp bezemek, süslemek. |
| TAHZİL | Aşağılatmak, alçaltma, bayağılaştırma. |
| TAHZİM | Kesmek. |
| TAHZİN | (Hüzn. den) Kederlendirme, tasalandırma. * Hazin hazin Kur'an-ı Kerim okuma. |
| TAHZİN | Hazinede saklama. |
| TAHZİR | Yeşil renk verme. Yeşillendirme. * Hazırlama. |
| TAHZİR | (C.: Tahzirât) (Hazer. den) Menetme, sakındırma, önleme.TAHZİR : Korkutmak. |
| TAHZİZ | İsteklendirme, rağbet ettirme. |
| TAÎ | Arabistan'da mevcut Tay kabilesinden olan. |
| TAİB | Tövbe eden. Günahlarına pişman olan. |
| TAİF | Etrafını dolaşarak ziyaret eden. Tavaf eden. Dolaşan. * Hicaz'da Mekke-i Mükerreme'nin yüz kilometre güneydoğusunda, Gazva Dağı'nın güney eteklerinde ve bir takım tepelerin batı eteklerinde olarak 1882 metrelik yükseklikte bir şehirdir. Peygamber (A.S.M.) hicretin sekizinci yılında Huneyn muharebesinden döndüklerinde Taif şehrini fethetmek arzu etmişlerse de, ahalisi kaleye sığınıp şiddetli bir şekilde karşı koymağa başladıklarından Peygamber Efendimiz kuşatmayı terkedip geri dönmüşlerdir. Bir sene, sonra, yani hicretin dokuzuncu yılında Taifliler bir heyet tertip ederek barış yoluyla Peygamberimize itaat etmek için yollamışlardır. |
| TAİFE | Hususi bir sınıf meydana getiren insanlar. Kavim, kabile. Takım. |
| TAİFE-İ EFRENC | Frenk, Avrupalı, Fransız. |
| TAİFE-İ NİSÂİYE | (Taife-i nisâ) Kadınlar taifesi, grubu. |
| TAİH | Kibreden. Kibirlenen. Büyüklenen. |
| TAİL | Uzayan. * Kudret ve gına. * Fayda. Menfaat. |
| TAİN | Süngü ile vurulmuş. |
| TAİR | (Tayeran. dan) Uçucu. Uçan. * Kuş. |
| TAİS | Hafif başlı. |
| TÂK | Bina kemeri. Yarım daire şeklinde kapı ve pencere üstü. Çardak. Kubbe. Kavisli bina. Eyvan. |
| TÂK-I MUALLÂ | Yüksek şerefe. Yüksek kubbe. * Yüksek haysiyet ve şeref sahibi. |
| TÂKA | Kubbeli mahfe. Pencere. * Takat. Güç, kuvvet, iktidar. |
| TAKA | İki-üç kişi ile idare edilen küçük yelkenli. |
| TAKA | Korkutmak. * Hazer etmek, çekinmek, korunmak. |
| TAKABBUH | Çirkinlik. |
| TAKABBUZ | (C.: Takabbuzât) (Kabz. dan) Toplanıp çekilme. Büzülme. * Kabız olmak, peklik. |
| TAKABBÜB | Binaya kubbe yapmak. |
| TAKABBÜL | (Kabul. den) Kabullenme. Üstüne alma. Bir şeyi taahhüd ve iltizam etme. * Öpülme. |
| TAKABUZ | Kabz edişmek. |
| TAKADDES | Mukaddes olsun (mânasında). |
| TAKADDÜM | (Kıdem. den) Önde bulunma. İleri geçme. * Zaman veya mevki bakımından ileride olma. |
| TAKADDÜS | Mübarek kılmak. Kudsî kılmak. * Çok temiz olma. * Mukaddes olma. |
| TAKADİ | Birbirine hakkını vermek. |
| TAKADU' | Birbirine süngü ile vurmak. |
| TAKADÜM | Üzerinden zaman geçmek. |
| TAKAFFÜL | Kapamak. * Kilitlemek. * Tilki eniği. |
| TAKAFKUF | Titremek. |
| TAKAHHUM | Ansızdan bir nesneye dühul edip girmek. |
| TAKAHHUR | Kahrolmak. |
| TAKAHHÜL | şikâyet etmek. |
| TAKA'KU' | Deprenmek, hareket etmek. * Ötmek. |
| TAKALİ | Birbirini düşman kabul etmek. |
| TAKALKUL | Deprenmek, hareket etmek. |
| TAKALLU' | Ayağını kuvvetiyle kaldırmak. * Yerinden kopmak. |
| TAKALLUS | Kısa olmak, kısalmak. * Toplanmak, cem'olmak. |
| TAKALLÜB | Bir taraftan diğer tarafa dönmek. * Bir halden başka bir hale değişmek. * Başka kalıba girmek. |
| TAKALLÜD | (C.: Takallüdât) (Kald. dan) Bir işi üstüne almak. * Takınma, kuşanma. Gerdanlık veya muska gibi boyuna geçirme. * (Kılıç) kuşanma. |
| TAKALLÜL | (Kıllet. den) Azalma, az olma. |
| TAKALLÜS | Kasılma. Bir şeyin büzülüp gerilmesi. Bir uzvun çekilip toplanması. Kıvrılma. |
| TAKAMMÜL | Bitlenme. Bitli olma. |
| TAKAMMÜM | Evin süprüntüsünü ayırmak. |
| TAKAMMÜS | Gömlek giymek. |
| TAKAMÜR | Kumar oynamak. |
| TAKANNU' | Başına örtü örtmek. |
| TAKANNÜN | Kanunlaşma. Değişmez halde, kat'i olarak belirme. |
| TAKARR | Birbiriyle kararlaşmak. |
| TAKARRUH | (Karh. dan) Yara derinleşip büyüme. * Yara çıban olma. |
| TAKARRÜB | Yakınlaşmak. Yaklaşmak. * Zamanı gelmek. Vakti yakın olmak. |
| TAKARRÜM | Tatlı tatlı yeme. |
| TAKARRÜR | Kararı verilmek.* Yerleşmek. Kararlaşmak. |
| TAKARRÜŞ | Kesbetmek, almak, kazanmak. |
| TAKARU' | Kur'a atışmak. |
| TAKARÜB | Birbirine yakın olmak. |
| TAKAS | Vereceğini alacağına karşılık tutmak suretiyle ödeşmek, sayışmak, değişmek. |
| TAKASSİ | Bir şeyin aslını esasını araştırma. |
| TAKASSU' | Dühul etmek, girmek. |
| TAKASSUF | Kırılmak. |
| TAKASUR | (Kasr. dan) Bir işi mümkün iken yapmama. Esirgeme. |
| TAKASÜM | Kısmet edişmek. * Birbirine yemin vermek. |
| TAKAŞKUŞ | Hastanın iyi olması. * Derinin soyulması. * Her yerden yiyecek istemek. |
| TAKAŞŞU' | Havanın açılması. |
| TAKAŞŞUR | (Kışr. dan) Kabuk bağlama, kabuklanma. |
| TAKAŞŞÜF | Maişet şiddeti, geçim zorluğu. |
| TÂKAT | Güç, kuvvet. İktidar. |
| TÂKAT-I BEŞER | Beşer gücü ve kuvveti. İnsana mahsus kuvvet. |
| TÂKATFERSÂ | f. Dayanılmaz, tâkat götürmez. |
| TÂKATGÜDAZ | f. Tâkati kaldıran, gücü kuvveti eriten, mahveden. |
| TÂKATŞİKEN | f. Tâkati tüketen. |
| TAKATTUB | Kaşların çatılması. * Buruşma. |
| TAKATTUF | Yüz ekşitmek. |
| TAKATTUR | Damla. Damlama. Damla damla akma. * Ud ağacı ile buhurlanma. * Vuruşmağa hazırlanma. * Bir kimse kendini bir yerden atma. * Ağacın dalı kopup düşme. * Bir adamı yanı üzere düşürmek. (Kamus'dan) |
| TAKATU' | Kesilmek. Kesişmek. |
| TAKATÜL | Kıtal edişmek, döğüşmek, vuruşmak. |
| TAKAUD | Oturmak. |
| TAKA'UR | (Ka'r. dan) Çukurlaşma. * Kuyunun derin ve çukur olması. |
| TAKAUS | Durdurmak. Sonraya bırakmak. |
| TAKAVİM | (Takvim. C.) Takvimler. |
| TAKAVÜL | Birbiriyle söyleşmek. |
| TAKA'VÜS | Çok yaşlanma. * Evin eskiyip köhne olması. |
| TAKAVÜM | Dövüşmek, vuruşmak. Birbiriyle cenge durmak. |
| TAKAVVİ | (Kuvvet. den) Kuvvetlenme. |
| TAKAVVUZ | Ayrılmak. Dağılmak. * Yıkılmak. |
| TAKAVVÜB | Bir şeyin kabuğu soyulmak. |
| TAKAVVÜL | Haber vermek. * Yalan söylemek. |
| TAKAYYUZ | Kırılmak. * Benzetmek. |
| TAKAYYÜ' | Kusar gibi olup kusamama. |
| TAKAYYÜD | Bağlanma. Bağlı olmak. Kayıtlı bulunmak. * Çalışmak. Çabalamak. Uğraşmak. * Dikkatli davranmak. |
| TAKAYYÜL | Uymak, iktida etmek. |
| TAKAZA | Başa kakmak. * Sıkıştırmak. * Hakkını isterken borçluyu zorlamak. |
| TAKAZİC | Dövülüp ufalanarak yemeklerin üstüne ekilen otlar. Baharat. |
| TAKAZÜF | Birbirine iftira edip atışmak. |
| TAKAZZUB | Kesilmek. |
| TAKAZZÜR | İstikrah etmek, kerih görmek, beğenmemek. |
| TAKAZZÜR | Çirkin şeylerden uzak olmak. |
| TAKBİB | Kubbe gibi yapma. |
| TAKBİH | Çirkin görmek. Beğenmemek. * Kabahatli bulmak. * Kötü gördüğünü bildiren söz söylemek. |
| TAKBİHÂT | (Takbih. C.) Ayıplamalar, çirkin görmeler. |
| TAKBİL | Öpmek. |
| TAKBİR | Defnetmek, gömmek. |
| TAKBİZ | Toplayıp bir yere getirmek. |
| TAKDANE | f. Üzüm çekirdeği. |
| TAKDİD | Eti kurutmak. * Uzunlamasına yırtmak veya kesmek. |
| TAKDİH | Beğenmeme, zemmetme. * Atın belini inceltmek. |
| TAKDİM | (Kıdem. den) Arzetmek. Sunmak. * Küçük bir kimseyi yaş, amel, mevki ve takva itibariyle büyük bir kimse ile tanıştırmak. * Öne geçirmek, bir şeyi başka bir şeyden önde tutmak. * Bir büyüğün önüne geçip bir şey vermek. |
| TAKDİMÂT | Takdim edilenler. Büyüklere verilen şeyler. |
| TAKDİME | (C.: Tekadim) Kendisinden üstün kişiye sunulan armağan, hediye. * Takdim. |
| TAKDİMEN | Takdim ederek, öne geçirerek. |
| TAKDİM-TE'HİR | Öne geçirmek, sonraya bırakmak. |
| TAKDİR | Kıymet vermek. Değerini, kıymetini, lüzumunu anlamak. * Kader. * Düşünmek. * Öyle saymak. |
| TAKDİR-İ KELÂM | Söze değer vermek. * Sözün kıymeti. Sözden anlaşılan husus. |
| TAKDİREN | Değer ve kıymetini anlıyarak. Takdir ederek. |
| TAKDİRÎ | Kaderden olan. Takdir-i İlâhîye ait ve müteallik olan. * İtibarî. * Farazî. * Gr: Yazılı olmayıp var bilinen mâna veya kelime. (Bak: Mukadder) |
| TAKDİRNAME | f. Bir işin beğenildiğine ve istihsan edildiğine dâir alâkadarların imzasını taşıyan yazı. Beğenildiğine dair yazılı kâğıt. |
| TAKDİS | Büyük hürmet göstermek. Mukaddes bilmek. * Cenab-ı Hakk'ın kusursuz, pâk ve her hususta noksansız olduğunu bildirmek, söylemek ve Allah'a (C.C.) şükretmek. |
| TAKDİYE | Hâcet bitirmek, ihtiyaç gidermek. |
| TA KEY | f. Ne vakte kadar? |
| TAKFİL | (Kufl. dan) Kilitleme veya kilitlenme. |
| TAKFİYE | Kafiye yapmak. * Bir kimsenin ardınca olmak. |
| TAKHİM | İthal etmek, içeri sokmak, girdirmek. |
| TAKHİR | (C.: Takhirât) (Kahr. dan) Kahretme. |
| TAKIYYE | Sakınmak. Kendini koruyup çekinmek. * Birinin mensub olduğu mezhebi gizlemesi. * Mümâşât. |
| TÂKIYYE | Takke. |
| TÂKIYYE-DUZ | f. Takkeci, takke diken. |
| TAKİ | Kendini koruyan, saklayan. * Takvalı kimse. Günahtan çekinen. |
| TA'KİB | Gözlemek. * Yolunda gitmek. * Peşinden yürümek. * Suçlunun suçunu araştırmak. * Bir kimsenin aynı senede yine gazaya gitmesi. * Bir şeyi ciddiyetle istemek. |
| TA'KİBÂT | Suç işleyene karşı harekete geçmek ve suçluluk derecesini araştırmak. |
| TA'KİBEN | Takip ederek, takip suretiyle. |
| TA'KİD | Edb: İbareyi veya cümleyi anlaşılmaz şekle koyma. * Düğümlenme, düğümleme. |
| TA'KİF | Eğriltmek. |
| TA'KİL | Devenin ayağına ip takıp bağlamak. |
| TA'KİM | (Akm. dan) Kısırlaştırma. Neticesiz bırakma. |
| TA'KİR | Suyu bulanık etmek. |
| TA'KİR | Bir uzvu, organı yararak sinirleri kesme. |
| TAK'İR | (Ka'r. dan) Çukurlaştırma, çukur yapma. |
| TAKLİ' | (Kal'. den) Yarmak. * Mübalâğa ile koparmak. Kökünden söküp koparmak. |
| TAKLİB | (C.: Taklibât) (Kalb. dan) Döndürme, çevirme. * Bir şeyin kalıp ve şeklini değiştirme. |
| TAKLİD | Takma, asma, kuşatma. * Benzetmeğe ve benzemeğe çalışmak. Benzerini yapmak. Birine benzemeğe çalışarak alay etmek. Sahte. Bir şeyin sahtesini yapmak.(Kur'an baştan aşağıya kadar, nâzil olduğu hey'et üzerine bâkidir. Bu kadar Kur'anı taklid etmeğe müştak olan dostlar ve mütehacim düşmanlara rağmen, şimdiye kadar Kur'anın ne taklidi yapılmış ve ne de bir misâli gösterilmiştir. Evet, Kur'an milyonlarca Arabî kitablarla mukayese edilirse benzeri bulunamaz. O halde Kur'an ya hepsinin altındadır. Bu ise muhaldir; öyle ise; hepsinin fevkindedir. Öyle ise Allah'ın kelâmıdır. İ.İ.)(Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız. Ayâ, Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki; siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz! Çünkü şu surette ittibaınız milliyetinize karşı bir istihfaftır. Ve millete bir istihzadır. M.N.) |
| TAKLİD-İ SEYF | Kılıç kuşatma. |
| TAKLİD-İ TUFEYLÂNE | Küçük çocuklara yakışır şekildeki taklid. |
| TAKLİDEN | Taklid ederek, benzeterek. |
| TAKLİDGÂH | f. Taklid yeri. |
| TAKLİDÎ | Taklide ait. Sathî. * Delil ve sened istemeden kabul edilen. |
| TAKLİDÎ İMAN | (Bak: İman-ı taklidî) |
| TAKLİH | Dişin sarılığını gidermek. |
| TAKLİL | Azaltma. Azaltılma. İndirme. Tenkis. |
| TAKLİL-İ MASÂRİF | Masrafların azaltılması. |
| TAKLİM | (Kamış, tırnak, kalem gibi şeyleri) yontma, kesme. |
| TAKLİS | Büzme. |
| TAKLİS | Def çalıp nağme söylemek. |
| TAKMİS | (Kamis. den) Gömlek giydirme. |
| TAKMİŞ | Cem'etmek, toplamak. |
| TAKNETU | (Bak: Lâtaknetu) |
| TAKNİ' | Başına örtü örttürmek. |
| TAKNİN | (Kanun. dan) Kanun koyma. |
| TAKNİYE | Çok kırmızı yapmak. |
| TAKRİ' | (C.: Takriât) Tevbih. Azarlama. * Birini telâşa düşürme. * Te'nif. Başa kakma. |
| TAKRİÂT | (Takri'. C.) Azarlamalar, paylamalar, başa kakmalar. |
| TAKRİB | Yaklaştırma. Aşağı yukarı ve tahmin ile kat'i olmayan şey söyleme. Tahmin. * Yolunu bulma. |
| TAKRİBEN | Tahminen. Yaklaşık olarak. Aşağı yukarı. |
| TAKRİBÎ | İhtimale göre olan. Takribe ait. |
| TAKRİD | Devenin gövdesinde olan keneyi yolup gidermek. * Hor ve zelil etmek. |
| TAKRİN | (Karin. den) Birlikte bulundurma. Yaklaştırma. |
| TAKRİR | İyi ifade etmek. Bildirmek. * Ağzından anlatmak. * Yerleştirmek. Kararlaştırmak. Yerini belirtmek. * Resmî olarak yazı ile bildirmek. * Tapuda, mülkünü başkasına sattığını bildirmek. * Siyasî nota. |
| TAKRİR-İ KELÂM | Söylemek. İfadede bulunmak. |
| TAKRİRÂT | (Takrir. C.) Ağızdan anlatılan şeyler. |
| TAKRİREN | Ağızdan anlatarak. |
| TAKRİRÎ SÜNNET | Hazret-i Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın, sahabelerinden birinin söylediğini veyahut işlediğini gördüğü halde, onu menetmiyerek sükût buyurmaları. |
| TAKRİS | Soğutmak. * Dondurmak. |
| TAKRİS | Parmak ucuyla veya tırnakla bir nesneyi ovup yıkamak. |
| TAKRİŞ | Birbirine rağbet etmek. |
| TAKRİT | Kulağına küpe takmak. * Davarın başına yular takmak. |
| TAKRİZ | (Karz. dan) Ödünç vermek. * Bir şeyi veya bir eseri beğendiğini söylemek. Beğendiğini bildiren yazı yazmak. Bir eserin takdir ve tahsin edildiğini bildiren yazı yazmak. |
| TAKRİZ | Hayatında bir kimseyi methetmek, övmek. |
| TAKSİB | Kıvırcık yapmak. |
| TAKSİF | Çok kırmak. |
| TAKSİM | (Kısım. dan) Bölme. Parçalara ayırma. |
| TAKSİM-İ A'MÂL | İş bölümü, |